Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 36 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal, yalınız kendi kararlarında doğru ve gerçekçi olmakla yetinmemiş,bakanlar kurulunda görev verdiği kişilerin de yanlışlıklarını düzeltmek, parlamento içinde ve dışında karşıt grupların eylemlerine,başkaldırılarına karşı çıkmak zorunda da bırakılmıştır.

O'nun saptadığı ilkelere en yakın çalışma arkadaşlarının bile bağlı kaldığı o ilkelerdeki gerekliliği kavradığı söylenemez. Şimdi TBMM'nin gizli celselerinde gizli kalan bir olayı burada açıklayarak,Mustafa Kemal Atatürk'ün yalınız emperyalist ülkelerin ordularını yurt dışına kovmak onları yenilgiye uğratmakla kalmayıp,bunun kadar önemli olan barış görüşmelerinde takındığı tutarlı,kararlı ve tam bağımsızlıktan, ulusal egemenlik ilkesinden ödün vermeye razı olmayan tavrını anımsatmayı yararlı görmekteyiz. Neden? Çünkü bugün, O'nun bizlere emanet ettiği Türkiye Cumhuriyeti Devletini, ekonomik ve siyasal bağımsızlığından yoksun bırakan kararlara imza atan ve birkaç avuç ABD doları için Dünya Bankası'nın buyruğuna girmekten çekinmeyen devlet ve siyaset adamları ile 'O'nun arasındaki yurtseverlik farkı bir kez daha ortaya çıksın istiyoruz.

O'nun devlet yönetiminde koşul koyduğu ölçüt,"benden yana mı,bana karşı mı" ölçütü değil," nitelikli mi,çalışkan mı,yetenekli, dürüst mü" ölçütleriydi. O nedenledir ki,Çerkez Ethem konusunda kendisini TBMM' nde eleştiren Celal Bayar'ı Ekonomi Bakanı yapmakta bir an tereddüt etmemişti.

Çok Partili siyasal yaşama geçişimizin,özellikle 1950'li yıllardan sonra,devletin siyasal tercihlere feda edilmesinin zararlarını şimdilerde katlanarak çekmekteyiz. Türkiye'de devlette ve siya-sette artık dürüstlük,çalışkanlık ve yetenek ölçüt olmaktan çıkmış onun yerini yalaklık ve salaklık almıştır.

Mustafa Kemal Atatürk'ün devleti bir ihanet çemberi içine düşürülmüştür ve çember gittikçe daralmaktadır. Mustafa Kemal'in gençlere emanet ettiği Cumhuriyet bugün artık Mustafa Kemal'in Cumhuriyeti değildir. Halktan uzaklaşan,halkın yararını gözetmeyen,parlamentosu sermayenin temsilcileri tarafından işgale uğramış Cumhuriyettir.

Bugünkü ekonomi,Mustafa Kemal'in ekonomisi değildir. Kendi-sini üretimden uzaklaştıran, dış borç batağına saplanmış,tüketimi özendiren,asalakların ekonomisine dönüşmüştür.

Mustafa Kemal,ülkenin dört bir yanında savaş sürerken bile kurduğu parlamentonun saygınlığına ve kurduğu devletin gücüne gölge düşürmeyen davranışıyla bugünün siyaset ve devlet adamlarımıza örnek olmalıdır. O'nun kabinesinde,yurt dışına gitmek için hava alanında bir başka ülkeden gelecek izni yedi saat bekleyen bir bakana rastlamak olanak dışıydı. Onun kabinesinde IMF'nin ya da Dünya Bankası'nın isteklerini buyruk kabul ederek yazılı taahhüt senetleri durumuna getiren bakanlara rastlanamazdı. Ulusun çıkarlarını ve onurunu koruyan devlet ve siyaset anlayışı O'nun gözardı edilmesi olanaksız ilkelerin başında geliyordu.

12.5.1337 (1921) günü TBMM'nin 32.birleşiminin gizli 2.celsesinde şunları söylemekteydi:

Muhterem efendiler;Meclisimizin millete karşı ifasını ( yerine getirilmesini) ,icrasını (yürürlüğe konulmasını) taahhüt ettiği (yükümlendiği) ahkamı (kararları) ötedenberi ilan ettiğimiz cümlemizce (hepimizce) malumdur. O esası bir daha tekrar etmek isterim. Hududu millimiz dahilinde memleketin tamamiyetini (bütünlüğünü) ve milletin istiklali tammını (tam bağımsızlığını) temin etmektir. Bizim, millete karşı deruhte ettiğimiz (üstlendiğimiz) vazife,bunu temin edecektir. Binaenaleyh, Meclisin ve Hükümetin takip ettiği siyaset, bu maksadı istihsale matuftur. Heyetimiz hedefe yürürken daima memleketin kuvvetine istinaden (dayanarak) yürümüştür. Binaenaleyh denebilir ki, bizim takip ettiğimiz siyaset haddi zatında (aslında) müstakil (bağımsız) bir siyaset, kendi maksadımızı istihsale matuf (elde etmeye yönelik) ve kendi kuvvetimize istinad etmiş bulunan bir siyasettir. Fakat bidayeti mücahedatımızdan (uğraşlarımızdan) bugüne kadar ki siyasetimizde, mütemayil ve muarız (uygun ve karşı) bir takım manzaralar karşısında kaldık.

Cümlenizce malumdur ki,Şark alemi bizim siyasetimize mütemayil ve bunun neticesi olarak Ruslarla da bir takım ahidnameler yaptık. En son zamanda ve cümlenizce malum olduğu gibi bir de ittifakname (sözleşme) yaptık. Binaenaleyh denebilir ki siyasetimiz müstakil olmakla beraber,Şark siyasetine mütemayil bir siyasettir. Fakat buna mukabil,Garbe karşı itilaf (uyuşma) kapılarını seddetmiş (kapamış) değiliz. Esasatımızı temin etmek şartıyla, Garbın göstereceği temayülatı samimiye (içtenlikli eğilimlere) kemali ciddiyetle ve kemali samimiyetle hazır ve amade bulunuyoruz. Bu noktai nazarımızı (görüşümüzü) bir çok vesilerle bütün dünyaya ilan etmiş bulunuyoruz. Fakat Şarka ve Garbe karşı mütemayil bir siyaset takip edildiğine dair zannediyorum ki şimdiden kati bir söz söylemek ne mümkün ne de caizdir. Efendiler,bu son günlere kadar Garbın bizim hakkımızdaki imha niyetinden Sevr müahedesini ilan etmiş olduğu idam kararnamesi hükmünü icradan sarfınazar etmiş olacağına delalet edecek (kanıt olacak) bizce kati (kesin) bir emare (belirti) mevcut değildir. Garbin bize samimi (içtenlikli) bir nazarla baktığına henüz inanmamaktayız. Binaenaleyh Garble ciddi bir surette itilaf etmek (uyuşmak) gününün geldiğine kaani değilim ve buna nazaran bugüne kadar takip ettiğimiz siyasette,devam etmeye bunu tebdil edebilecek (değiştirebilecek) esbabın (nedenlerin) zuhuruna kadar bu karar dairesinde hareket etmeye yeniden karar vermiş bulunuyoruz. Bununla beraber ,onların temayülatını (eğilimlerini) tezyit edecek teşebbüsattan (girişimlerden) geri durmamak lüzumuna da kaani bulunuyoruz.

Mustafa Kemal,o gün neden bunları söylemeye gereksinim duymuştu?

Çünkü çok güvendiği yakın çalışma arkadaşı ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami, Londra Konferansında kabul edilmesi olanaksız ko-şulları içeren anlaşmalara imzasını atmıştı. Ve Mustafa Kemal o günkü konuşmasında,sahip çıkılması gerekli olan tam bağımsızlık ve ulusal egemenlik ilkelerinin ışığında Dışişleri Bakanı Bekir Sami Beyin öylesi anlaşmalara imzasını koymasının kabul edilemeyeceğini belirtiyordu.

Bugünün devlet ve siyaset adamları, O'nun TBMM'nin gizli celsesindeki o konuşmasını bellemeli ve o konuşmaya temel olan ilkeleri özümsemelidir ki ülkenin yararını ve onurunu koruya-bilsinler.

Batının hakkımızdaki iyi niyeti belirginleşmedikçe onlarla bir uzlaşmaya girmenin olanaksızlığını vurgulamaktaydı. Sevr antlaşmasıyla Anadoluyu paylaşmayı amaçlayan Batı'nın emper-yalist devletleri acaba bugün bu amaçlarından geri dönmüşler midir ya da 21.yüzyılın kendine özgü koşullarında amaçlarını dolaylı yollardan sağlamaya çalışmıyorlar mı?. Batı ile ilişkilerimizde çıkar dengelerine yeterince sahip çıkıyor muyuz? Bu sorulara olumlu yanıt verebilseydik, dün IMF'nin niyet mektubuna ve bugün Dünya Bankasına verilen kamuoyundan gizli taahhüt senedine imzasını koyan Hükümet üyelerine rastlarmıydık?

Mustafa Kemal Atatürk'ün parlamentosu,79 yıl sonraki bugünün parlamentosundan ulusal yarar ve ulusal onur konusunda çok daha fazla duyarlıydı. Bu duyarlılık sadece o dönemin koşullarının gereği değil fakat aynı zamanda "tam bağımsızlık" ilkesini korumanın da güvencesiydi. O nedenle TBMM, Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey hakkında gensoru vermişti. Mustafa Kemal duygusal davranıp kendi bakanını korumak gibi, bugünlere özgü kayırmacılığı kullanacak kadar küçülemezdi. Ulusal çıkar karşısında hatır gönül dinlemeyecek kadar tutarlı ve ciddi devlet adamıydı O.

TBMM'deki konuşmasında Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey'in istifa dilekçesinin okunmasını sağlamakla birlikte,kişinin harcanması niyetinde olmadığını da özellikle vurgulamış ve Bekir Sami Bey'in "çok faideli hizmetler ifa edeceğini ümit ediyorum" demişti.

İkinci İnönü utkusundan sonra Londra'ya giden heyetin başkanı olarak Bekir Sami Bey'in kendiliğinden İngiltere,Fransa ve İtalya makamlarıyla görüşmeler yaptığı kimi anlaşmalara imza koyduğu anlaşılmaktadır. Mustafa Kemal Atatürk,ünlü Söylevinde bundan yakınır ve şunları söyler:

Bekir Sami Beyin.,İngiltere ile imzaladığı bir mukavele mucibince (gereğince) yedimizde bulunan bilcümle İngiliz üserasını (esirlerini) iade edecektik. Buna mukabil (karşılık) İngilizler de bize,esirlerimizi iade edeceklerdi. Yalnız Türk esirleri meyanında Ermenilere ve İngiliz üserasına zulüm veya suimuamele (kötü işlem) yapmış olduğu iddia edilenler istisna edilecekti.

Hükümetimiz,bittabi böyle bir mukaveleyi tasvip ve tasdik edemezdi. Çünkü böyle bir mukaveleyi tasvip etmek,Türk tebaasının (uyruklularının) Türkiye dahilindeki harekatı üzerinde,ecnebi (yabancı) hükümetinin bir nevi hakkı kazasını ( yürütme gücünü) tasdik etmek olurdu..

Mustafa Kemal Atatürk'ün bu son tümcesiyle iç işlerimize yabancı hükümetlerin karışması sonucunu doğuracak anlaşmalara nasıl karşı çıktığı görülüyor. Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey, gereği yokken Loyd George ile de görüşmüş ve aralarında geçen konuşma tutanağa geçmiş olmasına ve de Mustafa Kemal konuşma metnini istemesine karşın kendisine sunulmamıştır. Söylevinde bundan da yakınır Mustafa Kemal.

Bekir Sami Bey'in bununla da yetinmediği anlaşılıyor. 12 Mart 1921 günü Fransızlarla yaptığı sözleşmede, kendi güvenlik güçlerimize Fransız subayların da katılmasını ve Fransızların bıraktığı illerimizde yatırım yapma hakkının yalnız Fransızlara ait olacağını kabul etmişti. Mustafa Kemal Atatürk:

Hayır,der. Hükümetimizce bu mukavelenin ademi kabulünün (kabul edilmemesinin) esbabını tadada (nedenlerini saymaya) hacet yoktur.

Ulusal egemenlik ve ulusal onur öylesine erdemli ve ulus için gerekli kavramlardır ki,ona ancak Mustafa Kemal Atatürk gibi devlet adamları saygı gösterir ve korunmasını titizlikle sağlayabilir.

Bugünün devlet ve siyaset adamlarına kendi onurlarının çok uzağında kalan ulusal egemenlik ve ulusal onur kavramlarını yeniden anımsatmak gerekir. Bekir Sami Bey'in buyruğunda çalıştığı Mustafa Kemal Atatürk'ü hiç ama hiç tanımadığı anla-şılıyor. Fransız Başvekili ile yaptığı sözleşmenin hemen ertesi gün 12 Mart 1921'de İtalya Dışişleri Bakanıyla da bir sözleşme imzalayarak, İzmir'in,Trakya'nın bizlere geri verilmesi karşı-lığında, Antalya, Burdur, Muğla, Isparta, Kütahya, Aydın ve Konya yörelerinde ekonomik girişimlere ilişkin rüçhan ( öncelik) hakkı İtalyan girişimcilerine bırakılmaktaydı. Hatta Türk ve İtalyan ekonomik ortaklığı tarafından yapılacak yatırımların da İtalya sermayesine verilmesi öngörülmekteydi. Mustafa Kemal Atatürk "doğal olarak bu koşulları hükümetimizin kabul etmesi düşünülemezdi" demektedir.

Bunları TBMM'nin tozlanmış tutanakları arasından neden yeniden gün yüzüne çıkarmaya gereksinim duyuyoruz. Türkiye'nin yeniden sömürgeleşme sürecine girmesi sonucunu doğuracak olan anlaşmalara imza atmayı, değişen koşulların gereği sayan, siyaset ve devlet adamlarına ders vermek içindir. Mustafa Kemal sağ olsaydı, o devlet ve siyaset adamlarını kulağından tutup atardı. Bizlerin böylesi gücü yok;o nedenle onların suratlarına TBMM'nin tutanaklarındaki tozlanmış sayfalarını çarpmaya gereksinim duyuyoruz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail