Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 41 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


KEMAL DERVİŞ NEDEN BAŞARISIZ

Ali Nejat Ölçen

Genellikle üç tür iktisatçı vardır. Bunlardan ilki, "dedim dedi ki" iktisatçısıdır. Yabancı ülkelerdeki ünlü iktisatçıların kitap ve ma-kalelerinden aktarma yaparak konuşurlar, ekonomik olayları o bilgilerin ışığında yorumlama çalışırlar. Edindikleri bilginin, gerçeğin kendisi olduğunu sanırlar ve ekonominin göreceli yapısının ayırdında değildirler.

İkinci tür iktisatçılar, ülkenin ekonomisindeki değişimleri irdeler ve de rapor yazarlar. Dünya Bankasında ya da onun yan kuruluşu olan IMF'de bunlardan çokçası vardır. Görevle gittikleri ülkede, milli gelirin ya da para arzının ne oranda değiştiğini, enflasyonun aşağıya çekilip çekilmediğini, irdeler ve yazarlar. Yazdıklarına Dünya Bankası "country report" adını verir.

Üçüncü tür iktisatçı, matematik ile istatistik ve ekonomiyi senteze ulaştırmıştır. O nedenle fazla güçlük çekmeden, ekonomik sorunlara çözüm yolları bulabilirler. Bulabilirler diyorum, çünkü, bunlar arasında bir grup, kendisini matematiğe öylesine kaptır-mıştır ki, hesap sonucu yanlış çıkarsa, ekonominin yanlış olduğu kanısına kapılırlar. Bunlar matematiği sonradan bellemiştir, zihin-de yarattığı kültüre bir başka deyişle "matematik kültürü" ne ulaşmamışlardır.

Kemal Dervişin bunlardan hangisinde yer aldığını bilemiyoruz. Yalnız bildiğimiz bir nokta var ki, Türkiye'de ekonomik ve siyasal sorunların iç içe olduğunu ve güçlü sorunlar karşısında kendisinin ne denli güçsüz kalacağını bilememesidir.

Zaten, Türkiye'ye geldiği zaman, medyanın gösterdiği aşırı ilgiden etkilenerek, erken konuşmaya başladı hatta çok ta konuşur oldu. Örneğin, Türkiye Sorunları kitap dizimizin bundan önceki 40 ncı sayısında da belirttiğimiz gibi konuşmaları arasındaki çelişkilerin ayırdına da varmadı.

15 Mart 2001 günü basına yansıyan demecinde "ekonomi üç ayda normale dönecek" demiş ve programının üç aşamalı olduğunu vurgulamıştı Birinci aşamada bankacılık sektörünü düzlüğe çıkaracak, mali piyasalardaki belirsizliği ortadan kal-dıracak ve kriz ortamından çıkılacaktı. Türkiye Sorunları kitap dizisinin bundan önceki sayısında bunun inandırıcı olmadığını ve hangi araçları nasıl kullanacağının belirsiz kaldığını yazmıştım. Şimdi yarım yıla yakın bir süre geçti. Mali kriz ortamından çıktı- mı, tersine mali kriz daha da tırmanışa geçti. Programın ikinci aşamasında döviz kurunun istikrarını sağlayacaktı. Döviz kuru istikrara kavuştu mu? Üçüncü aşamada, makro ekonomik dengeleri kuracaktı. Makro ekonomik dengeler kuruldu mu? Kurulmuş olsaydı, üretim duraksar, iş yerleri, kapanır mıydı ve % 11 oranında ekonomi daralır mıydı?

Koç Holdingin başkanı Rahmi Koçun demeci ile karşılaştık: Kemal Derviş son umudumuz. Türkiye'nin umuduna zaman biçiliyordu.

Bir ay sonra 15 Nisan 2001 günü Kemal Dervişin" krizden çıkış için umud durumuna gelen programın ilk bölümünü açıkladı". (Finansal Forum). Ne idi bu bölüm: "Yeni vergi olmayacak fakat ayarlama (!) yapılacaktı ve kur için hedef saptanmayacak ve IMF destek verirse kurda düşüş olacaktı". Bu nasıl açıklamaydı ne anlama geliyordu bilinemez. Derviş "bu program toplumla bütün-leşmeli", diyordu. Toplumun büyük çoğunluğunu oluşturan yoksul katmanların programı değildi ki, toplumla bütünleşsin. Zaten kendisi de, sadece iş çevrelerine bilgi veriyor ve programını onlara anlatmaya çalışıyordu. 2001 in ilk yarında ekonomide daralma olacak ve yılın ikinci yarısında da bunun büyüyen bir ekonomiye çevrilmesi gerekir" demişti. Nasıl? Ne düzeyde tasar-ruf sağlayarak ve o düzeydeki tasarrufu yatırıma hangi sektörde ve nasıl dönüştürerek büyüme sağlayacaktı. Devletin elinde sürüncemede kalmış 95 katrilyon tutarında 6330 adet yatırım yazgısına bırakılmış, bekliyordu ve o projelerin hiç biri Yüksek Planlama Kurulunu gündemine girmemişti. Sözün kısası Kemal Derviş, ekonomiyi düzlüğe nasıl çıkaracağını bilmiyor ve kamu-oyuna iyimserlik aşılamaktan başka bir şey yapmıyordu.

Nitekim aradan sadece 6 ay geçmişti ki,ekonomi % 11 daraldı. Enflasyon % 50'lerin üzerine çıktı ve dolar 1 milyon TL'den 1 milyon 600 binlere tırmanarak yerli paramız % 60 değer kaybına uğradı.

Kemal Dervişin çelişkilerini sayılmakla tüketemeyiz. Bir ara "dış borçları ödememeyi düşündük" demiş (20 Haziran 2001) ve sonra da " TL'den kaç sıfır atmayı hesaplıyoruz gibilerden demeç ver-mişti. TL'den sıfırları atmanın, enflasyonu aşağı çekmeyeceğini bilmek için herhalde iktisatçı olmaya gereke yoktur sanıyoruz.

Fakat başarısızlığının kaynağı sadece bu değil. Bundan daha önemli olan ideolojik tercihlerin söz konusu olması. Çünkü o, monetarizmin uygulayıcısı olarak Türkiye'ye gelmiştir. Moneta-rizm yerine nesnel ekonominin araçlarını kullanması olanaksız görünüyor. Nesnel ekonomiden yana olsaydı, Dünya Bankası onu Türkiye'ye gönderir miydi? Göndermezdi.

O halde, tüm kararlarını " menkul kıymetler borsası" durumuna göre parasal işlemler arasındaki dengeyi korumaya yönelik olacaktır. Nitekim yakın zamana kadar, "reel ekonomi" den hiç söz etmemişti. Reel ekonomi dedikleri, nesne üretimi onu hiç ilgilendirmiyor gibiydi. Oysa ekonomiyi esenliğe kavuşturacak yol, nesne üretiminden geçmeliydi. Türkiye Sorunları kitap dizisinde bunu yıllar boyu yineleyip durduk, Sesimizi kimseye duyurama-mıştık. Oysa ülkeyi düzlüğe çıkaracak tek çözümün üretim olduğunu sokakta boşta gezenler de bilmekteydi.

Turgut Özal ile başlayan monetarizm tutkusunu alkışlayan büyük sermaye şirketleri, ancak şimdi Kemal Dervişin programında "reel sektör yok" diyebildiler (TÜSİAD başkanı Özilhan'ın basın açıklaması 16 Haziran 2001). Ve (24 Haziran 2001 günü) Kemal Dervişden yanıt: "Sıra reel sektörde "!

Şimdi de biz soruyoruz: Kemal Dervişin programında, "Hazine'nin açıklarını takas ile giderme" yöntemi var mıydı? Diyelim ki, yoktu sonradan akla geldi, acaba başarılı olur mu diye bir kuşkuya kapılmak niçin zihinleri kurcalamadı? Hazine'nin bankalara kısa vadeli borçlanmalarının , örneğin hazine bonolarının Türk lirası da döviz uzun vadeli borç senetlerine dönüştürmesine "takas" denildi. Buna iç borç ertelemesi demek daha doğru olmaz mıydı. O güne kadar bu zihinlere durgunluk veren olanak (!) hiç kimsenin aklına gelmemiş olmalı ki,.ekonomiden sorumlu devlet bakanı Derviş, bu yeni buluşu ileri sürenlerle hatıra fotoğrafı çektirdi. Çünkü, Ve de, "Takasın çok önemli bir operasyon olarak gerçek-leştiğini ve herkesin kazandığını" söylemeyi de unutmamıştı (24 Haziran 2001). Ve o gün şunları açıklıyordu: "Bankalar kendilerini değil ülkeyi düşündü". Acaba bankalar kendilerini düşünmeyecek kadar özverili miydi? Aradan birkaç gün geçmemişti ki, takasın umulan rahatlığı getirmediği ortaya çıkmıştı. 1 dolar 1 milyon 224 liraya yükseldi. Bono faizler arttı ve borsada birleşik endeks % 6.4 kayba uğradı. Bu kez, Dervişin " takas her derde deva değil" dedi-ğini işittik.

Bankalar, ellerindeki hazine kağıtlarını uzun vadeli yenileriyle dövize endeksli olarak değiştirmiş ve TL'nin değer yitirmesi de kazançlarına kazanç eklemişti.

Gözler yeniden yurt dışından sağlanacak kredilere döndü. Türk-İş, gelecek paranın bankalara değil çalışanlara, TOBB (Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği) de reel sektöre kaynak olarak kulla-nılmasını öneriyordu. Derviş ise susmayı yeğlemekteydi. O sade-ce, para piyasasında darboğazın oluşmamasını amaç almıştı.

Büyük sermaye, para piyasasındaki spekülatif kazançlarında daralma olmasaydı, üretimin düşmesinden ve reel ekonomiden söz ederler miydi?söz

Oysa Kemal Derviş, t çabasını üretimi arttıracak önlemler üzerin-de yoğunlaştırmıyordu. Üretim artışını amaç alsaydı o zaman monetarizmden uzaklaşmış ve Dünya Bankası ya da IMF' ile ters düşmüş olmaz mıydı.

Paranın, spekülatif kazanç getirici işlevini geriye çekmek ve onu yatırımın finansman aracı olmasını sağlamak nasıl olanaklıdır, asıl bunu düşünmek gerekir. Ekonominin esenliğe kavuşmasının tek yolu budur. Hükümet üyeleri arasında bunu düşünen oldu-ğunu sanmıyoruz. 2002 Bütçesinde, 98 katrilyon TL'nın 40 kat-rilyonu borçların faizine giderse ve yatırım için sadece 5 katrilyon TL ayrılabiliyorsa, ekonomiyi hangi devşirme kaynak kurtarabilir.

Derviş, kendisinin politik bir bakan değil, tersine teknik bir bakan olduğunu kabul etmeli ve az konuşmalı, topluma tutarlı, çelişkisiz açıklamaları yapmalıydı. Oysa, siyasal kimlik edinmeye girişti ve siyasetten gelenlerin tepkilerini üzerine çekti. Onu engellediler biçimindeki yargılara hak verilebilir fakat buna biraz da kendisinin neden olmuştur.

Ekonomi için önceden hedef seçmenin kolay fakat o hedeflere nasıl ulaşacağını ortaya koymanın da zor olduğunu bilemedi. Ve zaten açıkladığı hedeflere nasıl ulaşılacağını da hesaplayacak kadroyu da oluşturmadan yola çıkmıştı. DPT'yi bir yana iterek, ekonominin sabah kahvaltılarında kimi iktisatçılarla görüşerek düzlüğe çıkmayacağını bilmesi gerekirdi.

Şimdi çok önemli bir konuya değinmek gereksinimi duyuyoruz. Bu konu başta Kemal Dervişi ilgilendirmeliydi. Gümrük Birliği ülkelerine karşı tırmanışa geçen dış borçlarımız.

!994 ile 2001 yılları oranında GB ülkelerinden 147.7 milyar dolar dışalım karşılığında o ülkelere ancak 61.9 milyar dolar satış yapabildik ve 6 yıl içinde 61.9 milyar borçlandık. Toplam dış borcumuzun % 52.6 sını oluşturmaktadır Gümrük Birliği ülke-lerine olan dış açığımız.

Bir başka deyimle, GB ülkelerinden dışalımımız yılda, ortalam % 15.9 oranında artarken, dışsatımımız ancak yılda % 8.8 oranında artabilmiş ve o ülkelere olan ticaret açığımız yılda % 33.4 oranında büyümüştür.

Bugün dolar karşısında TL'nin sürekli değer yitiriyor ve IMF'den kredi alabilmek için ulusal çıkarlarımızdan ve ulusal onurumuzdan çok sakıncalı ödünler veriliyorsa bunun gerisindeki nedenlerden biri de Gümrük Birliği ülkeleri tarafından sömürülmemizdir

Ne var ki, Gümrük Birliğine kabul edilmemiz zamanında coşkuyla karşılanmış ve Avrupalı olmakla eş değerde görülmüştür.

Türkiye'mizin ekonomisinin çökme noktasına gelişinin sorumlusu ekonominin kendisi değil, ekonominin gerisindeki ideolojik tercihlerdeki yanlışlıklardır. Bunun kanıtlarını o yıllardaki basında yer alan haber ve demeçlerde bugün ibretle görüyoruz. Şimdi o günleri yüreği burkularak anımsayan kişi olarak, Türkiye Sorun-ların kitap dizisinin 12 nci sayısında (Aralık 1995) Gümrük Birli-ğine karşı sürdürülen karşıtlığın bildirgesini yayımlamıştık. O bildirgede şunları vurgulamıştık:

..Türkiye Gümrük Birliğine girmekle, oluşumuna katılmadığı ve içinde yer almadığı Avrupa Birliği'nin uluslarüstü organlarının kararlarına tabi bir konuma sokulacaktır. Türkiye, Gümrük Birliği analaşmasıyla, Avrupa Birliği'ne dış ticaret politikasına uyma yükümlülüğü altına girmektedir...Tarih, Avrupa'nın bo-yunduruğu altına girmenin Avrupalılaşmak olmadığını gös-teren sayısız acı örneklerle doludur.

Ayrıca Türkiye Sorunları kitap dizimisin o sayısında şunları yazmıştık (s.39):

Gümrük Birliği'ne tek yanlı girmeyi başarı sayan Türkiye, Birlik tarafından sömürülmekte olduğunu fark edebilmiş de değil. Birlikle aramızdaki dış ticaret açığı, giderek bozulmakta ve aleyhimize dönmektedir. 1989'da Birliğe ihracatımız 5427 milyon ABD dolarıyla, ihracatımızın % 89 oranını karşılıyordu.

Bu oran 1990'da % 74'e ve 1993'de de % 56'ya düştü. Gümrük eşitlemesi, bu oranın daha da düşmesi sonucunu getirecek.

Aradan 6 yıl geçti ve bu yazdıklarımızın tümü geçti, ülkenin dış ticaret, tüm ekonomiyi kıskacı altına alan çöküntü noktasına kadar geriledi. Şimdi acaba o dönemde Gümrük Birliğine girmemiz basında nasıl yorumlanmış ve siyaset adamlarımızdan kimileri neler söylemişti Arşivimizi karıştıralım ve okuyucularımıza anım-satalım:

- 14 Aralık 1995. HÜRRİYET: İş Dünyasında büyük coşku. Türkiye'nin Gümrük Birliğine üyeliğinin onaylanması sevinçle karşılandı.
- 14 Aralık 1994. HÜRRİYET: Demirel: Bunu Atatürk'e borçlu-yuz (Oysa Atatürk'ün kemikleri sızlıyordur ).
- 17 Aralık 1995.HÜRRÜYET: Ucuz sigara ve şarap yolda.
- 14 Aralık 1995. MİLLİYET:Nihayet Avrupa.
- 3 Aralık 1995. HÜRRİYET: Baykal- Gümrük Birliği CHP'nin zaferidir.
- 8 Mart 1995. Gümrük Birliği başarım diyen Çillere Hikmet Çetinin yanıtı- Temelini CHP attı.
- 23.Temmuz 1887 HÜRRİYET: Vehbi Koç- Gümrük Birliği lehimize çalışmıyor.
- 20.Eylül 1996. HÜRRİYET: Avrupa'nın İntikamı: Gümrük Birliği sonrasında yapılacak mali yardımı askıya alındı. Karar, Avrupa Parlamentosu'nda 362 sandalyeden 319'unun oyuyla alındı.
- 21.Eylül. HÜRRİYET. Başbakan Ecevit, Gümrük Birliğini tartışmaya açtı.

Her zaman önemle vurguladığımız gibi, Kemal Derviş, eğer Gümrük Birliği ülkeleriyle görüşme masasına oturup, görüşmeye ve anlaşmayı Türkiye'nin dış ticaretinin daha fazla açık vermesini önleyecek koşullara kavuşturamayacaksa, Türkiye'ye boşuna gelmiş demektir ve başarılı olmasının olanağı da yoktur.

Bizden söylemesi:Türkiye'nin aşırı iç ve dış borç yükünden nasıl kurtulacağı, ekonominin verimliliğinin nasıl artacağı, üretimde büyümenin nasıl sağlanacağı artık kimseyi ilgilendirmiyor olmalı ki, Anayasa değişikliğine madde eklenerek milletvekillerinin maaş ve ödeneklerine getirilen artış gündemin ilk sıralarına yerleşmiş ve onun peşine Afganistan'a asker gönderip göndermeme konusu takılmıştır.

Ekonomik bunalım yoksul katmanları açlık sınırına iterken, milletvekillerinin kendilerini düşünmeleri ve Anayasa değişikliğini fırsat bilerek bunu ödenek ve yolluklarda artış sağlamak için kullanmaları denli yerilirse ve kınansa yeridir ve yaptıkları bağış-lanamaz küçüklüktür. Dünyanın neresinde bir parlamento, kendi saygınlığını bu denli ayakları altına alabilmiştir, bilemiyoruz.

Afganistan'a asker göndermeye gelince, Başbakan da ve Milli Savunma Bakanı da bu konuda ne denli zavallı olduklarını ortaya koydular. Başbakan "Asker gönderecek miyiz" sorusuna yanıt verdi: "Amerika'dan henüz işaret gelmedi".. Aynı gün Milli Savunma Bakanı Çakmakoğlu da, TV programında sunucunun sorusuna "evet savaşın içindeyiz" diye yanıt vermiş ve sunucu şaşkınlık içinde sorusunu yinelemişti:

- Savaşın içinde miyiz !!
Milli Savunma Bakanı:
- Hayır, Savaşın mücadele boyutu içindeyiz.
Böylesi anlamsız yanıt, ülkenin kimler tarafından yönetildiğini göstermiyor mu?

Ülkenin yalınız ekonomisi sahipsizlik içinde rastlantılara terk edilmiş değil, geleceği de devlet yönetimini becermekten yoksun zavallıların ellerine bırakılmıştır.

Bu beceriksiz ve özgüvenden yoksun kadrolardan kurtulamadığımız sürece, ülkenin ekonomisi, yönetimi ve dış siyasetiyle esenliğe kavuşacağını düşünmek olanaksız gibidir. O nedenle yeni bir siyasal oluşuma gereksinim var diyoruz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail