Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 51 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


MURAT BARDAKÇI'NIN SEVRİ BİZ ONAYLAMAMIŞTIK YAZISINA YANIT

Sayın Murat Bardakçı,
4.9.2003

Yoğun uğraşlarınız arasında vaktinizi alacağım için beni bağışlayacağınızı umuyorum. Dışa kapalı olup olmadığınızı,o nedenle bu küçük eleştiriye sütununuzda yer verip vermeyeceğinizi bil
miyorum. Ancak yakın tarihimizi gözden geçirirken, objektif davranmayı gerekli gördüğüm için, kimi yanlış yorumlara yol açacak olan yazınızda, düşün birliğinde olmadığım noktaları bilgilerinize sunuyorum. Saygılarımla.

31 Ağustos 2003 günlü Hürriyet Gazetesinde yayımlanan "Hiç endişelenmeyin Sevr'i biz zaten onaylamamıştık" başlığını taşıyan yazıyı, 1. Genel ve ötekisi 2. Ayrıntı olarak iki bölümde eleştirmek olanaklıdır.

1.Genel.

Sy.Bardakçı'nın ileri sürdüğü düşünce:
1.Sevr Antlaşmasının resmiyet kazanmaması ve hukuksal geçerliliğinin olmaması,
2. Öylesi bir belgenin hortlayacağına inanmanın, en azından gücümüzü yadsımak ve kendimize güvensizlik, Sevr'i ortadan kaldırmak için canlarını veren şehitlerimize saygısızlık olacağı, gibi iki temel görüşe dayanmaktadır.

Antlaşmanın resmiyet kazanmadığı ve hukuksal geçerliliğinin olmadığı savı 433 madde kaynak gösterilerek,

Onay belgelerinin Türkiye ve üç müttefik devlet tarafından en kısa sürede Paris'e gönderip bir tutanak hazırlanmasından sonra yürürlüğe gireceği

görüşüne yer verilerek, Türkiye'nin, Sevr Antlaşmasını imzalamadığı ve o nedenle "resmiyet kazanmadığı" sonucuna varılıyor.

Oysa,Sevr Antlaşmasının orijinal metninde 433 madde, böyle bir koşul getirmemektedir. O maddenin 4.bendinde sadece " Türkiye ve temel müttefik devletler tarafından onaylanır onaylanmaz yürürlüğe girer" koşuluna yer verilmektedir. Koşulun böyle konulmasına karşın, Türkiye'yi paylaşmaya azmetmiş Fransa-İngiltere- İtalya, irili ufaklı öteki ülkeleri yanına alarak aynı maddenin sonuna:

Söz konusu antlaşmayı (yukarıda) adları yazılı tam yetkililer inançla imzalamışlardır,

tümcesini eklenmiştir. Sevr'in tüm öteki maddelerinde temsilcilerin imzalarının onay anlamına geldiği anlaşılmaktadır. Çünkü, tüm öteki maddelerin hiç birinde imza edilmiş denmiyor, daima "ratified" denilerek onaylanmış sözcüğü kullanılıyor. Bilinçli ve kurnazca maddelere yerleştirilen bu sözcük, aslında Osmanlı Hükümeti'nin görevlendirdiği yetkili kişilerin imzalarının "onay" olarak kabul edildiği anlamına gelmektedir. Zaten, Antlaşmanın ilk sayfasında barışın sürekli korunacağından söz edilirken, bir yıl gibi kısa bir süre önce Yunan orduları Ege kıyılarını işgal etmeye, İngiliz birlikleri İstanbul'a girmeye başlamıştı. Adı "Barış Antlaşması" olan bu belge, Anadolu'nun paylaşılmasını ve ulusumuzu tüm özgürlüklerinden yoksun bırakarak tutsak alınmasının hukukunu oluşturuyordu. Aslında Sevr Antlaşması, Anadolu'nun paylaşılmasını öngören değil, önceden başlatılan o paylaşımı haklı nedenlere dayandırmayı amaçlayan bir belgedir. Çünkü, paylaşım, Sevr'den çok önce uygulamaya konmuştu. Bugün ABD'de BM tarafından meşruluğu kabul edilmemiş Irak saldırısını, o saldırıyı gerçekleştirdikten sonra aynı yöntemi uygulayarak BM'i yanında görmeğe çalışıyor.

Aslında Sevr Antlaşmasının geçersizliğine kanıt, onun onaylanıp onaylanmaması değil, süngüyle parçalanarak çöplüğe atılmış olmasıdır ve önemli olan da budur. Onaylanmamasını hukuksal geçersizliğine kanıt olarak düşünmek, üstü kapalı biçimde Padişah Vahidettin ve onun Hükümetini aklamak gibi yanlış yorumun ortaya çıkmasına neden olabilir.

Açıkçası, bu ölüm fermanının hukuksal geçerliliğinin olmadığı Osmanlı Devleti tarafından imzalanmadığı gibi bir sav, tarihin gerçekleriyle çelişir. Çünkü, Antlaşmaya imza koyan 18 devlet karşısında tek hasım olan Türkiye'dir ve işgali öngören Antlaşma hükümleri o devletlerin imzalarından çok önce (de facto) uygulamaya konulduğu ve Anadolu'nun işgaline başlandığı içindir ki, İngiltere'yi kurtarıcı devlet olarak gören Osmanlı Hükümeti'nin başındaki Sadrazama, Mustafa Kemal Samsuna ayak bastığının hemen ertesi günü, 20 Mayıs 1919'da aşağıdaki telgrafı göndermişti:

Yabancı devletlerin koruyuculuğu kabul edilemez, ülkeyi savunmanın ve korumanın büyük kaynağı benim için ulusun kendisidir.

Sy.Bardakçı'nın Sevr Antlaşmasında Sadrazam Damat Ferit Paşanın imzasının olmadığını belirtmesi ise, bu konudaki sorumluluğundan onu arındırmaya yetmez. Anadolu'nun paylaşılmasını amaçlayan o ölüm fermanı sadece Hükümetleri tarafından yetkili kılınan temsilcileri imzalamışlardır,onlar arasında her hangi bir devletin başbakanının, Venizelos hariç, yer alması söz konusu olmamıştır. Antlaşmaya imza koyan iki Ayan üyesi ve bir Vezir (İçişleri Bakanı) Paris'e kendiliklerinden gitmediler, tersine görevlendirildikleri için gittiler.

Bu ölümcül belge, T.B.M.M'nin 8 Şubat 1921 günlü 147 sayılı gizli celsesinde gündeme girmiş ve o celsede Burdur mebusu Mehmet Akif Ersoy şunları söylemişti:

Bugün İstanbul'un uhdesine düşen en mühim vazife, derhal Büyük Millet Meclisi'nin meşruiyetini tasdik ve konferansa (Londra Konferansını kasıtlıyor) murahhas göndermek hakkının Meclise ait olduğunu ilan etmektir.

"Ulusal egemenliğin ulusta oluşu" ilkesine ters
düşen bu öneriye Mustafa Kemal'in yanıtı ayrıca bir gerçeği de ortaya koyuyor. O gizli celsede şunları vurgular:

Efendiler, bu Meclis meşrudur ve bunun meşruiyetini tasdik ettirmek lazım değildir. Sevr muahedesini kabul etmeye cevazı şer'i yoktur deniliyor. Kabul edilirse makam-ı muallayı Hilafet mühmel hale gelir, deniliyor. Halbu ki, Sevr muahedesi kabul edilmiş ve makam-ı Hilafet mühmel bırakılmıştır. Malumu alinizdir ki, Şurayı Saltanatta Sevr muahedesini Zat-ı Şahane, ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.Efendiler,Zat-ı Şahane, İstanbul'da düşman
süngüsü altındayken iradesini istimale gayri muktedir, yani esirdir. Binaenaleyh bizim Meclisimizi bir esir tasdik edemez.

Sy.Bardakçı, bu tür antlaşmaları "devletler kendi kanunlarının öngördüğü şekilde onayladıktan sonra teati ederler" diyor. Oysa o tarihte böylesi bir yöntem yürürlükte değildi. Nitekim, 433. Maddenin 3.bendine göre "Hükümet merkezi Avrupa dışında olan devletler, Paris'teki diplomatik temsilcileri aracılığıyla, antlaşmanın onaylandığını Fransız Hükümetine bildirmekle" görevlendirmişti. Antlaşmayla ilgili tüm belgelerin Paris'te toplanmasına karar verilmişti. O nedenledir ki, kimi devletler antlaşmanın İngilizce, Fransızca ve İtalyanca metinlerini Paris'e gitmek zahmetine katlanmadan, onayladıklarını bildiren yazı göndermekle yetindiler. Oysa bizimkiler idam sehpasına gitmeyi görev bilmişlerdi.

Anılarında kendisini aklamaya çalışan Vahdettin'i ve onun Sadrazamı Damat Ferit'i ve de o belgede imzaları olanları, tarihsel gerçeklerin aklaması olanaklı değildir.

2. Sevr Antlaşmasının hortlayacağından kimileri kaygı duymasa bile, Batının emperyalist ülkelerinde öyle bir girişimin günün birinde gündeme girmeyeceği şimdiden ileri sürülemez. Bu konuda Sy.Bardakçı'nın belirttiği özgüven gerekli olsa bile günün birinde yeterli olmayabilir.

II.Ayrıntı.

1 .Sy.Bardakçı'nin makalesinde Vahidettin'in fotoğrafının altındaki yazıda, onun sürgünde olduğunun belirtilmesi de gerçeği yansıtmıyor. Çünkü o, sürgüne gönderilmemiş, bir İngiliz zırhlı gemisine sığınarak ateş altındaki ülkeyi terk etmiştir. 17 Kasım 1922 günü Sir Harrington'un (ki 12 000 kişilik işgalci güçlerin komutanıydı ve Çanakkale boğazından geçişi sağlamakla görevlendirilmişti) "İngiltere'nin onu zir-i himayesine vaz ettiği" ne ilişkin telgrafı T.B.M.M'nin 140.birleşiminde okunurken "Allah kahretsin" sesleri yankılanıyordu. Abdulmecit ise bir süre sonra Halife olarak atandı. Çok daha önce, T.B.M.M'nin 24.12.1921 günlü 133 sayılı gizli celsesinde
Şehzade Abdülmecit'in gönderdiği mektupta "Meclis-i Kebir-i Milli" ve "Meclisimiz" sözcüklerini kullandığı anlaşılmaktadır. O celsede Mustafa Kemal o mektuptan söz ederek şunları söylemişti:

Türkiye Büyük Millet Meclisini tanıyor ve resen de "Meclisimiz" diyor,"Meclis-i Millimiz" diyor. Halbuki, o makamı hilafet ve saltanatta oturan zat, henüz bunu kabul etmiyor, tanımak istemiyor, red etmekle meşguldür .(Vahidettin'i kasıtlamaktadır) . Mektubu yazan zat da onların içindedir ve onlar bu zata istedikleri fenalığı yapmaya muktedirdir.

Bir noktaya değinmeye gereksinim duyuyoruz. Sevr'in orijinal metnimde Osmanlı İmparatorluğunun "Türkiye" olarak geçtiğine değiniyor Sy. Bardakçı.

Batılı yazar ve siyaset adamları "Osmanlı" deyimiyle devleti,"Türkiye" sözcüğüyle de o devletin egemenliğindeki coğrafyayı kas ederler ve bu iki kavramı farklı anlamda kullanmaya özen gösterirler. Örneğin 1838'de İngiltere ile yapılan serbest ticaret antlaşmasında Osmanlı Devleti deyimi kullanılmaz. Örneğin C.F.Abbott da 1674-81 deki anılarını "Under the Turks in Constantinople" adıyla yayımlamıştı. 1828'de R.Maddle, kitabına "Travels in Turkey" adını vermiştir. İngiliz hükümetinde Anadolu'nun doğal kaynaklarını incelemekle görevlendirilen Davit Urquart, 1824'de kitabına "Turkey and its Resources" adını koymuştur. Sevr Antlaşması da, Osmanlı hanedanının egemenliğindeki Türkiye'yi paylaşmayı öngördüğü için doğal olarak Turkey sözcüğü kullanılmıştır. Ayrıntı gibi görünen ve çok önemli olan bu deyim farkı, coğrafya ile iktidar arasındaki farktan kaynaklanmaktadır. Ancak ilk kez, bu iki farklı kavram, Mustafa Kemal'in T.B.M.M'ni kurduğu gün Türkiye Cumhuriyeti Devletinde birleşmiş ve bütünleşmiş oldu.

Saygılarımla
Ali Nejat Ölçen

***

Sy.Murat Bardakçı'nın bu eleştiri yazısına ilgisiz kalacağını sezinlediğim için, onu Türkiye Sorunları kitap dizisinde olduğu gibi yayımlamaya gereksinim duydum.

Adalet ve Kalkınma Partisi'nin iktidarı, MEDYA'da önemli bir dönüşümü de beraberinde getirdi. Dün ile bugün arasında bulunması gereken "neden-sonuç" ilişkisi bir bakıma koparılmaktadır..

Türkiye Sorunları kitap dizisiyle bizler gibi düşünen tam bağımsızlığın savunucusu olan bireylere kapalı kalan MEDYA'nın duvarlarını aşmaya çalıştığımızı okuyucularımız görüyorlar.

Böylesi yazılardan bir ötekisi de gene Hürriyet Gazetesinin 23.8.2003 günlü nüshasında genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök tarafından yayımlandı .27 Mayısın haklı hiçbir gerekçeye da yanmayan, arkasında halk bulunmayan, kendine aydın diyen dar bir darbeci zümrenin gerçekleştirdiği darbe" olduğunu yazabilmiştir. Ona 25.8.2003 günü Fax ile gönderdiğimiz ve dikkate alınmayan eleştiri yazımızı da okuyucularımıza sunuyoruz:

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail