Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 43 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

VON BRAUN VE ÖZÜRLÜ BİR DERS KİTABI
...

Von BRAUN ve ÖZÜRLÜ BİR DERS KİTABI

Ali Nejat Ölçen

11 yaşındaki torunum Sıla Ölçen, "dede bu doğru mu" diye getirip göstermeseydi, o ders kitabındaki tümceyi belki de göremeyecektim. Okuduğu tümceyi doğal olarak yadırgamıştı ve başarının çalışmakla sağlanacağına ilişkin aile içi eğitime ters düşen bir düşünceyle karşılaşmanın çelişkisini yaşıyordu.

İlköğretim okulu 6.sınıf öğrencileri için "Tüm Dersler" adlı bir kitaptı o. İlk sayfasında, Milli Eğitim Bakan lığı Talim Terbiye Kurulunun matematik, fen bilgileri (ve de) din kültürü, ahlak bilgisi programlarına göre hazırlanmış ol-duğu belirtiliyordu. 105 nci sayfasında bakınız ne yazılı :

Aptallara teşekkür etmeliyiz.
Onlar olmasaydı biz nasıl
başarılı olurduk.

Bu ahlak dışı, çok zararlı ve çok ta yanlış düşüncenin kitapta bir kez yazılı olduğu da sanılmamalı. 618 nci sayfasında da yineleniyor.

Başarıyı, okumanın, öğrenmenin, çalışmanın edinimi olarak değil de başkalarının aptal olmasıyla sağlamayı daha ilköğrenim çağındaki çocukların zihnine yerleştirirsek, bu ülke nerelere sürüklenir? Zaten "test" yöntemiyle yapılan sınavlar, onları küçük yaşta, dayanışma, yardımlaşma duygularından yoksun bırakarak, çoğu-nu aç gözlü, bencil, bireyler olarak yaşama atarken, bir de aptallara teşekkür etmelerini öğütlüyoruz, kolayca başarılı olmaları için.

Kitabı yazanlar, "aptal"lığın utanç verici bir durum olmadığını bilmelidirler. "IQ"denilen zeka düzeyinin bir derecesidir o. Zihinsel geriliği aptallık olarak algılayan çağ dışı ilkel tanımlamaya ülkemizde hem de ilköğretim okul-larında ki ders kitabında rastlamak, Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği gençliği bu uğurdaki çabalarından alıkoymaya özdeştir. Hiç kim-senin başarısı, başkalarının zihinsel yetersizliğinden kaynaklan-mamalıdır. Erdemli olmanın gereği, başarıyı emek karşılığı elde edebilmektir. Tüm Dersler kitabını yazan kişilere öğretmen demeye dilimiz varmıyor. Onlar, küçük yaştaki çocuklarımıza, çıkarcılığı, kolaycılığı öneriyor. Bilinç atlına yerleşecektir bu söz. Ve sınıflarda kimi öğrenciler başarısız ise aptal olarak nitelen-cektir.

Tüm Dersler kitabını yazan o dört kişiye Von Braun'un yaşam öyküsünü okumalarını öneriyoruz. İlk okulda, sınıfının en başa-rısız öğrencisiydi. Babasını küçük yaşta yitirmişti ve yatılı okulda okumak zorundaydı. Ne var ki, çalışmıyor ve her zaman gök yüzüne bakıyordu. Ve özellikle gece kurslarında da gözleri gök yüzündeydi.

Sınıf öğretmeni küçük Braun'un niçin sürekli göğe baktığını anla-mıştı. Okul yönetimi, Braun'a teleskop alarak gök yüzündeki ay'ı seyretmesini sağladılar. Fakat bir koşulla. Günde sadece gece iki saat ay'ı izleyecekti.

Bir gün, evin kapısı çalındı. Annesi yine çocuğun tembelliğine ilişkin okuldan uyarı yazısı geleceği kor-kusuyla ve titreyen elleriyle kapıyı açarak, postacının uzattığı zarfı aldı ve bir süre açamadı.

Ne yazılıydı, zarfın içindeki kağıtta: Braun, sınıfının birincisi olmuştu.

Sıvı oksijen yakıtının ısısına uzay araçlarının dayanıklı olmasını sağlayan alaşımı keşfeden biridir o. Ve bu keşfini Penemünde'de gerçekleştirdiği zaman 25 yaşını geçmemişti. Braun' u anlayan ve tanımaya çalışan öğretmenlerinin elinde bilgin olmayı başarabilmişti . İnsan oğlu aya ayak basabil-mişse, bu Von Braun sayesindedir.

Tüm Dersler kitabını yazan kişilere buradan sesleniyorum. Hiç kimse aptal değildir. Herkesin yapabileceği bir iş vardır. Asıl olan, kişilerin zihnindeki en sağlıklı noktayı keşfetmektir. Eğitimin özüdür bu. Bireyi, topuma yararlı ve üretken kılmak. Bilgiyle beceriyle donatmak. Başarının kaynağı olması gereken emeğe saygı duymayı öğretmek, toplumsal sorumluluk bilinci aşılamak Ve iyiliğe, doğru-uğa, güzelliğe örnek olabilmek.

1992 yılında Almanya Büyükelçiliğinin önerisiyle olarak Federal Almanya Çalışma Bakanlığı, eşimle birlikte bize zihinsel özürlü çocuk ve yetişkinlerin rehabilitasyon merkezlerini 1 ay süreyle ziyaret etme olanağını sağlamışlardı. Büyükelçi Dr. Eickhof ve eşi Heidi Eickhofu şükran duygularıyla anmayı borç biliyoruz. Tüm Dersler kitabını yazan kişilerin "aptal" diyeceği çocuk ve bireylerin, o tesislerde, nasıl becerikli, nasıl üretken olduklarını gördük, ve başarılarını gözlerimiz yaşararak izledik. Zihinsel özürlü o çocukların ve yetişkinlerin hiç biri aptal değildi. Çalış-kandılar, üret-kendiler ve kendilerine güveniyordular.

10 gün de Hollanda'da ki benzer tesisleri inceleme olanağını sağladılar. Şimdi, Tüm Dersler kitabını yazan o kişiler beni dinlemelidir: Amsterdam'da bir rehabilitasyon merkezinin müdürü, aynı rehabilitasyon merkezinde eğitim görmüş bir zihinsel özürlü bireydi. Fakat o aptal değildi.

Von Braun'a hiç kimse, aptallara teşekkür etmesini öğüt-lememişti. Öğütleseydi, o Von Braun olamaz, Türkiye'deki gibi banka soyan ve hortumlayan biri olabilirdi. Aptal mudiler sayesinde, başarılı olmaya alıştırıldığı için. Oysa:

Asıl aptal olanlar, kendilerini akıllı sananlardır.

MUSTAFA KEMAL'İN OKULUNDAN İKİ ÖRNEK

1930'ların Kangal'ını anımsayan var mıdır bilemiyoruz. Üstü toprak,altı toprak olmayan çatısı dalgalı sacla örtülü sadece kaymakamlık binasıydı. Kangal Müftüsünün evinde oturuyorduk. Yağmur yağdığında, tavan direklerinin arasın-dan üstümüze toprakların dökülmemesi için, adına lov de-dikleri, beyaz mermerden yapılı yuvarlak taşı tavana çıkıp dolaştırmak gerekiyordu ki toprak sıkışsın, üstümüze dökülmesin,diye.

Kışın belki de dört ay evden dışarı çıkamazdık, karları sık sık küremek gerekiyordu . O yüzden yufkalar tavandan sarkan terekler üzerine dizilir, tenekelere kavrulmuş et par-çacıklarıı kış gelmeden önce,konur ve evin orta yerinde kazılan çukura da, havuç, patates ve yer elması gömülürdü ki kışın ev halkı aç kalmasın .

Gece kurtlar, evin dört bir yanını kuşatarak kar yığınlarının üzerine çıkp, uluyarak, dişlerini gösterirdi. Karlar eriyip te baharın ılık rüzgarları esmeye başlayınca meydanı atlar ve merkepler doldururdu, yerlerde yuvarlanarak sırtlarını kaşı-yor olmalıdırlar. Sonra deve kervanları gözükür ve kadınlar ellerinde bakır kovalarla develerin çevresinde toplanırlar ve onların işemesini beklerdi. Deve sidiğinde amonyak yoktu ki, evde yere gömülü küplere kovalara dolan deve sidik-lerini sevinç içinde getirip döküyorlardı. Çok soğuk gün-lerde, yüzümüze ellerimizle bu güzelim deve sidiklerini sür-meden sokağa çıkarsak, parmaklarımızın arası, dudaklarımı-zın kıyısı çatlar, kanar ve konuşamaz olurduk. Bu güzelim sıvı, yüzümüzü, ellerimizi korur, yumuşatırdı ve üstelik kokmazdı da.

Bir gün okulda, hepimizi avluya doldurdular ve gözlerimizi siyah bezlerle bağladılar, hiç bir şey göremez olduk. Belki de hep birlikte kör ebe oynayacaktık. Bu, zaten en sev-diğimiz oyundu. Teker teker, sırası gelen, okulun bahçesine çıkarıldı ve gözlerimizdeki bağ çözüldü; uzaktaki duvara asılı kağıt üzerindeki harfleri okumamız isteniyordu. Uzak-lardan gelen o iki kişinin atları, duvarın yanında kafalarını sallıyor ve biz ufacık çocukların duvardaki harfleri okuma-mıza yardım ediyor gibiydiler.

Sonra yeniden sınıflarımıza dağıldık, yerlerimize oturduk. Gelenler, atlarına binip gittiler.

Birkaç gün sonra da okulda dört öğrenciye gözlük geldi, Siyah çercçdeki camların gerisinden bizlere bakmaya başladılar.

Belleğimde kalan bu olayın ne anlama geldiğini yıllar sonra anladım. Sıvastan at sırtında gelenler, Mustafa Kemal'in göz hekimleriydi. Sosyal hukuk devletinin öncüleriydi.

Bizlerin sağlığından Mustafa Kemal'in ulus devleti kendi-sini sorumlu görüyordu. Cumhuriyeti emanet edeceği, çocuk

larının uzağı görmemesine Mustafa Kemal izin ver-mezdi elbet. Ve her zaman düşünmüşümdür, bizleri yöneten siya-set adamları neden uzağı göremiyorlar diye.

1930'ların Kangal'ını kimse bilemez. Sabah alaca karanlıkta kadınlar evlerinde beyaz ibriklerle, uzaktaki beş adet kavak ağacının bulunduğu daracık vadiye giderlerdi., solgun ay ışığında uzanan gölgelerine basa basa. Sonra da erkekler. Sadece beş adet kavak ağacı vardı. Güneş doğduğu zaman da gidenlerin gövdelerinden dışarıya aktardıklarının koku-su yayılırdı Kangal'a. 1930'ların Kangal'ını kimse bilemez, çocukluğunu orada yaşamamışsa. Mustafa Kemal'e Osmanlı devletinden böyle bir Kangal kalmıştı.

Ortaköyden-Beşiktaş'a uzanan Yol.

Okulun Müdürü Nuri Onur'u anımsamaz kimse. Fakat o ve spor öğretmeni Hamdi bey, zihnimize oradan söküp atama-yacağım kişiliklerini kazımışlardır. Kabataş Erkek Lisesi, dibindeki kumları pırıl pırıl görünen denizin kıyısında tarihsel yapısı uzanırken, bir gün Ortaköy'den Beşiktaş'a kadar, okul Müdürü Nuri Onur hocanın kaldırımlarda, bir dizi derin çukurlar açtırdığını gördük. 1937'nin soğuk bir son bahar günüydü; o çukurlara çınar ağacının küçücük fidanları yerleştirildi, topraklarla çevresi sıkıştırıldı. Kontroplak. levhacıklar asılıydı her fidanın boynunda. Ve her fida-nın boynundaki küçük levhalar üzerinde okul numaralarımız yazılıydı. Manolya ağaçlarının sararmaya yüz tutmuş yaprakları dökülmeye başlamamıştı. Geniş bahçede tüm öğrenciler, okul müdürü Nuri Hocayı beklemeye başladık. Her zaman gri renkli elbise giyinirdi. Güleç bir yüzü vardı. Şişman ve orta boyluydu. Dökülmeye yüz tutmuş saçları geniş alnını ortaya çıkarmıştı. Okulun taş merdiveninde onu gördük. "Çocuklar" diye bağırdı. Sesi hala kulaklarımda çınlıyor." Her fidan birinizindir. Sahip çıkacaksınız. Fidanı kuruyanın kulağını çekerim.". Hiç kimsenin fidanı kurumadı, yeşerdiler, büyüdüler, uzadılar, karşıdan karşıya biri-birlerine sarıldılar. Şimdi, Ortaköyden Beşiktaşa o bizlere teslim ettiği Nuri Onur hocanın ağaçlarının kucaklaşan yeşil dallarının oluşturduğu tünelin içinden geçerek gidilir. Ve ne zaman Ortaköy'e gitsem, kendi çınar ağacımın selamar ve gövdesine elimi dokundurur, Nuri Hocanın sesini duyarım: Ağacını kurutanın kulağını çekerim.

Fakat ne zaman Kabataş Erkek lisesinin önünden geçsem, içim burkulur, Hamdi hocanın adının yazılı olduğu bronz plaka görkemli kapalı spor salonun kapısından sökülüp, yerine kocaman harflerle, Sabancı'nın lokali yazıldığı için.

Ne zaman Ankara'da Oran ilkokulun önünden geçsem yine içim burkulur. okul müdürü Nuri Onur hocamızı anımsarım. çünkü okulun bitişik kaldırımdaki fidanların hiç biri yeşerip, büyüyemedi. Küçücük öğrencilerin hoyrat elleriyle o fidanlar koparıldığı için. Musatafa Kemal'in okulundan, okullarımızın uzaklaştırıldığı nı gördükçe, kaygılanırım, eğitimin sadece ders belletmek olmadığını düşündüğüm için. Ülkenin yeşiline sahip olmayı öğrenmeyen çocuklar, büyüdüklerinde Türkiye'yi ancak bugünkü gibi yönetirler.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail