Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 116 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


DÜN VE BUGÜN CHP

Ali Nejat Ölçen .

NASIL dergisi ile söyleşi:

İlk soru: Cumhuriyet Halk Partisi’nin devletin kuruluşundaki ve devrimlerin biçimlendirilmesindeki rolü nedir?

Ölçen: Cumhuriyetimizin yazılı tarihi, CHP’nin arşividir. Örneğin,1923’de Cumhuriyetin açıklanmasını izleyen günlerde, Mustafa Kemal, siyasal partilerden birinin iktidarıyla ülkenin yönetilmesini amaç almıştı. Demokrasi ülkeye ancak böyle yerleşebilirdi. Bu düşünceye kendisi öncülük ederek “Halk Fırkası” nı kurdu. Nasıl, hangi koşullarda kuruldu, Halk Fırkası’nın yönetimi nasıl oluştu, hangi üyeler hangi görüş ve düşüncede idiler? Bugün bu soruların yanıtını bilmekten yoksunuz. Çünkü 12 Eylül 1980 ile birlikte CHP’nin arşivine el konuldu, hiç kimse o tarihsel arşivin nerede olduğunu bilmiyor. Umudumuz SEKA’ya gitmemiş olması ve günün birinde CHP’ye geri dönmesidir.

Cumhuriyet Partisine dönüştürülen Halk Fırkası, Mustafa Kemal’in öncülüğünde yeni devletin sekular nitelikte olmasını amaçlamıştı. O nedenle, 1927’deki kongresinde “Cumhuriyetçilik, halkçılık, milliyetçilik ve de laiklik ilkesi kabul edildi. Laiklik ilkesinin kamusal yönetim tarafından özümsenebilmesi için, devletin sekular nitelikte olması gerekiyordu. Sekular devlet, ne dinden yana ne de dine karşıydı. Din dışıdır, kararlarını nesnel ilişkilerden alır. Dogmalar dışıdır. Yurttaşların hangi dinsel inançta olduğuna karışma yetkisine sahip değildir devlet. Mustafa Kemal Atatürk’ün Devleti... Halife olan padişah ile şeyhülislam kıskacı arasında yüzyıllar boyu, Anadolu insanı, bu tür haktan yoksun, yaşamaya tutsak edilmişti. Eğer Anadolu aydınlanacaksa, yaşayanlar, niçin yaşadığını ve hangi haklara nasıl sahip olacağını bilmeli, devlet, onun inanç ve kanılarına karışma hakkını kendisinde görmemeliydi. Gerçekleştirilen tüm devrimlerin yaratıcısı “sekular devlet” kavramıydı, bu kavramın sahipliğini de Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Halk Fırkası üstlenmişti. Özetle: Saltanat yerine Cumhuriyet, kul yerine yurttaş, dogmalar yerine bilim. Bu üç boyutlu devrimlerin tümü “ evrim” içinde gerçekleşmiştir ve evrim içinde devrim’in tarihte bir benzeri yoktur.

Soru : Mustafa Kemal sonrasındaki CHP’nin bu rolü karşılayabildiğini düşünüyor musunuz? Mustafa Kemal’in CHP’si ile İnönü’nün CHP’si arasındaki temel farklılıklar nelerdir?

Ölçen: Cumhuriyetimizi var eden koşulların tümü, Mustafa Kemal Atatürk-İsmet İnönü sentezinin ürünüdür. İnönü hiçbir zaman, Mustafa Kemal olamamıştır. Fakat O’nun kurduğu devlete sahip çıkmasını bilmiş, ikinci dünya savaşına girmemenin diplomatik başarısını sağlayabilmiştir. Ne var ki, İnönü’nün CHP’si, bir Mustafa Kemal’den yoksun olduğu için, Marshall planıyla ABD’nin başlangıçtaki güler yüzlü emperyalizmine Türkiye’nin kapılarının açılmasındaki sakıncayı sezemedi. Ancak CHP’yi bu kararıyla eleştirirken bir dış koşulu da gözden uzak tutmamak gerekir: Stalin döneminde, Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı kendi coğrafyasına dahil etmeye ilişkin açık ve kapalı talepleri karşısında idi Türkiye. Çünkü Kremlin Sarayında Lenin’in çalışma odasındaki Harita’da Kars ve Ardahan’ın Sovyetler Birliğinin sınırları içinde olduğu görünüyordu. O nedenledir ki, devlet politikası kendisini Kuzey’den gelmesi olası tehlikeye göre hazırlamayı ilke kabul etmişti. Sovyetler Blok’unun 1990’lı yıllarda dağılmasına değin böylesi dış politikası, dünya barışının bekçisi ve koruyucusu izlenimini uyandıran ve Batı’yı Nazizm’in çizmesinden kurtaran ABD’nin tek seçenek olması koşulunu ortaya çıkarmıştı. 1

945’de Missury zırhlısının İstanbul’a gelişiyle başlayan ABD hayranlığı, Mustafa Kemal’in Cumhuriyetini kendisine bağımlı duruma getireceği, İnönü dahil, o dönemin hiçbir siyaset adamının zihninde kuşku yaratmamıştı. Sorunuzun yanıtı olarak Mustafa Kemal Atatürk’ün “tam bağımsızlık” ilkesinin İnönü sonrasında da CHP’si tara-fından yeterince korunamadığını söyleyebilirim.Önemli bir fark ta şudur: Missury zırlısından karaya çıkan ABD askerleri, Taksime geldiklerinde Atatürtk heykelini selamlamadan saygı duruşunda bulunmadan Beyoğlu’na girmiyorlardı. Bu yaklaşımları, jestleri bizleri büyülemiş, çok edtkilemişti.

Mustafa Kemal Atatürk’ün ekonomik gelişme modeli, planlı sanayileşme yöntemine dayanıyor. 1935 Sanayi Planında ele alınan yatırım konularının hemen hiçbirisi, ne İnönü ve ne de onu izleyen Celal Bayar döneminde ele alınmamıştır. Mustafa Kemal Atatürk’ün Sovyet Rusya’ dan sağladığı tarım uzmanları tarafından Türkiye’nin Zirai Bünyesi konulu yaklaşık 700 sayfayı aşan araştırma, ülkemizde “Alkoloid” tesislerinin kurulmasını öngörüyordu ve 1935 İkinci Sanayi Planında verimlilik hesapları ile birlikte yer almıştı. Fakat Mustafa Kemal sonrası CHP, böylesi bir projeye sahip çıkmadı. Et-Balık Kombineleri yapımı ve hatta sentetik Benzin projesi, Yunus Balıklarının teknik yöntemlerle korunarak balık yağı dışsatımında değerlendirilmesi projesi de aynı yazgıyı paylaştı, göz ardı edildi. İkinci Dünya Savaşı koşullarında kaynak yetersizliğinin buna neden olduğu düşüncesini geçerli bulmak olanaklı değildir, çünkü 1945 sonrası örneğin Marshall Planı bu amaca yöneltilebilirdi.

İnönü döneminde parti içinde “Müstakil Grup”un oluş-turulması çok önemli bir adım idi ve tek partili sistem içinde muhalefet kanad oluşturulmuştu. Mustakiller Grubunun 1942 yılında hazırladığı İktisadi Raporu bugünün Devlet Planlama Teşkilatının (DPT’nin) 1000’in üzerindeki kadrosuyla hazırlayabileceğini sanmıyorum. (Zaten AKP iktidarı DPT’yi de yiyip bitirmiştir.)

Soru : 1965 seçimlerinden önce ortaya konmaya başlanan ve devam eden, yaklaşık 10 yıllık süreçte CHP için temel siyasal eksen haline getirilen “Ortanın Solu” anlayışı, partinin kurucu kimliğinden uzaklaşmanın aracı mıdır, yoksa tersine Kemalizm’in yarattığı bir sürecin ürünü mü?

Ölçen :1950 seçimlerine CHP’nin yenilgisi, onu izleyen 29 Haziran 1950 Kurultayı’nda, “devletçilik” ilkesinden kopuşunu da birlikte getirdi. Seçim kaybının nedenlerinden birinin “devletçilik” olduğu savı o kongrede tartışılmıştı. Ekonomide o dönemde; devletin rolü ile “jandarma devleti’nin” nin rolü birbirine karıştırılmaktaytı. 1950-60 dönemi, Demokrat Parti’nin CHP’yi siyasal yaşamdan silme savaşımını verdiği yıllar olarak nitelenmelidir. Yalnız CHP’nin değil, aslında Cumhuriyet karşıtlığının da siyasada boy gösterdiği dönemdir 1950-60 arası. CHP’nin mallarına el konulması, Halkevlerinin kapatılması, Köy Enstitülerinin Ortaöğrenime bağlanarak “kara tahta” eğitimine dönüştürülmesi, “uygulama içinde öğrenim, öğrenin içinde uygulama” sisteminin yok edilişi, gibi. Köy Enstitülerinin önemli bir başka aracı vardı: Kırsal alan insanını sanayi tıoplumuna dönüştürmek. Kırsal alan gençleri çimentoyu, kumu, çakılı, betonu tanıyacak, üç boyutlu mekanda kendi okulunu kendisi kuracaktı. Halk Evlerinin ve Köy Enstitülerinin Demokrat Parti iktidarında yok edilmesi kendine yeterli, ekonomiyi kuramayışımızın da nedenleridir.

Çok partili yaşamın DP tarafından benimsenmediğinin sayısız örnekleri yaşanmış ve Anayasa’daki Erkler ilkesi ters yüz edilmiştir. CHP bu dönem boyunca kendini koruma savaşımı vermek zorunda kaldı, o yüzden, değişim çizgisinde bir ilkesel gelişim olamadı. İlk köklü değişim, 1965 seçimlerine girilirken İnönü’nün “ortanın solu” slo-ganıyla ortaya çıktı. Bu slogan’ın Türkiye İşçi Partisi’ne (TİP) karşı bir panzer etkisi yapmasının amaç alındığı düşünülebilir. Çünkü, “Ortanın Solu”nun ne olduğu, neleri ve hangi ilkeleri içermesi gerektiği konusu 1973 seçimerine kadar CHP’nin yönetim kadrosunu fazla ilgilendirmedi. Kanımızca o kadro yeterince eskimişti.

“Ortanın Solu”, CHP’yi ne kimliğinden uzaklaştırmış, ne de Kemalizm’in uyarlaması olabilmişti. O tarihte İnönü bile kendisinin ileri sürdüğü bu iki sözcüğün bir arada ne anlama geldiğini açıklamış değildi. Genel Sekreter seçilen Bülent Ecevit’in “Su kullananın,Tarla ekenin” sözlerini benimseyen olmadı.. Zaten benimsenmesi de olanaksızdı, çünkü, ideolojiler literatüründe böyle bir sloganı ne vardı ne de işiten olmuştu.

Eğer o sözün gerçekleşebilir sistem içinde yeri olabilseydi, 1960’lı yıllarda Temsilciler Meclisi üyesi ve aynı zamanda, CHP’nin danışmanı olan Doğan Avcıoğlu, yayımladığı Yön dergisinde konuyu ele alabilir ve bizler Devlet Planlama Teşkilatı’nda irdelemeye gereksinim duyardık. Zaten Ecevit de konuşmalarının hiç birinde “Ortanın Solu” deyimini romantizmin dışına çıkaramamış (bu konuda yayımladığı kitap ta dahil) nesnel boyutlarını ortaya koymamıştı.

Soru: Ecevit’in 1971 darbesi, toplumun kendi arkasında oluşan toplumsal desteği oluşumunu sağladı mı? Bu anlamda 28 Şubat ve 27 Nisan 1971 sonrası yapılan genel seçimlerde yaşanan başarısızlıklar, askerin demokrasiye müdahalesine bağlanabilir mi?

Ölçen: 1971 askeri müdahelesi, Demirel desteğinde sağ ve gerici örgütlenmeye karşıymış gibi görünüm altında, sol örgütlenmeyi yok etmeyi amaçlamıştı. Bugünün Ergenekon operasyonuna benzer tutuklamalar birbirini izledi.

Ecevit’in CHP genel sekreteri olarak 1971’e yüreklice karşı çıkışı onu umut durumuna çıkardı ve İnönü’nün yerine genel başkan olmasının yolunu açtı.

12 Eylül 1980 askeri darbe, sol eğilimi ve CHP’nin Kemalist dokusu’nu ortadan kaldıran, bugünün AKP’sini yaratan sonuçları getirmiştir. Özellikle 1983 yılında Turgut Özal’ın Başbakan yardımcısı daha sonra Başbakan oluşu, kardeşi Yusuf Bozkurt Özal’ın Devlet Planlama Teşkilatı Müsteşarı olarak atanması, 1983 yılında Milli Kültür Raporunun Türk-İslam Sentezi ekseninde hazırlanması, din temeline dayalı eğitim ve yönetim biçiminin alt yapısını oluşturmuştu. Bu rapor, yönerge olarak kamusal yönetimin her kademesine tebliğ edilmiş, Cumhuriyet’le üstü kapalı hesaplaşmanın, açık ve cepheden hesaplaşmaya dönüş-mesinin yöntemini amaç almıştı. Bugünün AKP’si o projenin ürünüdür.

PKK, aslında Cumhuriyet’e meydan okumanın prova-larıdır. Gelecekte, Türk-Kürt-İslam Sentezi’nde odaklanan “Federatif İslam Cumhuriyeti” ile burun buruna gelirsek kimse şaşırmamalıdır. Ergenekon operasyonları, bu sisteme karşı çıkması olası olan dinamikleri, özellikle orduyu yok etmenin aracı oldu. Avrupa Birliği ve ABD’nin, ülkemizdeki insanlık ve hukuk dışı uygulamalara seyirci kalmakla yetinmeleri başka nasıl açıklanabilir?

CHP, ne denli etkin olmaya uğraşırsa uğraşsın, başarı sağlayamayacağı açıktı. Çünkü 12 Eylül 1980 sonrası Türkiyesi’nden ancak bugünlere ulaşılmıştır. Bugünlerin temel özelliği, paranın para kazandırmayı amaçlayan ekonomisi ve şirketleşen devlet, devletleşen şirketler olgusudur. Toplum da bu sürece tepkisiz kalmıştır.

Kanımca bugünün sorunu, Türkiye’miz için, artık ideolojik farklılıkların ötesinde Mustafa Kemal Atatürk’ün Çankayası’na, Mustafa Kemalin ulusuna ve Mustafa Kemal’in devletine sahip çıkma sorunudur, ne sol ne de sağ sorunu değildir. AKP rejimine muhalif partiler ve CHP bunun ayırtında mıdır, bilemiyorum.

Soru: Ecevit’in bu süreçte üstlendiği rol ve 1973 ile 1977 seçim başarılarının ardında, “Halk Sektörünü” temel alan ve “sosyal adalet”, “sosyal güvenlik” ,”emek” gibi değerleri içeren “ortanın solu” anlayışı mı vardır, yoksa tamamen dönemim koşullarının yarattığı bir sürecin ürünü müdür?

Ölçen: Toplumda ya da siyasal arenada, CHP’nin 1973 ve 1977 seçimlerinde başarı kazanmasını, ne “halk sektörü”, ne sosyal adalet”, “sosyal güvenlik” ve de “emek” gibi değerlerin etkili olduğunu (o dönemi ayrıntılarıyla yaşamış bir kişi olarak) düşünmüyorum. Akgünlere bildirgesini İstanbul da ne İl Başkanı Aytekin Kotil, ne de Genel Sekreter Orhan Eyüpoğlu okumuş değillerdi. Hiç birimiz seçim alanında Halk Sektöründen, Öz yönetimden ya da sosyal adaletten söz etmedik. Bunları konu alsaydık, belki de dinleyici bulamazdık. Akgünlere Bildirgesinin sonuna Bülent Ecevit’in yerleştirdiği bir tümce kitleleri coşturuyordu: “Ne ezen, ne ezilen, hakça bir düzen.”

İsmet İnönü gibi birini yıkıp genel başkan olan kişi kimdir merakıyla kitleler, meydanları dolduruyordu. Onun 1971 askeri muhtıraya Genel Sekreter olarak yüreklice karşı çıkması, gençleşme gereksinimi duyan CHP’nin umutlarını İnönü’den alıp, Ecevit’e aktarmıştı. CHP yeniden diriliyor gibiydi!

CHP’yi devinime geçiren ve kitleleri peşinden sürükleyen, ne ideoloji ve ne de ilkelerdi, sadece ve sadece “umut” denilen gizemdi. Türkiye’nin buna gereksinimi vardı. Halk Menderes-Demirel ikileminden bezmişti. Ecevit, “Karaoğlan” olarak yeni bir umuttu. Bu umudun iktidara gelmesi gerekiyordu. Türkiye buna karar vermişti. Tıpkı DP’yi iktidara taşıdığı 1950 gibi. Ne var ki 1960 sonrası Selçuk Milar’ın “artık yeter” diyen “avuç” resmi 1973’de Ecevit’in “ne ezen, ne ezilen hakça bir düzen” sloganı birbirlerinin benzerleriydi. Özetle 1970, Türkiye’nin İnönü’den kopuşu, 1973de İnönü’nün CHP’den kopuşunu getirdi. Ve de 12 Eylül 1980’in, CHP’den Ecevit’in kopuşunu getirdiği gibi.

Soru : 1992’de yeniden kurulması sonrası CHP’nin siyasal düzleminde konumlandığı yer bakımından düşünceleriniz nelerdir?

Ölçen: Genel Başkan Deniz Baykal hangi konumdaysa, CHP siyaset düzleminde o konumdadır. Bu konum ise stabil yani belirgin değildir. Nasıl bir ekonomi politikası izlenmesi gerektiği, monetarizmin nasıl reel ekonomiye dönüştürüleceği, geri ödenmesi olanaksızlaşan dış borç yükünden kurtulmak için nasıl bir büyüme stratejisi izleneceği, hangi ekonomik sektörün önceliği olması gerektiği, teknoloji tercihinde, istihdam açığı yaratmayacak biçimde, ne tür bir karar alınacağı, istihdamdaki tıkanıklığın ve artan işsizliğin hangi araçlarla nasıl çözüleceği, sosyal politikalarda devletin işlevinin nasıl düzenleneceği, özelleştirilen temel sektörlerde devlet etkinliğinin yeniden nasıl yaratılacağı, adaletsiz gelir dağılımının nasıl giderileceği, din temeline dayalı eğitim çizgisinin “bilimin gerçek yol gösterici” ilkesine nasıl çekileceği, sosyal hukuk devleti koşullarının yeniden nasıl yaratılacağı sorunlarında CHP’nin kapsamlı bir program hazırlığı var mıdır bilemiyorum. İ

İki ayda bir yayımladığım ve ücretsiz dağıttığımını sürdürdüğüm Türkiye Sorunları kitap dizisinin Mayıs 1999’un 29.sayısında “CHP’i Yeniden Kazanmak” başlığı altındaki yazımda, sorunu “İlkesizlik” ve “öğreti eksikliği” olara nitelemiştim.

İkinci kuruluş dönemi sonrasında (1992) sosyal demokrasi ya da demokratik sol kavramlara yeterince açıklık getirilemedi. Örneğin, sosyal piyasa ekonomisinden söz edilmiş hiç kimse ne olduğunu öğrenememişti. Niçin söz edildi, neden unutuldu? Bu konuyu ayrıntılarıyla ele almak, söyleşi sınırlarını aşacağı için, belki ayrı bir yazı konusu olabilir.

1992 yılında CHP’nin parti meclisine üye seçilmiştim. Genç yaşta yaşamını yitiren İsmail Cem parti programı komisyonun başkanlığını üstlenmişti. Laiklik konusunda anlaşmazlığa düşmemiz doğaldı. Çünkü, o ilke vicdan ve inanç özgürlüğü ve de devletin her dine aynı yakınlıkta olması biçiminde tanımlanmıştı. Oysa vicdanın özgürlüğe gereksinimi yoktur, eğer gerçekten vicdan ise. İnanç için özgürlük tanımı söz konusu olamaz. Çünkü inanılan ögede zaten özgürlük yoktur. Aslında önemli olan inanmama ve farklı inanma özgürlüğüdür ve devlet dinlere aynı yakınlıkta değil aynı uzaklıktadır. Genel Başkan Yardımcısı İsmail Cem, Baykal’ın buyruğundaydı. Bu düşüncelerimi ona kabul ettiremedim ve Komisyondan istifa ederek ayrıldım. Çükü İsmail Cem, altı oku CHP’nin ilkeleri değil niteliğidir konusunu yazıya bile dökmüştü. Ayrıca: 1992’lerin CHP’si benim yönetiminde yer alacağım CHP olmaktan çıkmıştı. Yıllar var ki, ne CHP beni arıyor ne de ben, onların ne düşündüğünü merak ediyorum. Bugüne kadar hiçbir kurultayına çağrı da almış değilim.

Soru: Kemalizm, çağı bakımından üstüne düşen görevi yerine getirdiği, ancak Kemalizm’de ısrar etmenin 1930’-lara dönmek anlamında geldiği yaklaşımına dair düşünceleriniz nelerdir? Kemalizm’in yeni çağa ayak uydurabilmesi mümkün müdür?

Ölçen: Kemalizm, gelişmekte olan mazlum ülkelerin, emperyalizme karşı savunma aracıdır. Kemalizm, geri bırakılmış ülkelerin de özgür olabileceklerinin, kendine yeterli ekonomiyi yaratacabilmelerinin, emperyalizme karşı kendini savunabilmenin, bilimde, teknikte, kültürde ve sanatta, gelişmiş ülkelerle yarışabileceklerinin öğretisidir.

Kemalizm, ulus devlet sisteminin öteki adıdır. Sekular ve ulusalcı devlet, kararlarını ulusun uzun erimli çıkarlarını korumak amacıyla alır. Önlemlerini buna göre saptar. Ulus devlet, ulusalcıdır. Ulusu sadece kitle olarak görmez, onun bireylerden oluştuğunu ve bireyleri de korumak, geliş-tirmek, eğitmek için kurumlaşır. Kurumlaşmayı ulusun içinde, ulusla birlikte gerçekleştirir. Ulusalcı ulus devletin hukuku, sosyal sınıfların hukukudur. Sosyal sınıflardan yana fakat egemenliğine karşıdır. Öyleyse, Kemalizm iç barışı korur ve barışçıldır, karma ekonomiden yanadır öylelikle toplumsal yarar ile kazanç arasındaki sentezi yaratmayı amaçlar.

Kemalizmin doğuş yıllarındaki en belirgin niteliğini 1930 İktisat Programı’nda görüyoruz. O programda, ekonomi ile hukuk arasında nesnelliğin var olması gereği öngörül-müştür. Madde 5 ve 64’ü inceleyenler göreceklerdir ki, “en yararlı yasaların ve en iyi yargıçların iktisadi girişimlerin koruyucusu ve özendiricisi “ olmasını karar altına almıştır. Ve devletin görevlileri, yukardan buyruk ya da görev almadan, kendileri halkın gereksinmelerini sezecek ve ona göre görev üstlenecektir. Bu iki madde, bir arada düşünülünce, Kemalizm’de “Adalet sadece mülkün temeli” değil, aynı zaman da “Mülk de (yani devlet te) adaletin temeli”dir. İşte Kemalizm budur. Bu nitelikteki öğretiye yalnız Türkiye’nin değil, 21.yüzyılın da gereksinimi var.

Kemalizm 1930’lara dönmek değildir. Sosyalizmin de, Karl Marks’ın 1850’lerine dönmek olmaması gibi. Fakat ne yazık ki, İslam dünyası, bu dini, M.Ö 622 yılına dönmek biçiminde uygulamaya çalıştığı içindir ki, bilimde, sanatta, teknolojide ve insan ilişkilerinde çağın gerisinde kalmıştır. Oysa, Kemalizm İlkelerin kurumlaşmasını sağlamıştı Türk Dil Kurumu, Türk TariH Kurumu, Halkevleri ve Halk Odaları, Köy Enstitüleri. Bu kurumlar, Kemalist devrimlerin kültürünü yarattığı için, gerici yığınların açık ve kapalı saldırılarına karşı hala diriliğini koruyor.

Kemalizmin çağa ayak uydurması olanaklı mıdır, diye soruyorsunuz. Tersine, çağ Kemalizm’e ayak uydurmalıdır.

Soru: Var olan parti yapılanması göz önüne alındığında, CHP’nin toplumsal desteğe sahip olamamasının sorumluluğunu halkta mı, partide mi aramak gerekir?

Ölçen: CHP’nin toplumsal desteğe yeterince sahip olamaması yanılgısını, sadece partiye değil, aynı zamanda halkın da yanılgısı olarak ta kabul etmek gerekir. 12 Eylül 1980 askeri darbe, bugünün daha çıkarcı halk yığınlarını ortaya çıkarmıştır. Tanık olduğum bir gerçek şudur. CHP üyelerinden kim varoşlara giderse, “ne getirdin “ sorusuyla karşılaşmaktadır. AKP ahlak dışı çok yanlış bir alışkanlığı “sosyal yardım” adı altında yürürlüğe koymuştur. DPT’de hazırlanan “Milli Kültür Raporun” da “Din haritası hazırlanması” görevinin devlete verilmesini koşul görmüştü. Eğer böylesi görev yerine getirilmiş ve din haritası hazırlanmış ise, AKP, kimlere bulgur, fasulye, kömür verileceğini biliyor demektir. Bu, Cumhuriyetin, demokrasinin, insan onurunun ve ahlakın yozlaştırılması değil de nedir?

CHP’nin parti yapılanmasında yanılgılar olmadığını düşündüğüm sanılmamalı. Ne var ki, kendi ilke ve programına uygun davranmayan parti yapısı bugünün sonucu değildir. Böylesi bir sonuçta, Ecevit’in 1977 seçimleriyle birlikte göze aldığı yanlışlıkların payı da var. Örneğin: Halk Sektörü’nü ilk kez 1970 yılında Hacettepe Ekonomi bölümünde betimlediğim zaman o sektörü kurmam önerisiyle Ecevit’in kontenjanından TBMM’ ne üye olduğumda, bu sektörü niçin unuttuğunu halâ anlayabilmiş değilim.Aslında, Halk Sektörü ile Köykentler’in bir bütün olduğu kanısındaydım. Sonradan Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı olan Cahit Kayra ile Akgünlere Bildirgesini hazırlarken, Genel Başkan Ecevit, “tüm sosyal güvenlik kurumlarının, Emekli Sandığı, SSK ve BAĞKUR’un bir çatı altında toplanması ilkesini beğeniyle karşılamıştı.Bu ilkelerin hiç biri Ecevit’in Başbakan olduğu dönemde söz konusu olmadı ve adı bile anılmadı. CHP’nin Genel Başkanı Ecevit, ilkelerinin hiç birisine sahip çıkmamıştı. Halk Sektörü’nün de adını değiştirmiş ve onu “Halk Kesimi” olarak nitelemiş ve üç atlı arabaya benzetmişti. Aslında Ecevit sadece slogan üretmişti. Hayal dünyasında yaşıyordu. Eşim Makbule Ölçen’in şu lafını hiç unutmam. Şöyle demişti, “Bülent Ecevit Akuvaryumda balık, sen onu denizde yüzecek sanıyorsun.” Soru nedeniyle bu ayrıntılara girerken üzüntü duyduğumu belirtmeliyim. Tüm bu aksak yapılanmaya karşın, o günlerin CHP’si bugünlerin CHP’sinden daha fazla halka yakındı. Umut olmayı yitirme aşamasına henüz adım atılmamıştı.

Soru: Önümüzdeki süreçte, CHP geleneğinin toplumla buluşabilmesi, başarılı olması için üstlenmesi gereken rol ne olmalıdır?

Ölçen: Bugünün CHP’si önce kendi içinde demokrasiyi yeniden oluşturmak zorundadır. Bir başka önemli konu 12 Eylül Kenan Evren’in askerî darbesinde siyasal partilerin Kadın ve Gençlik Kollarının tüzel kişilikleri kaldırıldı. Bu iki organ’ın Genel Kurullarında Başkan seçilen kişi aynı zamanda Partilerin karar organında oy kullanan üye idiler. Bu iki önemli organ yok edilince Genel Başkanların görevlendirdiği Gençlik ve Kadın Kolları, Genel Başkanın memurları oldular. Siyasal partiler ve CHP’de yaşlandılar, bilimsel ve yönetsel etkinliklerini yitirdiler. CHP, Kadın ve Gençlik Kollarının tüzel kişiliklerini yeniden var edebilmelidirler.

Soru: Size teşekkürlerimizi sunuyoruz..

Ölçen: Asıl ben size teşekkürlerimi sunuyorum

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail