Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 111 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

ISLAMDA KARANLIĞIN BAŞLANGICITBMM BAŞKANI İSMAİL KARAMANIN LAİKLİK KARŞITLIĞI CEHLİ MÜREKKEPTİR. Ali Nejat Ölçen CHP 6-11 Aralık 1999 günü, "Ders Notları konulu bir dizi konuşmaları göndeme getirmiş olan Mustafa Gazalcı arkadaşımız, laiklik konusunda konuşma yapmamı istemişti. Şimdi o konuşmanın kimi bölüm-lerini TBMMnin Başkanı seçilen İsmail Kahramanın cehli Mürekkebini kanıtlayacağı için aşağıda bilgilerinize sunuyorum. Laikliği dinsizlik biçiminde yorumlamanın ne denli yanlış olduğu, şimdilerdeki İslam Dünyasının, emperyalizmin silahlarıyla birbirlerini din uğruna acımasızca öldürmeleriyle ortaya çıkmaktadır. TBMM başkanı İsmail Kahraman,, birbiriyle dost olan iki komşu İslam ülkesi gösterebilir mi? Eğer laiklik ilkesini benimseyecek kültür düzeyine ulaşsalardı, kişilerin inanç farklarını hoşgörü ile karşılar ve birbirlerini öldürmelerinin utanmazlığını yaşamazlardı. "Laikliğin Doğuşu konulu konuşmanın kimi bölümlerini sunuyorum: LAİKLİĞİN DOĞUŞU Cumhuriyet yönetimi, demokrasiyi, halkçılığı ve laiklik ilkesini kapsamına aldığı ölçüde gerçek cum-huriyet olabilir. O yüzden demokrasi ile laiklik ve halkçılık birbirine gereksinimi olan bir bütünün ayılmaz parçalarıdır ve birbirlerine gereksinmeleri vardır. Ne yazık ki, ülkemizde laikliği Cumhuriyetin ve Demokrasinin koşulları içinden koparmaya ve yadsımaya çalışan kadrolar ne yazık ki, şimdilerde ortaya çıkabilmiştir. (Bugün bu kadrolar siyasal iktidarı ele geçirmiş görünüyor. a.n.ö, 2016) 1600lı yıllara değin, Batı dünyasında laiklik, din görev-lilerinin (rahiplerin) dışında kalan sınıfı betimliyordu. Nitekim antik çağda Yunanca ve Latincede ki anlamına bakılırsa, laiklik din dışında kalan alanı betimlemektedir. Batının 1600lü yıllarda Kilise ve onun dogmalarına karşı ilk tepkisi İngilterede ortaya çıktı. Orada Francis Bacon (1561-1625) bilginin kaynağının nesneler olduğunu tanımak için tüm ön yargılardan arınmak gerektiğini ileri sürmüştü. İnanç kategorilerine bir başkaldırıydı bu. Kitlelerin birbirlerini çekme yasasını bulan Kepler (1571), bütün nesnelerin ağırlıklarına bakmaksızın düşerken aynı hıza sahip olduğunu bize öğreten Galileo (1564-1642) ve nesnelerin devinim yasalarını ortaya çıkaram Newton (1642-1727) Francis Baconun izinden yürüyerek pozitif bilimlerin temellerini oluşturdular. Aklın Kiliseye karşı utkusuydu bu. Dinsel inanç ve kuralları, kilisenin içine çekilmek zorunda kaldı. Fransız Devrimi ile de kilisenin ortağı durumundaki Krala özgü egemenliğin kaynağının kendisinin değil aslında "halk olduğu gerçeği geçerlilik kazandı. Cumhuriyet ve laiklik ilkeleri kuram olmaktan kural olmaya dönüşümü öyle gerçekleşti Laikliğin demokrasiden ve ona işlerlik kazandıran cumhuriyetten bağımsız düşünülemeyeceğini belirtmek amacıyla bu kısa açıklamaya gereksinim duyduk. 1.İslam Dünyasında Din-Devlet Bütünlüğü Batıda Hıristiyanlığın aydınlanma çağı ile birlikte Kilisenin kendi dışındaki yönetim ve kararlara katışır olmaktan çıkarılması kolay olmamış ancak 1600 yıl sonra gerçekleşebilmiştir. Çünkü o din, devlet üzerinde etkili olmakla birlikte devlet içinde doğmamış yani devlet dini olarak oluşmamıştı. Dinin kuramcısı İsa, Hıristiyanlığı devletin içinde değil, o dönemin hunhar devlet biçimini simgeleyen Roma İmparatorluğuna karşı tez olarak yapı-landırmış ve dinin odak noktasına insanı yerleştirmişti. O dinde iyi olmak önemliydi. İyi insana Tanrı, göklerin saltanatını bağışlıyordu. Oysa İslam, devlet dini olarak doğdu. Kutsal kitabında iyi insan değil iyilik yapan insan gereklidir. Bugün laiklik ilkesinin aslının farklı yorumlara uğramasının nedeni devlet yönetimindeki İslam anlayışının ürünüdür. O yüzden İslamın siyasallaşmasının öncüleri, laiklik ilkesini dinin siyasallaşmasının engeli olduğu içindir ki dinsizlik olarak yorumlamak zorundadırlar. Çünkü dinin görevlileri devletin maaşlı memurlarıdırlar ve devlet buyruğu altındadırlar. Hıristiyanlığın devletten ve devletin bu dinden uzaklaşması sağlanabildiği halde, İslamı devletten ve devleti İslamdan uzaklaştırmanın olanaksızlıklarını yaşamayı sürdü-rmek-teyiz. Bunun nedeni, İslamın devlet dini olarak doğmasın-dandır. O nedenledir ki, kutsal kitapta bireylerin, toplumun ve devletin yönetim biçimine ilişkin kurallara (Ayetlere) yer verilmiştir. Bir başka deyimle Kuran İslam Devletinin Anayasasıdır. Osmanlı İmparatorluğunda ve hatta ondan önce Abbasi Devletinde Hükümdar ile Halifelik aynı kişide toplanmıştı. Kutsal kitapta saltanat yasaklandığı halde Osmanlı devletinde padişahlar aynı zamanda sultan idiler. Yani bu dine inananlar "Darül İslamümmeti ve dışındakiler "Darül Harp idiler. Onlara cihat açılabilir, canları ve malları çizye karşılığı bağışlanabilirdi. 2.Laikliğin Kaynağı: Secularizm Bu kavram Birminghamda doğan (1817) Jacop Halyoeke tarafından ortaya atıldı. Her tür ön yargıdan bağımsız, insanın gelişmesine ilişkin nesnel koşullara göre davranma özürlüğü olarak tanımlandı. O nedenle secularizmde bilginin, deneylerden edinilmesi ve deneylere dayandığı sürece kabul görmesi gerekir. Webster Dictionary secula-rizm için " yaşadığımız dünyaya, nesneye ait olmak ,gizem-selliği bırakmak, ruhla değil bedenle ilgilenmek yani dünyasallıktır der. O yüzden secularizm inanç katego-rileriyle, dinlerle ilgilenmez. Dinlere ne karşıdır ne de dinden yanadır. Din dışılıktır. Dinle zıtlaşmaz ona karşı olmak yerine ondan bağımsız olmayı öngörür. Yani dinin dünyayı yorumlanmasıyla ilgilenmez. Kendisinin gerçek-çiliği deney ve gözlemlerinin sonucudur. Örneğin öteki dünya (ahiret) ile ilgili herhangi bir düşüneyi ne onaylar ne de yadsır. (Bakınız: Encyclopedia of Religion and Ethics, vol 2,s.348). Kuranda secularizmin var olduğunu ilk kez Aytunç Altındal ileri sürdü, ama bu sonuca ulaşmak için secu-larizmi farklı biçimde yorumlamıştı; Eğer secularizm, bireyin önemsenişi ve kendisi hakkında özgür iradesiyle dinsel dogmalardan bağımsız olarak, dünyasal (cismanî) yaşamını örgütleyebiliyorsa, Kuranda secularizm vardır diye yazıyor. (Bakınız: A.Altındal, Laiklik, Millî Tesanüt Yayınları, s.36). Bu düşüncesinin kanıtı olarak, "İnsanların düşünceleri ve akıl etmelerinin Kuranda belirtildiğini ve herkesin Muhammed dahil inancından kendisinin sorumlu olduğunu, dinde zorlama olmadığını, doğaya ve evrene bakarak dersler çıkarılması gerektiğini öngören ayetleri ileri sürü-yor. Oysa örnek gösterdiği ayetler, İslamın yalnız duyu ile değil akıl ile kabul edilmesini önermektedir. Zaten İslam bilimcilerin hemen tümü, İslamın aklı yadsımadığını, akıl dini olduğunu ileri sürer. Bu doğru olsa bile dinin değişmeyen, değişmesi kabul edilmeyen hükümleri, örneğin insanın çamurdan yaratılmış olması savı, aklın verileri tarafından yadsınıyorsa, bu durumda o ayetten yana mı ya da aklın ortaya koyduğu bulgudan yana mı düşünce ileri sürülecek? Burada elbette din adamı aklın verilerini kutsal kitaba aykırı göreceği için yadsıyacaktır. Çünkü her kutsal kitap aklın sınırını çizmek zorundadır, bir gün akıl tarafından yadsınmamak için. Öyle ise din ile aklı bağdaştırmak çoğu zaman olanaksızdır. Özetle dinler her zaman her yerde aklınönceden sınırını çizmiştir. Çizmek zorundadır. Ama aklın sınırı var mıdır? Hayır, aklın sınırı aklın kendisidir. Tanrı, insanları ve cinleri kendisine kulluk etmek için yaratmışsa (Zariyat 57) ve Tanrı bu ayetleri tartışanların boyunlarına demir halkalar geçirip kaynar suda haşlayarak ateşe atacaksa (Mümin 69-73) o insan kendisinde düşünce özgürlüğünü bulabilir mi? Her din gibi İslamın da secular din olduğunu ileri sürmek o nedenle olanaksızdır. (Bakınız:A.N.Ölçen,İslamdaKaranlığın Başlangıcı, 2.baskı 1994,s.134-143). TBMM BAŞKANI İSMAİL KARAMANIN LAİKLİK KARŞITLIĞI CEHLİ MÜREKKEPTİR. Ali Nejat Ölçen CHP 6-11 Aralık 1999 günü, "Ders Notları konulu bir dizi konuşmaları göndeme getirmiş olan Mustafa Gazalcı arkadaşımız, laiklik konusunda konuşma yapmamı istemişti. Şimdi o konuşmanın kimi bölüm-lerini TBMMnin Başkanı seçilen İsmail Kahramanın cehli Mürekkebini kanıtlayacağı için aşağıda bilgilerinize sunuyorum. Laikliği dinsizlik biçiminde yorumlamanın ne denli yanlış olduğu, şimdilerdeki İslam Dünyasının, emperyalizmin silahlarıyla birbirlerini din uğruna acımasızca öldürmeleriyle ortaya çıkmaktadır. TBMM başkanı İsmail Kahraman,, birbiriyle dost olan iki komşu İslam ülkesi gösterebilir mi? Eğer laiklik ilkesini benimseyecek kültür düzeyine ulaşsalardı, kişilerin inanç farklarını hoşgörü ile karşılar ve birbirlerini öldürmelerinin utanmazlığını yaşamazlardı. "Laikliğin Doğuşu konulu konuşmanın kimi bölümlerini sunuyorum: LAİKLİĞİN DOĞUŞU Cumhuriyet yönetimi, demokrasiyi, halkçılığı ve laiklik ilkesini kapsamına aldığı ölçüde gerçek cum-huriyet olabilir. O yüzden demokrasi ile laiklik ve halkçılık birbirine gereksinimi olan bir bütünün ayılmaz parçalarıdır ve birbirlerine gereksinmeleri vardır. Ne yazık ki, ülkemizde laikliği Cumhuriyetin ve Demokrasinin koşulları içinden koparmaya ve yadsımaya çalışan kadrolar ne yazık ki, şimdilerde ortaya çıkabilmiştir. (Bugün bu kadrolar siyasal iktidarı ele geçirmiş görünüyor. a.n.ö, 2016) 1600lı yıllara değin, Batı dünyasında laiklik, din görev-lilerinin (rahiplerin) dışında kalan sınıfı betimliyordu. Nitekim antik çağda Yunanca ve Latincede ki anlamına bakılırsa, laiklik din dışında kalan alanı betimlemektedir. Batının 1600lü yıllarda Kilise ve onun dogmalarına karşı ilk tepkisi İngilterede ortaya çıktı. Orada Francis Bacon (1561-1625) bilginin kaynağının nesneler olduğunu tanımak için tüm ön yargılardan arınmak gerektiğini ileri sürmüştü. İnanç kategorilerine bir başkaldırıydı bu. Kitlelerin birbirlerini çekme yasasını bulan Kepler (1571), bütün nesnelerin ağırlıklarına bakmaksızın düşerken aynı hıza sahip olduğunu bize öğreten Galileo (1564-1642) ve nesnelerin devinim yasalarını ortaya çıkaram Newton (1642-1727) Francis Baconun izinden yürüyerek pozitif bilimlerin temellerini oluşturdular. Aklın Kiliseye karşı utkusuydu bu. Dinsel inanç ve kuralları, kilisenin içine çekilmek zorunda kaldı. Fransız Devrimi ile de kilisenin ortağı durumundaki Krala özgü egemenliğin kaynağının kendisinin değil aslında "halk olduğu gerçeği geçerlilik kazandı. Cumhuriyet ve laiklik ilkeleri kuram olmaktan kural olmaya dönüşümü öyle gerçekleşti Laikliğin demokrasiden ve ona işlerlik kazandıran cumhuriyetten bağımsız düşünülemeyeceğini belirtmek amacıyla bu kısa açıklamaya gereksinim duyduk. 1.İslam Dünyasında Din-Devlet Bütünlüğü Batıda Hıristiyanlığın aydınlanma çağı ile birlikte Kilisenin kendi dışındaki yönetim ve kararlara katışır olmaktan çıkarılması kolay olmamış ancak 1600 yıl sonra gerçekleşebilmiştir. Çünkü o din, devlet üzerinde etkili olmakla birlikte devlet içinde doğmamış yani devlet dini olarak oluşmamıştı. Dinin kuramcısı İsa, Hıristiyanlığı devletin içinde değil, o dönemin hunhar devlet biçimini simgeleyen Roma İmparatorluğuna karşı tez olarak yapı-landırmış ve dinin odak noktasına insanı yerleştirmişti. O dinde iyi olmak önemliydi. İyi insana Tanrı, göklerin saltanatını bağışlıyordu. Oysa İslam, devlet dini olarak doğdu. Kutsal kitabında iyi insan değil iyilik yapan insan gereklidir. Bugün laiklik ilkesinin aslının farklı yorumlara uğramasının nedeni devlet yönetimindeki İslam anlayışının ürünüdür. O yüzden İslamın siyasallaşmasının öncüleri, laiklik ilkesini dinin siyasallaşmasının engeli olduğu içindir ki dinsizlik olarak yorumlamak zorundadırlar. Çünkü dinin görevlileri devletin maaşlı memurlarıdırlar ve devlet buyruğu altındadırlar. Hıristiyanlığın devletten ve devletin bu dinden uzaklaşması sağlanabildiği halde, İslamı devletten ve devleti İslamdan uzaklaştırmanın olanaksızlıklarını yaşamayı sürdü-rmek-teyiz. Bunun nedeni, İslamın devlet dini olarak doğmasın-dandır. O nedenledir ki, kutsal kitapta bireylerin, toplumun ve devletin yönetim biçimine ilişkin kurallara (Ayetlere) yer verilmiştir. Bir başka deyimle Kuran İslam Devletinin Anayasasıdır. Osmanlı İmparatorluğunda ve hatta ondan önce Abbasi Devletinde Hükümdar ile Halifelik aynı kişide toplanmıştı. Kutsal kitapta saltanat yasaklandığı halde Osmanlı devletinde padişahlar aynı zamanda sultan idiler. Yani bu dine inananlar "Darül İslamümmeti ve dışındakiler "Darül Harp idiler. Onlara cihat açılabilir, canları ve malları çizye karşılığı bağışlanabilirdi. 2.Laikliğin Kaynağı: Secularizm Bu kavram Birminghamda doğan (1817) Jacop Halyoeke tarafından ortaya atıldı. Her tür ön yargıdan bağımsız, insanın gelişmesine ilişkin nesnel koşullara göre davranma özürlüğü olarak tanımlandı. O nedenle secularizmde bilginin, deneylerden edinilmesi ve deneylere dayandığı sürece kabul görmesi gerekir. Webster Dictionary secula-rizm için " yaşadığımız dünyaya, nesneye ait olmak ,gizem-selliği bırakmak, ruhla değil bedenle ilgilenmek yani dünyasallıktır der. O yüzden secularizm inanç katego-rileriyle, dinlerle ilgilenmez. Dinlere ne karşıdır ne de dinden yanadır. Din dışılıktır. Dinle zıtlaşmaz ona karşı olmak yerine ondan bağımsız olmayı öngörür. Yani dinin dünyayı yorumlanmasıyla ilgilenmez. Kendisinin gerçek-çiliği deney ve gözlemlerinin sonucudur. Örneğin öteki dünya (ahiret) ile ilgili herhangi bir düşüneyi ne onaylar ne de yadsır. (Bakınız: Encyclopedia of Religion and Ethics, vol 2,s.348). Kuranda secularizmin var olduğunu ilk kez Aytunç Altındal ileri sürdü, ama bu sonuca ulaşmak için secu-larizmi farklı biçimde yorumlamıştı; Eğer secularizm, bireyin önemsenişi ve kendisi hakkında özgür iradesiyle dinsel dogmalardan bağımsız olarak, dünyasal (cismanî) yaşamını örgütleyebiliyorsa, Kuranda secularizm vardır diye yazıyor. (Bakınız: A.Altındal, Laiklik, Millî Tesanüt Yayınları, s.36). Bu düşüncesinin kanıtı olarak, "İnsanların düşünceleri ve akıl etmelerinin Kuranda belirtildiğini ve herkesin Muhammed dahil inancından kendisinin sorumlu olduğunu, dinde zorlama olmadığını, doğaya ve evrene bakarak dersler çıkarılması gerektiğini öngören ayetleri ileri sürü-yor. Oysa örnek gösterdiği ayetler, İslamın yalnız duyu ile değil akıl ile kabul edilmesini önermektedir. Zaten İslam bilimcilerin hemen tümü, İslamın aklı yadsımadığını, akıl dini olduğunu ileri sürer. Bu doğru olsa bile dinin değişmeyen, değişmesi kabul edilmeyen hükümleri, örneğin insanın çamurdan yaratılmış olması savı, aklın verileri tarafından yadsınıyorsa, bu durumda o ayetten yana mı ya da aklın ortaya koyduğu bulgudan yana mı düşünce ileri sürülecek? Burada elbette din adamı aklın verilerini kutsal kitaba aykırı göreceği için yadsıyacaktır. Çünkü her kutsal kitap aklın sınırını çizmek zorundadır, bir gün akıl tarafından yadsınmamak için. Öyle ise din ile aklı bağdaştırmak çoğu zaman olanaksızdır. Özetle dinler her zaman her yerde aklınönceden sınırını çizmiştir. Çizmek zorundadır. Ama aklın sınırı var mıdır? Hayır, aklın sınırı aklın kendisidir. Tanrı, insanları ve cinleri kendisine kulluk etmek için yaratmışsa (Zariyat 57) ve Tanrı bu ayetleri tartışanların boyunlarına demir halkalar geçirip kaynar suda haşlayarak ateşe atacaksa (Mümin 69-73) o insan kendisinde düşünce özgürlüğünü bulabilir mi? Her din gibi İslamın da secular din olduğunu ileri sürmek o nedenle olanaksızdır. (Bakınız:A.N.Ölçen,İslamdaKaranlığın Başlangıcı, 2.baskı 1994,s.134-143). TBMM BAŞKANI İSMAİL KARAMANIN LAİKLİK KARŞITLIĞI CEHLİ MÜREKKEPTİR. Ali Nejat Ölçen CHP 6-11 Aralık 1999 günü, "Ders Notları konulu bir dizi konuşmaları göndeme getirmiş olan Mustafa Gazalcı arkadaşımız, laiklik konusunda konuşma yapmamı istemişti. Şimdi o konuşmanın kimi bölüm-lerini TBMMnin Başkanı seçilen İsmail Kahramanın cehli Mürekkebini kanıtlayacağı için aşağıda bilgilerinize sunuyorum. Laikliği dinsizlik biçiminde yorumlamanın ne denli yanlış olduğu, şimdilerdeki İslam Dünyasının, emperyalizmin silahlarıyla birbirlerini din uğruna acımasızca öldürmeleriyle ortaya çıkmaktadır. TBMM başkanı İsmail Kahraman,, birbiriyle dost olan iki komşu İslam ülkesi gösterebilir mi? Eğer laiklik ilkesini benimseyecek kültür düzeyine ulaşsalardı, kişilerin inanç farklarını hoşgörü ile karşılar ve birbirlerini öldürmelerinin utanmazlığını yaşamazlardı. "Laikliğin Doğuşu konulu konuşmanın kimi bölümlerini sunuyorum: LAİKLİĞİN DOĞUŞU Cumhuriyet yönetimi, demokrasiyi, halkçılığı ve laiklik ilkesini kapsamına aldığı ölçüde gerçek cum-huriyet olabilir. O yüzden demokrasi ile laiklik ve halkçılık birbirine gereksinimi olan bir bütünün ayılmaz parçalarıdır ve birbirlerine gereksinmeleri vardır. Ne yazık ki, ülkemizde laikliği Cumhuriyetin ve Demokrasinin koşulları içinden koparmaya ve yadsımaya çalışan kadrolar ne yazık ki, şimdilerde ortaya çıkabilmiştir. (Bugün bu kadrolar siyasal iktidarı ele geçirmiş görünüyor. a.n.ö, 2016) 1600lı yıllara değin, Batı dünyasında laiklik, din görev-lilerinin (rahiplerin) dışında kalan sınıfı betimliyordu. Nitekim antik çağda Yunanca ve Latincede ki anlamına bakılırsa, laiklik din dışında kalan alanı betimlemektedir. Batının 1600lü yıllarda Kilise ve onun dogmalarına karşı ilk tepkisi İngilterede ortaya çıktı. Orada Francis Bacon (1561-1625) bilginin kaynağının nesneler olduğunu tanımak için tüm ön yargılardan arınmak gerektiğini ileri sürmüştü. İnanç kategorilerine bir başkaldırıydı bu. Kitlelerin birbirlerini çekme yasasını bulan Kepler (1571), bütün nesnelerin ağırlıklarına bakmaksızın düşerken aynı hıza sahip olduğunu bize öğreten Galileo (1564-1642) ve nesnelerin devinim yasalarını ortaya çıkaram Newton (1642-1727) Francis Baconun izinden yürüyerek pozitif bilimlerin temellerini oluşturdular. Aklın Kiliseye karşı utkusuydu bu. Dinsel inanç ve kuralları, kilisenin içine çekilmek zorunda kaldı. Fransız Devrimi ile de kilisenin ortağı durumundaki Krala özgü egemenliğin kaynağının kendisinin değil aslında "halk olduğu gerçeği geçerlilik kazandı. Cumhuriyet ve laiklik ilkeleri kuram olmaktan kural olmaya dönüşümü öyle gerçekleşti Laikliğin demokrasiden ve ona işlerlik kazandıran cumhuriyetten bağımsız düşünülemeyeceğini belirtmek amacıyla bu kısa açıklamaya gereksinim duyduk. 1.İslam Dünyasında Din-Devlet Bütünlüğü Batıda Hıristiyanlığın aydınlanma çağı ile birlikte Kilisenin kendi dışındaki yönetim ve kararlara katışır olmaktan çıkarılması kolay olmamış ancak 1600 yıl sonra gerçekleşebilmiştir. Çünkü o din, devlet üzerinde etkili olmakla birlikte devlet içinde doğmamış yani devlet dini olarak oluşmamıştı. Dinin kuramcısı İsa, Hıristiyanlığı devletin içinde değil, o dönemin hunhar devlet biçimini simgeleyen Roma İmparatorluğuna karşı tez olarak yapı-landırmış ve dinin odak noktasına insanı yerleştirmişti. O dinde iyi olmak önemliydi. İyi insana Tanrı, göklerin saltanatını bağışlıyordu. Oysa İslam, devlet dini olarak doğdu. Kutsal kitabında iyi insan değil iyilik yapan insan gereklidir. Bugün laiklik ilkesinin aslının farklı yorumlara uğramasının nedeni devlet yönetimindeki İslam anlayışının ürünüdür. O yüzden İslamın siyasallaşmasının öncüleri, laiklik ilkesini dinin siyasallaşmasının engeli olduğu içindir ki dinsizlik olarak yorumlamak zorundadırlar. Çünkü dinin görevlileri devletin maaşlı memurlarıdırlar ve devlet buyruğu altındadırlar. Hıristiyanlığın devletten ve devletin bu dinden uzaklaşması sağlanabildiği halde, İslamı devletten ve devleti İslamdan uzaklaştırmanın olanaksızlıklarını yaşamayı sürdü-rmek-teyiz. Bunun nedeni, İslamın devlet dini olarak doğmasın-dandır. O nedenledir ki, kutsal kitapta bireylerin, toplumun ve devletin yönetim biçimine ilişkin kurallara (Ayetlere) yer verilmiştir. Bir başka deyimle Kuran İslam Devletinin Anayasasıdır. Osmanlı İmparatorluğunda ve hatta ondan önce Abbasi Devletinde Hükümdar ile Halifelik aynı kişide toplanmıştı. Kutsal kitapta saltanat yasaklandığı halde Osmanlı devletinde padişahlar aynı zamanda sultan idiler. Yani bu dine inananlar "Darül İslamümmeti ve dışındakiler "Darül Harp idiler. Onlara cihat açılabilir, canları ve malları çizye karşılığı bağışlanabilirdi. 2.Laikliğin Kaynağı: Secularizm Bu kavram Birminghamda doğan (1817) Jacop Halyoeke tarafından ortaya atıldı. Her tür ön yargıdan bağımsız, insanın gelişmesine ilişkin nesnel koşullara göre davranma özürlüğü olarak tanımlandı. O nedenle secularizmde bilginin, deneylerden edinilmesi ve deneylere dayandığı sürece kabul görmesi gerekir. Webster Dictionary secula-rizm için " yaşadığımız dünyaya, nesneye ait olmak ,gizem-selliği bırakmak, ruhla değil bedenle ilgilenmek yani dünyasallıktır der. O yüzden secularizm inanç katego-rileriyle, dinlerle ilgilenmez. Dinlere ne karşıdır ne de dinden yanadır. Din dışılıktır. Dinle zıtlaşmaz ona karşı olmak yerine ondan bağımsız olmayı öngörür. Yani dinin dünyayı yorumlanmasıyla ilgilenmez. Kendisinin gerçek-çiliği deney ve gözlemlerinin sonucudur. Örneğin öteki dünya (ahiret) ile ilgili herhangi bir düşüneyi ne onaylar ne de yadsır. (Bakınız: Encyclopedia of Religion and Ethics, vol 2,s.348). Kuranda secularizmin var olduğunu ilk kez Aytunç Altındal ileri sürdü, ama bu sonuca ulaşmak için secu-larizmi farklı biçimde yorumlamıştı; Eğer secularizm, bireyin önemsenişi ve kendisi hakkında özgür iradesiyle dinsel dogmalardan bağımsız olarak, dünyasal (cismanî) yaşamını örgütleyebiliyorsa, Kuranda secularizm vardır diye yazıyor. (Bakınız: A.Altındal, Laiklik, Millî Tesanüt Yayınları, s.36). Bu düşüncesinin kanıtı olarak, "İnsanların düşünceleri ve akıl etmelerinin Kuranda belirtildiğini ve herkesin Muhammed dahil inancından kendisinin sorumlu olduğunu, dinde zorlama olmadığını, doğaya ve evrene bakarak dersler çıkarılması gerektiğini öngören ayetleri ileri sürü-yor. Oysa örnek gösterdiği ayetler, İslamın yalnız duyu ile değil akıl ile kabul edilmesini önermektedir. Zaten İslam bilimcilerin hemen tümü, İslamın aklı yadsımadığını, akıl dini olduğunu ileri sürer. Bu doğru olsa bile dinin değişmeyen, değişmesi kabul edilmeyen hükümleri, örneğin insanın çamurdan yaratılmış olması savı, aklın verileri tarafından yadsınıyorsa, bu durumda o ayetten yana mı ya da aklın ortaya koyduğu bulgudan yana mı düşünce ileri sürülecek? Burada elbette din adamı aklın verilerini kutsal kitaba aykırı göreceği için yadsıyacaktır. Çünkü her kutsal kitap aklın sınırını çizmek zorundadır, bir gün akıl tarafından yadsınmamak için. Öyle ise din ile aklı bağdaştırmak çoğu zaman olanaksızdır. Özetle dinler her zaman her yerde aklınönceden sınırını çizmiştir. Çizmek zorundadır. Ama aklın sınırı var mıdır? Hayır, aklın sınırı aklın kendisidir. Tanrı, insanları ve cinleri kendisine kulluk etmek için yaratmışsa (Zariyat 57) ve Tanrı bu ayetleri tartışanların boyunlarına demir halkalar geçirip kaynar suda haşlayarak ateşe atacaksa (Mümin 69-73) o insan kendisinde düşünce özgürlüğünü bulabilir mi? Her din gibi İslamın da secular din olduğunu ileri sürmek o nedenle olanaksızdır. (Bakınız:A.N.Ölçen,İslamdaKaranlığın Başlangıcı, 2.baskı 1994,s.134-143). ISLAMDA KARANLIĞIN BAŞLANGICI KİTABINDA:MUTEZİLE AKIMI

İSLAMDA KARANLIĞIN BAŞLANGICI KİTABI’NDA :MUTEZİLE AKIMI

Ali Nejat Ölçen

Hıristiyan emperyalizminin dünyaya egemen olması sakıncası karşısında bu kitabı yazan kişi, İslam dünyasının bugün cehalet, ihanet ve cinayet üçgeni içinde kendisini koruyamaz duruma düşeceğini düşünmektedir. İslamın kuruluş yıllarındaki Mutezile akımına geri dönülmesini ve kendisini bir özeleştiriden geçirmesini önermektedir. Akdeniz kıyı ülkelerinde birbirine dost olan hiçbir İslam ülkesine rastlayamazsınız. Tersine emperyalizmin silahla-rıyla birbirlerini acımasızca yok etmektedirler. Saddam ve Kaddafi’nin başına gelenlerin sorumlusu İslam dünyasının,

ihanet+cehalet+cinayet üçgenindeki durumu değil midir?

1.Akıl Yürütmeyi Öngören Mezhep: Mutezile
Muhammed’in ölümünden 100 yıl sonra, İslam’ın önde gelenleri, bir araya gelerek, Ali’nin Muaviye ile savaş-mayıp, hakeme başvurmasını, Hasan Basri’nin meşve-retinde tartışıyorlardı. Ali, hakeme başvurmakla Kur’an’ın açık hükmüne karşı gelmiş, büyük günah işlemiştir. Vasıl bin Ata, araya girerek, bu tür sorunların anlamsız olduğunu şu sözlerle belirtmek istemişti:

“Büyük günah işleyen ne mümin, ne de münkirdir. İkisi ortası bir yerdedir. (Menzile beyne’l menzileteyn)”

M.Şerif, aynı olayı farklı biçimde anlatır. Ona göre: Hasan-el Basri, bir camide ders verirken, öğrencilerden biri, dersin sonuna doğru, ayağa kalkarak, kimileri ortaya çıkıp büyük günah işleyeni İslam dairesi dışına çıkardığını, kimileri de günah işleyenin öteki dünyada kurtulacağını, günahın gerçek mümine zarar vermeyeceğini ile sürüyor, siz ne dersiniz, sizce hangisi doğru” diye sormuştu.1 Vasıl bin Ata, bu sözlerin sonuna doğru, toplantıyı terk ederek, cami-nin bir başka köşesine çekilir. Hasan Basri tarafından Vasıl, “İ’tizela enne” dendiği için, onunla birlikte toplantıdan ayrılanlar bu adla anılırlar. Mutezile okulu böyle doğdu.

Mutezile’nin ilİiilkeleri, belirgin biçimde ortaya konmamış olmakla birlikte, beş ilkeden sözedilir: Bunlardan birincisi “tevhid” dir. Yani Tanrı’nın Bir olduğu, Birliği. İkincisi, adl. Yani Tanrı’nın adil olduğu. Üçüncüsü, “el va’d, ve’l vaid”, yani Tanrı’nın vaad ettiği sevap ve korkuttuğu ceza uygulanır. Fakat, adil olduğu için, cehennemde sonsuza kadar yanmak söz konusu değildir, pişmanlığı kabul eder.

Dördüncü ilke, iyilik etmek, kötülükten sakınmak, beşincisi de, günah işleyenin münkir olduğuna kimse karar veremez. Bu öğretinin İslam dünyasına getirdiği en önemli yenilik,”irade özgürlüğü” idi. Aklın, Vahy’de değişiklik getirebileceğini savunuyordu: İnsan kendi eylemini kendisi ortaya koyar, bundan kendisi sorumlu olur. Kişiyi güçsüz (yani iradesiz) yaratıp, sonra onu günahlarından sorumlu tutarak, cehenneme sokmak, Tanrı’nın adaletsizliği olur ki, bu düşünülemez. Kişi ölürse, ceset olur. Tanrı, iyi işinden ötürü kişiyi ödüllendirir, kişi Tanrı’dan bunu isteyebilir. Zaten, Tanrı’nın adaleti, adalete ve eşitliğe aykırı bir şey yapmasına engeldir. Tanrı’nın bilgeliği, kulları için neyin hayırlı olduğunu bilmesini de kapsadığından, onlara zulüm etmez. Kullarından, üstesinden gelemeyeceği bir iş yapma-sını istemez. Böyle düşünüyordu, Mutezile’nin üyeleri. Hatta bununla da yetinmiyorlar, “Her şey, Tanrı, öyle dediği için iyi ya da kötü değildir; iyilik de kötülük de, varlıkların özünde bulunur. Günahın tartılması zaten olanaksızdır. Çünkü, günah, belli bir tanım, görünüm (araz) dır ve araz olan durum tartılamaz. İyiliğin ya da kötülüğün tartısı olabilir mi? Ancak nesnelerin ağırlığı vardır.2 İnsan, aklını kullanarak iyi ile kötüyü birbirinden ayırabilir. Nesnelerin iyi ya da kötü olduğunu şeriatdan delil getirmeden kişi anlayabilir. Utanılacak ve yanlış işler, zaten doğaları gereği kötüdür diye düşünüyordu Mutezililer.

Mutezile’nin “Tevhit” Tanrı’nın “Bir” oluşuna ilişkin ilkesi Kur’an’da belirtilenden farklıydı: Tanrı’yı görebilmek olanaksızdır, diyorlardı. O ancak mekanda görünebilir, ne var ki, mekandan münezzeh (arınmış) olduğu için görüne-mez. O’nu görmek olanaksızdır, ne bu dünyada ne de öteki dünyada. 21.yüzyılın Türkiye’sinde “Cennete girenlerin orada Tanrı ile başbaşa görüşeceğine inanan ve bunu gazete sütunlarında yazan öğretim üyelerimiz var. (Bakınız, Doç.Dr.Nihat Hatipoğlu, Hürriyet, 6.2.2009) .Bu öğretim üyesine göre, Cennetin sekiz, cehennemin yedi kapısı varmış. Kimden öğrendiyse böyle yazıyor. Tuğlalar da altından imiş. Cennet’i nesnel, yapı olarak tasarlıyor. Tuğlalar altındansa, altın tuğla ile inşa edilmiş salonları mı var?

İslam’ın kutsal kitabının Tanrı sözü olduğunu da kabul etmiyordu Mutezile akımı, “Hadis” ya da ”mahluk” olduğunu düşünüyorlardı. Kur’ an’dan önce Tanrı’nın suskun olduğu, Kur’-an’la birlikte konuşmaya başladığını kabul etmiş oluruz ki, bu Tanrı’nın susar durumdan konuşur duruma geçtiği, yani değişime uğradığı demektir. Oysa, O’nun değişmesini düşünmek “Kamil-i Mutlak” oluşunu yadsımak olur.

Tanrı’nın Peygamberle, melekle ya da herhangi biriyle konuşmuş olacağı düşünülemez diye düşünüyorlardı. Öyleyse, kimseye vekalet vermiş değildir. Hatta Peygam-berin “Miraç”ını yadsıyorlardı. Tanrı’nın hükmünü değiş-tirrmek olanaksız olduğuna göre, dua’nın da bir yararı olmaz, zararı da dokunmaz. İnsan akıl yoluyla kendi eylemini saptarken, dua ile onu değiştirmesine gerek kalmaz ki.

Yirminci yüzyılın batılı dinbilimcileri (Theoloji uzmanları) Mutezile’nin çekiciliğine kapılmışlar, onu İslam’da rasyonalizmin doğuşuna başlangıç olarak kabul etmişlerdi. Eğer Mutezile devam etseydi, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki fark bu denli fazla olmazdı, diye düşünenler var.3

2.İslamın Aydınlık Dönemi
İİslam’ın aydınlık dönemini, ilkin 1332 yılında doğan ve 74 yaşında yaşama gözlerini yuman İbn Haldun’un anlatımın-dan öğrenebiliriz. Mukaddime adli yapıtının Türkçe çevirisinin 2.cildinde şöyle anlatır:

“Farslar arasında akli ilimler pek yayılmış, bu ilimlere çok önem verilmişti. Yani, revaçtaydı. Rivayet edildiğine göre, İskender, Dara’yı öldürdükten sonra, Yunanlılar, bu felsefi ilimleri Fars’ lardan almışlardır. İskender’in ordusu, Fars’ların saymakla tükenmez derecede çok eser ve kitaplarını ele geçirmiş, onlardan bu ilimleri öğrenmişlerdir. İslam’lar Fars’ı zaptedince, bir çok eser ve kitaplar buldular. Ordunun başkomutanı Saad bin Vakkas, Müslümanlar yararlansın diye, bu kitapları göndermek üzere, Halife Ömer’e mektup yazarak, iznini ister. Ömer,”Bu kitapları suya yahut ateşe atınız, çünkü, hidayet yolunu gösteren ilimleri içine alıyorsa, Yüce Tanrı, pek mükemmel olarak bize hidayet yolunu göstermiştir, insanları azgınlığa sevk eden bilgileri içine alıyorsa, Tanrı, bizi bunlardan korumuş olur” diye cevap verdi. Böylece Fars’ların ilimleri bize ulaşmadan o-tadan kalktı.

Halife Ömer’in İran’da bulunan kitapları, Kur’an dışında bilgiye gereksinim olmadığı gerekçesiyle, yaktırdığı, suya attırdığı İbn Haldun’un sözlerinden anlaşılmaktadır. Bugün, ülkemizde İlahiyat Fakültelerinde öğretim üyelerinden kimileri, bilimlerin Kur’an’da varolduğu savını ileri sürerken, İbn Haldun’un bu anlattıklarını anımsamalıdırlar. Dört Halife dönemi sona erdikten ve Abbasi devleti kurulduktan sonra, Horasan ve İran’da yeni kültür ve uygarlıkla karşılaşan Araplar, Kur’an’ın öğretisiyle, bu yeni kültürün ürünlerini karşılaştırmaya gereksinim duydular.

İİbn Haldun, Mukaddime adlı yapıtında açıklıyor:

“Her insanın bilmeyi arzu ettiği akli ve felsefi ilimleri anlamak, bilmek istediler. Ebu Cafer Mansur (Abbasi Halifesi), Rum Hükümdarı’na mektup yazarak, matematiğe dair olan kitapları tercüme edilmiş halde göndermesini istedi. Rum Hükümdarı, Ebu Cafer’e Okmidis’in eseri ile bazı tabiyyat kitapları gönderdi. Müslümanlar, bu kitapları okudular, yazılanları öğrendikten sonra, Rumların elinde kalan diğer eserlerde yazılı olan bilgileri de öğrenmek istediler. Nihayet, Memun devri geldi. Memun, kendisi ilim ehlinden olduğu için, ilme rağbet etti. Yunanlılardan kalma ilimleri meydana çıkarmasını Rum Hükümdarı’ndan isteyerek bu esereleri Arap yazısıyla istinsah etmek (öğüt vermek) için müntensipler ve tercüme etmek için mütercimler gönderdi. Bu suretle, Yunanlılardan kalma bu eserlerin hepsini Bağdat’a getirtti. Müslümanlardan bir kitle bu eserleri tetkike koyuldu, aklîi ve felsefî ilimlerde meharet (beceri) kazandılar.”

Yunan düşünce sisteminin kimi mezheplere katkısını ve Helenistik kültürle mayalanmasını ileri süren batılı dinbilimcilerini, İbn Halun’un bu anlatımı doğruluyor. Abbasi devletinin halifelerinden Memun ve Muttasım, her ikisi de Tük anadan doğdukları için, müspet ve dürüst düşünmek niteliğini edinmişlerdi.4 Halife Memun tarafından Beyt’ül Hikme adında bir akademi kuruldu, başına el-Harizm adıyla tanınan Abdullah İbn Musa adındaki bir Türk Matematikçisini atandı. İbn Türk, ikinci dereceden bir bilinmeyenli denklemin köklerini geometrik olarak bulmayı başaran kişidir.5 İbn Haldun’un sözünü ettiği, İslam’ın bilime açıldığı dönem, işte bu dönemdir.

3.Bilimde İslam’ın Aydınlık Dönemi
Akla dayalı ve deney ya da gözlem gereksinimi duymayan matematik gibi zihinsel bilimler (örneğin mantık) Kur’an’ın koşullarına ters düşmeyeceği için İslam’ın ilk çağlarında büyük gelişmelere öncülük etti. Bu bakımdan Grunebaum’ın yorumunda haklılık payı vardır. Diyor ki:

“Ortaçağın İslam dünyasında, bilimsel çabalar iki alanda yoğunlaştı. Biri, Kur’an içinde kalmak, ötekisi de insanı çevreleyen koşulları tanımak. İnsanı çevreleyen dünyayı tanımak, devletin egemenliği altındaki toprakları öğrenmek gereksinmesinden kaynaklanıyordu. Astronomi, matematik, dua etmek için yön saptanması, dinsel takvimin düzenlenmesi gereği olarak gelişti. Tıp bilimine belli düzeyde gereklilik duyulduğu için, o da ötekiler gibi gelişim gösterdi. Kur’an’ın ya da Şeriat’ın hükümleri dışında kalan konuları inceleme hoşgörüyle karşılanmaktaydı. O dönemde, yönetim kadroları ve devlet, Müslüman bilginlerin araştırmalarını izler ve desteklerdi. Batı’nın hayranlığını çeken matematik ve tıp bilimi bu uygun koşullarda gelişti. Aydınlar, katı düşünce ve tutkuların baskısı dışına çıkabilmekteydiler, çünkü hiçbir zaman dinsizlik kuşkusu uyanmıyordu.6”

Adnan Adıvar, İslam’ın ilk döneminde, Arapların kültür alanında Şeriat hükümlerinden başka konularla ilgilenme-diklerini yazar, Kur’an’dan kaynaklanan inanç sistemine henüz İslam dini kendi temeline yerleşmeden zarar gelsin istenmiyordu der.7 İslam’ın ikinci Halifesi Ömer, Kur’-an’da kimi ayetlerin akla göre yorumlanmasını, buna ilişkin soru sorulmasını yasaklamıştı. Tevrat ile İncil’in okun-masına bile izin verilmiyordu. Yedinci yüzyılın başında, İslamda ilim denecek hiçbir çabaya rastlanmaz. İlk kez Ebu Cafer Mansur (Abbasilerin ikinci Halifes, yıl 775), Helenistik dönemin eserlerinin, Arapça’ya çevrilmesini devlet siyaseti olarak benimsemişti. Ondan önce, Emevi-lerin son döneminde İranlı İbn Mukaffa (ölümü yaklaşık 757) tarafından “Kelile ve Dinme” ile “Kitabü’l Müluk” (Hükümdarların Kitabı) Arapça’ya çevrilmişti.8 Helenistik dönemin kültürüyle karşılaşmanın, İslam dünyasına, bilimde ve felsefede yeni bir çığırın başlangıcını getirdiği yadsınamaz. Mutezile okulu, böyle bir ortamda gelişti. İslam’da serbest düşünceye doğru ilk atılmış adımdı Bu akıma bağlı olarak, Basra’da yetişenlerden Ebu Haşim (933) ve arkadaşları, Aristo ve yeni Eflatunculardan esin-lenerek, atom düşüncesini benimsediler. Onlar, Tanrı’nın cevheri yaratmadığını, belki onları cevher durumundan çıkarıp, vücut durumuna getirdiğini savunuyorlardı. Eş’ari okulunun (Ehli Sünnet ve’l Cemaa’nın kurcusunun) üyeleri (örneğin Bakillani), Tanrı’nın , cevheri her zaman yeni baştan yarattığını ileri sürmekteydi. Yani, doğada bir yasa, bir zorunluluk durumunda görülen şeyler, hep Tanrı’nın iradesine bağlanıyordu. Mutezile ise, bilim temeline dayalı bir nedensellik aramaktaydı. İslam dünyasında, ilk kez, din ile bilim arasındaki zıtlık böylece belirmeye başlamıştı.9

Sert tepkilerle karşılanmış olsa bile Mutezile okulu, bilim ve felsefenin temel öğesi “kuşku”duymayı ve kuşkudan sonra “akıl” yürütmeyi öngörüyordu. Kur’an’ın sonradan yaratılmış olup olmadığı konusunda, İslam dininin en önemli ilkesini tartışmaya açık tutan hoşgörüyü getirmişti:

“Eğer Kur’an, Tanrı’nın niteliklerindense, Kur’an’dan önce susan Tanrı, Kur’an ile birlikte, konuşmaya mı başladı? Tanrı, zaman içinde konuşma niteliğini kullanmışsa, bu niteliği kullanır kullanmaz, kendisinde bir değişme olmuş demektir. Oysa Tanrı’ya değişme isnad olunamaz.”

Mutezile’ye göre, Kur’an’ın öncesiz olamayacağı ve sonradan varedilen dünyaya ait olması nedeniyle, belli bir zaman ve mekan içinde söylenmiş, yani yaratılmış bir mahluktur. Kur’an’ı böyle niteliyordu. Yani Tanrı sözü değildir. Muhammedin dudaklarından dökülen sözlerdir. Yani Hadis.

Bilimde aydınlık döneme ilişkin birkaç örneği, 1912 yılında Sebul-er Reşad dergisinin 28. sayısında, “İslam’da Fen ve Felsefe” başlığı altında yayımlanan bir dizi makaleden aşağıya aktaracağız.. Makalenin yazarının Şemsettin Günal-tay olduğu anlaşılıyor. Birinci Türk Tarih Kongresi’ne 1933 yılında sunduğu tebliğde, genç yaşta yazdığı makaleleri, tarihsel bilgilerle donatarak daha kapsamlı düzeye ulaştırmıştır. Makalenin önemli bir bölümünü haklı olarak, Ali bin İsa’ya ayırmıştı. Şemsettin Günaltay, Teracüm’ü Ahval” adlı kitaplarda, “Ali bin İsa” ve “İsa bin Ali” gibi iki ada rastladığını, fakat, bu iki adın aynı kişiye “Ali bin İsa”’ya ait olduğunu belirtmektedir. Buna göre, 859-946 yılları arasında yaşayan Ali bin İsa, İslam dünyasının bilime açılan kapısından ilk giren, göz hekimliği konusunda “Tezkeret’ül Kehhalin” (Göz hekimlerine notlar) kitabını yazan kişidir. Kitap üç bölümden oluşmaktadır. Birinci bölümde, gözün anatomisi, ikinci bölümde göz hastalıkları, üçüncü bölümde de görme bozuklulukları anlatılmakta; bugünki göz hekimliğin temeli oluşturulmaktadır. Ş.Gün-altay,’ın verdiği bilgiye göre, Ali bin İsa’nın yapıtının bir bölümünü Batı’da Hile (nasıl yazıldığını bilemiyoruz) tarafından 1845 yılında “Ali-i b. İssa Monitorium, Ocu-lariorum Specimen” adıyla Latince’ ye çevrilmiştir. “Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi” de aynı yapıtın 1497,1499 ve 1500 yıllarında “Tractatus de Oculis Jesu b.Halil”adıyla Venedik’de Latince’ ye çevrildiğini belirtmektedir. Bu ansiklopedide adı geçmeyen bir başka bilgin, İsa bin Ali bin Hasan el’Sadi’nin, “Tarih-i Tabii” (Doğa Tarihi) konusunda bir kitabının Musee Britanique’de 1367 numarada kayıtlı olduğunu öğreni-yoruz. (Ş. Günaltay).

Yine söz konusu ansiklopedi’de adı geçmeyen Ebu Haşim’in (1029) “Kitab’el Menazır” adlı yapıtının 16.yüz-yılda, Ramus ve Risner tarafından çevrildiği anlaşılıyor. Montucla ve Brisson adlı fizikçiler, açıklıyorlar:

“Işığın kırılması ve yansıması konularının özünü ilk önce keşfeden Vitellot değil, İbn Haşim’dir. Vitellot, kendisinden 200 yıl önce gelmiş olan bir İslam bilgi İbn Haşim’in eserini Avrupa diline çevirmek ve açıklamaktan başka bir şey yapmamıştır.10”

Viyanalı Vitellot, Le Crepscule adlı kitabını İbn Haşim’in yapıtından, kaynak göstermeden, yararlanarak yazmıştır. Her ne kadar, Şemsettin Günaltay, “Kitab’el Menazır”ın Ebu Haşim tarafından yazılmış olduğunu belirtiyorsa da, Lütfi Göker’in “Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ve İslam Bilginlerinin Yeri” adlı kitabında İb’ül Heysem tarafından yazıldığını belirtir. Adnan Adıvar da Kitab’el Menazır’ın yazarının İbn’ül Heysem olduğunu kabul eder.

4.İslamda Karanlığa Giriş.Mutezile’nin Yok Edilişi
Abbasi Devletinde Halife Memun Mutezile akımını kabul etmeyenleri cezalandırmaya başlamıştı. İmam Ahmet b.Hanbel Mutezile akımınında Kuran’ın mahluk olmadığını kabul etmeyenleden biriydi ve kamu oyunda da büyük saygınlığı vardı. Onu tutukladılar, zincirlerle bağlı olarak Halife Memunun huzuruna getirdiler. Bitkindi fakat Kur’an’ın Tanrı Kelâmı olduğunu söylemekte direniyordu. Bayılıncaya kadar dövmeye başladılar. Kırbaşlama 28 ay sürdü. Memunun yerine geçen kardeşi Mutasım Vasık da işkenceyi sürdürdü. Ne varki, Abbasi Devleti’nin uygula-dığı zülum ve işkence yöntemi Halife El Müvekkil ile yön değiştirdi (yıl 850) baskı ve zülum Mutezile akımını benimseyenlere uygulanmaya başlandı. Mutezile yanlıları devlet kurumlarından uzaklaştırıldılar. Çünkü Abbasi Dev-etinin Halife El Mütevekkil Mutezilenin zıttı olan Eş’ari okulunu
benimsemişlerdi. Bir zamanların Mutezile savu-cusu olan imam Eş’ari yön değiştirmiş ve tüm bilgileri Kur’anda olduğunu ve insanların kaderini Tanrı’nın yarattığını savunmaya başlamıştı... Memun-Vasık düşün özgürlüğüne ve tartışmaya açık oluşuyla, İslam’da bilimsel gelişmenin yollarını açtığı yadsınamaz. Bunyol Eş’ari okulunun “Ehli Sünnet vel cemaat” akidesiyle bugünlere kadar sürdü. Örneğin Fatih Sultan Mehmet’in açmaya çalıştığı aydınlanma yolunun çok kısa sürdüğünü belirtir Richard Hartmann11Mutezile ile Eş’ari okulundan hangisinin kabul edileceğine “ulema takımı” Mutezile’nin bid’at olduğu kararına vardı. Osmanlı bundan böyle Sünni mezhebine öncelik tanımış oldu.

DİP NOTLAR

1.M.M.Şerif, İslâm Düşüncesi Tarihi, cilt 1,çeviri:Altay Ünalay,İnsan yayınları, 1993,s.235.
2.
Orhan Hançerlioğlu,Felsefe Ansiklopedisi.Ayrıca:İbni Haldun Mukaddime I, s.222.Ya da bakınız: Mir Veli-yuddin, Mutezile,”İslam Düşünce Tarihi;, editör: M.M.Şerif, İnsan yayınları, 1993,s.235.
3.
Montgomery Wat,s.25
4.
Şemsettin Günaltay, Birinci Tarih Kongresi Tutanakları, s.298
5.
Aydın Saylı,İbn Türk’ün Kaşıtık Denklerlerde Mantıki Zaruretler,T.Tarih Kurumu,1962
6.
Grünebaum, İslam, 1961,s.114
7.
Adnan Adıvar, Tarih Boyunca İlim ve Din,1969,s.104
8.
İbn Haldun, Mukaddime, cild 3,s.391
9.
Adnan Adıvar,a.g.e,s.106
10.
Şemsettin Günaltay,İslamda Fen ve Felsefe,Sebül-er Reşat, 1331 (1913) sayı 5
11.
R.Hartmann,Die Religion des Islams,Verlag von E.S Miller,1944,s.23

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail