Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 38 Geri Tavsiye Et Yazdır


KÜRESELLEŞME KISKACI

Ali Nejat Ölçen

Konuya girmeden önce ünlü bir söylevden aşağıdaki alıntıya yer vermeliyim:

“Belirli bir ulusa sevdayla bağlanmaktan kaçınınız. Başka bir ülkeye nefret ya da sevgi duyguları beslemeyi adet edinen uluslar, köleleşir. kendi görev ve çıkarlarını unuturlar. Zira, bir ulus ortaklık hayaline kapılarak başka bir ulusa bağlandı mı, bu ikincisinin kavgalarına boşu boşuna karışır. Üstelik, ona ayrıcalıklar tanır. Bu ise, sadece kendisinin sömürülmesine yol açmakla kalmaz, başka ülkelerin düşmanlığını ve misillemelerini de üstüne çeker. Küçük, ya da güçsüz bir ulus, ötekisinin uydusu olmaktan kurtulamaz.

Yabancı entrikaların aleti durumundaki kişiler, güvenini ve alkışını kazandıkları halkı kandırarak, onun çıkarlarını başkalarına teslim etmesini sağlarken, bütün bunlara karşı çıkan gerçek yurtseverler şüpheli duruma düşürülüp lanet-lenirler.”

ABD Başkanı George Washington'un 17 Eylül 1797 gunü, siyasal yaşamdan çekilmesi nedeniyle yaptığı konuşmadan bir alıntıdır. (*)

George Washington, 200 yıl önce bugünkü Türkiye'yi anlatıyor gibidir. Yurtseverlerin lanetlendiği koşulları yaşıyoruz. Özelleştirme, küreselleştirme, serbest piyasa ekonomisi, devletin küçülmesi, ulus devletinin yok olması türündeki güler yüzlü emperyalizmin bu yeni araçlarına karşı çıkmanın çağ dışılık biçiminde yorumlanıp, algılandığı koşulları yaşamaktadır Türkiye. Yeni türetilen aydın türü (bu, bir köşe yazarı, kamu yönetimcisi, siyaset

(*) Cumhuriyet Üniversitesi ilk rektörü Prof. Dr. Muvaffak Akman'a verdiği bu belge nedeniyle teşekkür ediyoruz.

adamı ya da üniversite öğretim üyesi olabilir) bilerek ya da bilmeyerek sömürgeleşen Türkiye'de AB'nin savunucusu, AB'ye üye olmanın avrupalılaşmanın koşulu, özelleş-tirmeyi,verimliliğin artışı biçiminde yorumlamaktadırlar.

Türkiye yeniden uzlaşılamaz bir ikilemin içine sürüklendi.

Bu ikilemin bir köşesinde küreselleşme ve karşıtları, öteki köşesinde de Avrupa Birliği ve karşıtları yer almaktadır.

Biz bu yazıda, çetrefilli bir sözcük kullanmak istiyoruz: "Uluslararasıcılık". Bu tür bir sözcük, aslında uluslar arası ilişkileri ideolojiye dönüştürmektedir. Bir bakıma bir "sav" dır. Karşıtı ise "ulusalcılık". O halde 21. Yüz yıl bize göre, ulusalcılık ile uluslararasıcılık çatışmasını yaşayacak. Tüm öteki sorunlar, çelişkiler bu çatışmanın ayrıntıları ya da türevleridirler. Doğal olarak soruna şöyle de yaklaşabiliriz: Uluslararası çıkarlar, ekonominin ve siyasetin tüm ilişkilerinde dengeye ulaşabilir mi? O nedenle, küre-selleşmeyi, siyasal, ekonomik, toplumsal bütünleşme, uzlaşı gibi algılamak olanaklı mıdır? Nereden bakılırsa bakılsın, küreselleşme, teknolojik gelişmenin ürünüdür. Özünde olağanüstü teknolojik gelişme yaratar. High-tech'in zaman ve uzaklık kavramlarını ve hatta üretimin girdisi olan işgücü-emek kavramlarını etkisizleştirmiştir. Bir bakıma "zihinsel güc" kavramını egemen kılmıştır. Firma-lar ve uluslararası arası rekabet zihinsel güc alanına kaymıştır.

Olaya şöyle de bakılabilir. Beyaz yakalıların egemenliği, beyaz gömleklilerin eline geçmiştir. Onların gücünün iki boyutu artık yadsınamaz. Biri zihinsel yeti, ötekisi hesap makinesi ve resim tahtası. Onlar düşünülmeyeni düşünür, tasarlanmayanı tasarımlar, hesaplanmayanı hesaplar ve çizilmeyeni çizerler. Üstü dümdüz resim masasında, yeni bir üretim süreci doğar. Artık patron kavramı da alt üst olacaktır elbet. Sermaye o beyin gücünü çalıştırmaz tersine beyin gücü sermayenin çalışmasını sağlar. 20'nci yüzyılda sanayi tarımı sömürmüştü, bu kez, 21'nci yüzyılda sanayi high-tech tarafından sömürülecek.

Küreselleşmenin teknik ve ekonomik boyutu nu yadsımak, ona karşı çıkmak olanaksız. Hatta bu, geride kalmak demektir.

Buna karşın, burada üzerinde önemle duracağımız sorun, küreselleşmenin siyasal boyutudur, siyasallaşmasıdır; ideolojiye dönüşmekte oluşudur. Öyle ise, küreselleşmenin siyasallaşması, kendi karşıtını yaratacaktır elbet. Karşıtı olan "ulus devleti"ne gereksinim, yeniden gündemin en üstünde yerini alacak.

Gelişmekte olan ya da geride kalmış ülkeler, küresel-leşmenin siyasallaşmasına karşıt, karşı savı yaratmalıdır. Çünkü hemen tümü, küreselleşmenin çekirdeğini oluşturan ABD + G7'lerin ürünlerinin dışalım- cısıdırlar. Üretimci değil, dışalımcısı oldukları için, high-tech'in baskısından kurtulmaları olanaksız gibidir. Gelişme sürecini tamam-lamamış, kişi başına ulusal geliri 3000 dolar düzeyinde gezinen tüm gelişmekte olan ülkelerin, ortak tavır almaları ve kendi ulus devletlerini koruyacak cepheyi yaratmaları olanaklıdır ve bu alanda Kemalizmin ilkeleri esin kaynağı olabilir.

Türkiye gibi gelişme sancısı çeken ülkeler, dayanıklı tüketim malının üretimcisi ve hatta dışa satımcısı olmayı kendi siyaset adamlarından kıvanç ve övünç konusu olarak duyduklarında, high-tech ülkelerini stok maliyetinden ve çevre kirlenmesinden kurtardıklarının ayırdına varmayacak; 250.- $'a 70 kg. ağırlığında buzdolabı satarken, aynı bedel ile 300 gram ağırlığında 3 adet cep telefonu satın aldığını düşünmek istemeyecektir.

Teknolojik gelişmenin ürünü olan küreselleşme ile, ideoloji olarak siyasallaşan küreselleşmeyi o nedenle biri birinden ayırmak gerekmektedir. İlkine evet, ikincisine hayır.

1.Küreselleşme Giyeceğimiz Palto Değildir..

High-tech ülkelerinin yaygınlaştırdığı küreselleşme sürecine gelişmekte olan ülkelerin, kendi ulus devletlerini koruyarak katılmaları olanaklı değil midir. Soru şöyle de sorulabilir: High-tech ülkelerinin küreselleşmeyi "standart koşul" olarak sunmaya hakları var mı? ABD + G7'lerin standardına uyulmaksızın küreselleşmek olanak dışı mıdır? Neden?. Ulusların bireysel ve kitlesel davranış biçimleri, değer yargıları, tüketim alışkanlıkları, yasama koşulları, tarihsel edinimleri, kendi gelir düzeylerinin etkisi altında doğal gelişmesini sürdürürken, o ülkelere dışardan palto gibi gelişmiş hıgh-tech ülkelerinin koşulları giydirilebilir mi? Kişi başına ulusal geliri ortalama 25 000.- $ olan ileri gelişmiş ülkeler topluluğunun, yaşam biçimleri, gelenekleri ve toplumsal ve yasal koşulları, kişi başına gelir düzeyi 2500.-$ dolayında gezinen ülkelere "veri" olarak sunulabilir mi? Bugün 25 000.- $ gelir düzeyinde yaşam ve davranış biçimleri o ülkelerin bundan yaklaşık 30 yıl öncesindeki ile özdeş midir? Bugünün ileri gelişmiş ülkeleri, 30 yıl önce hatta bugünün gelişmekte olan ülkelerinden hemen her alanda daha da geride değil miydiler? Sosyolojik açıdan kimi gelişim sürecini bir anda alınan kararla değiştirme olanağı var mıdır. O nedenle AB'nin Türkiye'nin önüne koyduğu tam üyelik koşullarının adalet ilkesiyle bağdaşır yanı yoktur ve öylesi dayatmacılık ise, eşitlik kavramı ve uygar davranış biçimiyle bağdaşmaz.

AB'nin Türkiye'ye uyguladığı baskı, ahlak anlayışından, sosyolojik kültürden, tarih bilincinden yoksun dayatmalar niteliğindedir. O ülkelerin şimdiki bireysel ve kitlesel davranış biçimleri bundan 30 yıl önce şimdiki Türkiye'nin çok gerilerinde değil miydi. Elbette gerideydi. Musso-lon'inin İtalyasını, Hitler'in Almanyasını, Mc . Carty nin ABD' sini, Franko'nun İspanyasını ne çabuk unuttular.

Olaya bir başka açıdan da bakabilir ve G8'lerin oluşturduğu şimdiki AB'nin 1992'ye kadar AT, 1973'e kadar AET olduğunu anımsamak gerekir. Eğer Sovyetler Birliği dağılmayıp, ABD tek super güç olarak kalmasaydı acaba AT, AB' ye dönüşür müydü? Hayır, büyük olasılıkla dönüşmez AT olarak kalırdı. Acaba 21.yüzyılın hangi zaman dilimine kadar AB, AB olarak kalacak. Daha şimdiden Birleşik Avrupa Devletleri (BAD) tasarımı üze-rinde düşünülmektedir. Dünya ABD ile BAD ekseni çevresinde dönmeye başladığı zaman bugün AB'nin koşullarında nasıl bir değişiklik olacak ve o değişiklik Türkiye'ye yeniden nasıl giydirilmek istenecek?

Türkiye, AB'nin oynak zemininde, cambazlık etmek zorunda kalmamalıdır. Tersine kendi uygarlık tarihimiz, insanımızın taşıdığı emsalsiz nitelikler, onun onuruna ve yetilerine özdeş siyasal iktidarlar yaratıldığı zaman, tüm dünya görecektir ki, Türkiye'yi dışardan yönetecek güce sahip bir başka devlet yer yüzünde mevcut değildir. Mustafa Kemali yaratan Anadolu insanı, kendi onurunu ve yararını korumasını bilen siyasal iktidarları yaratacaktır .

2.Küreselleşme Çatlayacaktır Bir Gün.

Küreselleşmenin, yer küresi için ne büyük sakıncalar taşıdığı günün birinde anlaşılacak ve onu yaratan ülkeler, küreselleşmenin sınırlanması gerektiği sonucuna ulaşa-caklar. Küreselleşme bir gün kendi kendisinin karşıtı olacaktır. Doğurduğu yavrusunu yiyen kedi gibi. Engels'in karşıt uçların birleşmesi kuramını küreselleşme kendi içinde yaşayacaktır.

Çünkü küreselleşme gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki gelir farklılaşmasını gidermeyecek tersine dünyayı bütünleştireceği yerde ikiye parçala-yacaktır. Bir ucunda yoksul ülkelerin daha da yoksullaş-ması ve kitlesel açlıkla karşı karşıya gelmesi, öteki uçta daha da varlıklaşan ülkeler. Bu durum 1999'lu yılların sonlarında belirginleşti bile. Türkiye Sorunları kitap dizisinin 28. sayısında (Haziran 1999) ayrıntılarını verdi-ğimiz gibi :

Mozambik, Etopya, Tanzanya, Sierra Leone, Nepal, Uganda, Bhudan, Burundi, Malavi, Bangladeş, Chad gibi geride kalmış ülkelerde 306 milyon insan yaşamaktadır, yarı aç yarı tok. Ortalama ömür 44 yıl. 1992'de kişi başına gelir düzeyi 162 $'dan 1997'de beş yıl içinde ancak 48 $ artarak 210 $'a çıktı. Oysa G8'lerin 1992'de kişi başına ulusal geliri ortalama 21 142 $'dan 24634 $' çıkarak 3492 $ artmıştır. Geride kalmış ülkelerinkinin tam 75 katı. Ve bu G8'lerde yaşayan 306 milyon insanın ortalama ömrü 77 yıl.

Küreselleşmeyi ve onun özelleştirme, serbest piyasa ekonomisi, devletin küçülmesi, ulus devletini yadsımak türündeki türevlerinin Türkiye'deki savunucuları bu çizelgeyi şöyle yorumlayacaktır. Geride kalmış ülkeler 5 yılda kişi başına ulusal gelirlerini 48 yıl arttırabilmiştir fakat buna karşın yılda % 5.3 büyüme sağlamışlardır. Buna karşın G8'lerin büyüme hızı % 3.1 de kalmıştır. Küre-selleşme geride kalmış o ülkelerin ekonomik büyümelerini hızlandıran sonuçlar getirmiştir. Bu yorumda göze çarpan gerçek dışılık şu: Her zaman küçük gelir düzeyinde artış oranı, yüksek gelir düzeyindeki artış oranından daha büyüktür. Yoksul ülkelerin yılda % 5.3 oranındaki ekono-mik büyümeyi kesintisiz, sürekli sağladığı düşünülse bile, ancak 225 yıl sonra kişisel gelirleri biri birine eşit olabilecektir. High-tech üreten ülkelerin egemenliğinde, yoksul ülkelerin daha da yoksullaşması süreci başlamıştır.

3.Küreselleşmenin Getireceği Yozlaşma.

Gelişmekte olan ülkelerde, siyaset ve devlet adamları, eşgüdüm ve amaç birliği içinde oldukları medya ile birlikte, küreselleşmenin türevleri olan,serbest piyasa ekonomisi, özelleştirme, devletsiz ekonomi, ekonomisiz devlet türün-deki akımları topluma tek seçenek biçiminde sunmaya çalışmaktadırlar.

Küreselleşme ve AB üyeliği dışında hiçbir seçenek, ne kamusal yönetimde, ne siyasal düzende, ne de öğretim kurumlarında araştırma konusu yapılmamaktadır. Bunun sonucunda küreselleşme siyasallaşmayla kalmamış dogma-laşmıştır.

Gelişmekte olan ülkelere örneğin Türkiye'ye "teknoloji üreten teknikler" girmemiş, tersine, high-tech ürünlerinin saldırısına uğramıştır.

Küreselleşme, gelişmekte olan ülkelerde, örneğin Türki-ye'de, kozmopolitan kültür ve sanatın saldırısını birlikte getirmiştir. Ulusal sorumluluk bilinci çökme noktasına ulaşmış, görsel medya da buna ön ayak olmaya başlamıştır. Değer yargılarının çöküntüsü bunu izlemek-tedir. Üretken insan yerini tüketici insana almıştır. Say-gınlık, daha çok tüketen insanındır.

Gelişmekte olan ülkelerde ulus devletinin amacı üretim artışı sağlamak olduğu için, monetarizme sınır getirilebilir. Bu ise gelişmiş high-tech ülkelerinin dış pazar daralmasına neden olacağı için, doğası gereği ulus devletini yad-sıyacaktır. Toplumun yozlaşması da onun üretimden kopup tüketime kaymasına neden olacağı için, küreselleşmenin ulus devletini yadsıyan mekanizmaları devinime geçirmesi kaçınılmazdır.

Bu tür değişim ve dönüşümler, 19 uncu ve 20 nci yüzyılın romantizmini çökertecek, insan tüketim aracı olarak algılanacaktır. Toplumun ve bireylerin temel hak ve özgürlükleri yerine firmaların hak ve özgürlükleri geçerli olacaktır.

4. Küreselleşmenin Panzehiri.

Küreselleşmeyi ADS' e bezetmek yanlış olmaz. Sosyolojik Virüs olarak algılanmalıdır.

Türkiye'nin böylesi virüsten korunabilmesi için, ulus devletini ve onun hukukunu, işleyiş biçimini, temelhak özgürlüklere ilişkin mantığını, değişen dünya koşulları içinde yeniden betimlemek gerekir. Nasıl bir anayasa, nasıl bir toplum ve nasıl bir birey sorularının yanıtını irdeleyen yeni bir yaşam felsefesine gereksinim var. Siyasal partilerde, sendikalarda, demokratik kitle örgütlerinde ve öğretim kurumlarında, küreselleşmeyi dogmalaştırarak veri kabul eden yaklaşımdan nasıl uzaklaşilacağı sorunun düğüm noktasıdır. Bu nedenle yeni bir siyasal yapılanmaya gereksinim var. Yeni bir siyasal yapı. Birey-ulus-devlet ilişkilerini yeniden betim-leyecek ve onun hukukunu oluşturarak düzenleyecek ve devleti demokratik hak ve özgürlüklerin güvencesi duru-munda yorumlayacak yeni bir siyasal yapı.

Bugünkü çürümüşlüğün temelindeki siyasal çürümüşlüğü görmezden gelemeyiz. Toplumun geleceğe ilişkin umudunu karartan bu yozlaşma sürecindeki siyasal yapıyı tümden onarmadıkça, küreselleşmenin sakıncalarını yaşamak ulu-sun yazgısına dönüşecek ve sömürgeleşmeye kapılar ardına kadar açılmış olacaktır.

Doğu ile Batı arasında çok önemli coğrafyanın sahibi olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusuyla birlikte kuşatıl-maktadır. Bu kuşatmayı kıracak ve gittikçe daralan çemberden çıkışı sağlayacak olan Mustafa Kemal'in ulus devletinin ilkelerinde var olduğunun yeniden bilincine ulaşabilmeliyiz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail