Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 46 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


KUZEY KIBRIS TÜRKİYE'NİN KALBİDİR

Ali Nejat Ölçen

Kofi Annan'ın Kıbrıs adasını Rumlaştırma politikasını içeren önerisi, neleri getirip götürdüğü araştırılmadan bize özgü MEDYA'mız tarafından övgüyle karşılandı ve karşı çıkanlara tepki gösterildi. Önerinin içeriği, incelenmeden, Kıbrıs Türklerini Güney Kıbrıs'ın egemenliğine bırakıp bırakmadığı ve de 1974 öncesi koşullara geri dönülüp dönülmeyeceği anlaşılmadan, durumu açıklığa çıkaracak irdelemeye bile gereksinim duyulmadan Kofi'nin bu kof önerisi en uygun çözüm olarak savunulmuştur, hem de ünlü kimi köşe yazarları tarafından.

Kıbrıs sorununu çözmek için ileri sürülen projenin, kabul edilebilir yada edilemez olduğunu merak edip incelemeden, övgüyle karşılanmasını yadırgıyoruz. Yanlış olan da budur.

Milliyet gazetesinde Sami Kohen, köşe yazısında durumu şöyle değerlendirmişti:

Planın reddi, kesinlikle Türkiye'nin ve Kıbrıs'ın yararına değildir.

Önce şunu belirtmemiz gerekir ki, Birleşmiş Milletler Genel Sekterinin "plan" düzenlemek ve bunu taraflara dikte etmek gibi bir yetkisi yoktur. Bu bağlamda genel sekreter, iyi niyet misyonunun temsilcisidir ve zaten sunduğu belge de "Basıs for Agreement on Comprehensive Settlement of the Cyprus Problem" başlığını taşımaktadır. Yani, bu belge, "Kıbrıs sorununun kapsamlı çözümüne ilişkin temel anlaşma" adını taşımaktadır.

Konuya girmeden ve Kofi önerisinin arka yüzünü ortaya çıkarmadan önce, basınımızda bu önerinin nasıl övgüyle karşılandığına ilişkin birkaç örneği okuyucularımıza sunmak istiyoruz.

1.Basınımızda Kofi Annan Belgesi.

Sami Kohen, yazısında Kofi 'ın sunduğu yazılı belgenin hangi yönlerden Türkiye'nin ve Kıbrıs'ın lehinde olduğuna ilişkin bir tek örnek ileri sürmemiş, sadece eski dış işleri bakanı Şükrü S. Gürel'in yanıtının çok sert olduğuna değinmekle yetinmişti.

Şöyle:
Evet, Türk tarafının Annan planında, öncelikle toprak ve göç konusunda, karşı çıkacağı bölümler var. Buna karşılık, yıllardır savunulan ve kabul ettirilmesine çalışılan iki tarafın eşitliği, egemenlik ilkesi ve ortak anlayışı , bu planda tescil edilmiştir,

Tersine Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti tescil etmiyor, sona erdiliriyor ve "Yeni Ortak devlet" modelini öneriyor. Bu ortak devlet modelinin, Kıbrıs Türklerinin, 1, tarihten gelen haklarını; 2, siyasal, ekonomik ve toplumsal gelişmesinin olanaklarını; 3, demokratik hak ve özgürlüklerini ve ortak devlet içindeki eşitlikçi temsil koşullarını; 4, Türkiye'nin ve Kıbrıs Türklerinin güvenliğini ve toprak bütünlüğünü koruyor mu, korumuyor mu, sorusuna yanıt bulmadan, öneriye destek vermek yanlış olurdu, yanlış olmuştur.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin yetkili makamlarıyla düşün birliğine varmadan, Türkiye'de çeşitli çevrelerin (buna ne yazık ki, Bakanlar Kurulu üyelerinin kimileri de dahildir) düşün ileri sürmeleri yanlış olurdu,yanlış olmuştur. Çünkü, bize göre Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, bağımsız, özerk bir Cumhuriyet Devleti'dir onun adına Türkiye'de hiçbir kişinin karar vermeye örneğin Belçika modelinden söz etmeye yetkisi olmamalıdır.

Milliyet gazetesi de, ilk sayfada çok büyük puntolarla eski dış işleri bakanı için " Giderayak Şahin" başlığını kullanmıştır. Buna karşın, aynı gazetede Fikret Bila, daha gerçekçi yaklaşımla Kofi belgesini nitelemektedir.

Plana alkış tutulmasınnı nedeni, "bu işi çözersek AB'ye gireriz"beklentisi...Kıbrıs'ı verelim sonra da "uygulamayı görelim" yanıtını almamız büyük olasılık. Sevindirik olmak için çok erken.

12 Kasım günü Hürriyet gazetesi, ilk sayfada büyük puntolarla "30 Sıcak Gün" başlığıyla duyuruyor :

30 yıldan beri çözülemeyen sorun, 30 günde bu plan üzerinde anlaşmaya varılıp çözülecek,

Fakat, acaba sorunun 30 günde çözüleceği nasıl bilinebilirdi ki.!

14 Kasım günlü Hürriyette, Hadi Uluengin, daha da ileri giderek, şunları yazabilmiştir:

Böyle bir fırsat k-a-ç-ı-r-ı-l-a-m-a-z. ( kaçırılamaz sözcüğünün böyle yazılması ona aittir) İster Rum veya Türk liderler; ister Ankaralı ya da Atinalı önderler olsun, kim ki bin bir bahanee uydurarak ve sudan gerekçeler öne sürerek, bu muazzam fırsatı teper, o kimse artık sorumluluğun altından kalkamaz.

Uluengin ya da Sami Kohen böyle yaza dursunlar, 15 bin nüfusuyla Güzelyurt Belediye Başkanı ya da KKTC'nin Cumhurbaşkanı Sy.Denktaş acaba ne düşünüyorlar. Kofi'nin önerisini geri çevrilemez muazzam fırsat (!) olarak mı görüyorlar? Güzelyurt Belediye Başkanının basına yansıyan demeci çok açık :

29 yıl önce geldiğimizde burası kaldırımları bile olmayan bir köydü. Biz Güzelyurt'u elbirliğiyle vatan yaptık. Rumlara verdirmeyiz. (Hürriyet 15.11.2002)

21.11.2002 günü TRT1' ekranında Sy.Denktaşın sözleri yankıyor:

1960 sözleşmesindeki haklar ortadan kalkmaktadır. Egemenlik yerine azınlık durumuna düşeceğiz.

Biz devletimizi Kıbrıs Türkü Ada'dan tarih boyunca silinmesin diye kurduk.

Her konuda olduğu gibi Kıbrıs konusunda da dışardan gelen, öneri, plan ya da projeyi, içeriği irdelenmeden uygun görmek alışkanlığından kurtulabilmiş değiliz.

Kıbrıs sorununa ilişkin önerinin verildiği günün ertesinde, basına yansıyan kadarıyla, Dışişleri Bakanlığımızın KKTC'nin tanınmasını olumlu karşıladığı, geri dönüş, toprak ve mal konularındaki önerilerin ise rahatsızlık yarattığı biçimindeki değerlendirmesi bile bir kararsızlığın, çekingenliğin ifadesidir. Bir kez, öneri, KKTC'yi tanımıyor, tersine onu ortadan kaldırıp yeni bir ortak devlet kurulmasını öngörüyor. Toprak daralmasının gerisindeki en önemli sorun, Kuzey Kıbrıs'ın can damarı olan su kaynaklarına sahip Güzelyurt'un elden çıkmasıdır. Üstelik adanın ucundaki stratejik yöre, Dipkarpuz, Rumlara aktarılmakta.

Fakat ne çare ki, 12 Eylül 1980 darbesini gerçekleştiren ve Cumhurbaşkanı olan Kenan Evren'den 21 Kasım günü beklenmedik bir demeç basına yansıdı:

1974'te hedeflediğimizden fazla toprak aldık Daha sonra müzakerelerde vereceğimizi düşünerek çekilmedik.

Kıbrıs Barış Harekatı'na ilişkin Kenan Evrenin bu demecine en gerçekçi yanıt Ecevitten geldi:

(22.11.2002, Milliyet): Kıbrıs'ın tamamını alabilirdik. Kıbrı'staki Türk topraklarını Rum egemenliğine sunmak için çirkin (biz ekliyoruz, aynı zamanda kanlı) oyunlar oynanırken, eski cumhurbaşkanı Evrenin belirlenen hatların aşıldığını söylemesini çok yadırgadım. Rumlara Kıbrıs'ta büyük toprak ödünleri verilmesi, yalnız Kıbrıslı Türklerin değil, Türkiye'nin güvenliğini de tehlikeye düşürür.

Kontenjan Senatörü olup CHP'ye katılan ve Hava Kuvvetleri komutanlığı görevinde de bulunmuş olan Muhsin Batur, CHPgrubunda sık aralıklarla harita üzerinde açıklamalar yaparak bizleri bilgilendiriyordu. Ve ikinci barış harekatının gerekçesi ise, eski Cumhurbaşkanı Sy.Evren'in söylediklerinin tersi, kalıcı bir stratejik gereklilikten kaynak-lanıyordu. O yıllarda Genelkurmay Başkanı olan Sy.Evren, darbe hazırlılıklarının içinde olmasaydı, belki bunu bile-bilirdi..

Zaten, Sy Evrenin bu sözlerine ilk tepki Em. Korgeneral Muzaffer Sever ve Em.Koramiral Necati Özgen'den geldi. Kıbrıs Barış Harekatı'na katılan bu iki emekli Korgeneral ve Koramiralın TGRT'ye 21.11.2002 günü saat 19 haberlerine yansıyan konuşmalarında:

Sınırlar ince araştırmalar sonucu coğrafi ve taktik açıdan uygun hat olarak saptanmıştır, Geriye çekilmek kabul edilemez; Türkleri dar bir yöreye sıkıştırmak olur,

demişlerdir.

Ecevite hak vermemek olanaksız. Öneri, tuzaklarla dolu.

Oktay Ekşi'nin köşe yazısında (16.11.2002) deneyimli bir diplomattan edindiği bilgiyi aktarmasına bakılınca, ege-menliğin sadece ortak devlete tanındığı anlaşılıyor.

Kofi Annan'ın projesine ekli harita kesinleştiği, Rum ve Türk kesimleri bir araya geldiği zaman, çıkacak olası bir çatışmada, Türklere kendilerini savunacak güvenli alan bırakılmadığını Oktay Ekşinin yazısını aynı gazetede Hadi Uluengin okumalı ve Kıbrıs'tan gelen sesi dinleyerek, Kofi önerisinin" kaçırılamayacak muazzam fırsat" olmadığını anlamalıdır.

Kuzey Kıbrıs, sadece oradaki soydaşlarımızın değil, Türkiye'nin de güvenliği açısından çok önemli konumu olan bir kara parçasıdır. Kardak adacığı konusunda gösterilen duyarlılıktan, Kuzey Kıbrıs'ın yoksun bırakılması bu günkü siyaset ve devlet adamlarımızın tümünü töhmet altında bırakacak yanılgı olur. KKTC, aslında Türkiye'nin Akde-niz'deki kalbidir. Onunla birlikte yaşayacaktır, yaşama-lıdır.

2.Kofi Annan Belgesinin Arka Yüzü.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti de Birleşmiş Milletlerin bir üyesi değil midir. O halde Dışişleri Bakanımızın, bu belge nerede, kimler tarafından ve de kimlere danışılarak hazırlandı, diye sormaya hakkı yok mudur. Elbette vardır, fakat niçin yetkili biri çıkıp ta bunu sormaz (ya da soramaz.)

Asıl sorun burada yatmaktadır. O nedenle bu soruyu şimdi biz soruyor ve yanıtını da gene biz veriyoruz.

Kofi Annan'ın eline tutuşturulan metin, İngiltere'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi Sir David Hanney ve grubu tarafından hazırlanmıştır ve o nedenle İngiltere ile Kıbrıs Rum tarafının ortak çıkarlarını üstü örtülü koruyan bir metindir.

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin basınımızda yorumlandığı gibi, egemenliğinin tescil edildiği savı, gerçeği yansıtmamaktadır; tersine onun yok edilişini tescil etmektedir.

Kofi Annan'ın bize kof ve fakat İngiltere ve Kıbrıs Rum kesimine göre içi dolu belgesinin temelde kabul olunamaz önerilerini şöyle sıralayabiliriz:

1.Bu belgenin yansızlığını ortadan kaldıran en önemli sakıncası, yanlış yerde hazırlanmış olmas, yanlış zamanda verilmesi ve sürenin yanlış saptanmış olmasıdır. Burada bu üç yanlışı kapsamına alan temel yanlışlık, belgenin, 12 Aralık 2002'e kadar sonuçlanmasını koşul koyması bağlamında, Kıbrıs'ın Avrupa Birliği üyelik takvimine ve AB yaklaşımına endekslenmiş olmasıdır.

Basit gibi görünen bu tuzağın içinde gizlenen hınzırlık, Güney Kıbrıs Rum Yönetimini AB'ye yapmış olduğu meşru sayılamayacak tek yanlı üyelik başvurusunu, "Yeni Ortak Devlet" statüsünde karara bağlayabilecektir. Böylelikle Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin AB üyeliğinin kabulüne KKTC'nin sessiz kalışı sağlanacak, Türkiye 'nin 1960 Anlaşmasından doğan garantörlük hakkının kullanılması ortadan kalkacaktırbu öneri.

1960 Anlaşmasıyla, İngilterenin, Türkiye'nin ve Yunanistan'ın garantörlük hakları konusunda, Kıbrıs adasında Makaryos'un, soydaşlarımızı bezdirerek ada dışına göçe zorlaması, kanlı olayları düzenleyen etkinliği ve sonra Makaryos'u da deviren darbe eylemi Kıbrıs'ta olup biterken, garantör olması gereken İngiltere neredeydi ve neden seyirci kalmakla yetinmişti. Bu sorunun yanıtının ip uçlarına Kofi Annan'ın sunduğu belgede rastlamaktayız. Türk-Yunan'n Ege Denizindeki temel sorunlarını, Doğu Akdenize kaydıracaktır.

1960 Anlaşmasında saklı kalması gerekli olan bir kural Kofi belgesinde böylece ortadan kaldırılıyor. O Anlaşmaya göre, taraflardan biri birlikte karar vermedikçe uluslararası birlik ve kuruluşlara, örneğin AB'ye tek başına üye olamaz, koşulu ortadan kalkacağı için, bugün AB üyesi olan Yunanistan'ın kendi tarafını kayırmada etkin rol oynaması olanağı yaratılmaktadır.

2.Kofi Annan'ın sunduğu belgede, KKTCile (Güney Kıbrıs Rum Yönetimi) GKRY'i biribirine katıştıran "Yeni Ortak Devlet" in yasallığı ve yetkilerinin kaynağı, "kurucu halklar" ya da "kurucu devletler" kavramını dışlayan (Foundation Agreement) dediği "Kuruluş Anlaşması"na dayanmaktadır. Kıbrıs'ın İngilizcesi Cyprus adı sürekli kullanıldığı için de KKTC'nin varlığının sonlanacağı gibi bir sonuçla karşılaşılacaktır. Burada üzerinde önemle durulması gereken sakınca ise, kurulması önerilen "Ortak Devlet"in iki kurucu toplum yerine çok farklı başka bir "Kuruluş"a bağlanması ve iki toplumun oylarıyla anayasa-nın yürürlüğe girmesi KKTC'nin geleceği açısından önemli bir kaygı noktasıdır. Neden?

3. Belgede üç devlet kavramına yer verilmiştir. İncilizcesi, "component state" olarak Türkçeye "parça devlet" olarak çevrilen ve kendi sınırları içinde Kıbrıs ve Rum Devletleri.

Commen State olarak tanımlanan Ortak Devlet, Snato ve Meclisten oluşmaktadır. Senato 48 üyeliktir Rum ve Türklerin parça devletleritarafından eşit bölüşülüyor. Fakat Mecliste 48 üye, nufusa göre bölüşüleceği için, Türk tarafı azınlıkta kalacak, Rum tarafı iki katı üye ile temsil edilecek.

Bu yeni ortak devletin yetkileri sınırlı, üzerinde bir başka otorite mevcut olacaktır.:"Mülkiyet Kurulu". Ya da "Uzlaştırma Komisyonu" gibi. Doğrusunu söylemek gerekirse çok karmaşık bir sistem öneriliyor

Örnek olarak İngilizcesi " reconsiliation commission" olan "uzlalaştırma komisyonu" nu ele alalım. Bu komisyonun bağımsız ve yansız olacağı belirtiliyor. Komisyon nasıl ve kimlerden oluşacak, ne tür yaptırım gücüne sahip bulunacak, ortak devlet üzerinde yetkilerini nasıl kullanacak, belli değil. Ortak ve parça devletler bu komisyonla işbirliği içinde olacak. Kimlerden oluşacak. Beş, yedi yada dokuz kişiden, biri Kıbrıslı olmamak üzere tarafların (yani iki parça devletin önerdiği kişilerden) oluşacağı belirtiliyor. . Komisyona, Kıbrıs sorununun tarihsel gelişimine ilişkin rapor hazurlayacak hatta ders kitapları yayımına ilişkin önerilerde bulunacak, sanki çok gerekliymiş gibi.

Öngörülen bu yeni devlet modelinde, örneğin, sözümona, Türk ve Rum tarafı, ortak yeni bir anayasal yönetim biçimi içinde yer alacaktır. Fakat acaba, iki toplum arasındaki "siyasal , hukuksal ve ekonomik eşitlik" sağlanacak mı? Ya da nasıl sağlanacak? Belgede yer alan öteki öneriler, bu eşitlikler bütününü sağlamaya yetecek mi? Bu soruların yanıtları ne yazık ki açıkta kalmaktadır.

"Eşit egemenlik" ve "eşit yetki" kavramları belgede dışlanmıştır. Yeni devlet modeli içinde, taraflara ilişkin eşit haklar yerine hakların eşit kullanımına yer verilmiştir. Oysa burada önemli olan, haklarda eşitlik ve hakları kullanmada eşitlik birlikte yer almalıydı. Böyle olmayınca, doğal olarak Kofi Annan'ın sunduğu belgede, getirilen mülkiyet düzenlemesi, bugün Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine ait topraklarda yerleşme hakkını kazanan Rum nüfusu oranı, demografik dengeyi bozacak ve hatta sıcak çatışmaya yol açan anlaşmazlıkları doğuracaktır. Burada sadece hakkın eşit kullanımından daha önemli olanı, eşit hak sahibi olabilmektir. Oysa belge, mülkiyet düzenlemesinde bu kavramı ortadan kaldırıyor.

3.Mülkiyet Düzeninde İkirciklilik.

Kofi Annan belgesinin en çürük yanı, adayı tümüyle Rum kesimine aktaracak olan toprak mülkiyetine getirilen düzenlemedir. Belgeye bitişik verilen Harita A; ya da Harita B' de uygulansa sonuçta, en az yirmi yıl içinde, bugünkü KKTC'nin hükümranlık alanındaki nüfusun yüzde 30'unun Rum olmasını hesaplamak için fazla matematik bilmeye de gerek yok. Bu durum, yeni Ortak Devlet modeli içinde sürekli toprak anlaşmazlıkların ortaya çıkacağı ve bunun sıcak çatışmalara dönüşeceği ve kaybedenin daima Türk tarafı olacağını şimdiden görmemek ancak ya satılık ya da kör olmayı gerektirir.

Belgede sözüm ona, sorunları çözecek bir "Mülkiyet Kurulu" oluşturuluyor. Her ne kadar, İnsan Hakları Mahkemesine başvurma hakkı tanınıyorsa da, bu hakkın nasıl yitirileceğini bugünden tahmin etmek güç olmasa gerek.

4. Adanın Askeri Güçlerden Arındırılması Sorunu.

Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Kuzey Kıbrıs'taki askeri gücünün azaltılması koşul görülürken, Yunanistan'ın Güney Kıbrıs'a konuşlandırdığı rampalar ve çok daha donanımlı İngiliz birliklerine ilişkin hiçbir koşul ileri sürülmüyor. Bu da, belgede gizlenen amacın ne olduğunu açıklamaya yeter sanıyoruz.

Öyle sanıyoruz ki, Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ın, Sy. Denktaş'ı ikna etmeye çalışmasını, onun Kofi belgesini gerektiği kadar incelememiş olduğunu ya da bakanlığın uzmanlarıyla sorunu görüşmediğini gösteriyor.

5. Müdafaa-i Hukuk Vakfı'nın Kofi Annan Önerisine karşı Duyarlılığı.

Kofi önerisinn kaçırılmaz fırsat olarak yorumlayan köşe yazarları ve konuyu görüşülebilir öneri olarak algılayan devlet yetkilileri aymazlık içindeyken ilk ve sağlıklı tepki Mudafaa-i Hukuk Vakfından geldi,hem de Kofi'nin önerisini sunduğu günün hemen ertesinde.

"Kamuoyuna Önemli Açıklama" başlığıyla sunulan metinde belirtilen yaşamsal sakıncaları aşağıya aktarıyoruz:

Önerinin kabul edilemezliği şöyle açıklanmaktadır:

Birincisi:KTTC topraklarının yaklaşık dörtte biri Rumlara verilmek isteniyor. Bu durum kabul edilirse, 80 köy boşaltılacak, yaklaşık 70 bin Türk, göçmen durumuna düşürülecektir. Türk halkı neredeyse Beşparmak dağına kadar çekilecek.

İkincisi:Yıllardan beri barış görüşmelerinde savunulan ve kabul gören iki ulus ve iki devlet ortadan kalkıyor. Rum göçmemler Türk bölgesine dönecekler. Yirmi yılda Rum, iskan edilecek. 1974 öncesine dönülecek. Rumlar, parça parça Türk topraklarını satın alacaklar. Bir arada yaşayamayacaklar. Yine göz yaşı, kan akacak.

Üçüncüsü:Kıbrıs'taki Türk Askeri varlığı yok edilip sembolik konuma indiriliyor. Dünyanın pek çok sorunlu bölgesinde oluk oluk kan akarken, Kıbrıs'ta 1974'ten beri bir tek Türk'ün burnu bile kanamadı. Bu, Adadaki Türk barış kuvvetleri sayesindedir. Avrupa Parlamentosu, 1996'da aldığı kararla Türk barış gücünü, işgalci ilan etmiştir. Niyet bellidir, Türk varlığını Ada'dan süpürmektir.

Dördüncüsü:Egemenlik ve Türkiye'nin garantörlüğü ile ilgilidir. Kıbrıs Türklerine kesin olarak egemenlik tanınmıyor. Egemenlik kime ait belli değil. Kurucu devlet değil, parça devlet niteliği mevcut. Bu durum da kabul edilemez.

Türkiyenin garantörlüğü ortadan kalkıyor. Çünkü, değişen koşullara göre revize edileceğinden bahsedilmektedir. Türkiye, AB üyesi değil, diğer garantörler AB üyesi. Bu koşullarda garantörlük nasıl revize edilecek? Anlaşılan Türkiye'nin garantörlüğü belirsiz hale getirilmektedir.

Türkiye'nin ve Kıbrıs Türkünün kaderi pamuk ipliğine bağlanamaz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail