Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 40 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


ULUSAL OLMAYAN ULUSAL PROGRAM:UTANÇ BELGESİ

Ali Nejat Ölçen

24 Mart 2001 günlü Resmi Gazete'nin mükerrer sayısında 738 sayfa olarak yayımlanan "Ulusal Program" adlı utanç belgesine ulusal sözcüğünü eklemek nasıl olanaklı olur bilemiyoruz. O programın ulusal olması için en azından ulusun bilgisine sunulması, kapalı kapılar arkasında hazırlanıp, hükümet kararına dönüştürülmemesi gerekirdi. Parlamentoda görüşülmesi bir yana, ulusun oyuna sunulması ve ulusun çokluğuyla kabul edilmesi durumun-da ona ancak ulusal program denebilir. Ulusallıkla hiçbir ilgisi olmayan o program aslında Türkiye'nin sömürgeleşmesinin belgesi olarak tarihin tozlu sayfaları arasında yerini alacaktır.

Programın başına "ulusal" sözcüğünü eklemenin onu ulusallaştırmayacağını ilköğretim öğrencileri bile bilir. Osmanlı Padişahı Vahidüddin Efendi, şimdikiler gibi kurnaz olsaydı, Sevr Andlaşmasının başına "milli" sözcü-ğünü ekler ve onu "Milli Sevr Anlaşması" na dönüştü-rürdü.

O programın ulusallıkla ilişkisi olmaması bir yana AB'ye üye olmayı düşleyerek, ulusal yararlar göz ardı edilmiştir. AB'ye üye olmak tutkusu dogmalaşmış ve Türkiye'deki siyasal iktidarları böylesi ezikliğin içine sürüklemiştir. O belgenin altında imzası bulunan siyaset ve devlet adam-larının tümü vebal altındadır. Tarihin karşısında suçlu duruma düşmüşlerdir.

Üstüne üstelik, adı ulusal program olan o belgenin maddeleri arasında, bugünün sömürgeleşen Türkiye'sinin siyasal iktidarlarınca alınan yanlış karaların da aklandığı aklanmaya çalışıldığı görülüyor. Bu yazımızda o çarpıklıkları ele alacağız. Fakat hemen şunu belirtmeliyiz ki, ulusal onurumuzu zedeleyen ve Cumhuriyetimizin kazanımlarını, tarihimizden gelen kültür varlığımızı, küçümseyen, yok sayan bir niteleme ile karşı karşıyayız.. Türk ulusu bu güne kadar kendi siyaset ve devlet adamlarınca Osmanlı döneminde bile bu denli küçümsenmemiş ve aşağılanmamıştı.

1.AB Müktesebatını Üslenmenin Utancı.

Kararnamenin ilk maddesinde "Avrupa Birliği Mük-tesebatının Üstlenmesine İlişkin Türkiye Ulusal Programı" deyimi karşısında utanç duymamak olanaklı değil. Kendi ulusal müktesebatından sıyrılarak AB'nin müktesebatını üslenen bir Türkiye'yi bugüne kadar kim bu denli küçük düşürmeye cesaret edebildi? Çankaya sırf bu aşağılayıcı nitelemeyi dikkate alarak o 738 sayfalık Kararname'yi geri çevirmeliydi. O da kendisinden beklenen işlevi belki de yılgınlığa kapılarak yerine getirememiştir.

AB'nin müktesebatı varsa, Türkiyenin de kendi tarihinden gelen binlerce yıllık kültürünün izdüşümü olan daha da zengin müktesebatı vardır. AB ülkeleri Türkiye'den daha gönençli ,bilimde ve teknolojide daha da ilerlemiş olabilir. Teknik ve bilim dünyasındaki müktesebatı, bizim çok ilerimizde de olabilir. Bir gerçek apaçık ortadadır: O ülkeler, Türkiye'nin kişi başına 2500 dolar gelir düzeyinde oldukları dönemde, bizlerden daha geri, daha bağnaz ve daha açgözlü idiler. Bu satırları yazan Ali Nejat, 1963 yılında bir üniversite kenti olan Kiel'de yere düşürdüğü 50 fennig'in üzerine kocaman ayağıyla basarak ona sahip çıkan iri yarı Almanı hala unutmamıştır.

Avrupa müktesebatında temel nitelik emperyalizm, sö-mürgecilik, iki yüzlülüktür. Tüm aşağılık ilişkilerin kay-nağı. Bugün müktesebatını üstlenmeyi onur saydığımız Batı ülkelerinde odaklanmıştır. Almanlar bunu kendileri için şu özdeyişle dile getirir: Was du hast, bist da das. Neyin varsa sen osun. Bir aşağılık müktesebattır bu. İnsancıllığa sırtını dönmüştür batı müktesebatı. İnsancıllığı ve yardımlaşma onların yüreklerinin ürünü değil, yasalarının gereği görevleridir.

Kendi ulusunun müktesebatını (kazanımlarını) küçüm-seyen siyaset ve devlet adamları, ülkelerini sömürgeleşme sürecine sürüklerler. Gelecek yurtsever kuşaklarların laneti üzerlerine olur. Bizim siyaset ve devlet adamlarımız bu sakıncadan kendilerini kurtarmalıdırlar.

Her ülkenin kendisine özgü saygı duyacağı müktesebatı vardır fakat bu ülkelerden hiç biri Türkiye'de olduğu gibi başkasının müktesebatını üstlenmek için Bakanlar Kurulu kararı alacak kadar küçümsenmemiş ve o karar, üstelik ulusal program olarak yayımlanmamıştır. Kendi ülkesinin müktesebatını küçümseyen bir siyasal iktidar ve o iktidarın ortakları istedikleri kadar kendilerini ve de biri birlerini küçümseyebilirler fakat bu ülkeyi küçümseme hakkını onlara tanımayacağız, bunu bilmelidirler. Yurtsever bir siyasal iktidarı bu ülke er geç var edecek ve o belgeyi çöp sepetine atmayı başaracaktır.

AB'ye böylesi küçülüşe boyun eğerek girmenin öteki adı, AB'ye yamanmak, AB'nin uydusu olmak açıkçası kölesi olmak demektir.

Bakınız,Kararnamenin 3 ncü maddesi ne diyor:

Kamu kurum ve kuruluşları, AB müktesebatının ulusal mevzuata aktarılması ve uygulanması için gerekli idari düzenlemeleri ve personelin hizmet içi eğitimini yapacaktır..

AB müktesebatı öylesine gelişmiş ögelerden oluşuyor ki, o müktesebatı üstlenmemiz için kamu görevlilerinin iç eğitimini yerine getirmemiz gerekecek. AB mükteseba-tında bankaların içini boşaltmak,kamu ihalelerinden rüşvet almak türünde yetenekler var mıdır bilemiyoruz. Bizim siyaset ve devlet adamlarımızın bu tür müktesebatından onları nasıl vaz geçireceğiz, bilemeyiz. AB'nin mükte-sebatını üstlenmekten önce bu tür müktesebattan bizim devlet ve siyaset adamlarımızın arındırılması için asıl bir başka ulusal programa gereksinim var.

Türkiye'yi yönetme savında olanların yanıldıkları nokta-lardan biri şudur: Kişi başına gelir düzeyi 2500 $ olan ülkelerin hiç biri gelir düzeyi 25 000$ olan gelişmiş ülkelerin kural ve kurumların üstlenemez, olsa olsa bu taklit etmek olur ve düzenlemelerin tümü kağıt üzerinde kalır.

738 sayfalık Kararnamenin 2.1 maddesinde yer alan "Siyasal Kriterler" bölümüne bakmak yeterli. Madde diyor ki:

Türk Hükümeti,siyasal,idari ve yargı reformlarına ilişkin çalışmalarını 2001 yılında hızlandıracak ve önerilerini mümkün olan kısa zamanda TBMM'ye sunacaktır. Bu bağlamda amaç ,özgürlükçü, katılımcı, güvenceli, devlet organları arasında görev ve yetkileri dengeleyen, hukuk devleti ilkesini üstün kılan Anayasa ve yasa hükümlerinin,Türkiye'nin uluslar arası taah-hütleri (yükümlülükleri) ile AB standartları temelinde daha da geliştirecektir. Demokrasi ve insan hakları alanındaki reform sürecinde, öncelikle Anayasa gözden geçirilecektir. Vb.

Bu satırları okurken "kim kimi kandırıyor" sorusu akla geliyor. Kararnameyi imza eden hükümet üyelerinin tümü ve Cumhurbaşkanı da dahil herkes biliyor ki, demokrasiyi içine sindiremeyen Türk ulusu değil, onu yönetmek savın-da olan siyaset ve devlet adamlarıdır. O siyaset ve devlet adamları ki, kendilerini yakından ilgilendiren yolsuzluk soruşturmasında savcıları görevden alabilmektedir, parla-mentoda biri birilerini aklamakta sakınca görmemek-tedirler ve Devlet Denetleme Kurulunun devreye girm-esine tepki göstererek Cumhurbaşkanını "nankör" diyecek kadar küçülmeyi göze almaktadırlar.

İşkenceyle Mücadele konusunda da benzer klişe söylemler yer almaktadır Kararnamede. Açık yüreklilikle söyleyelim ki, işkence Türkiye'de kurumlaşmıştır, devletin asli görevleri arasında yer almıştır, işkence araçlarının satın alınması için bütçeye ödenek konulmaktadır, o işkence araçlarını güvenlik güçlerindeki görevliler kendileri satın almış değildirler. İşkence yapmakla görevlendirilen bir polis, işkence yapmazsa, görevini yerine getirmemiş ve dolayısıyla maaşını hak etmemiş olmaz mı. Burada önemli olan güvenlik güçlerinden kimilerinin işkence için yetiştirlmemesi o amaçla istihdam edilmemesidir. Bir başbakan ya da İçişleri bakanı çıkıp ta bu yazdıklarımızın yanlış olduğunu söyleyemez, kendisine Halkevleri Genel Sekreteri olduğumuz zamanki (1988-91) üyelerimize uygulanan işkence belgelerini burunlarına uzatırız. Çağ-daş Yaşamı Destekleme Derneğinin sandığı gibi işkence insanlık suçu değil, doğrudan devlet suçudur. O nedenle, adı ulusal olan programın 2.1.3 ncü maddesinde:

Türk Hükümeti işkenceyle mücadele konusunda kararlıdır. Bunun için eğitimden başlayarak, işkence olaylarının aydınlatılması ve sorumluların cezalandı-rılmasına kadar uzanan yasal ve idari önlemler güçlendirilmiştir.

Bu basmakalıp deyimin hiçbir anlamı yok. Devlet işken-ceye karşı ise, görevlisini cezalandırmaya gerek görmeden de işkenceyi önler. Şimdi sormak gerekir. Ankara Güven-lik binasındaki işkence merkezi olan DAL bölümünü ortadan kaldırmaya niyetin var mı? Göstermelik basma kalıp sözcüklerle işkenceyi yadsıdığına kimseyi inandıra-mazsınız. İşkence Türkiye'de kurumlaşmıştır.

2. Bugünkü Ekonomik Çöküntüye Kaynak Olan Kararları Aklamanın Çabası.

Adı ulusal program olan utanç belgesinde gerçeklerin nasıl çarpıtıldığı konusuna gelelim. O nedenle 3.1 Ekonomik Kriterler bölümüne bakalım. Bölümün daha ilk tümcesinde bu çarpıtmayı görmekteyiz. Şöyle:

1970'li yıllarda yaşanan petrol şokları ile ödemeler dengesi açıklarının finansmanında karşılaşılan güç-lükler, yüksek enflasyon ve ekonomik daralmaya neden olmuştur.

Yanlış. Daha henüz petrol şoku ortada yok iken 10 Ağus-tos 1970 kararıyla TL, % 66.6 oranında devalüe edildiği içindir ki, o tarihe kadar yıllık enflasyon % 5'in üzerine çıkmaz iken, birden % 15'e ardaşık yıl % 40'ların üzerine çıktı ve bir daha da onu aşağıya çekmek mümkün olmadı. Durup dururken Türk lirasının % 66.6 oranında değer yitirmesine niçin karar verildiğini kimse bilemez. Bu karar o dönemin başbakanı Demirel ile DPT müsteşarı Turgut Özal ikilisinindir ve düzenli gelişmesini sürdüren ekonomiye indirdirilen en büyük darbe oldu. Merkez Bankasında 70 cente muhtacız diyen Başbakan Demirel'in, eriyen döviz rezervini çoğaltacak kararı idiyse bu, o zaman da sorarlar Merkez Bankasındaki döviz rezervinin niçin ne amaçla erimesine neden oldun?

Bugün ekonomideki çöküntünün başlangıcı 10 Ağustos 1970 devalüasyon kararıdır ve devletin arşivinde o kararın gerekçesine ilişkin bir tek satıra rastlanamaz. Neden TL'nin ,% 66.6 oranında değer yitirmesine karar verildi-ğini, o kararı alanların da bildiğini sanmıyoruz.

Öte yandan,24 Ocak Kararları büyük bir yanıltmacayla o dönemde başbakan olan Turgut Özal tarafından alternatifi olmayan program olarak sunulmuştu ve ödemeler dengesi açığı kapanmadan, yerli paranın convertible oluşu kararı, yüksek faiz konjonktürü, enflasyonun bilinçli olarak özendirilmesi ve büyük sermayeye halkın tasarruflarının aktarılmasının politika olarak kullanılması, hayali ihracat vurgunu, kamu görevlilerinin rüşvetlerinin sığınağı olarak bankalardaki sırdaş hesap numaraları, o dönemin çirkin-likleri arasında sayılmalıdır. Ekonominin bugünkü çökün-tüsünün başlangıcı o yanlış çarpık kararlara dayanıyor.

Adı ulusal program olan o utanç belgesinde, bir bakıma 30 yıl öncesinde başlayan ve bugün doruk noktasına tır-manan ekonomik bunalıma neden olan yanlış kararların aklan-maya çalışıldığı görülmektedir. 3.1.1 nci maddenin hemen ardaşık tümcesi şöyle:

Bu sıkıntılar, 24 Ocak 1980'de IMF,İktisadi İşbirliği ve Kalkınma Örgütü ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların da desteğini alan kapsamlı bir istikrar ve yapısal uyum programının başlatılmasına neden olmuştur.

Ne denli yanlış. Tersine o kararlar özellikle 12 Eylül 1980 askeri müdaheleyle yasallaştığı içindir ki, hukuksal alt yapısı oluşturulmadan "sermaye şirketleri" adında banker

lerin türemesine yol açtı ve o olay ekonomi tarihine "banker faciası" olarak geçti. Türkiye Sorunları kitap dizi-sinin 39, ncu sayısında buna genişliğine yer verildiği için burada ayrıca değinmiyoruz (bakınız sayı 39,sayfa 38).

Söz konusu kararnamenin 3.1.1 nci maddesinde, 24 Ocak 1980 kararlarının 1983'de yasallaşarak gündeme girişini "istikrar ve yapısal uyum programı" olarak nitelendirildiği görülüyor. Yanlış, tersine o program, bugünün ekonomik bunalımına kaynaklık ederek üretimsizliği, rant ekono-misini ve köşe dönmeciliği getirdi. Hayali ihracatı kurum-laştırdı ve Merkez Bankasına, döviz teslim edenin, dışarıya hiçbir nesne göndermese bile ihraç yapmış olduğu kabul edilerek, kendisine vergi bağışıklıkları tanındı. Hazine ve Dış Ticaret Müsteşarlığının kurulduğu gün, Kararname çıkarılarak,ihracat izninin sadece 13 firmaya verildiğini anımsatmakla yetiniyoruz. 12 Eylül 1980 askeri müdahe-lesi, Türkiye'nin siyasal yaşamını alt üst etmişti; o dönemin Turgut Özal aracılığıyla uygulamaya konulan kararları da ekonomik yaşamın altını oydu.

Ulusal olmayan Ulusal Programda, geçmiş dönemi akla-maya çalışan yanlışlıklar sayılmakla bitmemektedir. İlgi çekici bir çarpıtma da şöyle:

Madde 3.1.2-.. 1999 sonunda üç yıllık bir enflasyonla mücadele ve yapısal uyum programı yürütülmeye ba-şlanmış ve IMF ile de Stand-by düzenlemesi yapıl-mıştır. Son derecede iddialı hedefleri olan olan bu program 2000 yılı içinde başarıyla uygulandıktan sonra Kasım 2000'de finansal bir kriz olarak ortaya çıkan istikrarasızlığın Şubat 2001'de ekonomik krize dönüşmesi sonucu bir takım değişikliklere uğramıştır.

1999'da kıt para ve sabit kur politikasıyla enflasyonu aşağıya çekme programı başarıyla uygulandığı için mi bunun tam tersi bir yola girilerek dalgalı kur politikasına geri dönüldü ve 1 dolar 680 TL'den 1 1150 000 Tl'ye yükselerek Türkiyenin üzerinde Atatürk'ün resmi olan lira, değerinin % 60'ını bir gecede yitirdi ve bugünkü acınacak duruma düşürüldü. 1999'un 9 Aralığında yürürlüğe konulan ve IMF'nin baskısıyla uygulanan o yanlış program başarıyla uygulandığı için mi, ekonomiyi kurtarmak için Dünya Bankasından Kemal Derviş getirtildi.

Ekonomiyi üretimsizlik içinde kurtaracak teori henüz keşfedilmediği için, Kemal Derviş'in ekonomiyi nasıl düzlüğe çıkaracağı bilinemez. Zaten onun bir söylediği ötekisini de tutmuyor .Ortada uygulanabilir bir program da yok. Adı program olan kağıtların içeriğinde "üretim" sözcüğüne de rastlanmıyor. Buna karşın doğal kaynaklarımız da dahil tüm stratejik sektörlerin özel mülkiyete geçmesini koşul koyan öneriler var,10-15 milyar dolar borç edinebilmenin karşılığında. Bugünkü mali krizi çözeceği umulan bu yardım, yarın ve yarından sonra ortaya çıkacak olası krizleri kim nasıl çözecek,belli değil. Türkiye'nin ekonomisi üretimden uzaklaştıkca ve dışalım savurganlığı sürdükçe..

Kemal Derviş'in Türkiye'ye gelişinden sonra ve para bulmak için ABD'ye hareketinden önce 15 Mart 2001'de üç aşamalı programını şöyle açıklamıştı:

1 nci aşama:Bankacılık sektörüne ilişkin önlemlerin alınması,mali piyasalardaki belirsizliğin azaltılması ve kriz ortamından çıkış,
2 nci aşama:Faiz ve döviz kurunun istikrara kavuşmas,
ekonomik birimlere orta vadeli perspektif kazadırıl-ması, (ne anlama geliyorsa)
3 ncü aşama:Makro ejonomik dengelerin tesisi ve yılın ikinci yarısından itibaren istikrarlı büyüme ortamının yaratılması.

İnandırıcılığı tartışmalı olan bu üç aşamanın nasıl gerçek-leşeceği ve hangi araçların kullanılacağı belli olmadan,yurt dışındaki aklı başında hiçbir finans kurumu, olağan üstü ödünler koparmadıkça, bu uyduruk üç aşamalı program için para vermeye yanaşmaz.. Fakat medya, sanayi ve işadamlarının ünlüleri ve hatta hükümet bu dahiyane (!) programı övgüyle karşıladılar ve ABD'den eli boş dönen Derviş "bavulla para beklemeyiniz" biçiminde demeç vermekle yetindi.

Bir ay sonra 15 Nisan 2001 günü kamu oyunun önüne ilkiyle çelişen başka bir programla çıktı ve bu program da başta medya ve sanayi ile ticaretin ünlüleri tarafından coşkuyla karşılandı ve başbakan Ecevit "ekonomik kuırtuluş savaşı" olarak nitelendirdi o programı.

Bu kez dört aşamalıydı ekonomik kurtuluş savaşının programı. Şöyle:

1.Enflasyonla mücadele, dalgalı kur içinde kesintisiz sürdürülecektir. (kur dalgalanmaya bırakılınca, enflas-yon-a sürekli nasıl mücadele edilecekti,bilinemez, Enflas-yonun kaynağında TL'nin değer yitirmesi olayı yer almıyormuş gibi!)

2.Bankacılık sektöründe hızlı ve kapsamlı bir yeniden yapılanma.

3.Kamu finansman dengesi nine bir daha bozulmayacak biçimde güçlendirilmesi (nasıl,özelleştirme yoluyla!)

4.Enflasyon hedefleri ile uyumlu gelir politikasının sür-dürülmesi..

Ve bir de çizelge: Gayri Safi Milli Hasıla'nın 2001 yılında -%3 daralması öngörülüyor. Hani 2001 yılının ortasından sonra istikrarlı büyüme ortamı yaratılacaktı!

Bu tür bir programı hazırlamak için mi Kemal Derviş Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn tarafından , ABD'den Türkiye'ye gönderildi. Yoksa bir başka amaç mı var; bunu zaman gösterecek.

Kemal Derviş'in medyatik olma konusunda, ekonomiyi düzeltmekten daha fazla başarılı olduğu yadsınamaz. Burnunu kaşıması ve öksürmesi bile günün konusu olan bu ciddi tavırlı kişi, ekonomiyi de aynı ciddilikte ele alsa belki de medyatik olması onun hakkı olabilir. Fakat ne yazık ki, ortada, henüz ciddiye alınacak bir program yok ya da var olanı ciddiye almak olanaksız. Sadece kamusal kaynakların özelleştirme adı altında satışa çıkarılması hedeflenmiş görünüyor.

Elde satacak bir şey kalmayınca, kaynak kıtlığını ilerde neyi satarak gidermeye çalışacağız? Kış ortasında parasız kalan kumarbazın sobasını satmasına benziyor olay.

Bir siyasal iktidar, kendi hükümetinde, yolsuzlukta adı geçenin istifasını bile dış kredi veren ABD'li bir kuruluşun buyruğu olarak uyguluyorsa, Türkiye'nin önündeki en ivedi ve önemli sorunu, o tür iktidarlara kapı açan siyasal yapıyı yurtseverlik ölçütüne göre yeniden düzenlemek olacaktır.

Dış borç batağından borç alarak kurtulmanın olanaksız-lığını Kemal Derviş'in bilmesi gerekir. Para piyasasındaki bunalımı çözmek, ekonomideki bunalımı çözmek demek değildir.

Ulusal Program adını taşıyan utanç belgesi, at gözlüğü taşıyanlarca hazırlanmış olmalı ki, sadece AB'ye girmek için ne yapmak gerekirse onu yapmayı, ne vaad etmek gerekirse onu vaad etmeyi, nasıl yalan-yanlış yazmak gerekirse onu yazmayı görev bilmişler.

Oysa Türkiye'nin yaşamsal en ivedi sorunu AB'ye girmek değil, (zaten siz ne yaparsanız yapınız ,Türkiye'yi aralarına almazlar) şimdiki bunalıma çözüm aramak ta değil, 2001 yılı sonuna doğru daha şiddetli ortaya çıkacağı belli olan bunalıma çare aramak olmalıdır. Başbakan Ecevit'in "ekonomik kurtuluş savaşı" olarak betimlediği gerçek dışı,düş ürünü sözcüklerin gerisine sığınarak çözüm bulunamaz . Türkiye'de üretimi arttırmaya yönelik tüm önlemler alınmalı ve "üretim seferberliği" açıklanmalı ve dışalım kesinlikle frenlenmelidir. Dışsatımın üstüne çıkan her dışalım, ekonominin intiharı demektir. Taşıma suyla bu değirmenin dönmeyeceği artık bilinmelidir.

Adı ulusal program olan utanç belgesine geri dönüyoruz. Ne yazık ki," çiftçiye düşük faizli kredi desteğinin kaldı-rıldığı ve gübre desteğinin de aşamalı olarak azaltıldığı" nı yazıyor. Çiftçiye Türkiye'nin verimli toprakları mezar olarak mı kazılacak. En gelişmiş ülkeler kendi tarımını desteklemeyi sürdürürken, Türkiye'nin siyaset ve devlet adamları, nasıl oluyor da böylesi gaflet ve dadalet içine düşebiliyorlar? Tarımdaki üretimin de duraksamasına ne-

den olacak bu tür çarpık kararlar, ülkeyi kıtlık ekono-misinin girdabına sürüklerse, hiçbir kurtuluş yolu bulu-namaz. Kimi yörelerde kitlesel açlıkla karşılaşılır ve bu rejim için onarılamaz sakıncaları da peşinden sürükler. Ülkenin birliği ve bütünlüğü tehlikeye bile girebilir.

Bu sakıncalar,sabırlı,kahır çekmeye alışkın, dayanıklı Türk köylüsünün kentlere göç etmesine neden olmaz mı? Sağlıksız yeni yerleşim birimlerine hizmet götürmenin maliyeti, tarımı destekten yoksun bırakarak sağlanacak tasarrufun kaç kat üstüne çıkacağını, daha önceki deneyimler ortaya çıkarmadı mı, kentlerin köyleşmesi olgusunu yaşamıyor muyuz?

Borca Gömülen Türkiye..

Türkiye'nin dar boğazı, borç batağından borç alarak kurtulacağını sanmasıdır. Hangi ülkenin parlamentosunda, bir başbakan ABD'den 16 milyar dolar geleceğine ilişkin yeşil ışık yakıldığını söylediği zaman kendi partisinin grubundaki milletvekilleri tarafından ayakta alkışlan-mıştır? Böylesi onursuzluğa ve küçülüşe boyun eğen siya-sal parti temsilcilerini Mustafa Kemal sağ olsaydı TBMM'nin kapısından dışarı atardı.

Ülke kendi olanaklarıyla kendisini kalkındıracak güçtedir. Ne var ki kendisini soyanları sırtından atmasını bilsin.

Bugün IMF'den gelen birkaç milyar dolar borcun parasal bunalımı hafiflettiği varsayılsa bile, yarın olası bunalımların çözümü, üretimin duraksadığı ve daralma dönemine girildiği bu koşullarda nasıl bulunacaktır? Erken,yanlış ve başıboş işleyen para piyasası spekülatif kazançlara alan oluşturdukça ve devletin gözetiminde soygun düzeni sürüp gittikçe, siyasetin toplumsal yapıyı bunalımdan bunalıma sürüklemesi önlenemez. Ve Türkiye'ye yazık olur. Yazık olacak. Halkına güvenmeyen, kendi kaynaklarını kullanmayı beceremeyen iktidarlar ülkelerini felaketlere sürüklerler.

Çözüm: Karma Ekonomi.

Türkiye, bilinçsiz özel sektörcü politikalar yüzünden, kendisinin geleneksel karma ekonomi düzeninden uzakl-aşmasının kronik sakıncalarını,sancılarının yaşamak-tadır. Karma ekonomi ,özünde özel sektörün kar amacıyla kamu sektörünün toplumsal yarak ilkesinin uyumlu bir sentezini yapılandırıyor ve Türkiye'nin kendisine özgü koşulların-dan kaynaklanıyordu. Mustafa Kemal Atatürk'ün Cum-huriyet Türkiye'sine armağan ettiği en sağlıklı ekonomi siyasetinin temel yapısını oluşturuyordu.

Bu yapı kolay bırakılamamalıydı ve bırakıldığı zaman da ülkenin hangi badirelere sürükleneceğini kimse önceden bilemezdi. Ne var ki, Süleyman Demirel - Turgut Özal ikilisi, bugün ülkenin içine sürüklendiği bunalımların kaynağına yerleştirdikleri salt özel sektörcü politikalarla, ülkeyi, sürekli büyüme sürecindeki yoksun bıraktılar.

KİT'lerin toplumsal yarar ölçütünü göz ardı ederek,onları kar amaçlı tecimsel kuruluşlar kabul etmeleri, Türkiye'nin hızla reel ekonomi dışına itilmesine neden oldu ve Kamu sektörünün ekonomiden çekilerek boş bıraktığı alanlara da özel sektör yerleşmedi. Neden? Çünkü, rekabet dışında kalmayı yeğlediği ve risk üstlenmeye yanaşmadığı, teknoloji üretimi yerine dışardan satın almayı tercih ettiği ve de monetarizmin güdümünde karlarını nesnel (reel) sermayeye dönüştürmeyip de ranta aktarmayı daha karlı bulduğu koşullar yaratılmıştı da danun için.

Çizelge 1'de, 1980'de kamu sektörünün toplam yatırımlar içindeki payının % 56'dan 2000 yılında % 29'a indiğini görüyoruz. Acaba özel sektörün göreceli olarak payı 1980 de % 44'den 200'de % 71' e çıkarken hangi sektörleri tercih etmiştir. Bu sorunun yanıtını çizelge 2 ortaya çıkarıyor.

Çizelge 1. Kamu ve Özel Sektör Yatırımları.

..........:..... Kamu Sektörü .......... Özel Sektör ......... Toplam
Yıllar ....... Miktar ..... Oran ..... Miktar ...... Oran..............TL
1980........ 482.4 .....ii..%56......... 379.1........ %44...... 861.5 milyar
2000........... 8.8......... %29.......... 21.4......... %71...... 30.2 katrilyon.

Aslında karma ekonominin özel sektör için de en uygun sistem olduğunu salt özel sektörcü siyasal iktidarlar idrak edemediler. Bugün ekonominin üretken dünyasında ne özel sektör var ne de kamu sektörü. Öyle ise çözüm özel sektörü de kamu sektörünü de yan yana (karşı karşıya değil) üretim dünyasına yeniden kazandırmaktır.

Çizelge 2. Yatırımların Ana Sektörlere Dağılımı.

Yıllar .................... 1980 ........................... 2000
..................... Kamu ...... Özel ........ Kamu ........ Özel
Enerji............. %24.4..... % 0.3 .......% 15.3......... % 2.0
İmalat................28.9........25.0..............4.0..... .......21.0
Konu.................. 2.0....... 49.0............. 2.1............ 43.0
Ulaşım...............18.0........11.9 ...........31.4.............16.0
Diğer..................26.7.......13.8.............47.2............18.0

izelge 2'den de görüleceği gibi özel sektörün toplam yatırım içindeki payı 1980'de %25'den 2000 yılında % 21'e inmiş ve bu olumsuzluk yetmiyormuş gibi enerji sektörü de sahipsiz kalmıştır. Kamunun bu sektördeki payı 1980'de % 24.5'den dan 2000 yılında % 15.3'e inmiştir. Özel kesim ise enerji sektörüne sırtını dönmüş durumda. Onun için tutku olan konut sektörü. Çünkü Konut yapımı rantın reel özdeşi..

Aslında çizelge 1 ve 2 Türkiye'nin bugünkü dramını açık-lıyor. Karma ekonomiye dönüşün tüm yolları IMF reçe-tesiyle kesilmiş olduğu için, o yolları yeniden açmayı görev bilen yeni bir siyasal yapıya mı gereksinim var,bilemiyoruz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail