Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 111 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

TBBB BAKANI İSMAİL HAHRAMAN'IN LAİKLİK KARŞITLIĞI CEHLİ MÜREKKEPTİR:

TBMM BAŞKANI İSMAİL KARAMAN’IN LAİKLİK KARŞITLIĞI CEHLİ MÜREKKEP’TİR.

Ali Nejat Ölçen

CHP 6-11 Aralık 1999 günü, “Ders Notları” konulu bir dizi konuşmaları göndeme getirmiş olan Mustafa Gazalcı arkadaşımız, laiklik konusunda konuşma yapmamı istemişti. Şimdi o konuşmanın kimi bölüm-lerini TBMM’nin Başkanı seçilen İsmail Kahraman’ın cehli Mürekkebini kanıtlayacağı için aşağıda bilgilerinize sunuyorum. Laikliği dinsizlik biçiminde yorumlamanın ne denli yanlış olduğu, şimdilerdeki İslam Dünyası’nın, emperyalizmin silahlarıyla birbirlerini din uğruna acımasızca öldürmeleriyle ortaya çıkmaktadır. TBMM başkanı İsmail Kahraman,, birbiriyle dost olan iki komşu İslam ülkesi gösterebilir mi? Eğer laiklik ilkesini benimseyecek kültür düzeyine ulaşsalardı, kişilerin inanç farklarını hoşgörü ile karşılar ve birbirlerini öldürmelerinin utanmazlığını yaşamazlardı. “Laikliğin Doğuşu” konulu konuşmanın kimi bölümlerini sunuyorum:

LAİKLİĞİN DOĞUŞU
Cumhuriyet yönetimi, demokrasiyi, halkçılığı ve laiklik ilkesini kapsamına aldığı ölçüde gerçek cum-huriyet olabilir. O yüzden demokrasi ile laiklik ve halkçılık birbirine gereksinimi olan bir bütünün ayılmaz parçalarıdır ve birbirlerine gereksinmeleri vardır. Ne yazık ki, ülkemizde laikliği Cumhuriyetin ve Demokrasinin koşulları içinden koparmaya ve yadsımaya çalışan kadrolar ne yazık ki, şimdilerde ortaya çıkabilmiştir. (Bugün bu kadrolar siyasal iktidarı ele geçirmiş görünüyor. a.n.ö, 2016)

1600‘lı yıllara değin, Batı dünyasında laiklik, din görev-lilerinin (rahiplerin) dışında kalan sınıfı betimliyordu. Nitekim antik çağda Yunanca ve Latincede ki anlamına bakılırsa, laiklik din dışında kalan alanı betimlemektedir. Batının 1600’lü yıllarda Kilise ve onun dogmalarına karşı ilk tepkisi İngiltere’de ortaya çıktı. Orada Francis Bacon (1561-1625) bilginin kaynağının nesneler olduğunu tanımak için tüm ön yargılardan arınmak gerektiğini ileri sürmüştü. İnanç kategorilerine bir başkaldırıydı bu. Kitlelerin birbirlerini çekme yasasını bulan Kepler (1571), bütün nesnelerin ağırlıklarına bakmaksızın düşerken aynı hıza sahip olduğunu bize öğreten Galileo (1564-1642) ve nesnelerin devinim yasalarını ortaya çıkaram Newton (1642-1727) Francis Bacon’un izinden yürüyerek pozitif bilimlerin temellerini oluşturdular. Aklın Kiliseye karşı utkusuydu bu. Dinsel inanç ve kuralları, kilisenin içine çekilmek zorunda kaldı. Fransız Devrimi ile de kilisenin ortağı durumundaki Kral’a özgü egemenliğin kaynağının kendisinin değil aslında “halk” olduğu gerçeği geçerlilik kazandı. Cumhuriyet ve laiklik ilkeleri kuram olmaktan kural olmaya dönüşümü öyle gerçekleşti .Laikliğin demokrasiden ve ona işlerlik kazandıran cumhuriyetten bağımsız düşünülemeyeceğini belirtmek amacıyla bu kısa açıklamaya gereksinim duyduk.

1.İslam Dünyasında Din-Devlet Bütünlüğü
Batı’da Hıristiyanlığın aydınlanma çağı ile birlikte Kilisenin kendi dışındaki yönetim ve kararlara katışır olmaktan çıkarılması kolay olmamış ancak 1600 yıl sonra gerçekleşebilmiştir. Çünkü o din, devlet üzerinde etkili olmakla birlikte devlet içinde doğmamış yani devlet dini olarak oluşmamıştı. Dinin kuramcısı İsa, Hıristiyanlığı devletin içinde değil, o dönemin hunhar devlet biçimini simgeleyen Roma İmparatorluğuna karşı tez olarak yapı-landırmış ve dinin odak noktasına insanı yerleştirmişti. O dinde iyi olmak önemliydi. İyi insana Tanrı, göklerin saltanatını bağışlıyordu.

Oysa İslam, devlet dini olarak doğdu. Kutsal kitabında iyi insan değil iyilik yapan insan gereklidir. Bugün laiklik ilkesinin aslının farklı yorumlara uğramasının nedeni devlet yönetimindeki İslam anlayışının ürünüdür. O yüzden İslamın siyasallaşmasının öncüleri, laiklik ilkesini dinin siyasallaşmasının engeli olduğu içindir ki dinsizlik olarak yorumlamak zorundadırlar. Çünkü dinin görevlileri devletin maaşlı memurlarıdırlar ve devlet buyruğu altındadırlar.

Hıristiyanlığın devletten ve devletin bu dinden uzaklaşması sağlanabildiği halde, İslamı devletten ve devleti İslamdan uzaklaştırmanın olanaksızlıklarını yaşamayı sürdü-rmek-teyiz. Bunun nedeni, İslamın devlet dini olarak doğmasın-dandır. O nedenledir ki, kutsal kitapta bireylerin, toplumun ve devletin yönetim biçimine ilişkin kurallara (Ayetlere) yer verilmiştir. Bir başka deyimle Kur’an İslam Devletinin Anayasası’dır. Osmanlı İmparatorluğunda ve hatta ondan önce Abbasi Devletinde Hükümdar ile Halifelik aynı kişide toplanmıştı. Kutsal kitapta saltanat yasaklandığı halde Osmanlı devletinde padişahlar aynı zamanda sultan idiler. Yani bu dine inananlar “Darül İslam”ümmeti ve dışındakiler “Darül Harp” idiler. Onlara cihat açılabilir, canları ve malları çizye karşılığı bağışlanabilirdi.

2.Laikliğin Kaynağı: Secularizm
Bu kavram Birmingham’da doğan (1817) Jacop Halyoeke tarafından ortaya atıldı. Her tür ön yargıdan bağımsız, insanın gelişmesine ilişkin nesnel koşullara göre davranma özürlüğü olarak tanımlandı. O nedenle secularizmde bilginin, deneylerden edinilmesi ve deneylere dayandığı sürece kabul görmesi gerekir. Webster Dictionary secula-rizm için “ yaşadığımız dünyaya, nesneye ait olmak ,gizem-selliği bırakmak, ruhla değil bedenle ilgilenmek yani dünyasallıktır” der. O yüzden secularizm inanç katego-rileriyle, dinlerle ilgilenmez. Dinlere ne karşıdır ne de dinden yanadır. Din dışılıktır. Dinle zıtlaşmaz ona karşı olmak yerine ondan bağımsız olmayı öngörür. Yani dinin dünyayı yorumlanmasıyla ilgilenmez. Kendisinin gerçek-çiliği deney ve gözlemlerinin sonucudur. Örneğin öteki dünya (ahiret) ile ilgili herhangi bir düşüneyi ne onaylar ne de yadsır. (Bakınız: Encyclopedia of Religion and Ethics, vol 2,s.348).

Kur’anda secularizmin var olduğunu ilk kez Aytunç Altındal ileri sürdü, ama bu sonuca ulaşmak için secu-larizmi farklı biçimde yorumlamıştı; ”Eğer secularizm, bireyin önemsenişi ve kendisi hakkında özgür iradesiyle dinsel dogmalardan bağımsız olarak, dünyasal (cismanî) yaşamını örgütleyebiliyorsa, Kur’anda secularizm vardır” diye yazıyor. (Bakınız: A.Altındal, Laiklik, Millî Tesanüt Yayınları, s.36).

Bu düşüncesinin kanıtı olarak, “İnsanların düşünceleri ve akıl etmelerinin Kur’an’da belirtildiğini ve herkesin Muhammed dahil inancından kendisinin sorumlu olduğunu, dinde zorlama olmadığını, doğaya ve evrene bakarak dersler çıkarılması gerektiğini” öngören ayetleri ileri sürü-yor. Oysa örnek gösterdiği ayetler, İslamın yalnız duyu ile değil akıl ile kabul edilmesini önermektedir. Zaten İslam bilimcilerin hemen tümü, İslamın aklı yadsımadığını, akıl dini olduğunu ileri sürer.

Bu doğru olsa bile dinin değişmeyen, değişmesi kabul edilmeyen hükümleri, örneğin insanın çamurdan yaratılmış olması savı, aklın verileri tarafından yadsınıyorsa, bu durumda o ayetten yana mı ya da aklın ortaya koyduğu bulgudan yana mı düşünce ileri sürülecek? Burada elbette din adamı aklın verilerini kutsal kitaba aykırı göreceği için yadsıyacaktır. Çünkü her kutsal kitap aklın sınırını çizmek zorundadır, bir gün akıl tarafından yadsınmamak için. Öyle ise din ile aklı bağdaştırmak çoğu zaman olanaksızdır. Özetle dinler her zaman her yerde aklınönceden sınırını çizmiştir. Çizmek zorundadır. Ama aklın sınırı var mıdır? Hayır, aklın sınırı aklın kendisidir. Tanrı, insanları ve cinleri kendisine kulluk etmek için yaratmışsa (Zariyat 57) ve Tanrı bu ayetleri tartışanların boyunlarına demir halkalar geçirip kaynar suda haşlayarak ateşe atacaksa (Mümin 69-73) o insan kendisinde düşünce özgürlüğünü bulabilir mi? Her din gibi İslamın da secular din olduğunu ileri sürmek o nedenle olanaksızdır.

(Bakınız:A.N.Ölçen,İslamdaKaranlığın Başlangıcı, 2.baskı ,1994,s.134-143).

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail