Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 40 Geri Tavsiye Et Yazdır





TÜRKİYE'DE KRİZLERİN KÖKENİ ve 2001 YILI KRİZİ

Dr.İhsan Çetin
Bilkent Üni

Bir süredir ülkemizde doktora çalışması yapan tanıdığım bir İsveçli ,ülkesine dönme zamanı geldiği için üzgündü. Çok coşku verici bir ülkemiz olduğunu düşünüyordu. Haberleri her izlediğinde, daha önce olasılığını hiç düşünmediği yeni bir olayı duyduğunu söylüyordu. Ona göre kendi ülkesi çok sıkıcıydı. Yaşına göre anımsadığı son 15 yılda ülkesinde coşku verici hiçbir şey olmamıştı; onun için de ülkesine dönmek istemiyordu.

Öte yandan, aynı yaştaki Türk gençleri ise kendi ülkelerinde, refah açısından hiçbir şey değişmediğini düşündükleri için, batılı ülkelerin büyükelçilikleri önünde vize için kuyruklar oluşturuyordu. Aslında gençlerimiz haklıdırlar. Ben de Türkiye'nin son elli yılına baktığımda, değişen bir şeylerin olmadığını görüyorum. Seyirci olan İsveç'liyi heyecanlandıran fakat bizim için sürekli olan, bıkkınlık veren sorunlar, krizler, skandallarla birlikte yaşıyoruz.

Son otuz yıldır yazılanlar veya söylenilenlerden farklı bir şeyler söyleyebilir miyim diye düşünmekteyim. Ne yazık ki, özde hiçbir şeyin değişmediğini görüyorum. Yıllardır bu ülkenin düşünen ve gören insanlarıyla karar vericileri sanki aynı ülkede değil de başka gezegenlerde yaşıyorlar.

Herkesin aynı düşüncede olacağı, geçmiş elli yılımızı birkaç başlık altında şöyle özetleyebiliriz:
Türkiye'de toplum ürettiğinden çok ürüyor ve ürettiğinden fazla tüketiyor. Sonuçta:

· Devletin gelirleri giderlerini karşılayamıyor,
· İç ve dış borçlar sürekli artıyor,
· Para bulmak için yüksek reel faiz ödemek zorunda kalınıyor,
· İç ve dış açıkları kapatmak için kaynak kalmıyor,
· Ayrıca, düşük verimlilik,düşük ücret, işsizlik ve enflasyon yüzünden gelir dağılımı sürekli olarak daha da bozuluyor.

Bütün bunlara, eğitimde, sağlıkta, kentleşmede, altyapıda ve hukuk alanındaki sorunları da eklersek, bu çizelge birkaç katına çıkar.

Neler oluyor da bu ülke, bu kadar çok sorun üretiyor ya da kendisini sürekli sorunlar içinde buluyor?

Yalnız, şimdi içinde bulunduğumuz durumun daha önceki krizlerden çok önemli bir farkı var. Bu nedenle de teşhisin doğru konması önem taşıyor. Önceki krizler, gizlenebilen bir dolum, bir birikim meydana getiriyordu; bu kriz ise, artık saklanması olanaksız bir boşalımdır.

Cumhuriyetten önceki 4000 yılında, şimdi bizlerin yaşa-madığımız bu topraklar üzerinde, kayda geçen 12 uygarlık yaşamıştır. Bunların, en kısa süren ikisi yaklaşık 100 yıl ile Selçuklar ve ötekisi 223 yıl ile bugünkü İranlıların ataları Perslerdir1.

Bugüne bakıldığında, Cumhuriyetimizin tarihi, öteki uygarlıklara göre en kısa olanıdır. Bu gidişle,tarihten sonra burada olur muyuz bilemiyorum. Fakat tarihten önce burada başkaları olmuş. Osmanlı 600 yılı aşkın hüküm sürmüş, İlk 300 yıldan sonra çağı artık algılayamamış, bilgi ve teknoloji üretememiş, kaçınılmaz sonuç olarak da çökmüş.

Biz de bu krizi 14-15 milyar dolar dış borçla atlatacağımızı düşünürsek, doğru teşhis koyamaz ve gereken yapısal değişimleri gerçekleştiremezsek, bundan sonraki gelecek krizin sonuçlarını düşünmek dahi istemiyorum.

Şu anda çökmüş olan ekonomik, politik ve sosyal "sistem bütünü" ile geri kalmış bir ülkenin sağlıklı ekonomik büyümesi, gelişmesi zaten söz konusu olamazdı. Sistemin sürekli kriz üretmesi, kendi iç mantıksızlığının sonucudur. İçinde bulunduğumuz durumun öteki tarihsel, hukuksal ve büyük ölçüde toplumsal paranoyak ve şizofrenik temel nedenleri de var.

Şimdi sıralayacağım şu dört husus ile belirttiğim soru ve yanıtlar, bugünü doğru algılamamıza yardımcı olacağı için kanımca önemlidir:

1.Niçin matbaa bu topraklara , icadından 275 yıl sonra geldi? Geldikten sonra neden Cumhuriyetimizin yaşı kadar bir süre sadece azınlıkların kullanımında kaldı?

2.Ezan ne zaman ve hangi düşünceyle Türkçe okutulmaya başlandı? Ne zaman ve hangi düşünceyle Arapça'ya geri dönüldü?

3.Halkevleri ve Köy Enstitüleri hangi düşünce ve amaçla kuruldu? Ne zaman ve hangi düşünceyle kapatıldılar.

4.Geri kalmış bir ülkenin gelişmesine imkan tanımayacak, kendi içinde sürekli kriz üreten "sistem" niçin ve nasıl elli yıl sürdürülebildi?

Bu sorular ve yanıtlar, biri biriyle yakından bağlantılıdır.


Bilindiği gibi bu kriz, Türkiye'nin duvara ilk çarpması değildir. Bugünkü durum, devam ede gelen uzatmaların bir sonucudur, aslında oyun 70'li yılların başında zaten bitmişti.2

4 Ekim 1991 tarihinde seçim gezisi için Manisa'ya giden Süleyman Demirel, aynen şöyle söyler:"ANAP'ın açıkla-yacağı tütün baş fiyatından 5000.- lira fazlasını verece-ğim". Bu açıklama üzerine , halk " kurtar bizi baba" diye alkış tutar. Demirel'in o seçim öncesi vaadlerinin yerine getirilmesi için o günün kuruyla ( 1 $="4820.-" TL) 108 milyar dolar gerektiriyordu.

Yani Türkiye'nin bugünkü toplam dış borcundan ve GSMH'nın yarısından da fazla. Demirel, seçim öncesi vaadlerin bir kısmını yerine getirdiği içindir ki, kamu bankalarının çöküşünün temelleri atıldı. Bu arada insanlar, ortalama yaşlarının üçte birinden az çalışarak emekli olma hakkı kazandı. Yerine getirilen vaadlerin önemli bir kısmını, halkın tasarruflarına devlet el koyduğu için halk daha da yoksullaştı. Oysa, bu popülist yaklaşım ve bu yaklaşımı halkın algılama biçimi, ülkedeki eğitim,sosyal güvenlik, ekonomik ve politik sistemlerin, diğer bir değişle, 1950'den 1990'ların başına kadar, sürdürülmeye çalışılan "sistem bütününün" tümüyle çöküşünün açıklayı-cısı oldu.

Sonuçlarına bakıldığında, başından beri yapılmak istenen, zaten Osmanlı'dan beri okuma yazma alışkanlığı olmayan halkın anlamadan inanmasını sağlamak ve dünyayı algılayacak bilgi üretebilecek "yeni nesiller"in oluşumunu engellemekti. Bunun için, ezanın tekrar Arapça'ya geri döndürülmesi , Halkevlerinin ve Köy Enstitülerinin kapa-tılması önemli simgesel göstergelerdir.

Arzu edilen sonuç, 1990'lara gelindiğinde, tam olarak elde edilmişti. Artık, anlamadan inanan, amaç ile araç ara-sındaki ilişkiyi kuramayan, akılcılıktan uzak, mevcut veri-lerle kavga eden nesillerin yetişmesi sağlanmıştı. Aynı za-manda bir taşla iki kuş birden vurulmuştu. Düşünen, me-rak eden, yazan-çizen beyinler de heba edildi. Bu sonucu sağlayanlar, kendileriyle ne kadar öğünseler yeridir!

İsimlerin önünde bazı ünvanlar olabilir, fakat evrensel anlamda geçerli bir meslekleri bile olmayan ve aldıkları eğitimle, kapıkule sınır kapısını geçince herhangi bir iş bulabilmesi bile kuşkulu olan bir çok insan, halk tara-fından sürekli yönetime seçilebiliyordu. Çünkü, halk, ya kendisini bunlarla özdeşleştiriyor ya da seçeneksiz bıra-kılıyordu. Öyle bir yapı oluştu ki, dürüst ve çağdaş ölçülere sahip bir insanın ülke yönetiminde söz sahibi olması olanaksız duruma getirildi.

Zaten, geri kalmış bir ülkenin, çok partili demokratik sistem ile ( hele hele yozlaştırılmış ise) karma ekonomiyi birlikte sürdürmek ve sağlıklı büyüme sağlamak olanaklı değildir. Çünkü, karma ekonomili yozlaştırılmış ekono-milerde, iktidarlar, sistemle çelişmeden ekonomik ödünler verme olanağını bulurlar. Bu yapıda, insanların üretti-ğinden fazla üremesi ve ürettiğinden daha çoğunu tüketmesi rahatça sağlanabilir. Türkiye'de partilerin lider-leri ve yönetim kadroları ile parlamentonun çoğunluğu gerçek anlamı yönünden demokratik değildir. İşlevi olan kurallar yoktur, popülist olmayı engelleyici mekanizmalar oluşmamıştır, denetim yoktur ve hesap verme de yoktur. Açıklama yapmak ise hesap vermek değildir. Dolayısıyla, sistem kendisini yok edecek unsurları içinde barındır-maktadır.

Garip olan sistemin çöküşü değildir. Asıl garip olan, bu sistemin nasıl olup ta yarım yüzyıl sürdüğüdür. Kanımca, sistemin bu denli uzun sürmesinin dört ana nedeni var:

Birincisi, otuzbeş yıldır Türk siyaset sahnesinde etkili olan Demirel'in hayata "çoban sülü" olarak başlaması ve siya-sal yaşamında çoban gibi düşünmeyi sürdürmüş olma-sıdır.

İkincisi, sistem oy veren herkese değişik ölçüde maddi ve hatta hayali çıkarlar sağlamıştır.

Üçüncüsü, partilerin liderleri, yönetim kadroları ve parlamenterlerin büyük çoğunluğu sistemin ürünü olduk-larından toplumun değişim isterlerine direnmektedirler.

Dördüncüsü, bu talanın fiyatını büyük ölçüde ödeyecek olan gelecek kuşakların, henüz doğmadıkları için oy verme haklarının olmamasıdır. Bu nedenle de, onlara ait her şeyi tüketmek ve onları daha doğmadan borçlandırmak kolay olmuştur.

Şimdi yanılgıya düşmeden anlamamız gereken husus, bugüne kadar yaşanılan krizler ile bugün yaşadığımız durumun çok farklı oluşudur. Şimdiki kriz, yarım yüzyıldır cerahat toplayan pisliğin patlayarak etrafa yayılması olayıdır. Cumhuriyetimizin tarihini yazacak olanlar, kanımca, 2001 yılını 50 yıldır süren krizin bitiş tarihi olarak saptayacaktır.

6 Nisan 2001, Cuma günü ana muhalefet partisi başkanı Recai Kutan'ın namaz kıldığı Mahmut Paşa Camii imamı Mustafa Demir, vazında bu krize yönelik " Allah'ın emri olan başörtüsüne yasak getirilirse, ibadethanelere kilit vurulursa bu hastalık artar" ve devamla " Toplum hasta ise, bunun ilacı İslam eczanesindedir" diyor. Toplumun enerjisini sülük gibi emip yok eden bu düşünce biçimi, tarih boyunca, Osmanlı dahil, nice uygarlıkları yok etmiştir.

Yarım yüzyıldır Türkiye'yi yöneten "önemli" büyüklerimiz, bir yandan Mustafa Demir düşüncesini paylaştılar, öte yandan kendi ülkelerinde, hiçbir sömürge devleti temsilcisinin bile yapamayacağı talanı sürdürdüler. Ülkeyi hem kendileri soydular, hem de halkın büyük bölümüne soydurdular. Türkiye'yi Türkler talan etti.

Artık, herkese yetecek kadar soyulacak fazla bir şey kalmadı. Eğer Türkiye, Afganistan, Bangladeş ya da Yugoslavya olmayacak ise, hiç süre yitirmeden 21 nci yüzyılın gereklerine göre yeniden yapılanmanın gerek-tirdiği reformları gerçekleştirmeliyiz.

Burada ,sorunun önemli olan bir başka boyutu da, halka benimsetilen alışkanlıklardır. Kökü Osmanlı'ya kadar uzanan, son yarım yüzyılda biraz biçim değiştiren alışkanlıkları bir hamlede silip atmak kolay olamayacak. Bir yanda, halkımız maraza çıkararak veya oy şantajına baş vurarak, üretmeden, verimli olmadan , çıkar sağlamaya çalışacak, yakılacak tütünü, çürütülecek fındığı, denize dökülecek çayı, dünya fiyatlarının iki üç katına buğdayı, pancarı üretmeyi sürdürecek. Öte yandan, "baba","bacı", "hacı-hoca","karaoğlan","işini bilen" takımından kurtul-mak hiçte kolay olmayacak.-

Hem bu "takım" lardan kurtulmak, hem toplumu üretken ve verimli duruma getirmek ve aynı zamanda varolan parlamenter sistem içinde kalarak yapısal reformları yeri-ne getirmek çok "ince ayar" yapmayı gerektirmektedir. Keşke bu değişimi biz kendi beynimiz ve kendi kaynaklarımızla sağlayabilsek.

Büyük ölçüde bulunduğumuz coğrafya nedeniyle, Türki-ye'nin çağdaş bir ülke olması kimi dış dost güçleri memnun edecektir. Yani çıkarlarımız örtüşecektir. Türkiye, biraz da bu yüzden 21 nci yüzyılın değerleriyle bütünleşecektir. Buna karşın, yapısal değişim ve reformlar belli bir raya oturuncaya kadar, halkın önemli bir kesimini değiştirilmesi olanaksız verilerle kavga ettiği, kendi bin-dikleri dalı kestikleri bir süreci hep birlikte yaşayacağız. Ümit edelim ki, bu sancılı süreç kısa sürsün, en az zararla geçiştirilsin. Bunun için Cumhuriyetimizin yurtsever ve akılcı insanlara bugün her zamankinden daha çok gereksinimi var. Her şeye karşın, şimdi asıl kriz bitmiştir. Gelecek için ilk kez iyimserim.

----------------------
1. Toni M. Cross &Gary Leiser.A Brief History of Ankara,Indian Ford Press,Vacaville,2000.
2. Dr. İhsan Çetin.Buraya Kadar 1923-1977;Yeşilgiresun, 19.9.1977.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail