Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 39 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


AMAÇ,TÜRKİYE'Yİ PARÇALAMAK MI?

Ali Nejat Ölçen

1. Ülkeyi Parçalamanın En Etkin Silahı Yoksulluk.

ve silah gücüyle Türkiye'nin parçalanamayacağı gerçeğini anlamıştır batı'nın emperyalizmi. Saldırının Anadolu insanını nasıl bütünleştirdiğini gördüler. Geldikleri gibi canlarını bırakarak geri döndüler.

Ve Mustafa Kemal Atatürk, dünyaya ilk kez mazlum (zulme uğramış) ülkelerin Emperyalizmi yenilgiye uğratabileceğini gösterdi. Bununla da yetinmedi, ezilen ulus-ların,kendi doğal kaynakları ve işgücü potansiyeliyle, kimseye avuç açmadan ekonomik gelişmesini sağlayacağını da ispat etti. Yine ilk kez 1933 birinci ve 1936 ikinci sanayi planlarıyla doğal kaynakların üretime nasıl dönüştürüleceğinin yöntemlerini de ekonomi disiplinine armağan etmiştir. 1929 dünya ekonomik bunalımından ve 10 yıl sonra onu izleyen ikinci dünya savaşından Türkiye' en az zararla, dip diri çıkabilmiş ise, bu , O'nun sanayileşmeye öncülük eden üretim tesisleri sayesindedir. Çünkü O biliyordu ki, dışardan gelen ekonomik fırtınalara ancak "üretim" ile karşı konabilir.

Üretiminden daha çoğunu tüketen,sattığından daha çoğunu satın alan ekonomiler, bir de paranın para kazandırdığı soyguna kendisini kaptırmış ise, siyaset adamlarının hapşırmasından bile yıkıma uğramasını kimse önleyemez. Dışardan gelen en hafif rüzgarda yerle bir olabilir.

Bugün Türkiye'nin ekonomisi çürümüştür,içi boşaltılmıştır ve kendisini koruyamaz duruma getirilmiştir ve o yüzdan ABD'nin bir sokağındaki ekonomik rüzgar karşısında hemen nezle olmakta,burnu akmakta,beli bükülmektedir.

Basın ve kimi öğretim üyeleri iki yılda, iki kez biri birini izleyen ekonomik çöküntünün kendilerine göre yorumunu yapa dursunlar, ülkeyi bu duruma getirtenlerin sorumlulu-ğundan hiç kimsenin söz ettiğine tanık olmuyoruz. Bu ihanet çemberine Türkiye'yi kimlerin nasıl sürüklediğini görmezden geliyoruz. Mustafa Kemal'in ekonomisinde 3 lira ile iki doların satın alındığını şimdi kimse anımsamak istemiyor. Çünkü onun ekonomisinde özel ve kamu sektörü yan yanaydı, karşı karşıya değil. Özel sektörün kar ama-cıyla, kamu sektörünün toplumsal yarar ve verimlilik ölçütleri yan yanaydı ve yer yüzünde "karma ekonomi" yi yapılandırarak Osmanlıdan yansıyan dış borçları öderken kalkınmasını da sürdürüyordu ülke. Bütçesi denkti ve ödemeler dengesi de açık vermiyordu. Neden? Çünkü ekonomik gelişme, serbest piyasanın insafına terk edilme-miş, kar güdüsü öne çıkmamış ve toplumsal yarar ölçütü ile verimlilik gündemden düşmemişti.

Bir kurtarıcı olarak ABD'den getirtilen Kemal Derviş, ekonomiyi nasıl düzlüğe çıkaracak bilinemez. Öylesi bilinmezliğin bugünkü siyasal iktidara yapışmış olması da ancak utanç konusudur. Bizce bu bilinemezliğin içinde en önemli olanı, yurt dışında belli bir konjonktürel dalgalanma olumsuz yönde ortaya çıktığı anda bunun Türkiye'deki piyasa dengelerini birden bire alt üst etmesi olasılığıdır. Dışa karşı bu denli duyarlı ve bağımlı duruma getirilen ekonominin esenliğe kavuşmasını sağlayacak iç önlemler başarısızlıkla sonuçlanmayaabilir. eğer dışarda ekonomik ters rüzgarların esmemesi koşulunda içerde üretken ekonomiyi canlandıracak zaman kazanılabilirse.

O yüzden Kemal Derviş'in başarısı içden çok dışa bağımlıdır. Zaten monetarizm,ülke ekonomilerini daha çok biri birinden hızla etkilenir duruma getirdi.O yüzden dışta belirecek ters bir rüzgar örneğin lodos, kısa sürede Türkiye'nin ekonomisini nefes darlığına sürükleyebilir.

Üretimi duraksayan ve hatta kimi sektörlede çöken Türkiye'nin aynı ölçüde bir başka baş belası da, rüşvet,soy-gun,talan,emeksiz kazanç ve devlet koruyuculuğunda kay-nakların talan edilmesi olgusudur.

Bugün içinde yaşadığımız tüm bu olumsuzlukların sadece içsel olduğu düşünülmemelidir. Büyük ölçüde dışsal oldu-ğunu da kabul etmek zorundayız. Batı'dan gelen tüm dayatmaların gerisindeki amaç, Anadolu toprakları üzerin-de genç, dinamik ve girişimci nüfustan ürktükleri için onu her tür etkinlikten yoksun bırakmaktır ve bunu yurt içindeki satılmışlar eliyle sağlamaktadırlar. Türkiye belini doğrultmamalı geleceğe güvenle bakmamalı, dış borç yükü altında onuru zedelenmeli, hatta bakanları bile ABD'den vize gelinceye kadar havaalanında 7 saat beklemeli, hava alanından kalkan ABD uçakları komşu ülkeyi bombaladığı zaman bunu başbakan ertesi gün medyadan öğrenmeli, ekonomik gelişmesi duraksamalı ve paranın para kazandırdığı yozlaşma ve uyuşuklun etkisine girmeli, Avrupa fotoğrafında yer alması için kendisine yol haritası verilmeli ve dış borç için avuç açmayı öğrenmelidir. Tüm bu koşulları sineye çeken siyaset ve devlet adamlarının iş başında olması gerekir Osmanlı Devletinde uygulanan senaryonun ikinci versiyonu Türkiye Cumhuriyetinde sahneye konulmuş bulunuyor.

Şimdi artık etkin araç, silah değil silahtan da tehlikeli olan ekonomik sömürü ve onun peşinden gelecek olan siyasal ve yönetsel çöküntü,yoksulluk ve kitlesel açlıktır.

9 Aralık 1999 öncesi koşulları sakıncalı gören IMF o tarihte enflasyonu aşağı çekmek için kıt paraı ve (göreceli olarak!) sabit kur politikasını koşul koyarken bunun bir gün ekonomik bunalıma yol açacağını bilmiyor muydu?. Biliyordu elbette. Biliyordu çünkü IMF ekonomi bilme-yenlerin yönetiminde değildir. Kıt para politikası ile enflasyonu aşağıya çekmenin ne menem sakıncalı yöntem olduğunu elbette biliyordu. Niyet Mektubuna o nedenler, Merkez Bankasının net iç varlıklarını 1200 trilyondan daha yukarıya çıkmamasını koşul olarak yerleştirmiş ve bir de bunu "performans kriteri" olarak betimlemişti. Aslında ekonominin idam fermanıydı bu ve Türkiye Sorunları kitap dizisinin 32 nci sayısında (Aralık 1999) bu deli saçması "kur çıpası" kavramını kimi öğretim üyeleri savunduğu halde eleştirmiştik. Hiç kimse IMF'ye bu tutarsız ekonomi programının ön koşulu olarak niyet mektubunda TEK'i TEAŞ ve TEDAŞ olarak ikiye ayırmakla yetinmeyip onların da parçalanmasını koşul koymanın ne gereği var, ekonomi programının başarısına katkısı nedir diye sormadı. 9 Aralık 1999 'da yürürlüğe giren yeni para ve kur politikasının kesin savunucusu olan IMF, şimdi ters yönde alınan "dalgalı kur" politikasını da utanmadan desteklediğini açıklıyor. Neden? Çünkü onu Türkiye'nin ekonomil sorunları ilgilendirmiyor doğal olarak verdiği borçarları geri almanın peşinde.

Kimsenin ayırdına varmadığı bir başka olay, IMF'nin Tür-kiye ekonomisini iki seçenekli kıskaç içine sokmasıydı. bunu başardı:

1. Kıt para politikası ile enflasyonu aşağıya çekmek: Bunun sonucu ekonomik bunalım.
2. Dalgalı kur politikasıyla ekonomik bunalımı aşmak:Bu-nun karşıtı enflasyonun tırmanışa geçmesi.

Kısacası ya bunalım,ya enflasyon. Hangisini seçiyorsan ben desteklerim, iş ki sen ileri süreceğim niyet mektuplarına imzanı at ve kendini özel sektörcü serbest piyasa ekono-misinin insafına terk et.

Kurtarıcı olarak gelen Kemal Derviş, rant ekonomisini üretken ekonominin (reel ekonomi sözcüğü kullanılır oldu, oysa Türkiye Sorunları kitap dizisinin yayına girdiği 1994 yılından beri inatla ve ısrarla üretken ekonomiyi savu-nuyoruz, kimileri şimdi reel ekonomiden söz eder oldular!) gerisine çekebilecek mi? Paranın üretimi finanse etmesi ve tasarruf yoluyla yatırıma dönüşmesi sürecini yeniden yaratabilecek mi? Eğer bu iki koşulu yerine getiremez ise, başarı şansını yakalayamaz, çünkü Türkiye-'nin tüm sorunları üretim yetersizliğinden ve verimsizlikten ve savurganlıktan kaynaklanmaktadır.

Bugün Türkiye'nin ekonomisi 1920'leri anımsatıyor. Savaş sürerken ve ülkenin dört bir yanı işgal altındayken, ekono-miyi savaş harcamalarının finansmanında kullanırken, Mustafa Kemal Atatürk, Türk parasının değerini nasıl koruyabildi ve üretim artışını nasıl sağladı, Osmanlının bırakıp kaçtığı dış borçları nasıl ödedi, doğal kaynakları ve işgücü potansiyelini nasıl devinime geçirdi, birinci ve ikinci sanayi planlarını nasıl hazırlattı, bu yakın tarihimizi bilmeden ve öğrenmeden başarı şansını yakalamanın olanaksızlığını kabul etmek gerekir.

Devletin elini eteğini ekonomiden çekmesi (bu söz eski Cumhurbaşkanı Demirel'e aittir) gibi sakat,yanlış,zararlı politikadan dönüp, tersine devletin rüşvetten,vurguncuyu ve soyguncuyu kayırmaktan vazgeçmesi, ulusta yeniden güven duygusu uyandırması gerekir. Bunun bugünün siyasal kadrolarıyla başarılacağını sanmak fazla iyimserlik olur..

Ekonomik bunalım sürmeli, iflaslar doğmalı, kıtlık ekonomisinin koşullarında yoksullaşan kitleler iç savaşa hazır psikolojiye ulaşmalı ve Türkiye'nin doğusu, dış müdaheleye hazır duruma getirilip, kökü dışarda olan Ermenilerin ve Kürtlerin bağımsız toprak edinmeleri sağlanmalıdır. Batı'da bunun ön hazırlıklarına başlandı bile. Sözde Ermeni soykırımı yaygınlaşıp toprak talebine dönüştürülmeyecek mi? Ekonomik bunalımın köklerinde bu sorulara yer vermek gereksinimi açıkta bırakılma-malıdır.

Anadolunun Ortadoğuya yakın yöresinde yapay ve kukla bir devletin kurulması ile, ilerde gelişmesini tamamlayan ve kendi ulusal çıkarlarını korumasını bilen siyasal iktidarı yarattığında, yakın ve uzak doğuda sözü geçen ve etkin rol oynamaya başlayacak olan Türkiye parçalanmak ya da federatif sisteme itilmek isteniyor. Üniter ulus devletinden uzaklaşmalıdır. Amacın bu olduğuna ilişkin kuşkularımız var

Anadolu insanı aç kalabilir fakat onursuz kalamaz. Kendisine onursuzluğu biçen tüm koşulları elinin tersiyle uzaklaştırmasını bilir. Anadolu insanı kendi tarihini kanıyla ve onuruyla yazmıştır.

Burada koşulları acımasızca ve tüm çıplaklığıyla eleş-tirmemizin bir tek nedeni var: Bu ulusu ve bu toprakları sevmek ,onu her türlü sakıncadan esirgemek. O yüzden neleri yadırgıyoruz gösterelim:

2.Kendi Parasını Yadsıyan Ekonomi.

Yer yüzünde Türkiye'deki gibi kendi parasını yadsıyan, kendi parasından kaçan ekonomiyi ortaya çıkaran siyaset ve devlet adamları yaşamış mıdır? Türkiye artık kendi para-sına sahip çıkmasını bilen siyaset ve devlet adamlarını iş başına getirmelidir.

Çizelge1'de para arzı (M2) ile döviz (yabancı para) ve dolayısıyla ikisinin toplamı olan M2y bir arada göste-rilmiştir. Döviz mevduatı edinmeye 1984 yılında başlandı. Yerli paranın yabancı parayla dönüştürülmesine olanak tanıyan kararın doğal sonucuydu bu. Aslında sağlıklı ekonomik koşullar oluşmadan, dış ödemeler dengesi sağlanmadan alınan bu yanlış kararın sakıncaları şimdi daha çok açığa çıkmıştır. Demokratik özgürlüklerin bir uzantısıymış gibi, yerli paranın yabancı parayla değiş tokuş özgürlüğü de erken, ön hazırlıksız gündeme girdi. Bunu elbet sermaye piyasası izleyecek, yüksek faiz konjonktürü de devreye girince artık paranın para kazandırdığı çarpık ekonomi politikası, devletin resmi ideolojisine dönüşecekti. Bununla yetinilmeyecekdi elbet. Sömürge ekonomisine ve köşe dönmeciliğe kapılar ardına kadar açılmalıydı. Sırdaş Hesap türünde bir mevduat biçimi yaratılmalı ve kara paralar aklanmalı, işini bilen memurlarımız rüşvetlerini bu hesapta güvenceye almalıydı. Bu da yeterli olamazdı elbet. Aklanması gereken yabancı kara para da vardı yurt dışındaki bankalarda, yurtsever (!) yuttaşlarımızın. Onlar da ülkeye, yıkanarak ve aklanarak gelmeliydi. Nasıl mı? Dışsatım için, nesneyi ihraç etme koşul olmamalı, merkez bankasına döviz yatıranın ihracat yaptığı kabul edilmeliydi. Öyle oldu. Gümrük memurlarının sınırdan çıkan boş kamyonların içinde ne olduğunu görmeleri kararnameyle önlendi, hayali ihracat olanaklarına da kapılar ardına kadar açıldı. Merekz bankasına yurt dışındaki dövizni yatırıp yazılı belge alanlar, DPT'ye sunduğunda teşviklerden yararlanıyor, prim alıyordu. Bunların arasında milletve-killer bile vardı. Devleti soymanın kurumlaşmasıydı bu.

Pek çok köşe yazarı, bu kararları alan başbakan için onun vizyonuna kimse ulaşamadı diye yazacaktır hem de 1970'lerde solcu olanlardan kimileri.

Çizelge 1' e geri dönelim. Son sütuna yabancı para, yerli para oranlarını yazdık. Hemen o yıl yabancı para, yerli paranın % 33 'u gibi bir orana yükseldi. 1990 'a kadar sabit kaldı bu oran. Ve biz bunu bile yadırgıyorduk. Sonra ne oldu, 1995'de yabancı paranın yerli parayı ikiye katladığını gördük. 1999 yılı sonunda yabancı para yerli paranın % 78' kadar.

Bu olumsuz gelişme üzerinde hayali ihracatın büyük payı vardı elbet. Döviz kaçakçılığı yasallaşmış ve kurumlaş-mıştı, hangi parayı yuttaşın kullanacağına kendisinin karar vermesi, demokrasinin gereğiydi artık!. Halkevlerinden gençler solcudur diye alınıp götürülüyor ,Emniyetin DAL şubesinde Filistin askısına asılarak işkence görüyordu. Devletin güvenliği için gerekliydi bu işkenceler!. Devlete karşı çıkmaksızın devleti soymanın demokratik hak ve öz-gürlük olduğunu henüz işitmemişti işkence gören o genç insanlarımız.

Kendi parasını yadsıyan bir ekonomiyi düzlüğe çıkaracak teori keşfedildi mi bilemiyoruz. Kemal Deviş biliyorsa o teoriden yararlanarak yabancı paranın saldırısından para arzını kurtarmalıdır.

Neden ? Çünkü Merkez Bankasının asıl görevi olan para arzını düzenleme yekisi,onun hasmı durumuna gelen sermaye piyasasının ve yabancı banknotların eline geçmiştir. Oysa Merkez Bankasının para arzı üzerindeki etkinliği o denli önemli ve yaşamsaldır ki, o yetkinliği ve etkinliği sermaye piyasasının etkisizleştirmesine Kemal Derviş hangi araçlarla karşı çıkacak bilemiyoruz.

Yabancı paranın saldırısı yetmiyormuş gibi, bir başka sakınca kendiliğinden devreye girdi: Bankalardaki mevdu-ata Devlet güvencesinin sağlanması. İçi boşaltılan bankaları devletin üstlenmesi olayı da devreye girince, ekonominin çöküşü siyasal iktidarlar tarafından hızlandırılmış oldu. Yangına körükle gittiler.

Gerekçe yanıltıcıydı elbet.. Sözüm ona, tasarruf sahipleri korunuyor ve tasarrufunu bankaya aktaranların hakları savunuluyor kayba uğranmaları önleniyordu, fakat aslında korunan kendi bankasının içini boşaltanlardı. Yani kişiler kendisnin hırsızı olmuşlardı.

Sonra ne oldu, öte yanda Sümerbank ve Etibank kamu bankaları özelleştirildi, yakın ve bildik eşe dosta satıldı. İçi boşaltıldıktan sonra yeniden devletleştirildi.

Kendi kendisinin soyulmasına böylesi umursamasızca göz yuman bir başka devlet var mıdır bilemiyoruz.

Çizelge 1. Para Arszı ve Yabancı Para Baskını.

Yıllar.........M2 / Y..............M2................My................M2y........My/ Y
1970...........0.21.............. 44
1975...........0.21..............147
1980.......... 0.17............. 882
1985.......... 0.23.............8145.............2436 ............10581........ 0.30
1990.......... 0.18.......... 71570........... 21793.............93793........ 0.30
1995.......... 0.16....... 1256632....... 1157966..........2414598........0.92
1999.......... 0.28.......22596061......17523249....... 40119310....... 0.78

Kaynak:DPT.Ekonomik Göstergeler yayınından hesap sonucu.
Not. Çizelgede M2 toplam yerli para My, yabancı para miktarı, M2y yerli ve yabancı toplam para arzını gösterir
M2/Y, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla (GSYİH) içindeki para miktarıdır ..

3.Sanayi-Ticaret-Banka-Medya-Eğitim Koalisyonu.

Ekonomiyi düzlüğe çıkaracağı umulan Kemal derviş, acaba ABD'de sanayici+tacir+bankacı+medya+ üniversite sahibi aile şirketlerine rastlayabilir mi?

Kemal Dervişin başarısını engelleyecek olan en tehlikeli hasmı, sanayi+ticaret+banka+medya+eğitim ortaklığı dır ve gerçek şu ki, Türkiye'de iktidar ortaklığından daha da güçlüdür. Çünkü siyasal iktidarların ne zaman hangi kararı almasına onlar yön verir. Menkul Kıymetler Borsasında birleşik endeks 1948'e mi düştü, delinmeyeceği açıklanan yeni vergi yasasını ilk delen kişi o dönemdeki başbakan Mesut yılmaz olur.

Tüm ekonomik kararların nasıl alınacağının ölçütü artık, sermaye piyasınadaki "birleşik endeks" tir. Birleşik endes düştü mü, ekonomik bunalım söz konusu olmasa bile bunalımın çanları çalmaya başlar. Hatta Başbakan Ecevit, Cumhurbaşkanı'nın Anayasa kitabını savurup atmasını birleşik endeksteki düşüşün nedeni olarak gösterebilir.

Kemal Derviş sanayi-ticaret-banka-medya-üniversite ortaklığı kördüğümünü Gordiyomun kılıcıyla kesemez ise, ekonomiyi düzlüğe çıkarmanın düş olduğunu anlamakta gecikmeyecektir. Ve birgün varkına varacaktır ki, hükümet kararlarının yönünü bu ortaklık etkilemekte hatta yazımını bile üstlenmektedir. Çünkü devleti kuşatmakla yetinme-miş,h atta devletin içine bağdaş kurmuştur.

Berberin giysi dikmesine olanak tanıyor mu teziler örgütü.

Sanayici ne hakla medyaya burnunu sokuyor. Nasıl oluyorda ticaret yaparak kendi ürettiğinin nihai mal piyasasındaki fiyatı kendisi saptıyor. Özel sektörde beş ailenin bu geniş yelpazeye dal budak salması önlene-medikçe ekonomiyi düzlüğe çıkaracak binlerce Kemal Dervişlerin çabası yetersiz kalır.

Çünkü Türkiye'nin ekonomisi, yönetimi, adaleti ve siyaseti artık sakıncalı biçimde ve tüm bunalımlara kaynaklık edecek özgürlük içinde,sanayi-ticaret-banka-medya-eğitim ortaklığı tarafından kuşatılmıştır.

5.Gümrük Birliği Kıskacı.

Zamanında Gümrük Birliğine katılmamızın kendisinin değil halkın zaferi olduğunu açıklayan Deniz Baykal, acaba şimdi Çizelge 2'de göreceği sonuç karşısında ne söyle-yecektir? Gümrük Birliğine girmenin, Avrupa Birliğine girmeyi kolaylaştıracağı savını ileri süren siyaset ve devlet adamları ve kimi köşe yazarları ve hatta üniversite öğretim üyelerinden kimileri Çizelge 2'deki rakamları gördükleri zaman utanç duyacaklar mı?

Çizelge 2. Gümrük Birliği Karşısında Dış Ticaret Açığı Artışı. ( milyon ABD doları)

Yıllar ..... Dışalım (M) .... Dışsatım (X ).... (X-M )...... (X-M)/X
1994...... 10 915............... 8 635.............2 280......... 0.26
1995...... 16 860............. 11 075............ 5 789..........0.52
1996...... 23 138............. 11 549.......... 11 589......... 1.03.
1997 ......24 870........... ..12 248.......... 12 622......... 1.03
1998...... 24 071........... ..13 498.......... 10 573......... 0.78
1999...... 21 419........... 14 333............. 7 086.......... 0.50
Top: .... 121 273 ......... 71 338 .......... 49 939 ......... 0.70

Çizelge 3. Gümrük Birliği Öncesi AT ülkelerini Dış Ticaret Açığı (milyon ABD doları) Son sütunda X-M, dış açığı gösteriyor,dolayısıyla X-M/X, dısatım içinde dışaçık payıdır. Yani dışsatımın, dışaçığı ne oranda karşıladığını gösterir.

Yıllar ..... Dışalım (M )... Dışsatım (X) .... Dışaçık ....( X-M)/X
1988..........5894...................5098........................796.................0.16
1989......... 6 055............ 5 407................ 648............ 0.12
1990 .........9 328....... .....6 892............. 2 436 ............0.35
1991......... 9 221......... ...7 042.......... ...2 179............ 0.31
1992....... 10 050.............7 603.............. 2 447........... 0.32
1993....... 12 949............ 7 288 ..............5 661........... 0.77.
Top : ..... 53 447 ...........39 330 ........... 14 117 .......... 0.36

Kaynak:DPT.Ekonomik Göstergeler

Çizelge 2 ile yetinmek yanlış yoruma neden olabilir. Aslında Gümrük birliğine girmeden önceki 6 yıl ile sonraki 6 yılı karşılaştırmak gerekmektedir. Gümrük Birliğine girdikten sonra 6 yıl içinde toplam 121 .2 milyar dolar dışalım karşılığında o ülkelere ancak 71.3 milyar dolar satışımız olmuş ve dolayısıyla toplam 49.9 milyar dolar borçlanmış durumdayız. Sermaye hareketleri ve görün-meyen kalemlerde olumlu gelişme de olmadığı için, güm-rük duvarlarını indirmemiz kimini ortadan kaldırmamızın sonucunda AB ülkelerine daha çok borçlanmak gibi bir zararımız ortaya çıkmıştır. Avrupa Birliğine girmemizi kolaylaştıracaktır, Avrupa Fotoğrafında yerimizi alacağız gibilerden safsata ileri süren devlet ve siyaset adamlarına, kimi köşe yazarı ve öğretim üyesine bu sonuca ibretle bakmalarını öneriyoruz. Çünkü o ülkelere dış satımımızın % 70'i oranında borçlanmış olduk.

49 936/ 71 334 = 0.70

1999'dan önce bu oran: ,14 117/ 39 330= 0.36 idi. (Çizelge 3)

1992 ve 93 yıllarındaki dış ticaret savurganlığı ve otomotiv sanayiinde dış alım patlamasına olanak sağlanmasaydı bu oran çok da küçük kalacaktı.Nitekim:

Çizelge 3'de Gümrük Birliğine girer girmez 1993 yılında hemen dış açık, dışsatımın % 76'sına yükseldi. Oysa önceleri bu oran % 12'ler düzeyindeydi.

Ekonominin esenliğe kavuşabilmesi için, IMF'ye avuç açmadan ve onun öne süreceği, iç işlerimize karışmaya yol açan koşullarına boyun eğmeden önce G-x'lerle ( şimdi kim bilir G-kaç olacak o yüzden biz G-x deyimini kullanı-yoruz) yeniden pazarlık masasına oturmalıyız. Ve ekonomimizin böylesi dışalım savurganlığına tahammülü yoktur, dış alım savurganlığı gümrük duvarlarının yok edilişinden kaynaklanıyor, ekonomimiz çökerse bundan sizin daha büyük kaybınız olacaktır. Dış ödemeler dengesini sağlayıncaya kadar biz yeni gümrük duvarları inşa etmek zorundayız. Başka çözüm yolu bulamıyoruz. Bizi Avrupa Birliğine kabul mu etmeyeceksiniz, zaten biz de fazla istekli değiliz. Bu düşünceyi Kemal Derviş, diplomatik bir diller ve akıllıca ve ipleri koparmadan, ileri sürmez ve olumlu sonuca ulaşamazsa başarılı olma şansı yok denecek kadar azdır. Onun başarısı ekonominin düzlüğe çıkmasıyla özdeşleşmiştir. Ekonomi bir kişiye endekslenebilir mi? O ülke Türkiye ise elbette bir kişiye endekslenir.

6.DPT Neredesin? Seni Geri İstiyorum.

Türkiye Sorunları Kitap dizisini yedi yıldan bu yana tek başına yayımlayan kişi, (herkes kadrom olduğunu sanıyor ve tek kişilik kadro olduğumu bilenlerin sayısı çok az) 1960 yılının Temmuzunda, yedek subaylık görevini yaparken atandığı DPT'nin henüz teşkilat yasası çıkmamıştı. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planının 15 sektörlü sanayiler arası girdi çıktı denklemlerinin çözü-münü o kişi (A.N.Ölçen) üstlenmişti. Çimento,şeker sana-yilerinin plana girmesini ve ayrıca "İnşaat Sektörü" gibi bir kompleksin kalkınma planında yer almasını sağladı. Tetkik Tahlil Şubesini kurdu ve Birinci Kalkınma Planının uygulama sonuçlarını analiz ederek yayın haline getirmeye başladı. Yatırımları hızlandırmak, tıkanıklıkları önlemek için, alınması gereken önlemleri Yüksek Planlama Kurulunda o savunuyordu. Yıllık Programlara girecek yatırımların savunucusu da oydu ve elindeki mührü basıp ta üzerine imza atmadığı hiçbir yatırımın ödeneği Maliye Bakanlığından ayrılmazdı. Sayımız çok azdı fakat sözü dinlenen saygın uzmanlardık. Bununla yetinmiyordu o bir avuç uzmanl Valilerin ve yerel yönetim görevlilerinin katılımıyla bölge toplantıları düzenleniyor ve uzun erimli planların ve yıllık prog-ramların tanıtımını sağlıyordu. Bize plan değil pilav gerekir diyenler bile sonradan planı savunur oldular. Çünkü onlar da anladılar ki, plan olmazsa pilav da yiyemeyecekler.

Şimdi ey DPT seni geri istiyorum . Kemal Dervişe ilk öneriniz şu olmalıdır. Elde sürüncemede kalmış 5300'ün üzerinde programa girmiş yatırım projesi var. Tutarı 50 katrilyon TL.nin üzerinde. Ayrılan ödenekle hiçbir yeni yatırım programa alınmasa bile devam edenlerin sonuç-lanması için 20 yıl gerekir. Kerem kılınız. Size sundu-ğumuz çizelgedeki yatırım projelerinin bir an önce sonuç-lanması için, gerekli önceliğin ve ödeneğin karar altına alınması gerekir. Kemal Dervişe bunları söyleyiniz ve deyiniz ki: Türkiye Ekonomisinin kurtuluşunun yolu Mer-kez Bankasından ve IMF'den değil DPT'den geçer

Bunu söyleyiniz, çünkü siz DPT olarak bunun için kurul-dunuz, bunun için varsınız ve siyasal iktidara kendinizi kabul ettirmek zorundasınız

7.Ekonomik Bunalımın Derindeki Kökleri.

1.Türkiye, Keynesci ekonomiyi başaracak süreci yaşama-dan,kendisini Friedman'n kollarına attı. 24 Ocak 1980 İstikrar(!) Kararları 12 Eylül 1980 sonrasında "alternatifi olmayan" model biçiminde kamu oyuna ve o dönemdeki askeri yönetime sunuldu. Oysa o program kısa erimli ol-ması gerekirken, Friedmancı para teorisinin üstü örtülü uyarlamasını getiriyor ve .devletin ekonomi ve maliye politikasının tümünü kapsamaya başliyordu. Ekonominin ve maliyenin geleneksel yapısı,karma ekonomnin kaza-nımları, yeterince sermaye birikiminin olmaması,teknolo-jik gelişmeye yabancı kalmış olmak, ödemeler dengesinin sürekli açık vermesi, para arzının olağan üstü artışı, kamunun finansman açıkları, yerli paranın kendisini enflasyon karşısında savunamaması, üstüne üstelik tasarruf sahiplerini korumak biçiminde yapay gerekçeyle yüksek faiz konjonktürünün tercih edilmesiyle reel yatırımların çekiciliğini yitirerek spekülatif kazançların ve kara paranın kurumlaşması olguları üzerine Friedman'ın parasal ekono-misini yerleştirmek elbette bir dizi bunalımlara yeşil ışık yakmaktı. Turgut Özal, şimdiki felaketin ön hazırlıklarını yaparken, yeni bir kalkınma modeli uyguladığına tüm Türkiye'yi inandırmaya başarmıştı.

Ekonomi öğrenimlerinde bile Keynesci yaklaşım yeterince anlatılmıyor,kimileri onun "devlet müdahelesi" ni sol ide-olojiye yatkın görmekte kimi öğretim üyeleri de Merkez Bankası'nın işlevinin Keynesci para arzının temel anahtarı olduğunu göz ardı ederek öğrencilerine yüzeysel bilgiler vermekle yetiniyordu. Merkez Bankası da zaten Hazineden para taleplerini karşılamakla kendisini ödevli gören "emir kulu" na dönüştürmüştü.

Ulusal tasarrufun gelir ve faizin etkisinde yatırıma dönüşmesini sağlayacak kurumlar da oluşmadığı için, yüksek faiz konjonktürü hem özel sektörü ve hem de kamu iktisadi girişimlerini yatırım dışına itmiş oldu ve Türkiye'de hem devlet ve hem de özel sektör tüccarlaşmaya başladı. Paranın getirisi nerede daha fazla ise, oraya yönelmişti herkes. Bunun ilk öncüleri "bankerler" oldu ve o dramatik öykü halkın küçük tasarrufların yok edilmesiyle sonuçlandı. Çünkü tasarrufları alacak belli süre sonra faiziyle geri ödeyecek, hukuksal düzen oluşturulmamış ve 24 Ocak 1980 İstikrar Kararnamesine temel olan yasa tasarısında sadece "sermaye Şirket" deyiminin konmasıyla yetinilmişti.

Ne demekti sermaye şirketi,nasıl bir hukuksal yapıda olmalıydı ve ticaret yasalarındaki yeri neresiydi. Turgut Özal'ın kimlere hazırlattığı belli olmayan o tasarı, Bütçe Plan Komisyonunda ağır eleştirilere uğradı ve Adalet Partisi milletvekilleri bile tasarıyı savunmaktan vazgeçtiler ve Meclis gündemine giremedi. Fakat 12 Eylülü askeri darbe, Özal'ın önünü açmış ve çarpık tasarıyı seçeneği olmayan model olarak sunmayı askeri yönetime kabul ettirmeyi başarmıştı. Zamanında karşı çıkan CHP milletvekillerinin tümü 5 yıl siyasi yasaklı idiler ve konuşma hakları ellerinden alınmıştı, Mamak Askeri Mahkemesine taşınmaya hatta Meclisteki konuşmalar nedeniyle bile kovuşturmaya uğramaktaydılar.

Plan Komisyonunun 6.3.1980 günlü toplantısında bundan 20 yıl önce,bu satırları yazan A.N.Ölçen'in konuşmasından şu birkaç tümceyi aşağıya aktarmakla yetineceğiz:

Bildiğim kadarıyla,Adalet partisi yöneticilerinin anladıkları ,yatırım yapan özel sektördür. Verimli alanlara tasarruflarını tahsis eden yatırım yapan özel sektördür. Oysa bu tasarı, Adalet Partisinin özel sektör tanımının dışında, başka bir kesim teşvik ediliyor. Para toplayan, para toplayıcı firmalar,yani finansör firmalar yara-tılıyor. Adalet Partisi de bundan rahatsızlık duyacaktır. Ekonominin finansör firmalara ihtiyacı duyulabilir. Finansman firmaları da gerekli olabilir. Ekonominin o tür firmalara ihtiyacı varsa, o kurumların önce hukuki müesseseleri kurulmalıdır. Yani onlara hukuk getirilmelidir. Para toplayıcı firmalar yer altında kendi-lerine hukuki kılıf ortaya çıkarırlar.

Bunun son dereceli sakıncalı ve ilerde Türkiye ekonomisinin ve küçük tasarruflarının sahiplerinin başına bela olacak finansör firmalar yaratılacağı kanısındayım...Para toplayan topladığı parayı ne yaptığı,ne yapacağı,ne zaman geri ödeyeceği belli olmayan ve ciddi bankalarla haksız rekabet içine giren,onların fonlarını ellerinden alan ve nasıl kullandığı belli olmayan bir takım banker firmalar ortaya çıkacak ve Türkiye'nin ekonomisi ilerde bunlarla uğraşamayacaktır.

Bugün o eleştirilerdeki gerçekçiliğin göz ardı edilmesinin sancılarını çekmektedir Türkiye: Hukuksal alt yapısı olma-yan 24 Ocak 1980 'in "Sermaye Şirket" lerine Türkiye'nin geleceğini teslim eden o mantığın bugün yaygınlaştığını, kurumlaştığını görmekteyiz. Bakkal dükkanından daha kolay banka açmanın bu denli özgür,başıboş bırakılması sonucunda, mantar gibi türeyen şimdiki yapay bankalar, Özal'ın "Sermaye Şirketleri" tanımını içinde yer alan bankerlerin, bugün daha örgütlü ve kurumlaşmış proto-tipleridir. Halkın tasarrufları na 1980-85 döneminde bireysel olarak el koyan bankerleri ile 1995 sonrasına banka adı altında halkın tasarruflarını örgütlü olarak, zim-metine geçirenler arasında fark olduğu söylenemez. Çünkü bugünün yapay bankalarını da düzenleyen hukuksal alt yapı ve adaletin disiplini yaratılmış değildir. Aslında bu disip-lini yaratmak "sanayi+ticaret+medya+banka+eğitim" ortaklığı tarafından uygun görünmemektedir.

Kemal Derviş nasıl bir Türkiye'de ve hangi koşullar altında ekonomiyi esenliğe kavuşturmaya çalıştığını bilmelidir. Çünkü Türkiye'de soygun kurumlaşmış ve resmi ideolojiye dönüşmüştür.

2.Tüm gelişmekte olan ülkeler, IMF başta olmak üzere, Milton Friedman'ın para kuramının kurbanı olmak üzeredir. Türkiye ilk seçilen kurbanlardan sadece biridir. Arjantin, Meksika, Şili, hatta Gana, Friedman'ın laboratuvarları olarak kullanıldılar.

1950-1960 arası DLF, 1960-70 arası AID, daha akılcı idiler. Ya da gelişmiş ülkelerin gerçekten gelişmesinden yanaydılar çünkü kendilerini, üretimlerine gelişmekte olan ülkelerin doyurucu Pazar olmaları ancak kalkınmalarıyla sağlanabilirdi. O yüzden fizibil yatırım projelerini destekliyor ve AID'den dış kredi (borç) alabilmek için fizibil proje sunmak gerekiyordu. Oysa Dünya Bankası ve IMF'in repertuarında "yatırım projesi" kavramı göz ardı edilmiştir. Verecekleri kredi, o ülkede sermaye piyasasındaki bunalımı gidermek,birleşik endeksin değerini koruması içindir. Neden? Çünkü ekonomik bunalımın tanımı değişti onun yerini para bunalımı aldı. Neden? Çünkü: Gelişmiş ülkeler, dayanıklı tüketim malı üretip satmayı gelişmekte olan ülkeler aktardılar. Onlar hem doğalarını korumayı bu yoldan sağlıyor ve hem de teknoloji üreterek, daha fazla rant ediniyorlar. Şimdi artık onlar için yatırım projeleri önemli değil, teknolojilerinin finansmanı sağlayacak olan parasal kaynakları gelişmekte olan dış ülkelerdeki sermaye piyasalarından edinmeleri gerekiyor. Öyleyse, öyle ise gelişmekte olan ülkelerin sermaye piya-salarında bunalım olmamalı hisse senetleri değer yitirmemeli ki bir gün edindikleri payların değeri bir sonraki gün artabilsin.

Nesnel ürünlere karşı arz talep dengesi onları ilgilendirmiyor. İş ki sermaye piyasasında hisse senetleri değer yitirmesin. Herkes sanıyor ki IMF, Türkiye'nin sermaye piyasasındaki bunalımı kendi para babalarının zarara uğramaması için kurtarmaya çalışıyor.

Gelişmekte olan ülkelerin bir gün ABD dahil G-8'lerin korkulu rüyası olacaktır Çünkü onları kapıda bekleyen kitlesel açlık ve yoksullaşma, IMF'nin arka çıkmaya çalıştığı aşırı gelişmiş ülkelerin dünyasını karartacaktır.

3.Dünya Bankası bir gün IMF'nin yeniden düzenlemesini ele almaya zorunlu olacaktır. Onu buna ikna edecek tek insan da Türkiye'deki Kemal Derviş olabilir. Eğer Kemal Derviş, gelişmekte olan ülkelerin, üretimlerini arttırarak verimli alanlara yatırım yapmakla istihdam olanakları yaratmak zorunda olduklarını ve paranın daha çok finanman aracı olması ve para kazanmanın aracı olmaktan kurtarılması gerektiğini savunabilirse, yalınız Türkiye'ye ve gelişmiş ülkelere değil çok gelişmiş olanlara da yardım etmiş olur. Çünkü 2001 nci yılın yoksullaşan ülkeleri gelişmişlerin başına yıkılacaktır. Bizden söylemesi,.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail