Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 38 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMA L

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal'in kişiliğinin belgesi olan gizli celseler, aslında Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundaki koşulların da canlı tanığıdır. O celselerde Mustafa Kemal, zihnindeki "Cumhuriyet" kavramının ve "bağımsız ulus" koşulunun göz ardı edilemez ilkelerinin tek başına savunucusu ve yalnızca savunucusu değil, fakat aynı zamanda kuramcısı, uygulayıcısıdır. Onunun bilincinde kuram ve kural, uygulama ve kurumlaşma bir bütün oluşturmaktadır. Bu bütünselliği yaratan ve koruyan bir başka devlet adamına Dünya tarihinin tanık olduğu söylenemez. Moltke olmasaydı. Bismark, Almanya'nın ulusal bütünlüğünü sağlayamazdı. Karl Marks olmasaydı, Lenin 17. Ekim devrimini gerçekleştirecek bilinç düzeyine ulaşamazdı. İngiltere'de Thomas Cromwell, yaşamasaydı, demokratik yönetimin köşe taşlarını Büyük Britanya Krallığı oluş-turmakta bir yüzyıl yitirebilirdi... Mustafa Kemal Atatürk, kişiliğinde kuram, kural ve kurumları uygulama ile bütünleştiren yer yüzünün ilk temsilcisidir. Onu anlaya-bilmek ancak tarih ve felsefe bilinciyle olanaklıdır. Onu yakından tanımak ve anlamak, TBMM'nin gizli celse-lerindeki konuşmalarını ve karşılaştığı sorunlar karşısındaki tutarlı ve gerçekçi tavrını öğrenmekle kolaylaşır. Kendi-sinde doğanın bağışladığı deha ile bu niteliklerini yorum-lamak, O'nu eksiksiz anlamanın nedeni olabilir. Sorumluluk bilinci içinde, kendisine ve ulusa saygısının ürünüdür başarıları.

Bugün siyasetin ve kamusal yönetimin başında bulunan kişiler, dış ekonomik ve siyasal ilişkilerde, ikircikli, kararsız, çekingen ve ürkek davrandıkları, dış ilişkilerde ulusal çıkarlar söz konusu değil de nezaket kuralları geçerliymiş gibi davrandıkları ve ağır dış borç yükü altında ulusal bağımsızlığın zedelenmesine tepki gösteremedikleri için, Mustafa Kemalin Devleti, bugün ne yazık ki, Batı'nın sorguladığı devlet konumuna düşürülmüştür.Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni sorgulamaya hiçbir devletin gücü yetmezdi. Mustafa Kemal Atatürk, eğer devletin başında olabilseydi. Çünkü onun ekonomisi bu denli dış borç yükü altına girmez, Avrupa Birliğine üye olmak için bu denli boynu bükük yalvarıklı dış politika izlenmesine razı olmaz ve ülkeyi bu duruma düşüren Dış İşleri Bakanlarını, Bekir Sami Beye yaptığı gibi hemen görevden alırdı. Bir ulusun ve onun devletinin onurunu korumak, toplum olarak aç kalmaya razı olmayı gerektirebilir. AB' ye üye kabul edilmek için, ulusal onurun bu denli hafife alındığı dönem sadece Osmanlının son yıllarında söz konusu olmuştu. Genç Türkiye Cumhuriyeti, 1919'u yeniden yaşamaya başlamıştır. TBMM'nin gizli celselerinde Mustafa Kemal Atatürk'ü arıyorsak, bunun bir nedeni var. Bugünün devlet ve siyaset adamlarına, O'nun sözlerinden tavır ve davranışlarından gerekli dersleri alması içindir. Bugün "dünya devleti" olarak Türkiye'yi nitelemeye çalışan megalomaniayı bir yana bırakıp, devletin onurunu korumaktan yoksun düşen siyaset ve devlet adamlarına elbette sözümüz olacak: Sizler Türkiye'ye layık değilsiniz.

1921 yılında TBMM'nin gizli celselerinde günlerce görü-şülen İtilafname (uzlaşı) metninde, Türkiye'yi terk ederek işgal ettiği toprakları geri vermekten başka çaresi kalmamış Fransa'nın, "İtilafname" metninde, yeni ödünler koparmayı amaçlayan isteklerine bugünün siyaset ve devlet adamları boyun eğer ve sonra da içimize sindiremedik derlerdi. Çünkü o yılda öylesi itilafnameye imza koyan Bekir Sami'lerdir bugünkü devlet ve siyaset adamları.

IMF'ye verilen niyet mektubunu değil imza etmeye, zihninden geçirmeye bile yeltenemezdi hiç kimse Mustafa Kemal Atatürk'ün Cumhuriyetinde.

Fransızlar, ülkemizde işgal ettikleri toprakları terk ederken uzlaşma metninde öylesine maddelerin yer almasını önermişlerdi ki, siyasal ve yönetsel etkinlikleri sürecekti. 12 Ekim 1921'den 18. Ekime kadar süren gizli celselerde Fransa'nın İtilafnamedeki önerileri büyük bir titizlikle irdelenmiş, eleştirilmiş ve yüreklilikle karşı çıkılması gereken maddeler ortaya konmuştur. Yurdunun yararını koruması gereken milletvekilleri elbet böyle davranacaktı. Savaş, ülkenin dört bir köşesinde sürerken ve iç ayak-lanmalarla da baş edilmesi gerekirken, TBMM'yi oluşturan milletvekilleri ulusun yararını korumanın bilinciyle kürsüye çıkıyor ve kimi zaman hükümete eleştiriler yöneltiyorlardı. Mustafa Kemal Atatürk'ün kişiliğinde, TBMM' nin başka türlü davranması düşünülemezdi. Nitekim, Mustafa Kemal 16 Ekim 1921 günlü celsede kürsüye çıkarak şunları söylemişti:

Mukaddeme yi kelam olarak (sözlerime başlarken) şunu arz edeyim ki bu itilafname muhteviyatı (içeriği), şeraiti (koşulları) kendisini ret ettirmek için söz söylemeğe, fevkalade parlak nutuklar verecek zemin olur ki, merdut (ret olunmuş) telakki edilebilir. Fakat hakikati hal böyle midir? Kanaati fikriyemle (düşünsel kanıma göre) hakikati hal böyle değildir. Bütün arkadaşlarımla beraber ve belki onların başında onun kabulüne dair (ilişkin) bir tek kelime tefevvüh (anlamsız söz) etmekten içtinap ederim (çekinirim) Nitekim, Bekir Sami Bey’in imza edip buraya getirdiği itilafnameye muttali olduğum (bilgilendiğim) dakikada heyecana tutuldum. Bu kabil değildi. Kabul olunamaz dedim. Bu isyan-ı ruhiyi bana yaptıran şu idi: O itilafname muhteviyatı (içeriği) "Misakı Milli" muhteviyatıyla (ulusal sözleş-menin içeriği ile) taban tabana zıttı. Bizim kan dökerek müdafii (savunucusu) olduğumuz davayı asliyemizi bütün bütün ihlal (bozan) şeraiti (koşulları) ihtiva ediyordu. O itibarla, ret ettiğimiz Sevr ahidnamesini kabul ediyordu. İtilafı müselles şeraitini (üçlü andlaş-ma: Almanya, Avusturya-Macaristan ve İtalya arasın-daki andlaşma koşullarını ) dahi aynen kabul ediyordu. Ondan dolayı o itilafnameyi hep beraber ret etmiştik.

Benim gördüğüme göre bugün henüz müsvedde halinde bulunan itilafname, davayı millimizle asla ve kata ihtilaf (uyuşmazlık) halinde değildir ve tamamen Misakı Millimize mutabıktır.

Bekir Sami Beyin imza ettiği ilk itilafnamedeki, Misakı Millimize aykırı olan maddelerin, önemli ölçüde değiştirildiği anlaşılmaktadır. Fransızlarla yapılan görüş-meleri Mustafa Kemal'in çok yakından izlediğini ve çoğu kez üstlendiğini görmekteyiz. Hatta 18 Ekim 1921 günlü gizli celsede açıkça:

Bu bir müsamahaname (hoşgörü belgesi) değil, bir anlaşmadır. Anlaşma günü gelirse, kuvvetli olursak bu hattın (güneydeki şimdiki sınırın .a.n.ö) haricinde bazı mutalibatı esasiyemizi mutalebeden (kimi temel isteklerimizi ileri sürmekten) bizi men edecek bir şey olamaz. Kuvvetli ve tedbirli bulunmaya mütevakkıf (bağlı) bir şeydir. Ben kendi muhakememi, kendi kanaati vicdaniyemi arz ediyorum. Bunun bütün mesuliyetini üstüme alarak söylüyorum. Bunu yapmakla bütün memlekete, orduya ve millete, atiye hizmet edeceğime kaniim. Tasvip sizindir...

Urfa milletvekili Hacı Hayali Efendi-Paşa Hazretleri bu hududu on kilometre kadar cenuba atmak mümkün değil mi?

Mustafa Kemal Paşa (Ankara) - Çok çalıştık; mümkün olmadı. Hudut meselesi hakkında diyor ki (Fransa temsilcisi Buyyon'un sözünü aktarıyor) "bu hudut, hudut

değildir. Sizin için de bizim için de muzırdır. Hudutların yalnız bir mahiyeti (içeriği) vardır. Behemahal ya biri birimize düşman veya dost olacağız. Bu iki şıktan başka manası yoktur Sizin de niyetiniz dost olmak ise o vakit bu hudut iyidir. Çünkü her zaman bir hadise ihdas eder-siniz".

Mersin milletvekili İsmail Safa Bey söz alır ve coşkulu bir konuşma yapar:

İskenderun'un Anadolu'ya, Anadolu'nun İskenderun'a çok ihtiyacı var, der ve devam eder: Bir kere İskenderun ve havalisi (çevresi) Türk olduğu için, Misakı Millimize dahil olduğu için bizimdir ve bizden ayrılamaz. Saniyen (ikincisi) Anadolu yaşamak istiyorsa, iktisaden hür olmak istiyorsa, başka milletler gibi belini doğrultmak, fakru zaruretten kurtulmak istiyorsa, İskenderunsuz yapamaz. İskenderunsuz Anadolu yaşayamaz. İskende-run Anadolu'ya lazımdır. Onun için İskenderun, Türk olmayıp ta, Arap olsaydı, Fransız, Alman olsaydı, bize yine lazımdı. Madem ki İskenderun hariç kalıyor, madem ki bayrağımız, aramızdan hariç kalıyor, madem ki iktisadiyemizden ayrılıyor, İtilafnameyi kabul edemeyiz.

Sonra arkadaşlar sulha muhtacız diyoruz. Evet, hakikaten muhtacız. Senelerden beri elimizden silah düşmemişti, senelerden beri muhaceret (göç) yükü altında inliyoruz. Sulha ihtiyacımız vardır. Fakat, bizi ölüm ve sefalet içinde yaşatmayacak, sefaletle öldürme-yecek bir sulha muhtacız.

Urfa milletvekili Hayali Efendi de görüşme konusu olan İtilafnameye karşı şu sözlerle karşı çıkmaktaydı:

Düşman içimizde bulunduğu halde biz silahlandık. Hükümet bize silah vermedi, bir asker vermedi. Bir fişengi bir çeyreğe aldık. Bir mavzeri beş madeni liraya aldık. Fransızlara ilanı muhaseme (karşı koymayı) ilan ettik. Fransızları muhasara ettik (kuşattık). Livamız, kendi kuvvetine dayanarak, düşmanı Suruç'tan çıkardık. Cerablusa kadar, ki Urfa'nın hududu dahilindedir, Fransızları çıkardık. Sekiz istasyondan bil müsademe (çarpışarak) Fransızları çıkardık. İşte bugün o livalar, o kazalar Meclis tarafından Fransızlara bahşediliyor. Bugün o livalar boyun eğerek Fransızlara veriliyor. Rica ederim, hattın o tarafında kalan halk nasıl malik olabilir.

Mustafa Kemal de İskenderun ve Antakya'nın sınırlarımız içinde kalmasını ısrarla savunmaktaydı. Nitekim o günkü gizli celsede bunu şu sözlerle açıklar:

Sekizinci madde, İskenderun ve Antakya hakkında bir maddedir. Bu İskenderun ve Antakya'yı tamamen biz ilhak edeceğiz (kendimize katacağız). Bunu parça-layamayız. Esas davamız bundan ibarettir. Bunu tabii parçalayamayız. (Fransa'nın temsilcisi Franklin Buyyon' la aralarında geçen konuşmayı anlatarak şunlar söyler) ve en nihayet dedim: Pekala, orada bir muhtariyet idare (özerk yönetim biçimi) tesisini teklif ediyoruz.) dedi ki: Bugünden kağıt üzerine yazıp ilan edemeyiz. Çünkü İskenderun, Antakya'da bunu ilan ettiğimiz gün, Halep de, Şam da isteyecek. Halk galeyana gelecek. Suriye'de bizim aleyhimizde büyük bir suriş olacaktır. Fiilen yapacağımızı vaad ederiz, fazlasını yapamam, elimde değildir dedi. Azami yapacağı şey görüşüldükten sonra şöyle bir neticeye vasıl olduk ( ulaştık). İskenderun ve Antakya'da Fransa Hükümetinin bir idarei mahsusa teşkil etmesine razı değiliz. Bir takım hukumuz vardır ve bugün biz bu hukukumuzdan zarfı nazar etmiş değiliz. Hukukumuz mahfuzdur. Suriye üzerindeki hukuku-muzdan sureti mutlakada sarfı nazar etmiş değiliz, dedik. İskenderun ve Antakya'da bir idare-i mahsusa tesis olunacak. Türk lisanı mahiyeti resmiyeyi haiz olacaktır. O havalide Türk memurlarla idare oluna-caktır. Mektep meselesi var. Harslarının (kültürlerinin) inkişafı temin olunacaktır. Lisanı resmi Türkçe olacak. Mektepleri ise Türk mektebi olacak. Yapılmış şey budur.

Mustafa Kemal Atatürk, gizli celsede yaptığı o konuşmanın sonuna doğru tüm bu koşulların tasdik (onay)değil tasvip (uygun görme) aşamasında olduğunu asıl tasdik işleminin her iki hükümetin meclislerinin yetkisinde olduğunu söz-lerine ekler ve "Heyeti aliyeniz tasvip ederseniz, Fransız Hükümetinin de tasvibinden sonra uygulamaya geçilir" der.

Kendi düşüncelerinde ısrar eden milletvekiller örneğin Hacı Hayali Efendi de önerge vermiştir. Fakat Lazistan Mebusu Osman Nuri'nin önergesi oylanarak kabul edilir. Görüş-melerin yeterli olduğuna ilişkin o önerge bir bakıma bakanlar kuruluna konuya ilişkin yetki verilmesini öngör-mektedir.

Mustafa Kemal Aratürk’ün Misakı Milli ilkelerini koru-makta ne denli kesin kararlı olmasının yanı sıra, Fransız Temsilcisine kabul ettiremediği koşulları l5 yıl sonra Hatay'ın ülkemize katılmasını nasıl sağladığı anımsanırsa Misakı Milli kararından zerre kadar ödün vermediğini görürüz. Bugünkü iktidarlar için küreselleşme akımı karşı-sında Misakı Milli'nin göz ardı edilmesinin yanı sıra, gelecekte ne olacağı nasıl bir öz ve içerik kazanacağı belli olmayan Avrupa Birliği projesi karşısında ulusal egemenlik kavramından da uzaklaşılmasına hoş görüyle yaklaşıldığına tanık olmaktayız. Kimi öğretim üyesi, sakat bir mantıkla her uluslararası anlaşma ulusal egemenlikten ödün vermek değil midir mantığına dayanarak şimdiden Anayasanın buna göre değişmesini bile ileri sürebilmektedir. AB'nin, Birleşik Avrupa Devleti BAD'a dönüşmesi sürecinde Türkiye'nin nerede ve ne konum ve koşulda yer alacağı belirsizken, şimdiden ulusal egemenliğin ya da ulus devleti kavramlarının önemini yitirdiğini ileri sürmek biçimindeki sakat görüşlerin yurt severlikle ilgisi olabilir mi? Batı Avrupa Birliği ortadan kalkarak AB içinde koşullarını eritirken ve hatta NATO'nun AB içinde yer alması gündeme girmişken Türkiye'nin düşüncesi soruldu mu, NATO içindeki veto hakkının geçerliği kaldı mı ne ölçüde kaldı? Türkiye Avrupa Birliğine üye olmasın fakat bağımlı olsun, tasarımı hala yürürlüktedir. Gümrük Birliği ile dış ticaretini Avrupa'nın eline kaptıran Türkiye şimdi siyasal egemenliğini de kaptırmanın savunucularını sahneye çıkarmakta.

Türkiye Sorunları kitap dizisinin yayın yaşamına başladığı günden beri 6 kez 365 gün yineliyoruz, iki yüzlü, kaypak ve bencil Avrupa'ya güvenilemez. Onların birlikteliği ABD karşısında kendi ulusal çıkarlarını korumak içindir. Dünya paylaşımında ABD'nin kapmakta olduğu büyük lokmaya ortak olabilmek içindir. Bugün bu gerçek ortaya çıktı ve AB'nın kulu kölesi olan mantığın içinde, bugün karşılaştıkları koşullar karşısında siyasal iktidarın gaflet içindeki temsilcileri şaşkına uğradılar. Mustafa Kemal Atatürk'ün Misakı Milli ilkesi hiçbir zaman dış ülkelerle anlaşma yapmaya aykırı olamaz. Bir koşulla ki ulusal çıkarları koruyan ilkeler göz ardı edilmesin.

Bugün Türkiye'mizin siyasetinde, yönetiminde ve eğitiminde ulusal çıkar kavramına yabancılaşma süreci başlamıştır. Ulusal çıkar, ulus devleti kavramının iz düşümüdür. İlkini ikincisi olmadan savunmak olanaksız gibidir. Ulus devletine sahip çıkılarak ta, öteki uluslarla ilişkiye girilebilir. Çıkar dengeleri kurularak dostluklar sağlanabilir. AB' ye üye olmanın ısrarı içinde ne ulusal çıkar ve ne de ulusal onur korunamaz. Bugün siyaset ve devlet adamlarımız ulusal çıkar ile ulusal onuru kendi çıkarları ve onurları düzeyinde gördükleri içindir ki, dış dünyada küçümsenir olduk.

Mustafa Kemal Atatürk, Söylevinde, Fransız temsilcisiyle

Yaptığı görüşmeyi şöyle açıklar. Bugünkü siyaset ve devlet adamları kendilerini gaflet ve dalaletten kurtarmak istiyorlarsa, O' nun aşağıya aldığımız sözlerini okumalılar:

Ben verdiğim cevapta dedim ki:"Eski Osmanlı İmparatorluğundan yeni bir Türkiye Devleti vücuda gelmiştir. Bunu tanımak lazımdır. Bu yeni Türkiye, her müstakil millet gibi hukukunu tanıtacaktır. Sevr Muahedesi, Türk milleti için o kadar meş'um bir idam kararnamesidir ki, onun bir dost ağzından çıkmamasını talep ederiz... Londra'ya giden Heyeti Murahhasımız bundan bahsetmemiş ise, verdiğimiz talimat ve selahiyet dairesinde hareket etmemiş demektir. ( Mustafa Kemal bunları Franklin Buyyon'a söylüyor.) Hata ve irtikap etmiştir. Bu yüzden, Avrupa ve bilhassa Fransa efkarı umumiyesinde makus bir tesir hasıl olduğu görülüyor. Bekir Sami Beyin gittiği yoldan hareket edersek, biz de aynı veçhile hata etmiş oluruz. Avrupa'nın Misakı Milli’den haberdar olmamasına imkan yoktur. Avrupa, Misakı Milli tabirini öğrenmemiş olabilir... Franklin Buyyon, Bekir Sami Beyin talimat ve selahiyeti haricinde hareket etmiş olduğuna dair beyanatım üzerine dediler ki, bundan bahsedebilir miyim? Beyanatımı istediği yerlere ilan ve hikaye edebileceğini söyledim... Müsyo Buyyon, evvela Misakı Milli'yi okuyup anladıktan sonra görüşmek üzere, müzakerenin tehirini (ertelenmesini) teklif etti.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail