Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 37 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SÖMÜRGELEŞEN EKONOMİ

Ali Nejat Ölçen

Bir istikraz, harice ödenecek senelik borçtan daha fazla gelir temin ettiği mevzular için ve memleketin siyas ,iktisadi nizamı, halde ve atide ihlal edilmemek şartıyla alınabilir.
Mustafa Kemal .

1 Bağımsızlığı Tehdit Eden Dış Açık .

Mustafa Kemal Atatürk'ün dış borç konusundaki sağlıklı ilkesi göz ardı edildiği içindir ki,bugünün Türkiye'si biriken dış borç yükü altında siyasal ve ekonomik bağımsızlığını kaygıyla dert edinir duruma düşürülmüştür. Çünkü,

Tam bağımsızlığın güvencesi ekonomik bağımsızlıktır. Ekonomik bağımsızlığı koruyacak en önemli araç, ödemeler dengesi sağlanarak elde edilir. Dış ticaret açığını (dışsatımdan daha fazla dışalım durumunda) ödemeler dengesi gideremezse, (örneğin yeterince turizm geliri ya da döviz türündeki işci gelirler elde edilemezse) dış alım savur-ganlığını önlemekten başka çareye başvurulamaz. Bugün Türkiye'nin ekonomisi bu duruma gelmiştir. Daha doğrusu bu duruma getirilmiştir.

1999 yılında da her yıl olduğu gibi,dışalım savurganlığı, ticaret dengesinin 10.5 milyar dolar açık vermesine neden olmuştu. Diğer mal ve hizmetlere ilişkin işlemlerden elde edilen gelirler, bu açığın 6.5 milyar dolara inmesini sağladı. Çünkü o yıl "mal ve hizmet" gideri olan 14.8 milyar dolara karşın, 18.7 milyar dolara gelir sağlanmış ve ( l8.7-14.8 = 3.9 milyar doların katkısıyla) ödemeler dengesi açığı 6.5 milyara inmişti İşçi dövizlerinin katkısı burada kendisini göstermiş ve cari işlemler dengesi açığı sonuçta 1.4 milyar dolara inmiş oldu. Ülkenin dış ticareti, dışalım savurganlığının sonucu olarak çok uzun süreden bu yana daima açık vermiştir ve hatta son yıllarda alınan krediler,dış borç ödemelerinde kullanılmaya başlanmıştır.

Ülke ekonomisinde dış borç birikimi o düzeylere ulaştı ki, ana para ve faiz ödenmesi için dış borca başvurulmaktadır. Dış borcu ödemek için dış borç alınır oldu. Hatta, alınan dış kredi, artık anapara taksit ve faiz ödemelerini bile karşılamamaktadır. Örneğin, Maliye Bakanlığının Yıllık Ekono-mik Raporlarındaki bilgilere göre 1999 yılında ana para taksiti 6.7 milyar dolar, faiz ödemesi 2.7 milyar dolar ile toplam borç ödemesi 9.4 milyara ulaşırken o yıl ancak 6.6 milyar dolar kredi alınmıştır. Ekonomik bunalımın en üst düzeye tırmandığı ve enflasyonun % 100'ü geçtiği 1994 yılında (başbakan ekonomi profesörü idi) 10 milyar dolar dış borç (anapara+faiz) ödenmesine karşın, 6.8 milyar dolar kredi alınmış ve ne yazık ki bunun sadece 4.1 milyar doları kullanılmıştır. (Ekonomik Rp 1999,s.107)

Dış alım savurganlığına kendisini kaptıran ekonominin dış borç batağından kurtulması olanaksızdır.

Sadece genel bütçenin açık vermesi ve iç borçlanma yolu-nun tercih edilmesi yanı sıra aynı ölçüde sakıncalı olanı, ekonominin ürettiğinden daha çoğunu tüketmesi ve ödemler dengesini olumsuz yönde etkileyen dış alım savurganlıdır.

Dış alım savurganlığı, 1990'lı yıllardan önce, siyasal ter-cihlerin ürünüyken, Gümrük Birliğine girmenin tek yanlı işlemesi sonucunda, dış alım savurganlığı, bugün ülkenin yükümlülüğüne dönüşmüştür. AT ülkelerine 1989 'da dışalım 6.1 milyar ABD dolarından 10 yıl içinde 3.54 katı artarak 1998' de 21.4 milyar dolara yükselirken, dış satım aynı ülkelere 1989'da 5.1. milyar dolardan 13.5 milyar dolara yükselerek anca, 2.65 katı artmıştır. Bu durum, Gümrük Birliği ülkelerine giderek daha fazla borçlanmakta olduğumuz gerçeğini ortaya çıkarıyor. Yani o ülkelere daha az satıyor daha çoğunu satın alıyoruz.

Gümrük Birliği, kendisine teslim olan Türkiye'yi, onun rızasıyla ve kolayca sömürmeyi başarmıştır. Dışalım savurganlığının en çarpıcı örneği de, 1985 de 11.3 milyar dolar olan toplam dışalımın % 7.97' si tüketim mallarına ayrılırken bu oran 1995'de % 12'ye yükselmiş 2 katına yakın artış ortaya çıkmıştır

2.Tüketim Malı Dışalım Savurganlığı.

Dışalım savurganlığının içinde en ön sırayı binek arabaları almakta. 1994'de 222.5 milyon dolar ile toplam dışalım içinde binde 9.56 oranında pay taşıyan binek araçları, 5 yıl içinde 1998'de 1394.8 milyon dolara çıkarak, dışalımın yüzde 3.04 unu oluşturmaya başlamıştır. Dayanıklı tüketim malları dışalımında da benzer savurganlık söz konusu. Örneğin dayanıklı tüketim malları dış alımı 1994'de 201.2 milyon dolar ile toplam dış alımın binde 8.65'i iken,1998'de 1080.9 milyon dolar ile dışalım içindeki ağır-lığı, % 2.35' e yükselmiştir.

3.Otomobil ve dayanıklı Tüketim Malları Dışalımı, Petrol Dışalımına eşit.

Bu savurganlıkta ilginç olanı, 1998 yılında dayanıklı tüketim malı ve binek araba dış alımına ödenen toplam 2475.7 doların, petrol ve ürünleri dışalımına eş değerde oluşudur.

Son beş yıl içinde otomobil ve dayanıklı tüketim mallarına ilişkin dış alımın böylesi aşırı boyutlarda artışı, bugünkü ekonomik darboğazı daha da olumsuzlaştıran nedenler arasında sayılmalıdır..

Tüketim malları dışalımının özellikle 1990 yılından bu yana hızla arttığını görmekteyiz. Bu, kuşkusuz Gümrük Birliğinin en sakıncalı sonuçlarından biridir. Aşağıdaki çizelgede bu olay belirginleşiyor.(milyon US $)

Yıllar ........ Dışalım ....Tüketim Malı Dışalımı ........ Oran

1985.......... 11 343.4 ............904.9........................ % 7.97
1990.......... 22 302.1......... 3 021.9.......................... 13.55
1991.......... 21 047.0......... 2 910.5.......................... 13.83
1992.......... 22 870.9......... 2 954.5.......................... 12.92
1993...........29 870.9......... 4 116.5 ..........................13.78
1994.......... 23 270.0......... 2 780.4.......................... 11.86
1995.......... 35 709.0......... 4 414.2.......................... 12.36

Kaynak. DPT Temel Ekonomik Göstergeler 1996,s.55,tablo V.6.

Not:DPT'nin Temel Ekonomik Göstergeler yayınının aynı nitelikteki çizelgesinde (s.59) örneğin 1994 yılına ilişkin rakamın çok farklı olduğu görülüyor.Her iki çizelgedeki "tüketim malı" içerik olarak biri birinden farklı betimlenmiş olabilir.

4. Dış Borç Geri Ödemelerini, Turizm ve İşçi Gelirleri bile Karşılamıyor.

Turizm ve işci gelirleri ile dış borç ana para ve faizleri aşağıdaki çizelgede verilmiştir.Dış borç yükünün geri öde-nen miktarı, işçi dövizleri ile turizm gelirleri toplamının da üzerine çıkmıştır. Oysa işçilerimizin yurt dışından gönder-dikleri gelirleri, ülkenin kalkınmasında yatırım olarak kullanılmalıydı.

Yıllar.... İşçi dövizi.....Turizm geliri... Toplam........... Toplam Dış Borç

1992..... 3008........... 3636...............6647............ ..........8733
1993..... 2919........... 3959.............. 6878...................... 8227
1994..... 2627........... 4321.............. 6948............ ......... 9993
1995..... 3327........... 4957.............. 8284............ ........ 11897
1996..... 3542........... 5650.............. 9192..................... 11418
1997..... 4197............7000 ............11197..................... 12418
1998..... 5356........... 7177............ 12533............ ........ 16513

Kaynak: İşçi dövizi ve turizm gelirleri için DPT Temel Ekonomik Göstergeler
Dış borçlar İçin Maliye Bakanlığı Yıllık Ekonomik Rp,1999,s.107, (milyon dolar)

Çizelge incelenirse,işçi dövizleri ile turizm gelirlerinin dış borç yıllık geri ödemelerini ancak % 85'ini karşılayabildiği görülür. Ülke ekonomisini bu denli ağır borç yükü altına sokmanın gerekçesini sağlıklı nedenlere dayan-dırmak olanaklı değildir.

5. En Sağlıklı Reçete: Plana Dönüş.

Sömürge ekonomisine doğru koşar adımlarla ulaşmanın gerisinde yatan olay, gittikçe artan dış borç yükü ve eko-nominin borç faizlerini bile geri ödemekten yoksun düşmesi ve dış satımın gittikçe daha çok payının dışalım tarafından yutulmasıdır. 1990 yılı başında 42.8 milyar dolar olan dış borç stoku, yılda % 10.4 oranında artarak 1998 yılı sonunda 104 milyar dolara yükselmiştir. Dış borç stokunun Gayri Safi Ulusal Gelirden daha hızlı artışı, ekonominin ürettiğinden daha fazla borçlanmasının sonucudur. Böylesi bir ekonomiyi hiçbir reçete kurtaramaz, IMF'in reçetesi ise hiç kurtaramaz.

Dışa borçlanmayı durduracak olan kararlar nasıl alınabilir. Gümrük Birliğine AB üyesi olmanın düşüyle ve hiçbir biçimde pazarlık gücünü kullanmadan ve Batının kapılarını aşındırarak girmenin bedelini ağır ödemekteyiz.

Dış borç yükünün konsolidasyonundan söz edilmesi karşısında Başbakanın ürküntüye kapılması ve ivediyle TBMM'nden "Tahkim Yasası" nın çıkarılması da bu vahim tablonun ürünüdür.

DPT gibi bir kurum 1000'in üzerindeki uzmanlarıyla başı boş dururken o örgütün işlevini tek başına Merkez Bankası Başkanının üstelenmesi de ayrıca son derecede sakıncalıdır. TBMM'nin onayladığı uzun vadeli planı ve ilkelerini göz ardı etmeye ve IMF'in verdiği reçeteye göre o ilkelerden saparak çok farklı kararlar almaya hükümetin yetkisi olma-ması gerekir.

Türkiye ekonomisini düzlüğe çıkaracak ne IMF'in re-çetesidir ve ne de Dünya Bankasından geleceği umulan kredilerdedir. Yeniden ülkenin doğal kaynaklarını harekete geçirecek demokratik plan anlayışına gereksinim var. Öncelikle sürüncemede kalmış önemli yatırımların sonuç-lanması için yeni bir programlama tekniği uygulamak gerekir. 1975 den bu yana programa alınıp ta hala so-nuçlanamayan kamu yatırımlarının tutarı 57 katrilyon TL.dır ve sürüncemede kalan bu projelerin sayısı da 5458'dir (Kaynak:2000 Yılı Programı, Resmi Gazete sayı 23883,s.188) Buna karşın 1999 yılı için ayrılan ödenek cari fiyatlarla sadece 5.1 katrilyon Tİ idi.. Hiçbir yeni yatırım programa alınmasa bile,devam eden ve sürüncemede kalan-ların ancak 10 yılda bitebileceği anlaşılıyor. Yapılması ge-reken ilk görev,kamu sektörünü bu yükten kurtarmak ve onu yeni yatırım projeleriyle tanıştırmak olmalıdır.

Türkiye'nin ekonomisini kurtaracak bir tek reçete var: Plana geri dönüş.

6. Avrupalı Olmak Ya da Olmamak.

Gümrük Birliğine girmenin doğal sonucu olarak bu savurganlığı yorumlamayı inandırıcı bulmak olanaksız. Çünkü o birliğe girmiş olan batılı ülkelerin elinde böylesi savurganlığı önleyecek araçlar vardır, o araçları kullan-maktadırlar. Oysa Türkiye'miz kötü yönetilmekte olmanın sıkıntıları içinde, böylesi savurganlıklara duyarsız kalmanın güçlüklerini yaşamaktadır.

Gümrük Birliğine giriş,Avrupa Birliği üyeliğini kolaylaştıracağı varsayımına dayanıyordu. Her geçen gün bu varsayımın çürüklüğü ortaya çıkmaktadır. Avrupa Birliğine girmek ya da girmemek türündeki biri birine zıt iki düşüncenin de yanlış olduğunu düşünmeliyiz. Avrupa Birliğine girmenin ya da girmemenin dogmalaşması ülke için son derecede sakıncalıdır. Burada Avrupalı olmak ya da Avrupa fotoğrafı içinde yer almak türündeki düşünceler, aslında Anadolu insanını küçümsemek demektir. Anadolu insanı, ne Avrupalı olarak övünebilir ne de Asyalı olarak. Çünkü o kendisidir ve kendisi olarak kalabildikçe övünmelidir. Hiç bir Asyalı ya da Avrupalı, Anadolu insanının yetilerine, insancıl- lığına ve kahır çeken sağlamlığına, yoktan var eden gücüne ulaşabilmiş değildir. Hiçbir ulus ken- di tarihinde 1000 yıl sadece savaş aracı olarak kullanıldıktan sonra 75 yıl içinde böylesi devrimleri gerçek-leştirememiş,sanatta, bilimde, sporda Batı ile boy ölçüşen düzeye ulaşamamıştır. Şimdi Anadolu İnsanının teknolojide kendisini göstermesinin tüm dünyaya kabul ettirmesinin zamanı gelmiştir.

Avrupa Birliği üyesi olmak ya da olmamak Türkiye'yi ilgilendirmemelidir. Siyaset ve devlet adamlarının kendile-rini, psikolojik eziklikten kurtarmaları gerekir. Avrupa Birliği, dengeleri her an bozulmaya elverişli çıkarcılığın ürü-nüdür. Avrupa çıkarcılığının yeni ve güler yüzlü emperyalizmine yakıştırmaya çalıştığı yeni bir giysi gibidir. O giysinin içinde çıplaklaşan Avrupa insanını görmemiz gerekir. Genç ve dinamik nüfusu,yenilikleri özümseyen ve geliştiren yetileriyle, Anadolu insanının kendisinden başka birine benzemeye gereksinimi yoktur. O isterse, Avrupa'nın hayran kalacağı demokrasiyi onlar istediği için değil kendisi istediği için, yaratabilir.

Bugün yanlış,basiretsiz ve gelişigüzel uygulanan ekonomi politikaları yüzünden Türkiye, dış borç yükü altında siyasal ve ekonomik bağımsızlığı zedelenen ülke durumuna düşü-rülmüştür. Kendi parasının değeri hızla düşüyorsa,enflasyon baskısı giderilemiyorsa,denk bütçe yapma olanakları daralmışsa bu, ülkenin yanlış kişiler tarafından yönetilmesinin sonucudur. Yanlışlık, ülkenin değil onu yöneten kişilerindir. Çünkü o kişiler uzunca bir süreden beri, siyasal emellerini ve çıkarlarını ülke çıkarlarının önüne çıkarmıştır.

7. IMF' ye Armağan Edilen Ulusal Onur.

IMF'ye verilen niyet mektubunu ve o mektuptaki koşulları devlet politikasına dönüştüren kararları, Anadolu insanını küçümseyen, ona inanmayan,onun gelişme yetilerini yadsıyan bir ihanetin belgesi olarak niteliyoruz. O niyet mektubundaki niyet,çürüktür,kabul edilebilir değildir ve ülkenin ekonomisinin esenliğe ulaşması için, yabancı kaynakların önerilerine gereksinim duyacak kadar küçülmemeliyiz.. Ekonomik güçlükler içinde bile bir ülke, onurlu ve dirayetli dış politikayla siyasal bağımsızlığını koruyabilir. Onurlu ve tutarlı dış politikadan yoksunluğun bir başka sonucudur IMF' ye verilen niyet mektubu. Bugüne kadar imza edilenlerin en vahim olanıdır. Ulusal onura karşı duyarlı olan bir siyasal iktidar, Dünya Bankasına gönderdiği yazıda aşağıdaki istekleri ileri sürecek kadar küçülebilir mi:

...Geniş bir tarım veri tabanının kurulması için, alternatif ürün programının ve tarım satış birlik-lerinin bağımsız kurumlar haline dönüştürülmesine yardım edilmesi..

Türkiye kendi uzmanları ve yönetimcileriyle,"geniş bir tarım veri tabanı"nı oluşturmaktan yoksun mu düştü?.Ya da kendi tarım uzmanlarına güveni mi yok. Tarım Satış Birliklerini bağımsız kurumlara dönüştürmekte, Dünya Banka-sının ya da IMF'in yardımına gereksinim duyacak kadar beceriksiz midir Türkiye. Ülkeyi bu denli küçümsemeye ve dışa karşı küçük düşürmeye nasıl razı olabilir bir siyasal iktidar? O siyasal iktidar, gönderdiği yazıya, bir kamu grövlisinin (T.C.Merkez Bankası başkanının ) da imza koymasına razı olabilmiştir.

O niyet (ya da diyet) mektubu Türkiye'yi sömürge ekonomisine iten koşulları içinde taşımaktadır. Örneğin:

Kamu yatırım programına yeni projelerin dahil edilmesi konusunda kısıtlamalar getirilmesi

bile Dünya Bankasından istenmektedir. Türkiye'mizde, Devlet, kendi yatırım programlarını düzenlemekte ve yeni projelerin programa girmesini önlemekte acz içine mi düştü ki, bunu Dünya Bankasından talep etmektedir.

Ulusuna ve kendisine güvenmeyen siyaset ve devlet adamlarının yönetiminde elbette, Cottarelli denilen bir adam, niyet mektubuna aşağıdaki koşulu koyma yetkisini kendisinde görecek ve arada sırada ülkeye gelip o kişileri sıgaya çekecektir:

Herhangi bir performans kriterine uyulmaması durumunda, programın devamı ve ileride kredi limitlerinin kullanımı için IMF İcra Direktörleri Kurulu'nun onayına ihtiyaç duyulacaktır.

Sadece bu koşul, Türkiye'de sömürge ekonomisinin yapılan-makta olduğunun göstergesidir.

Acaba niyet mektubunda koşul olarak ileri sürülen yeni para ve kur politikası gerçekleşti mi?. Koşul kabul edilen enflasyon oranı % 20'lere indi mi. Döviz sepetine ilişkin program gerçekleşti mi? Aşağıda vereceğimiz rakamlar o kararların ve niyet mektubunda yer alan koşulların başarısızlıkla sonuçlandığını gösteriyor. Ne var ki, IMF gelişmekte olan hiçbir ülkede başarı sağlayan öneriler götüremediği tersine ekonomiyi daha da çıkmaza sürüklediği için,Türkiye'de başarılı görünerek itibarını korumaya çalışmaktadır. O yüzden, siyaset ve devlet adamlarımızla birlikte, programın başarı sağladığını ileri sürmekle kendisiyle birlikte ulusumuzu da kandırmaya çalışmaktadır.

8. IMF'in Başarısız Reçetesi. Gerçekleşmeyen Program.

IMF'nin parasal araçlarıyla yer yüzünde ekonomisini esenliğe kavuşturan tek bir ülkeye bugüne kadar rast-lanabilmiş değil. Ürettiğinden daha fazlasını tüketmeye alış-tırılan toplumları parasal araçlar, daha da derin ekonomik bunalımların içine sürükler. Reel ekonomiye gereksinim ve reel ekonominin dayanağı olan KİT'ler yok bahasına ve kapalı kapılar arkasında satılırken,ekonomiyi düzlüğe çıkarmanın düşünü kuran siyaset ve devlet adamlarımız gözlerini bir kabusun içinde açacaktır.

Euro değerinin % 77 ile doların Tl değeri toplamı Merkez Bankasınca döviz sepeti olarak nitelenmiş verilen programa göre örneğin bu sepetteki değer kaybının Ocak 2000 başından Ekim başına kadar % 15.3 olacağı savı ileri sürülmüştü. Merkez Bankası bu savın gerçekleşmesini sağlayamamıştır. Örneğin, dövizin satın alma değerlerine göre Ocak ve Ekim arasında aşağıda belirtildiği gibi sepetin değer aşınması % 17.5 olmuştur:

Dönem ............ US $/TL ..... Euro/TL ....... Sepet/TL

1 Ocak 2000.......540 098....... l 542 096....... 957 511.90
1 Ekim 2000...... 666 589......... 589 104...... 1120 199.08
Artış.................. % 23.7............... % 9............. % 17.5.

Enflasyonun 2000 yılında % 25 olacağına ilişkin karar da gerçekleşememiş ve % 50'lerin altına inmesi sağlanama-mıştır.

Aslında Türkiye'de enflasyonun ekonomik sorun olma niteliği de ortadan kalkmış gibidir. Enflasyon siyasal ve o nedenle ideolojik niteliğe bürünmüştür. Enflasyonu % 20'le-rin altına çekmeyi başaran bir siyasal parti,koalisyon ortaklığında bile olsa iktidarda kalamaz. Enflasyonun aşağıya çekilmesine karşı en büyük direnç ve tepki tekelci büyük sermayeden ve aile şirketlerinden gelecektir. Görünen ve görünmeyen ilişkiler, öylesi tekelci sermayenin enflasyondan kaynaklanan üretim dışı spekülatif gelirlerine ve para piyasasındaki dalgalanmalardan sağlanan zahmetsiz kazançlarına dokunmaya kimsenin gücü yetmez. Bugün, siyasal iktidarların ekonomiye ilişkin kararlarında etken rol oynayan gös-terge, Birleşik endeksin kendisidir. Siyasal iktidarlar kararlarını halkın gereksinmelerine göre değil, Birleşik Endeksteki değişimlere göre vermek zorunda kal-mıştı. TBMM'nden ısrarla ve Temizel gibi temiz bir kişinin delinmeyeceğini kesinlikle ileri sürdüğü Vergi Yasası, bir kaç ay içinde, İstanbul Menkul Kıymetler Borsasındaki Bir-leşik Endeksin 4600 dan 2000'lere düştüğü anda delinmiş pay senetlerini üç ay elinde tutanların vergiden bağışıklığı Hükümet kararıyla açıklanmıştır.

9.Yakın Tarihimizde Bugünü Suçlayan Konuşma. Yıl 1929. 12 Aralık.

Mustafa Kemal Atatürk ve O'nun yakın arkadaşı İsmet İnönü döneminde, tüm olanaksızlıklara karşın,bütçenin denk olmasına özen gösterilir ve devletin ciddiliği bütçesinin denkliğiyle ölçülürdü. Okuyucularımıza TBMM'nin 12 Ara- lık 1929 günlü celsesinde Başbakan İsmet İnönü'nün konuşmasının kimi bölümlerini aktarmak istiyoruz. O konuş-mayı inceleyen okuyucumuz, bugünün tüm gelişmişliğine karşın ne ölçüde 1929'ların gerilerine düştüğümüzü göre-ceklerdir. Bakınız İsmet İnönü neler söylüyor:

Hazır yiyen geçmiş asırların kötü mirası olarak, açık bütçe ile memleket idare etmeye çalışmak bir hastalıktı.

Bugünden söz etmiyor, Osmanlı Devletinde hazır yiyiciliğin neden olduğu açık bütçe hastalığından söz ediyor. Osman-lının gösteriş düşkünlüğü, ekonomi dışılığı, rüşvet alışkanlığı, bugün genç Cumhuriyetimize bulaştırılmıştır. Bakınız o konuşmasında İsmet İnömü neler söylüyor:

Bizim için çok ağır ve zahmetli sayılacak didinmelerden sonra,Devlet idaresinde açık bütçe belası bertaraf edil-miştir. Güç kazanılan bu iyiliği zikrederken,bilhassa kaydetmeliyim ki, açık bütçe tehlikesi artık doktorların tekayyüt ve nezareti altında nüksetmeyecek bir hastalık değil, her idare adamının,her vatandaşın önüne, görü-nerek gelen bir mikrop olmuştur. Atide, hiçbir zaman, bu mikrop,bünyemize müessir olmayacaktır. İktisat ve istih-salimize,esaslı olarak iyi tesir eden bir müessir de, şimdiye kadar vatanda bütün teşkilat ve kanunlar ile, son ilim esaslarına müstenit bir devletin ve içtimai varlığın kurulmuş olmasıdır (Alkışlar) Dahili ve harici politikada istikrar ve emniyet havası, iktisadi inkişafa temel olacak amillerdendir.

Devletini ve ulusunu korumayı amaç alan bir devlet adamı ancak böyle konuşur ve ekonomik gelişme ile,iç ve dış politikada istikrarın ilişkisini ancak böyle betimler. Açık bütçenin bir mikrop olarak bünyemizi etkilemeyeceğini söylüyor. Devletin bilimsel temeller üzerinde işlemesi gerektiğini belirtiyor. 70 yıl önce dile getirdiği sakıncaları bugün Türkiye yanlış politikalar yüzünden yaşamaya başladı. Bakınız İsmet İnönü neler anlatıyor::

Menfi tesiratın hepsinden mühim olmak üzere para tenezzülünün ruhlarda uyandırdığı endişeyi, buhranı zikretmeliyim. Masum ruhlar, kendi on lirasını tehlikeden kurtarmak için, döviz tedarikine kalkışmışlar ve herkesin aynı telaşı ile kendi on lirasını değil, evini, dükkanını, tarlasını, istikbalini tehlikeye atacağını fark edemez olmuştur. Kötü niyetli ve imansız olanlar için meydan, zehir saçacak tam bir fırsat gösteriyordu.

Bugün IMF' ye verilen niyet mektubunda vaat edilen yeni para politikasının ne denli yanlış olduğunu bugün biz değil 70 yıl önce başbakan şu sözlerle dile getirmekteydi:

Milli parayı kıymetlendirmek ve tutmak için, türlü fedakarlıkla hesapsız döviz tedarik edip satmak; düşündüğümüz tedbirlerden değildir. Bir çok memleketlerde birkaç kere tecrübe edilmiş olan bu usulün sakatlığı tereddüt götürmez bir bedahettir. Bizim düşündüğümüz başlıca tedbir, bütçe muvazenesi gibi bütün memleketin tediye muvazenesinde açıktan kurtulmaktır. (şiddetli alkışlar). Bu memleket Devlet mübayaatı; vatandaş sarfiyatı ve memleketin inkişafı için, harice çıkarmaya mecbur olduğu paralar kadar, laakal o kadar, harice mal ve say satmak, yani istihsal etmek lazımdır,buna mecburdur...Bu memleket bütün vatandaşların her vasıta ile kazanıp harice mal ve say olarak gönderdiği kıymetten daha fazla, hariçtem kıymet alma-yacaktır. (bravo sesleri). Devletin ve milletin bütün uzuvlarının harice tediye ettiği, bütün vatandaşların harice sattığı say ve malın bedelini aşmayacaktır. Memleket resmi ve hususi bütün ihtiyaçları ve bütün inkişaf arzuları, kendi istihsalatıle çerçevelendirilecektir. Hariçten daha çok, daha pahalı, vesait tedariki, bundan evvel daha fazla kazanıp elde satılacak daha çok kıymet bulundurmaya bağlı tutulacaktır. (alkışlar)

Başbakan İsmet İnönü, bunları söylerken, okuyucularımız şunu bilmelidir ki, o dönemde ülkemizde henüz ekonomik öğrenimini veren fakülteler, yoktu. Ve İsmet İnönü 39 yaşındaydı, Osmanlının bir subayı idi. Böylesi bilgi birikimini nasıl edinmişti? Bugün onca ekonomi öğrenimi veren fakültelerde acaba bu tür bilgilere yer veriliyor mu ? Sanmıyoruz. Tasarruflar, yatırıma ne oranda ayrılırsa, belli bir sermaye verimliğinde ulusal gelir ne oranda büyür soruları artık eskimiş kabul edilmekte ve iktisat öğret-menlerin çoğu, tasarrufların, dövize mi, hisse senedine mi, altına mı, taşınmaz mala mı yatırmanın daha karlı olup olmadığının hesaplarını öğretiyor ve kimi köşe yazarları da böylesi bilgilerin coşkusu içinde kendilerini iktisatçı sanıp, ipe sapa gelmez kurallar türetiyorlar. Bu tür saçmalıkların önünün nasıl alınacağını bilemiyoruz. Fakat bildiğimiz şu ki, para yüklü gemiler karaya oturacak ya da batıp derin sulara gömülecektir.

İsmet İnönü bir bakıma o konuşmasında bu tehlikeyi bildiriyor. Denk bütçe ve ödemeler dengesi, üretim artarak sağlanabilir,diyor. Ürettiğinden daha fazlasını tüketmeye kalkarak, borçlanmanın sakıncasını anlatmaya çalışıyor. Bu-nunla yetinmiyor. Şiirsel bir anlatımla şunları söylüyor:

Eğer istihsalimiz kifayet etmiyorsa ve çalışkan vatandaş ekmekle kahve arasında muhayyer kalacaksa, onun kahveyi tercih edip dermansız kalmaması için, kulağına bağıracağız. (bravo sesleri,alkışlar). Güzel lavanta sü-rünmüş, ince ipekler içinde, Türk kızlarının cılız ve ciğeri çürümüş bir hale gelmesine muvafakat etmeyeceğiz (alkışlar) Anadolu dağlarının sarı çiçeklerini başına takarak, gürbüz vücutla cephane taşıyan anaları gibi, kızlarımızın sağlam vücutlu ve yerli ipekler içinde, dağ çiçeği kokusunu dalgalandırarak her şeyden önce kuvvetleri, kanaatkarlıkları, tasarruflarıyla kendi yuva-larını yıkılmaz kaleler gibi sağlamlaştırmalarını iste-yeceğiz.( sürekli alkışlar).

Her tümcesi alkışlarla kesilen o konuşmasında, İnönü, aslıda 70 sonraki bugüne sesleniyor gibidir. Kahve ile ekmek arasında kararsız kalan bireylerin yerini bugün otomobil ile ekmek arasında bocalayanlar aldı. Otomotiv sanayiinin patronları zarara uğramasın ve daha çok binek arabası satarak karlarına kar katsınlar diye, bankalar kredi ile bu sektörün hizmetine girdileri. Yollar, kaldırımlar otomotiv sanayiinin saldırısına uğradı. Bir zamanların Cumhurbaşka-nı, yabancı otomobil üreticisine Çankaya'nın bahçesini vereceğini ve yılda 1 milyon otomobil üretilmesini bir temel atma töreninde söyleyebilmişti

Bugün sömürge ekonomisine doğru hızla koşan Türkiye'nin

1929 yılının 12 Aralık günü başbakan İsmet İnönü'nün o konuşmasındaki gerçekleri işitmesi, ayağını yorganına göre nasıl uzatacağını yeniden öğrenmesi gerekir. O konuşmasında sözlerine son verirken bakınız ne diyor İnönü:

Her şeyden evvel, fertçe ve Devletçe biribirimize güvenerek ve biribirimize yardım ederek ve dayanarak bu yeni mücadeleyi, milli parayı, milli iktisadı, milli tasarruf mücadelesini behemahal başaracağımıza itimat etmeliyiz.( alkışlar). Kat'i neticeye varıncaya kadar milli paranın ileri, geri göstereceği dalgalardan asla ürk-memeliyiz,asla yılmamalıyız. (alkışlar) Asla ürkmeyeceğiz ve yılmayacağız.

Bugün her zamankinden daha çok gereksinim var Mustafa Kemallere,İsmet İnönülere.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail