Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 36 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SÖMÜRGELEŞME SÜRECİNDE TÜRKİYE

Ali Nejat Ölçen

Gelişmekte olan bir ülke, geri ödeyemeyeceği dış borç yükü altına girdiği zaman,o ülkenin sömürgeleşme sürecine doğru yol alması kaçınılmazdır. O yüzden Mustafa Kemal Atatürk'ün devlet anlayışında:

Dış borç,dışa ödenecek senelik borçtan fazla gelir sağlanacağı konular için ve ülkenin siyasal ,ekonomik düzenini halde ve gelecekte zarara uğratmayacak koşul altında alınabilir.

ilkesi geçerliydi. (Bakınız A.N.Ölçen.Kemalizmin Ekonomisi, Güldikeni Yayınları,s.94.Asıl kaynak:İktisadi Program,1930,-madde 15-Eski yazı)

Günümüz Türkçesine dönüştürdüğümüz bu kural,özellikle 1950'li yılllardan bu yana her geçen daha fazla göz ardı edildiği için, şimdi artık Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ekonomik ve siyasal bağımsızlığından söz etmek olanaksızlaşmıştır. Bunun en yakın ve sakıncalı örneğini 9 Aralık 1999 günü imza edilerek, IMF'ye verilen "Niyet Mektubu" ile, Mayıs 2000'in ortalarında Dünya Bankasının koşullarına boyun eğen "taahhüt Senedi" nde görmek-teyiz.

1. 9 Aralık 1999 günlü Niyet Mektubunda Gözardı Edilen Ulusal Egemenlik İlkesi.

Böylesi niyet mektuplarında kimi koşullara ulusal egemenlik ve ulusal çıkarların korunması kaygısıyla yer verilebilir. Bu temel ilke bir kez gözden uzak kalırsa, o ülke kendisini sömürgeleşme sürecinin içine iteklemiş olacaktır.

Niyet mektubunda yer alan bir koşulu aşağıda gördüğünüz zaman sizler de irkilecek ve böylesi bir koşulla Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin istencine (iradesine) nasıl ambargo konabilir diye düşüneceksiniz. Koşul şöyle:

Enerji sektöründeki özelleştirme,hem işletme haklarının devrine ilişkin sözleşmelerle gelir sağlamak,hem de bu sektördeki yatırımı ve etkinliği arttırmak için hayati önemi haizdir. ( Bu önem IMF'yi neden ilgilendiriyor, bilinemez. Fakat asıl sakınca ardaşık tümcede.) Bu nedenle,enerji sektö-rünü Türk Ticaret Kanununa tabi olarak tanımlayan yasal değişiklik Meclisten geçirilecektir. Ön koşul. (Niyet mektubu bununla da yetinmiyor. Elektrik fiyatlarının zaman içinde yükseltilmesini de koşul kabul ediyor; şöyle:) Enerji sektöründe faaliyet gösteren kamu işletmeleri için bir mali iyileştirme planı hazırlanacak ve bu işletmelerin bütçeye olan olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak için gerektiğinde toptan ve perakende elektrik fiyatları zaman içinde yükseltilecektir.

Türkiye Cumhuriyeti Devletini güdüm altına almak için IMFin bununla yetindiği sanılmamalı. Ülkemizi sömürgeci politikalara hazırlamak ve alıştırmak için tanımladığı "yapısal performans ölçütleri"ni, ileri sürüp, öngördüğü koşulların ne ölçüde gerçek-leştiğini saptamak için kullanıyormuş gibi görünüyorsa da,aslına o ölçütleri denetim hakkını ele geçirmek için kullanacağından kimsenin kuşkusu olmamalıdır.

Yukarıya aktardığımız koşullar içinde bir kötüsü de, enerji sektö-rünün özelleştirilmesine olanak tanıyan yasa değişikliğinin Meclisten geçirilmesinin "ön koşul" olarak kabul edilmesidir. Meclisin istenci (iradesi) üzerinde kimin, nasıl hakkı olabilir, böylesi koşulu kabul etmek. Hatta böylesi bir koşulun yer aldığı niyet mektubunda bir kamu görevlisi olan Merkez Bankası Başkanı'nın imzası da varsa. Buna Meclis Başkanından tepki gelmesi gerekmez mi?

Performans kriterleri nemenem bir ölçütse,Türkiye'nin kamusal yönetimi üzerinde IMF''yi yetkili ve etkili duruma getirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bununla ilişkili olarak, Parlamen-tonun iradesine ambargo koyan bir başka koşul da şu:

Performans kriterlerinin niyet mektubunda özel bir amacı var ve Devletinin ekonomik bağımsızlığını ketm eden (ortadan kaldıran) yetkileri davet edici niteliktedir. Hatta bu,niyet mektubunda açık biçimde de belirtiliyor.

Herhangi bir performans kriterine uyulmaması durumunda,programın devamı ve ileride kredi limitlerinin kullanımı için (görüyor musunuz,kredi üzerine kısıtlama getirme yetkisini kendisinin saptayacağı kritere nasıl bağlıyor, bununla da yetinmiyor) IMF İcra Direktörler Kurulu'nun onayına ihtiyaç duyulacak (tır),deniyor.

Şimdi birlikte bu nemenem olduğu belirsiz performans kriterlerinin rakamsal olduğunun belirtilmesine karşın,bir başka kriterden de söz ediliyor. Bu da yapısal performans kriteri",neyi kapsamına alıyor; önemli bir yasanın onaylanmasını. Eğer IMF' in öngördüğü bir yasayı parlamento onaylamaz ise, IMF, Türkiye'nin o konudaki "yapısal performans" notunu kıracak. Örneğin,Hü-kümet, özel emeklilik fonuna yönelik hukuksal çerçeveyi oluşturarak sosyal güvenlik reformuna hız kazandıramazsa:

IMF, bunu gelecek programın gözden geçirilmesinde konu olarak ele alacaktır.

Bu özel emeklilik fonunun ne olduğunu hiç sormayınız. Şimdilik kimsenin bilmediği ve insan yaşlılığının kaderini özel sigorta şirketlerinin insafına bırakacağı bir sistem olmayacağını şimdiden kimse ileri süremez. Türkiye Sorunları kitap dizimizin gelecek sayısında AKSİGORTA'da açılan bir "yaşam sigortası"nın ne denli kötü kullanıldığının örneğini sergileyeceğiz.

Özel sigorta fonunu bir yana bırakalım,içi boşaltılan 8 bankanın "Tasarruf Mevduatı Fonu" na aktarılmasına ilişkin uygulamanın daha önce IMF'ye verilen niyet mektubu' nda koşul olarak yer aldığına değinmekle yetinelim. Koşul şöyleydi:

Solvabilitesini yitirmiş bir bankaya ( içi boşalılmış ya da ödeme gücünü yitirmiş demiyor) el konulması,bankaların davranışları bakımından önemli bir piyasa disiplini getirecek,mevduat sahiplerinin, hem de bankanın diğer alacaklarının haklarının korunmasını sağlayacaktır. Dolayısıyla, Bankalar Kanunu, solvabilitesini yitirmiş tüm bankaların "Tasarruf Mevduat Sigorta Fonu" tarafından devralınmasını zorunlu kılacak şekilde değiştirecektir.

İçi boşaltılan bankaları Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'nun buyruğuna almakla mevduat sahiplerinin hakları korunmuş olacak,fakat ödemeyi devlet üstlenerek, bankayı boşaltan sorum-lularından bunu geri alabilecek (tahsil edecek ) midir? Yanıtı yok bu sorunun.

1999 hesaplarında İnterbank'ın 161.1 trilyon zarar ettiğini bağımsız denetimci raporu ortaya çıkarmıştır. 1998'deki zararı da 228.4 trilyon Tl. Bankekspres te öyle. Her iki bankanın toplam zararının iki yılda 552.5 trilyon olduğu ortaya çıkarılmış (Finansal Forum haberi, 22.5.2000) Bankanın sorumluları ve sahiplerinden biri de zamanın Devlet Bakanı Cavit Çağlar. Bir söyleşisinde vergi kaçırdığını açıklayan adam. Onu sorumlu tutan bir makam var mı? Eğer yoksul olupta fırından ekmek çalsaydı adalet yakasına yapışırdı.

IMF, sözün kısası artık iç işlerimize doğrudan karışır olmuştur. Ekonomimizi düzenleyici kararları almakta,denetlemekte,hangi reformların yapılması gerektiğini hangi yasaların çıkarılmasını o saptamakta ve ileri sürdüğü buyrukları İngilizce ve Türkçe olarak kağıda yazıp imza etmek te bizim devlet ve siyaset adamlarımıza düşmektedir. Türkiye 21.yüzyılın başlarında İngilterenin 1920'ler-30'lardaki Hindistanını yaşamaya başlamıştır.

Bununla yetinildiği de sanılmamalı. Türkiye'nin hangi sektörde yatırım yapacağına artık doğrudan Dünya Bankası karar verecektir. İşte Dünya Bankasına verilen taahhütname (yükümlülük belgesi).

2.Dünya Bankası'nın Boyunduruğu.

Eskiden de Dünya Bankası'nın hangi sektörde ne kadar yatırım yapmamız,verdiği krediyi nasıl kullanmamız,yatırımın gereksi-nimi olan araç gereçleri hangi bandralı vapurla taşımamız,gerektiğinde tüm defter ve kayıtların denetlenmesini sağlamak amacıyla Dünya Bankasından gelen James Bond çantalı uzman-ların buyruğuna nasıl sunacağımız kredi anlaşmalarında madde madde yer alır ve zamanın Başbakanı Demirel ya da Turgut Özal böylesi sözleşmelere imza koymakta sakınca görmezdi.

Ülkenin ekonomisi için çok gerekli bir yatırımdan, Dünya Bankası kredi vermez ise vazgeçilir ve yıllık programlara Dünya Banka-sının kredi sağlayacağı konulardaki yatırım projeleri girerdi.

Yabancı Finans kurumlarının bu dolaylı egemenliği 1990'lı yıllarda ve özellikle 9 Aralık 1999 günlü Niyet Mektubunu izle-yen dönemde değişime uğrayarak, doğrudan müdahele biçimini aldı.

Neden? Çünkü bir kez ulusal egemenlik ve ulusal onur kavramları bir yana atılır ve dış borç uğruna ulusu, ulus ve devleti, devlet yapan ilkeler göz ardı edilirse,emperyalizmin güler yüzlü versiyonu başarınıza övgüler yağdırarak (bugün Dünya Bankası Başkanının yaptığı gibi) boynumuza boyunduruğu geçirmekte güçlükle karşılaşmaz.

ANKA EKONOMİ BÜLTENİ(22 Mayıs 2000) incelenecek olursa, görülecektir ki, Dünya Bankasına verilen taahhüt senedinde 25.koalisyon hükümeti 759.6 milyon dolar kredi beklentisi karşılığında,taşınması olanaksız yeni yükümlülükler altına girmiştir. Bu denli cılız kredi miktarı için o denli ağır ve çoğu gereksiz ve zararlı yükümlülükler altına girilir mi bilemiyoruz. Verilen mektupta öylesine hükümler var ki, bunları gerçek-leştirmek,ekonomide ve toplumsal yapıda yeni depremlere neden olacaktır. O reformların hemen hiç birinin AB'ye uyum için yarar sağlayacağına da inanmıyoruz. Türkiye Cumhuriyet Devletini ekonomide olup bitenlere seyirci durumuna getirecek olan o reformların sömürgeleşme sürecini başlatacağını düşünmekteyiz.

759.6 milyon dolar kredi beklentisi için 25.koalisyon hükümeti adına üç başbakan yardımcısının taahhüt senedine imzalarını koymalarını ne denli kınasak azdır. Örneğin:

Kamu harcamalarının ve Kurumsal Yapının Gözden Geçirilmesi çalışmasının yapılması için Dünya Bankasının des-teğini istenmesinin,

ne anlamı var; böyle bir isteğin ilerde nelere mal olacağını, düşünmediler mi 25.koalisyon hükümetinin üç adet Başbakan Yardımcısı. Türkiye,kendi kamusal yapısını gözden geçirme çalışmasını yardım görmeden yapamayacak kadar acze mi düştü? Bu yetmiyormuş gibi 25.koalisyon hükümet, hangi hak ve yet-kiyle, Dünya Bankasından:

Kamu yatırım programına yeni projelerin dahil edilmesi konusunda yeni kısıtlamalar getirilmesini,

isteyebilir? Türkiye Cumhuriyeti Devleti,ulusal onurun ve ulusal yararın bu denli göz ardı edildiği bir dönemi yaşamış mıdır? Osmanlı devletinde yaşandı elbet. Ama Türkiye Cumhuriyeti Devletinde egemenlik hakkının zedelenmesi sonucuna yol açan böylesi sakat isteklerin yeri olmamalıydı.

Dünya Bankasından yüz kızartıcı yardım istekleri bununla sonuçlanmıyor. Örneğin:

..Geniş bir tarım veri tabanının kurulması,alternatif ürün programının ve tarım satış kooperatifleri birliklerinin bağım-sız kurumlar haline dönüştürülmesine yardım edilmesi, istenmektedir.

Bu yardımın neleri içerdiği de taahhüt senedinin 22.maddesinde açıklanıyor:Türkiye Zirai Donatım Kurumunun 2000 yılı sonuna kadar dağıtılması ve çalışanların başka görevlere atanması, TEKEL'in alkollü içki,tuz ve tütün ürünü üretimlerinin özel-leştirilmesi, Çaykur ve Şeker Fabrikaları A.Ş'nin 2001 yılı başında özelleştirilmesi amacıyla çalışmalara başlanması, vb. Mektupta ileri sürülen yükümlülükler ve istenen yardım konuları öylesine an-lamsız, gereksiz ve yararsız hatta o denli zararlı ki,okurken, böylesi bir mektuba imza koyan devlet ve siyaset adamlarında hiç mi ulusal onur duygusu gelişmemiş diye düşünmekten insan kendini alamıyor.

3.Tarıma yazık eden kazık.

Dünya Bankası Başkanı Wolfensohn'u (bu adın Türkçe karşılığı Kurdoğlu'dur) Malatya'da köylülerimiz öperek karşılarken, 2002 yılına doğru nasıl açlığa tutsak olacaklarının farkında değildirler. Çünkü Tarım Bakanı Hüsnü Yusuf Gökalp te 12 Mayıs 2000 günü yaptığı açıklamada Tarım Sektörünün uğrayacağı felaketi ya göremiyor ya da gözden gizlemeye çalışıyordu. Çünkü Dünya Bankasının talimatıyla hazırlanan tasarıya göre (madde 1/e-3) "Kooperatif ve Birliklere,devlet ve diğer kamu tüzel kişileri herhangi bir mali destekte bulunmayacak" ve Dünya Bankasına verilen mektuptaki yükümlülüğe göre de, 2002 yılına kadar tarım sektörü devletin tüm desteğinden yoksun bırakılacaktı. Aslında tarım sektörünün idam fermanıydı bu ve Malatya'ya giden Dünya Bankası Başkanı "Kurtoğlu"nun suratını öperken,arkasında sakla-dığı idam sehpasını kimse görmüyor ya da 759 milyon dolar düzeyinde gelecek sadaka karşılığında görmek istemiyordu. Tarım Bakanı dekar başına köylüye 5 dolar (karşılığı) 3.7 milyon Tl ödeneceğini müjdeliyordu. 30 dekar toprağı olan çiftçinin eline sadece yılda 100 milyon TL geçecek bu ise gübre bedelini bile karşılayamayacaktı.

Böylesi acımasızca uygulanacak olan projenin adı da konmuştu:"Çiftçiyi Destekleme Projesi". Basın da bunu övünç konusu olarak kamu oyuna:"Çiftçiye dolarla destek" biçiminde duyuruyodu. (Hürriyet 13 Mayıs 2000). Yılda sadece 100 milyon Tl ve daha azını alarak devletin desteğinden yoksun düşen 30 dönümden küçük toprak sahiplerinin tümü 3 milyon çiftçi ailesi kırsal alandan kentlere göç etmesine ivme kazandıracak bu yanlış ve sakat tasarı TBMM'inden geçerse,siyasal iktidarın suçuna katılmış olacak ve kendisini tarihin sorumlu-luğundan ve vebalinden kurtaramayacaktır.

Bununla da yetinilmeyecektir. Türkiye 2002 yıllarında dışardan tarımsal ürün ithal eden ve önemli ölçüde döviz harcamak zorunda kalan ülkeler arasında yer alacaktır. Dünyanın hiçbir ülkesinde tarım devlet desteğinden yoksun bırakılmış değildir. Fakat Türkiye nedeni bilinmez yarım milyar dolar karşısında kendi tarımını yok edecek kararları alabilmektedir. Hemde bu kararları Türkiye'ye dayatan Dünya Bankası Başkanının suratını öpererek.

4.Bölünen ve parçalanan Enerji Sektörü..

Taahhüt senedinin 25ve 26.maddelerinde yer alan "enerji reformu" na ilişkin yükümlülüklere yer vermek,Türkiye Cumhu-riyeti Devletini,tümüyle enerji sektörünün dışına itecektir. Bunun sakıncalarını hep birlikte 2000'li yılların ortasında yaşayacağız. Türkiye Elektrik Kurumu (TEK) iki bölündü. TEDAŞ ve TEAŞ. Şimdi TEAŞ da ikiye bölünecek. BOTAŞ da öyle. Onun da ikiye bölünmesini yükümleniyor 25.koalisyon hükümeti.

5. Kolay Aldatılan Toplum Kolay Aldatılır.

Nereden bakarsanız bakınız Türk toplumu olarak kolay aldatıldığımızı göreceksiniz.
Gerçekleri duyurmakla görevli olması gereken basın büyük tekelci sermayenın güdümüne girmiş olduğu için,toplumun yanılmasını sağlamaya katkıda bulunmaktadır. En yakın örneği okuyucula-rımıza sunmak istiyoruz.
Yüksek baskı sayısı olan bir gazete şu habere yer vermişti:

Türkiye,dünyanın en hızlı büyüyen 7'ci ekonomisi.

Verdiği çizelge'de gerçekten 1965'den 1998'e kadar GSMH'ın büyüme oranlarına göre % 4.3 ile Türkiye 7'ci sırada. Çin bu süre içinde ortalama % 8.6 büyüme ile 1'ci sırayı almış. Onu % 8.1 ile G.Kore izliyor.

Oysa gerçekte büyümenin kişi başına GSMH düzeyi ya da onun ne oranda arttığıyla ölçülebilir. 1998 yılında kişi başına GSMH ölçütüne göre Türkiye kaçıncı sıradadır? Kişi başına GSMH ölçütüne göre Türkiye 89 ucu sıradadır.

Gazetenin verdiği rakamlara göre 1965-1998 arası büyümde 30 ncu sırada olduğu gösterildiği halde İsviçre, kişi başına gelir düzeyi 40 080 dolar ile 1inci sıradadır. Yine gazetedeki çizelgede İsveç en sonlarda 29 uncu sırada gösterilmiş oysa, kişi başına GSMH büyüklüğüne göre 25 650 dolarla 10 uncu sıradadır. 26 sıralarda gerilere gösterilen Danimarka kişi başına gelir büyüklüğünde, 33 260 dolarla 6 ncı sıradadır. Çin'i gazete 1 nci sırada göstermiş. Oya gelir büyüklüğü sıralamasında Çin kişi başına 750 dolarla sonlardadır.,149'ncu sırada.

Bu çelişki ve kamu oyunun yanıltıcı haber nereden kaynaklanıyor. Bunun iki nedeni söz konusu olabilir. Haberi veren kişinin ekonomik büyüme kuramlarına ilişkin bilgisi yetersizdir ya da çökme noktasına gelen ekonomi karşısında kimi çevrelere moral desteği vermeyi amaçlamış olabilir. Neden ne olursa olsun,kamu oyunu yanıltmaya kimsenin hakkı olmaması gerekir.

Ekonomik büyüme kuramında bir önemli durum göz ardı edilemez. O da çok gelişmiş ülkelerde ewkonomik büyüme hızının gelişmekte olan ülkelere göre daha düşük olacağı gerçeği Çünkü ekonomi geliştikçe bir sınırdan sonra büyüme hızında yavaşlama olması olayın doğası gereğidir.

O yüzden,Çin'in büyüme hızının yüksek oluşu, kişi başına gelir düzeyinin çok küçük oluşundan buna karşı büyüme hızının İsveç,İsviçre gibi yüksek gelir grubundaki ülkelerde, büyüme oranının durağanlaşması % 2'lerin altına inmesi,kişi başına gelir düzeyinin çok yüksek oluşundandır.

Dünya Bankası, IMF uzmanlarının perestijini Türkiye'de uygu-ladıkları ekonomi programının sağlayacağı söyleniyor. Sakıncaları görmezliğe gelinip 25.ci koalisyon hükümetine övgüler yöneltmesi o yüzden. Çünkü bir gerçek apaçık ortada: IMF'in reçetesiyle düzlüğe çıkmış bir ekonomiye henüz rastlanılmadı.

6.IMF reçetesinin Özü..

Sanılmamalı ki batağa sürüklenmiş olan Türkiye ekonomisinin düzlüğe çıkmasını insanlarımızın açlık olasılığından ve yoksulluktan kurtulmasına yardımcı olmak için istemektedir IMF. Aracılık ettiği 140 milyar dolar borcu geri almanın peşine düştüğü için,Türkiye ekonomisini iflastan kurtarmaya çalışıyor. En kısa yolun da enflasyonu aşağı çekmek ve borçları doğrudan konsolide edemediği için, tüketim talebini kısmak yolunu tercih etmektedir. Kimi sosyal katmanların sıkıntıya düşeceği onu ilgilendirmiyor. İlgilendirmesi de beklenemez. Tarım sektöründe dönüm başına 5 dolar ödendiği ve devlet desteği ortadan kalktığı zaman 30 dönümden küçük toprak sahibi milyonlarca çiftçi ailesinin düşeceği acıklı durum onu niye ilgilendirsin ki. Uzattığı bir avuç (759.6 milyon) dolara boyun eğen siyaset ve devlet adamları var olduğu sürece..

Enflasyonu talebi daraltarak ta düşürmek olanaklı, üretimi arttırarak ta. Talebi daraltmak kısa sürede sonuç verir ama yoksul kesim daha da yoksullaşır. Enflasyonu aşağıya çekmenin en sağlıklı yolu üretimi arttırmak ve talep düzeyine eşitlemeye çalışmaktır ki bu da yatırımların planlanmasını, sürüncemede kalanların en kısa sürede sonuçlanmasını sağlamakla olanaklıdır.

Son 20 yıldır IMF'nin Türkiye'ye dayattığı reçetelerde yatırım ve üretim sözcüğüne rastlayan oldu mu.? Hayır. Oysa enflasyonu aşağıya çekmenin en sağlıklı yolu üretimi arttırmaktan geçer. Üretim fazlasını dış satıma yönelterek ödemeler dengesini sağlamaya çalışmaktır ülke yararına olan. Şimdi bu kavramlar unutuldu. Sömürgeleşen ekonomilerde üretim unutulmalıdır.

Talep düzeyinin aşırı ölçüde aşağıya çekilerek enflasyonun frenlenmesi tersine de tepebilir ve iflaslar biri birini izler deflasyon dediğimiz negatif enflasyona düşebilir ekonomi.

Bu satırları yazarken yanılmış olmak en büyük isteğimizdir.

6.Utanç Verici Bir İstek.

Taahhüt Senedinin sonuç bölümü ise şöyle başlıyor. Dünya Bankası Başkanına hitap edilerek:

Sayın Başkan,sizi temin ederim ki,Hükümet reform programımızı yukarıda özetlenen şekliyle tam olarak uygu-layacaktır .Enflasyonu dize getirmek (enflasyondan önce Dünya Bankası karşısında siyasal iktidar dize gelmiştir a.n.ö) ve küreselleşme çağında Türk ekonomisini modernize etmek yolunda son derecede kararlıyız. Hükümet bu mektupta açıklanan politikalar ve önlemlerin programımızın hedeflerini gerçekleştirmek için yeterli olduğuna inanmaktadır. Ancak enflasyonu düşürme hedefimize ulaşmak ve ekonomik büyü-eyi yeniden tesis etmek için gerekirse ilave önlemler almaya hazırız. (her halde amadeyiz demeleri gerekirdi) Bu bağlamda uluslar arası camianın ve özellikle Dünya Bankasının desteğine güveniyoruz.

Ulusa güvenseniz yanlış mı olur.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail