Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 38 Geri Tavsiye Et Yazdır


İlginç bir kitap:

GLOBALLEŞME TUZAĞI,DEMOKRASİYE ve REFAH'A SALDIRI

Hans Peter Martin&Harold Schumann
Çeviri: Özden Saatçı Karadana ;Mahmure Karadana
Ümit Yayıncılık-Ankara

Küreselleşmeyi bir tuzak ve demokrasi ile gönence saldırı olarak niteleyen kitabı,okuyucularımıza ana çizgileriyle tanıtmak istiyoruz. Küreselleşmenin dışardan değil bir de içerden nasıl göründüğünü,nasıl yorumlandığını anlamamız gerekir.

Hans Peter Martin ve Harald Schumann'ın, bilgi birikimi ve geniş gözlem gücüyle yazdıkları kitap, hemen belirtmeliyiz ki, Ö. Saatçı Karadana ve Mahmure Kahraman ikilisi tarafından güzel bir Türkçe ile dilimize aktarılmış. Küreselleşmeye bakış açısındaki alaycı yaklaşım böyle-likle korunabilmiş ve aslının aynısı olabilmiş bu ilginç kitap. Kitabın dilimize çevrilerek yayımlanması önemli bir kazanımdır. Çevirmenlere ve Ümit Yayımcılığın kurucusu Ümit Gürtuna'ya teşekkür etmeliyiz.

Küreselleşmenin bir kasırga olarak nitelendiğine daha ilk sayfalarda tanık oluyoruz. Yazarlar doğal olarak Alman-ya'yı ele alarak konuya giriyorlar ve şunları yazıyorlar

1996'da Almanya'da iş arayan 6 milyondan fazla insan, sürekli bir iş bulamaz. Federal Almanya’nın kurulu-şundan beri bu, ulaşılan en büyük sayıdır. Batı Almanya'dakilerin ortalama net geliri, beş yıldan beri düşüyor. Devletin, işletmelerin ve bilim dünyasının bu konuyla ilgili tahmin yürüten kişileri, sadece bu bir başlangıç, diyorlar. Almamya'nın önemli şirket danış-manlarından Roland Berger, sadece endüstri alanında, gelecek on yıl içinde en azından 15 milyon kişinin işten çıkarılacağını ileri sürüyor.

High-tech'in yarattığı küreselleşmenin bir sonucudur bu. İnsan emeğini ikame eden high-tech üretimi, dünyayı küreselleştirerek, insanları ve ulusları biri birine yakın-laştırırken aynı zamanda açlar ve toklar olarak ta uzaklaştırıyor. Her iki yazar da bunu ilginç örnekleriyle vurgulamaktadır:

"Ancak" diyor her iki yazar da:"Sosyal devlet savunucuları umutsuzlar. Gerçi, karşıtlarının gerekçelerinin yanlış olduğu ortada", demektedir. Ve devam ediyorlar:

Yaptırım gücü gittikçe azalan hükümetlere ve politi-kacılara karşı, kaybedenlerin isyanı gündeme geliyor. Demokratik toplumlarda "surplus people", yani gereksiz yurttaş yoktur. Kaybedenler tek bir sese sahipler ve bunu kullanacaklar. Huzurlu olmak için neden yok: Sosyal sarsıntıyı politik sarsıntı izleyecek... Daha çok seçmenin, globalizm yanlılarının basmakalıp sözlerini ciddiye alıp almadıkları açığa çıkacak... Gelecek yüzyılın eşiğinde demokrat politikacıların en önemli görevi, devletin yenilenmesi ve politikanın ekonomi karşısındaki üstünlüğünün sağlanması olmalı-dır. Eğer bu gerçekleşmezse, teknoloji ve ticaret yoluyla insanlığın hızla kaynaşması,yakın bir gelecekte ters etki yapıp global bir iflasa yol açacaktır.

Politikanın ekonomi karşısında üstünlüğü sağlanamaz ise, 21. yüzyılda "küreselleşmenin, küresel iflasa yol açacağını" belirtiyor yazarlar. Fakat acaba Türkiye'de politika ile ekonomi birbiri üzerinde üstünlük sağlayabilir mi? Eğer politika, ekonomi üzerinde üstünlük sağlarsa, bu aslında ekonominin başıboş dilediği biçimde girişimde bulunması demektir Ülkemizde ne yazık ki, ne politika ekonomi üzerinde ve ne de ekonomi politika karşısında üstünlük sağlayacak durumda değildir. Bunun temelinde yatan bir tek neden var: Kuralsızlık, hukuk dışılık. Ekonomi de, politika da kural dışıdır. Hatta sadece kural dışı değil aynı zamanda hukuk dışıdır da... Kimi zaman iç içe, kimi zaman karşı karşıyadır ekonomi ile politika.

Her iki yazarın da sesine kulak verelim:

Gelişmekte olan kent bölgelerinde milyonlarca seçmen, yani biz, yeni çağın aldatılanları biziz. İş olanağı, kariyer, çocukların geleceği gibi konularda endişeli olanları yeni bir güvensizlik bekliyor.

İşte küreselleşme bu, kişi başına ulusal geliri 3000 $ olan bir ülkeden değil 25850 $ olan bir ülkeden duyuyoruz bu çığlığı. Küreselleşme, sadece dünyayı değil, her ülkeyi onu yaratan ülkeleri de kendi içinde ikiye bölecek, yoksul ve varlıklı katmanlar olarak. Ülke ve aynı zamanda dünya barışı için bunun ne denli sakıncalı olacağını belki de şu sözlerden daha iyi yansıtmak olanaksız:

Nüfus artışının yüzde 95'i yeryüzünün yoksul bölg-elerinde toplandığı için, artık yeni savaşlar olacak mı diye sorulmayacak, savaşların ne tür olacağı ve kimin kime karşı savaşacağı sorulacak

Adriyatikten Çin'e kadar Türklerin yaşadığı savındaki ürkütücülüğe örnek bir alıntıya burada değinmek istiyoruz. Her iki yazar da kitabında 1993'de Harvard Üniversitesi profesörlerinden Samuel P.Huntington'un dış politika konusunda uzmanlaşmış olan "Foreign Affairs" dergisin-deki bir makalesinden şu alıntıya yer veriyor:

Hunlar, Türkler ve Ruslar tarafından saldırıya uğramış olan Avrupa'nın 100 yıl sonra da olsa, eski korkuları Huntington tarafından onaylanmıştır. Korkuları yerinde mi? Harvard strateji uzmanlarının düşündüğü gibi, Konfiçyüs tarzı ücret baskısında bulunan ekonomik yönden gelişmiş ülkeler tarafından desteklenerek, Saddam Hüseyin ve Ayetullah Humeyni gibi despotlar ve teokratların birliğiyle çarpışacak mı? Kuşkular çok yerinde. Özellikle de şimdiki kadar refah ülkelerinin, şaşırtıcı bir hızla sosyal dengeleri bozarak, batıdaki politik gerilimlere neden oldukları, biri biriyle sıkı ilişki içindeki kentlerin boş yer kalmamış dünyasında. Global kültür sadece ulusların üst tabakası arasında bir bağ kuruyor. Özellikle Asya'nın hiçbir homojen yapısı yok. Çözülme ve parçalanma Çin'i de tehdit ediyor. Başkan Bill Clinton'ın yakın arkadaşı ve Amerika'nın global sorunlarla ilgili ilk resmi sekreteri Timothy Wirth,"Çin bir duvara doğru koşuyor. Parçalanması yakında en önemli konu olacak" diyor.

Bu satırların gerisinde su yüzüne çıkan gerçek, küreselleşmenin sadece ekonomik parçalanmaya değil fakat aynı zamanda politik parçalanmaya ve ülke bölünmesine de neden olacağı gerçeği. Batının Türkiye'yi parçalamak türünde amaç beslediğine ilişkin kuşkuların aslında küre-selleşme olayı ile de destekleneceği gerçeği ortaya çıkıyor. Eğer bu olanaklıysa, o zaman Mustafa Kemal Atatürk'ün "ulus devleti" modeline her zamankinden daha fazla, bilinçle ve yüreklilikle sahip çıkmamız gerekecektir. Demokratik hak ve özgürlükler, bireysellikten uzaklaş-tırılıp, etnik katmanların da amacına uygun ulusal bölünüşe dönüştürülmektedir. Ve küreselleşmenin mimarları, kendi ülkelerine sağlayacakları güçlü daha güçlü olmak güdüsünü böyle gerçekleştirmeyi amaç edinmiş de olabilirler. Durum nasıl yorumlanırsa yorumlansın, bu iki olasılık, Türkiye'nin aydınlarını içinde ulus devleti sahipliğinde buluşturmalıdır..

Kitapta en ilgi çekici başlık bizce şu: Biz Düşmanın Kendisiyiz. Gerçekten de öyle. Küreselleşme kendi kendisinin düşmanıdır. Hıgh-tech bir süre sonra kendisinin kuyusunu kazacaktır. O nedenle kitabın Kuzey Amerikalı felsefeci Francis Fukuyama'ya gönderme yaptığı alıntıyı aşağıya aktarmamız gerekiyor. 1989'da Fukuyama şunları söylemiş:

İnsanlığın büyük bölümünün gündemini açık bir şekilde yükselme ve refah değil, onların yerine çöküş, çevresel felaketler ve kültürel bozulma belirlediği için, global boyutun dönüm noktasındayız

Ve kitaptan çok önemli bir bilgi daha ediniyoruz. Ülkemizde tarım sektörü gözden çıkarılmış ve kendini besleyemez duruma getirilmişse ve üstelik son üç yıldır buğday dışalımına başvurmak zorunluğu ortaya çıkmış-ken,"En önemli Güç, Buğday" başlığını taşıyan bir bö-lüm ile karşılaşıyoruz kitapta.

Globalleşme Tuzağı adlı kitabın Türkçeye çevirisini tüm milletvekilleri ve iktidar ortaklığının bakanları okuma-lıdırlar. Özelleştirmenin, küreselleşmenin ve denetim dışında bırakılan serbest piyasa ekonomisinin taşıyacağı sakıncaları görebilmeleri ve kararlarını ona göre vermeleri için okumalıdırlar kitabı. Özellikle, "Dünya Finans Piya-sasındaki Bilardo Oyunu" bölümünü okumalılar. Oku-dukları zaman iki şey öğrenecekler. IMF'in Türkiye'ye ne denli cimri davrandığını ve 600 milyon $ kredi vermek için ne tür ipe sapa gelmez koşullar öne sürdüğünü bildikleri için, 30 Ocak 1995 günü, Meksika hükümetinin peso'nun % 15 oranında değer yitirmesine karar vereceğini ve ivediyle ekonomiyi çöküntüden kurtaracak 50 milyar (yanlış duymadınız 50 milyar) $ kredi talebinin 17 milyarını kural dışı vermeye nasıl razı olduğunun öyküsünü öğrenecekler. İkincisi, küreselleşen ekonomide, Meksika'da peso'nun % 15 değer kaybının nasıl yeni bir dünya ekonomik bunalımına neden olacağını ve çünkü o karardan, Meksika para piyasasında yatırım yapan yabancı spekülatörlerin kayba uğrayacağını düşünen ABD yönetiminin Meksika hükümetine 50 milyar $ vermeye razı olduğunu, görecekler ve bir gün Türkiye'nin de başına böyle bir hal gelirse, ki geldi, IFM acaba Meksika'ya davrandığı gibi eli açık, cömert davranacak mı yoksa bunalımı bahane edip, kimi koşullar mı ileri sürecek?

Kendisinin koşul koyduğu niyet mektubunda Merkez Bankasının "net iç varlığı" nın tavanını 1.9 katrilyon TL olarak saptamasının sonucunda büyüme eğilimindeki ekonomi nakit darlığı içine düşünce faizler birden bire % 100'üzerine çıkmış hatta bir gece için repo %1700 düzeyine tırmanmış ve 6 milyar dolar yabancı para sermaye piyasasından kaçıp gitmiş, kara Salı ya da kara Çarşamba olarak anılan bunalımın başlangıcında tüm gözler IMF'ye çevrilmişti. Gazetelerde manşetler biri birini izledi, IMF gecikirse : program çöker.

IMF heyeti 4 Kasım günü Türkiye'yi onurlandırdılar ve yeni koşullar ileri sürmekle gecikmediler. "Bankacılık sektörünü temizleyin, fonların tasfiyesini gerçekleştirin, özelleştirme için sağlam güvenceler verin, ücretlere zam yapmayın vb". Bu koşullar yerine getirilirse, Türkiye'nin ekonomik bunalımı giderilecekmiş gibi.

Hiç kimse çıkıp ta, bu yeni ekonomik bunalım senin koşul koyduğun niyet mektubundaki "kıt para politikası"ndan kaynaklandı. Olacağı buydu zaten. Merkez Bankasının elini kolunu bağladın, onun net iç varlığını nasıl kullanacağını hiçbir esneklik tanımadan sen saptadın. Merkez Bankası Başkanını, Hazine Müsteşarını, sözcüleri olarak kullandın. Onlar da buna razı oldular. Ne kur sepeti ne de enflasyon hedefleri tutmadı. Birileri çıkıp bunu demeliydi; diyemedi; umulan dolar karşısında, dudaklar kilitlendi ve düğmeler iliklendi, boyunlar eğildi.

Bu öyküler, küresel ekonominin ulusların ekonomilerini nasıl pamuk ipliğiyle biri birine bağladığını ortaya çıkarıyor. IMF'in başkanı olan Fransız asıllı Michel Camdessus Meksika’daki krizi nasıl nitelemiş:

Küreselleşmiş pazarların yeni dünyasında ilk büyük kriz. Dünya gerçek bir felakete sürüklenebilirdi.

Küreselleşen pazarların üzerindeki felaket olasılığı her zaman var. Çöküşün ne zaman gerçekleşeceğini bugünden hiç kimse bilemez. O yüzden kitabın yazarlarının şu sözlerine siyaset ve devlet adamlarımız ve küreselleşmeyi savunan kimi öğretim üyeleri kulak vermelidir:

Borsalarda, bankaların alım-satım servislerinde, sigor-talarda ve vergisini ödeyen hiçbir yurttaşın kendisini uzak tutamayacağı yeni politik bir sınıf, güç dünyasının sahnesine çıktı: Dünya çapında alım-satım yapan, her gün çoğalan serbest yatırım sermayesinin akışını yön-lendiren ve böylece tüm ulusların kaderini belirleyen global spekülatörler,büyük ölçüde de devlet denetimin-den uzakta kalmayı başarıyorlar.

Küreselleşmenin egemen iki önemli boyutu göz ardı edil-memeli. Bunlardan biri teknolojik gelişmenin, ötekisi de sermayenin devinimleri . İlki küreselleşmenin dışında hatta onun üzerindedir. Küreselleşmeyi yaratan ve hızlandırandır. Uluslaarası acımasız rekabetin kaynağıdır ve olabildiğince ulusaldır. Ulusalcılığın tüm koşullarını içine almıştır. Ser-mayenin özgür dolaşımı ve uluslar arası gel-git devinimleri kar topu gibi büyüyerek dik yamaçlardan akmaya başladığı zaman önüne çıkan ufacık dekonomileri ezip geçmesine karşın, teknolojik gelişmeler bir giz perdesinin gerisinde kalmak zorundadır. Ancak o teknolojik gelişmenin ürüneri piyasaya arz edildiği zaman, beyin gücünün maliyeti ve egemenliği ortaya çıkar. 1970'lerin 200 m2 lik binanın tüm odalarını işgal eden bilgisayar, kol saatının içine sığdırılmıştır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail