Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 36 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


HUKUKSUZLUĞUN HUKUKU

Ali Nejat Ölçen

Cumhurbaşkanı'nın Anayasa Mahkemesi Başkanı ve de hukukçu olması,Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hukuk devleti olmasını sağlar mı? Medya'daki görüşlerin dışında, böylesi bir olasılığın geçerli olacağını düşünemiyoruz. Çünkü,ülkemizde hukuksuzluğun hukuku tüm devlet katlarına ve hatta toplumun içine sızıp yerleşmiş ve herkes kendisini hukuksuzluğa uyum sağlamakla, zarara uğramaktan kurtulacağı sonucuna alıştırmış gibidir. Böyle olmasaydı,kayıt dışı devlet ve kayıt dışı ekonomi ülkemizde bu denli kolay oluşabilir miydi?

Kanımızca Anadolu insanı,Osmanlı Devletinin yıkılmasından sonra,Cumhuriyet döneminin 70 nci yılarından bu yana,"hak-hukuk-adalet" üçgeninin daralan çemberi içinde yeniden sıkışma-ya başlamıştır. Bu temel soruna idealist felsefe içinde yanıt aramak,bizi çözümsüzlüğe götürür ve asıl kaynağı göz ardı etmemiz sonucunu doğurur. Örneğin "işkence insanlık suçudur" deriz ve güvenlik güçlerindeki kimi bireylerin bu suçu işlediği için işkence yöntemlerine baş vurduğunu düşünmeye başlarız. Oysa işkence devlet suçudur ve özellikle ülkemizde de işkence kurumlaşmış ve resmi sektörün bir parçasına dönüşmüştür. İşkence yapmakla görevlendirilmiş ve ona göre eğitilmiş bir güvenlik görevlisi,devlet bütçesinden ödenerek satın alınan manyeto aracını kullanarak,zanlıyı konuşturmak için kullanmadığı zaman görevini yerine getirmemiş ve o nedenle devletin ödediği maaşı hak etmemiş olur. Derin Araştırma Laboratuvarı (DAL) adıyla güvenlik merkezinde kurulan ve çeşitli işkence araçlarıyla donatılmış olan yerlerdeki güvenlik görevlileri o araçları evlerinden mi getirdi? Filistin askısını onlar mı üretti. Hayır bedeli bütçeden ödenerek devlet teslim ediyor o araçları güvenlik güçlerine.

Öyleyse işkence bir insanlık suçu değil,"devlet suçu"dur.

Zaten kamusal yönetimde güç ile adalet çoğu kez çatışır. Güç ile adalet arasındaki ilişkiler aslında hukukun kendisidir. Bir başka deyişle, hukuk, gücün adaleti savsaklamasına,ortadan kaldırma-sına engel olmak için vardır. Gücün adalete ve adaletin güce dayalı olmasını sağlayan erk devletin kendisidir Ve böylesi bir devlet ise hukuk devlet adını alır. Yani gücünü adaleti ortadan kaldırmayacak biçimde kullanan devlettir hukuk devlet.

Gücün haksızlığa kaynak olmayacak biçimde kullanılması devletin biçimi ister demokrasi ve cumhuriyet olsun, ister mo-narşik olsun,bizi hukukun tanımına götürür. Öyle ise,"nasıl bir hukuk ve kimden yana hukuk" sorusuyla karşılaşırız.

Bu yazıyı yazan kişi hukukçu olmadığı için,hukuk ile yasalar arasındaki uçurumu görebilmektedir. Örneğin ülkemizde yasa-ların büyük çoğunluğu ya hukuk ile çelişir ya da yadsır. Neden? Çünkü,hukuk ile hukuku betimleyen yasa arasında uyuşmazlık vardır ve toplumsal gereksinimin dışına çıkılmıştır. Eğer böyle olmasaydı örfi hukuk diye bir tanım ortaya çıkmaz ya da kimi yargı sisteminde "jüri" uygulaması söz konusu olmazdı.

Bu kısa açıklamadan sonra Kemalizm'deki adalet tanımına değinmek istiyoruz.

1.Kemalizm'de Adalet Tanımı.

Kemalizm'deki adalet tanımını tüm hukukçularımızın öğrenmesi gerekir. Çünkü o tanım henüz hukuk dersi veren hocaların kitaplarında hukuk literatürü dediğimiz belgelerde yer almamıştır. Zaten o yüzden "Adalet Mülkün temelidir" özdeyişi de eksiktir ve geçersizliği de artık ortaya çıkmıştır. Neden? Çünkü hukuk devletini tanımlamaktan uzaktır. Bu koşul gerekli olabilir,fakat yeterli değildir.

Kemalizm'de "Mülk te yani devlet te adaletin temeli" olmak zo-rundadır.

Ve bu koşul, "1930 İktisadi Program" ında hukuk devletinin ilke-lerini betimleyen 3.cümaddesinde tanımını bulmaktadır. 3.madde şöyledir:

Adalet,"devletin bütün hayat ve faaliyet şubelerinde olduğu kadar ve bilhassa,iktisadi hayat ve faaliyetin de temelidir. En iyi kanunlar ve adil hakimler,iktisadi teşebbüs ve inkişafın ( gelişmenin) bşlıca muhafızı (koruyucusu) ve müşevviki (özen-diricisi ) olacaktır. (Bakınız: A.N.Ölçen, Kemalizmin Ekono-misi,2.baskı,Güldikeni yayınları,2000,s.43)

Devletin adalete temel olması onun var oluş nedenidir. Adaletin yalnızca devlete temel oması yetmez. Ve O adaletin önemli bir işlevinin ekonomik girişimleri ve gelişmeyi koruyan ve özendiren

niteliği yitirilmemelidir. Böylesi devlet yalınız hukuk devleti değil ve fakat aynı zamanda sosyal hukuk devleti niteliğini de edinmiş olur.

Eğer Türkiye Cumhuriyeti devleti bu niteliğini korumuş olsaydı 1990'lı yıllarda tüm yurttaşları tedirgin eden ve güven duygusunun aşınmasına neden olan kayıt dışı devlet modeliyle karşılaşıl-mazdı.

Eğer 1924 Anayasası ve onun çağdaş gelişim çizgisini izleyen 1961 Anayasası yürürlükte kalabilseydi,devlet gücünü kullanan çeteler belirmez ve uzantılarına devlet içinde sızamazdı. Uğru Mumcular, Çetin Emeçler, Bahire Üçoklar, Muammer Aksoylar, Ahmet Taner Kışlalılar ve daha niceleri aramızda yaşıyor olurlardı.

Ve eğer devlet, adaletin temeli olabilseydi, kimsenin canına kıy-mamış olan Deniz Gezmişler, Sinan Cemgiller belki bugün bu yazdıklarımız okuyor olacaklardı.

Eğer devlet,adaletin temeli olabilseydi,kamusal tasarrufları kişisel servetine ekleyenler, elini kolunu sallayarak yurt dışına kaçamaz-lardı. Çörtükler, Yahyalar, Cavitler, Çankaya'nın aile fotoğrafı içinde yer alamazlardı.

Eğer devlet adaletin temeli olabilseydi,içi boşaltılan bankaları, devlet koruyucu kanatları altına almaz, sorumlularını bugün bizler demir parmaklıklar gerisinde görürdük. 1930 İktisat Programının 3.maddesi hiçe sayıldığı içindir ki,adaletin elleri,soyguncuya yumuşak, halka karşı pençe olabilmiştir. Yargıcın bir avuç fındığını yiyen mübaşir adaletin pençesinde,servetini vergi kaçırarak sağladığını söyleyen kişi devletin yumuşak elleriyle bakanlık koltuğuna oturabilmiştir.

Temel soru şimdi şudur: Mustafa Kemalin Devleti,Mustafa Kemalin Çankayası ve Mustafa Kemalin ekonomisi nerede? Halkın hizmetinde olması gereken devlet,nasıl oldu da halkı kendi hizmetinde görmeye başladı. O'nun devletini, O'nun Çankayasını ve O'nun ekonomisini yeniden var edemedikçe ülkeyi sömür-geleşmekten kurtarmak olanaksızlaşacaktır.

Sömürge ülkelerinde devletin adalete temel olması koşulu ortadan kalkar. Bunun sonucunda devletle ulus arasındaki bağlar gevşemeye başlar. Ve Osmanlının yarattığı "gemisini kurtaran kaptan","bal tutan parmağını yalar","her koyun kendi bacağından asılır" kuralları yeniden yürürlüğe girer.

Bugünlerin Türkiyesinde devletin adalete ve adaletin devlete temel olması koşulu yeniden yaratılmalıdır. Çankaya'ya çıkan kişi ne denli adalete saygılı ve ne denli hukuk adamı olursa olsun,Türkiye'de hukuksuzluğun hukuklaşmasını önlemeye gücü yetmeyecektir. 1982 Anayasasının kendisi hukuk devletine ters düşen hükümlerle donatılmıştır çünkü.

Örneğin 1962 Anayasında yer alan 11.madde ortadan kaldırılmıştır. Hukuk devletinin varoluşunun koşulu 11.maddenin son bendi, 1962 Anayasasında bendi şöyleydi:

Kanun,temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunamaz.

Her ne kadar 1961 Anayasasındaki kişi dokunulmazlığına ilişkin 14 cü maddenin biçimi korunmuş ne "herkesin ,yaşama, maddi ve manevi varlığını geliştirme haklarına ve kişi hürriyetine sahip olması" kabul edilmiş ise de maddenin sonlarına eklenen bir başka koşul devletin hukuk devleti olması niteliğini ortadan kaldırmıştır. 1982 Anayasasında sıra numarası17 olarak değiştirilen maddenin son bendi şöyledir:

..yetkili merciin verdiği emirlerin uygulanması sırasında silah kullanılmasına kanunun cevaz verdiği zorunlu durumlarda meydana gelen öldürme fiilleri birinci fıkra dışındadır.

Kim yetkili kılan merci. Güvenlik güçlerinin başıında bulunan bir kişi. Bu madde nedeniyle buyruğundaki güvenlik güçlerine hedef göstererek zanlı sanılan kişinin konutuna baskın ile girilip onun yaşamına kolayca son verilmektedir. Böyle hukuk devleti olmaz. AB'ye girmenin düşü içindeki devlet yönetimi bu maddenin kamburunu uzun süre sırtında taşıyamaz.

1962 Anayasasında kuşkulanılan bireyn üstünü aramak, çantasın-da neler olduğunu görmek bakımından kanunla yetkili kılınan mercilerin arama yapması hükmü vardı ve bizler bunun bile hukuk devleti ilkelerine ters düştüğü savını ileri sürüyorduk. Fakat yetkili kılınan mercilerin konuta girmesi 1962 Anayasasında söz konusu değildi,yargı kararı gerekiyordu. 1982 Anayasasında kutsal-laştırılan devletin yetkili kılınan mercileri konuta girebilmektedir. Yargı kararı olmaksızın.

İşte tüm bunlardan ötürü,Çankaya'ya Cumhurbaşkanı olarak çıkan kişinin hukukçu olması ve hukuka saygı göstermesi,Türkiye Cumhuriyeti Devletini hukuk devleti yapmaya yetmeyecektir. Devletimizin hukuk devleti olmasının engeli 1982 Anayasasının kendisidir. Bu Anayasa insan haklarına,hukukun üstünlüğü ilkesine ve adalet kavramına karşı hükümlerden arınmadıkça Türkiye'mizde, hukuk devletinin var olduğundan söz edilemez.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail