Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 41 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal Atatürk'ün en önemli özelliklerinden birisini, olaylara duygusal yaklaşmaması ve karşısına çıkarılan güçlüklere coşkusunu yitirmeden, kesin ve tutarlı yanıtlar vermesinde, çözümler üretmesinde görüyoruz. Yurdun dört bir yanı saldırgan devletlerin ordularıyla çevriliyken ve onların işbirlikçilerinin isyanlarını, ayaklanmalarını yenilgiye uğratmak için çaba harcarken, kendisinin oluşturduğu TBMM içinde de akıl almaz engeller çıkaran karşıtlarıyla da uğraşmak zorunda kalmaktaydı. Bu uğraşlardan birine gizli celselerin 11.8.1337 (1921) günlü 64 ncü birleşiminde tanık oluyoruz. TBMM tarafından başkomutan olarak görevlendirilmesinin üzerinden henüz birkaç ay geçmemişti ki, o gün Erzurum mebusu Mustafa Durak Beyin önergesi, gündeme girmişti. Önerge , neyi ön görüyordu?

Mustafa Kemal Paşanın komutundaki cephelere TBMM'nin inceleme yapmak için heyetler göndermesini ön görüyordu ve 107 kişi tarafından imza edilmişti. Üstelik, önergede ilk imzası olan Erzurum mebusu Mustafa Durak Bey, önergenin gizli değil, açık celsede görüşülmesini istiyordu. İlk sözü alan Sinop mebusu, önergeye karşı değildi yalnız gizli celsede görüşülme-sinden yanaydı ve o gün kürsüye çıkıp şunları söylemişti:

Deniyor ki, cephe için üçer kişilik üç heyet ve cephe gerisi için de bir heyet teşkil edelim. Bunun hariçte yapacağı tesir, herhalde orduda zaptürapt (disiplin) hususunda bazı uygun-suzlukların mevcudiyetini ve doğrusu kumandanların vazife-lerini ifa edemedikleri (yerine getiremedikleri) tarzında bir fikir tevlit edeceğinden (yaratacağından) bunun celsei aleniyede müzakeresi fayda yerine mazarrat tevlit edeceği kana-atındayım. Vakıa maksat güzeldir. Fakat acaba bu, menfaat (yarar) temin eder mi?

Sinop mebusu da, amacın güzel olduğunu fakat bunun gizli celsede görüşülüp, düşmanın bilgi edinmesinin uygun olma-yacağını düşünüyordu. Meclis çoğunluğunun imzasını taşıyan bu önergeye Mustafa Kemal acaba nasıl karşılık verecekti. Tüm mebuslar, bunu merak ediyor olmalıydılar. Oysa o kendine güven içindeydi. Meclisin kendisine teslim ettiği yetkiyi kullanmaktaki kararını açık bir dille anlatması gerekiyordu ve O da böyle yapacaktı. Konuşmasına şu sözlerle başlar:

Efendiler 107 imzalı olan bu takrir (önerge) muhteviyatının (içeriğinin) bilhassa ikinci maddesi, Başkumandanlığa dairdir. Böyle bir takrir verebilmek için ve bilhassa celsei aleniyede verebilmek için, evvela Başkumandanlık Kanununun lağv edil-mesi lazım gelir ( gerekir). Bu kanun mevcut iken, böyle bir madde okunamaz, böyle bir madde müzakere edilemez.. Bu, kanunla Başkumandanlığa bahşedilen selahiyete (yetkilere) mugayirdir (karşıdır). Malumu alileridir ki, Başkumandanlık Kanunun ikinci maddesinde, TBMM'nin haiz olduğu selahiyeti istimale (kullanmaya) Başkumandanlık mezundur. Bu takrir mucibince (gereğince) ordunun sağ cenahına sol cenahına, merkezine, karargahına üçer kişilik heyet, teftiş heyeti gön-dermek lazımdır. Bu ise benim vazifemdir. Evvela bu kanunu ilga (yok eder) ve benim bu kanunun üçüncü maddesi mucibince (gereğince) olan hak ve selahiyetimi nez'edersiniz (ortadan kaldırırsınız) ondan sonra heyeti teftişiye intihap eder (seçer) ve gönderirsiniz.

Mustafa Kemal, şimdiki siyaset ve devlet adamları gibi uzun konuşmaz ve karşısına çıkarılan savların, matematiksel yöntemle geçersizliğini ispat etmekle yetinirdi. O gün de, önergedeki çeliş-kiyi ortaya çıkarmış ve TBMM'nin kendisine yasayla verdiği Baş-komutanlık görevini geri alarak önergenin konuşulabileceğini ileri sürmüştü. Başkomutan olarak kalmakta da direnmeyi düşünmü-yordu.

Oysa bugünün siyaset adamları, özgüvenden yoksun oldukları ve bulundukları yere rastlantıların ya da kurdukları çıkar ilişkilerin sonucu geldikleri oradan ayrıldıklarında hiçliğe düşeceklerini bildikleri için, yerlerinden ayrılmamanın en aşağılayıcı koşullarına boyun eğmektedirler.

Mustafa Kemal o gün kısa konuşmasını şu sözlerle bitirmişti:

İkincisi efendiler; hiçbir orduda böyle bir usul cari değildir ve olamaz. Yalnız Sovyet ordusunda cari (geçerli) olmuştur. Onlar da binnetice bunun gayet felaketli bir tedbir (önlem) olduğunu görmüşlerdir.

Onun bu kısa açıklamasından sonra önergeyi düzenleyen Erzu-rum mebusu Mustafa Durak bey geriye adım atmak zorunda kalır ve şunları söyler:

Paşa Hazretleri bu meseleyi yanlış telakki buyurdular. Biz hiçbir tecavüz fikrinde değiliz. Takriri imza eden bütün arkadaşlarımın da bu fikirde oldukları kanaatindeyim. Paşa Hazretlerinin selahiyetlerini tahdit (sınırlamak) fikrinde değiliz. Bizim maksadımız ordu ile evvelce yapmış olduğumuz temaslar bize büyük faideler temin etti (sağladı).Maksadımız vazifeye tecavüz değil, bilakis yardım etmekten ibarettir.

Mustafa Kemal Paşa, onun bu ikircikli yorumuna gereken mantıksal yanıtı şöyle verecektir:

Asıl takrir (önerge) sahibi Durak Beyin ifadesine nazaran, bu ikinci maddeden maksat, Başkumandanlığın vazife ve selahiyetine (yetkisine) tecavüz olmayıp, Meclisi Alinin ordu ile sıkı temasına matuf (amacına yönelik) olduğunu ifade ettiler Efendiler; Meclisi Ali, kendi reislerini ordu üzerine Başkumandan tayin etmekle en sıkı teması yapmaktadır. Çünkü kendi reislerinden daha iyi bir irtibat (ilişki) zabiti (subayı), bir irtibat heyeti olamaz. Ordu hakkında ne bilmek, ne öğrenmek istiyorsanız bana bildiriniz, bizzat izahat veririm. Ben mevcut iken, Meclisi Alinin Reisi mevcut iken, bana emniyet etmeyerek, ordu-nun teftişine emniyet edemem (güvenemem).

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail