Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 43 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL
...

TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal Atatürk'ün üstün niteliklerinden birinin de, hiç kimsenin zihninde kuşkuya yer bırakmayacak kadar, tüm kararları açıkta ve herkesin gözleri önünde almasından ve aldığı kararların eleştirilmesine olanak tanımasından kaynaklanmaktadır. TBMM' nin gizli celselerinde, bunun sayısız örneklerine tanık olmaktayız.

TBMM'nin kurulduğunun birkaç gün sonrasında yapılan ilk gizli celsede, Mustafa Kemal Atatürk'ün "ahvali dahiliye" ye (içerdeki duruma) ilişkin yaptığı açıklamaları, bugünün solda ya da sağda yer alan siyaset adamlarının ibretle okumaları ve ders almaları gerekir. Çünkü, onların, bu genç yaşta ki yurtsever, ciddi, tutarlı, açık ve güvenilir devlet adamın ülke sorunlarına nasıl yaklaştığını öğrenmelerine gereksinim var.

Avrupa Birliğine girmek uğruna ulusal onurdan ve ulusal çıkarlardan her tür ödün vermeye hazır olan bugünün siyaset adamlarının, o konuşmayı okudukları zaman, kendilerinden utanç duymaları gerekir. Yurdun dört bir yanı işal altın-dayken ve TBMM'nin Kayseri'ye taşınması bile tartışma konusu olurken, Mustafa Kemal bakınız neler söylüyor:

Bütün gayemiz, hududu milli dahilindeki milletimizin istirahatını, refahını ve bu hududu milli ile muayyen vasıtalarımızın tamamiyetini masun bulundurmaktan (ulusal sınırlarımızla belirlenen araçlarımızın tümünü korumaktan) ibarettir. Turanizm politikasını kendi arzumuzla takip etmek istemedik. Çünkü, maddi, manevi bütün kuvvet ve kudretimizi muayyen olan vatanımız dahilinde tecelli ettirmeyi arzu ettik. Hududun haricin-de dağınık bir surette zaafa düçar etmekten içtinap ettik ( güçsüzlüğe uğramaktan kaçındık).

Mustafa Kemal, konuşmasının burasında, İslam dünyasın-dan doğal olarak yardım görmeyi umut ettiğine değindikten ve "alem-i İslâm"ın manen muavin ve müzahir ( yardımcı) olacağını zaten kabul ediyoruz" dedikten sonra şunları söyler:

Suriye halkı ve Irak halkı yani Arabistan, 1914 tarihin-den evvel aynı hudutlar dahilinde bulunduğumuz za-manlarda cümlemizce malumdur; Devleti Osmanyenin bir uzvu, bir rüknü (parçası) olmaktan fevkalade müş-teki (olağanüstü yakınıcı) ve müstakil (bağımsız) olmak gayesini takip ediyorlardı. Buna karşı çalıştılar, fakat neticeyi istihsal edebilmek (sonuç alabilmek) için maalesef hepimizi birden imhaya tevessül eden (girişen) düşmanlarımızla teşriki mesai (iş birliği) ettiler.

Mustafa Kemal Atatürk'ün ne denli olanaksızlıklar içinde kurduğu Türkiye Cumhuriyetinde, soyadı Erbakan olan bir başbakan yardımcısı ortaya çıkacak ve elindeki "dinar" ı Arap ülkelerinin büyük elçilerine göstererek bizim paramız bu olacaktır diyebilecektir!

Mustafa Kemal o günkü konuşmasında Suriye'de bağımsız bir saltanat oluşturmak isteyen Emir Faysal'ın en sonunda, Fransızların koruyuculuğunda, bunun kendileri için tutsak-lıkla sonuçlanacağını anladığı için, kendisine baş vurduğunu ve onlara şu yanıtı verdiğini açıklar:

Dedik ki, artık hududu millimiz dahilinde, bulunan menabi-i insaniye ve menabi-i umumiyeyi ( ulusal sınır-larımız içinde kalan insan ve genel kaynakları) israf etmek istemeyiz. Fakat ittihat, (birleşme) kuvvet teşkil edeceğinden, bütün alemi islamın manen olduğu gibi maddeten de müttefik ve müttehit olmasını şüphe yok ki büyük memnuniyetle karşılarız ve bunun içindir ki, bizim kendi hudutlarımız dahilinde müstakil oldu-ğumuz gibi, Suriyeliler de hududları dahilinde ve ha-kimiyeti milliye esasında (ulusal egemenlik temelinde) serbest ve müstakil (bağımsız) olabilirler. Bizimle itilaf

veya ittifakın ( uyumlaşma ve bütünleşme) fevkinde (üstünde) bir şekil ki, federatif yahut konfederatif de-nilen şekillerden birisiyle irtibat peyda edebiliriz (oluş-turabiliriz).

Mustafa Kemal'in tutarlı ve gerçekçi dış politikasında, Suriye'nin Türkiye'nin uydusu olmak yerine, kendi sınırları için-de bağımsız devlet olmalarını öneren bu sözleri, O'nun olaylara ve olanaklara ne denli objektif baktığını da göster-mektedir. Faysal'a hayır bize bağlı değil, bağımsız ulusal devlet olunuz diyor. Eğer bunu sağlayamazsanız, belki federatif ya da konfederatif bir sistem oluşturabiliriz.

Bu öngörüşüyle, Mustafa Kemalin bir yandan panturanizme öte yandan panislamizme karşı olduğunu anlıyoruz. En gerçekçi ve gerekli dış politika da buydu. Bugün, O, yaşamda olsaydı ya da O'nun çapında bir yurtsever siyaset ve devlet adamı, ülke yönetiminin en üst düzeyinde bulunsaydı, Avrupa Birliğine girme uğruna bu denli aşağı-layıcı dayatmalara boyun eğer miydi? Boyun eğmez ve kesinlikle, "AB olmaksızın da Türkiye varolmayı bilecektir" derdi. Suriyeliler gibi İngilizlerin yönetiminden dilgir (kırgın) olan Irak'ın da Mustafa Kemal Atatürk'e başvurarak Osmanlı memleketinin cüz'ü (parçası) olmayı kabul ettiklerini açıklamaktadır. Bu başvuruya şu yanıtı verdiğini görüyoruz:

Biz kendilerine temas (ilişki) aramadan önce, onlar bizimle temas aradı ve alelıtlak (genel olarak) eskisi gibi, Osmanlı memleketinin çüz'ü (parçası) olmağı ka-bul ettiler. Fakat, biz onlara karşı Suriyelilere söylediğimiz nokta-i nazarı (görüşü) söylemekten başka bir şey yapmadık.. Kendi dahilinizde,kendi kuvvanızla (gü-cünüzle) kendi mevcudiyetinizle (varlığınızla) bir dev-

let olunuz.

Mustafa Kemal'in ana savı şuydu ve bunu da açıkça belir-tiyordu. Yakın doğu komşularımız kendi gücü, kendi varlı-ğı ile bağımsız birer devlet olsunlar, güç birliği yapmamız, ittifak oluşturmamız ancak ondan sonra gündeme girer. Bir çatı altında ortak devlet olmaktan çok daha yararlıdır bu, taraflar için.

TBMM'nin kuruluşundan henüz bir ay geçmişti ki, yapılan ikinci gizli celsede, bolşevik Rusya ile olan ilişkilere de değindiğini görüyoruz. O ilişkileri de akılcı bir yaklaşımla nasıl değerlendirdiğine ve nasıl olması gerektiğine ilişkin gerçekçiliğine 29 Mayıs 1920 günlü gizli celsedeki konuşmalarına tanık oluyoruz. Şunları söylemişti:

Kendi kuvvetimize düşmanlarımızın adedinin çoklu-ğunu nazarı dikkate alarak, kuvvet ilave etmek bir farizedir (gereklidir). Bu suretle bittabi şarktan gelmesi muhtemel olan müspet (olumlu) kuvvetlere iltifat edeceğiz. Ancak bu maksatda iki ciheti biri birinden tefrik etmek (ayırmak) gerekecektir. Biri, boşevik ol-mak , diğeri bolşevik Rusya ile ittifak etmek. Biz Heyeti İcraiye (yürütme kurulu olarak) bolşevik Rusya ile itti-faktan bahsediyoruz. Yoksa bolşevik olmaktan bahset-miyoruz. Bolşevik olmak büsbütün başka bir meseledir. Böyle bir mesele ile iştigale (uğraşmaya) bizim ihtiya-cımız yoktur. Fakat, ittifak meselesi, kemali ciddiyetle ve ehemmiyetle takip edilmektedir.

Bu düşüncesine daha sonraki görüşmelerde daha da açıklık getirecek ve 3 Temmuz 1920 günlü gizli celsede şunları söyleyecektir:

Rus sovyetlerinden bahsedildi. Bir arkadaşımız da bu bapdaki vaziyeti anlamak istiyor. Efendiler, diğer bir defa daha maruzatta bulunurken (arz ederken) bu husustaki nokta-i nazarımı söylemiştim. Bizim için, mil-letimiz için, bolşevik olalım, olmayalım meselesi mev-uu bahis değildir; illa boşevik olmak için bir mesele yoktur. Yine bu hususta kraldan ziyade kıral taraftarı olanlar var. Görüyorum ki bazı arkadaşlar; illa bolşevşik olalım gibi bir fikirdedirler. Biz bir milletiz, kendimize mahsus adatımız vardır, prensiplerimiz vardır ve biz bunların sadıkıyız. Biz, bolşeviklerden bahsettiğimiz zaman bir bolşevik Rusyası, Sovyet Cum-huriyeti ve onların vesaiti var, menabii (kaynakları) var ve bizim düşmanımızın düşmanıdır. Biz kendi maksadımızı kurtarmak için bunlarla birleşe-biliriz. Yoksa, kendi maksadımızı bırakıp ta onlara köle olalım meselesi mevzuu bahs değildir. Onun için bu nokta, bila kaydı şart (koşulsuz) bolşevik olalım değildir. Belki olmayıveririz ve evvelden olalım dersek, belki kabul etmezler. Onun için evvela, nokta-i nazarımızı bilelim. Ondan sonra dost olarak, bir kuvvet olarak kendilerine müracaat edelim.

O'nun bu konuşmasındaki gerçekçiliği ve tutarlılığı bir par-ça olsun özümseyen siyaset adamlarına ülkemiz sahip ol-saydı, AB üyesi olmadan, Gümrük Birliği koşullarına boyun eğerler miydi? Mustafa Kemal Atatürk, bir Osmanlı subayı olmasına karşın, nasıl oluyor da bu denli objektif ölçüler içinde olayları değerlendirmekteydi. Bunu, O'nun bilinç düzeyi, yurtseverlik duygusu, zihinsel gücüyle açıklamak olanaklı olabilir. Fakat bize göre bundan daha önemli ve etkili olan, temelde dayandığı ilkedir. Uğruna uğraş verdiği amaç ve ilkelerdir. Çünkü O, tüm amaç ve ilkeleri bir noktada bütünleştirmişti: Milli Siyaset. Nutukta milli siyaseti şöyle tanımlar:

Osmanlı devrinde muhtelif mesleki siyasetler takip olunmuştu ve olunuyordu. Ben, bu siyasi mesleklerin hiçbirinin yeni Türkiye teşekkülü siyasiyesinin mesleki olmayacağına kani olmuştum. Bunu, Meclise anlat-maya çalıştım. Bu nokta üzerinde, bilahere de (sonra da) çalışmaya devam olunmuştur...

Milletimizin, kavi, mes'ut ve müstakir (düzenli) yaşa-yabilmesi için, devletin tamamen milli bir siyaset takip etmesi ve bu siyasetin teşkilatı dahiliyemize tamamen mutabık ve müstenit olması lazımdır. Milli siyaset dediğim zaman, kastettiğim mana ve medlul (kanıt) şudur: Hududu milliyemiz dahilinde, her şeyden evvel kendi kuvvetimize müsteniden ( dayanarak) muhafazai mevcudiyet ederek millet ve memleketin hakiki saadet ve umuruna çalışmak. Alelıtlak tuni (alçakça) emeller peşinde milleti işgal ve ızrar etmemek (ulusu uğraştır-mamak zarara uğratmamak).

Bugün Türk ulusunun ne tür emeller peşinde nasıl zarara sokulduğunu acaba siyasal arenada düşünen var mı?.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail