Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 36 Geri Tavsiye Et Yazdır


TÜRKİYE-AB İLİŞKİLERİNDE ULUS-DEVLETİ KORUMA ANLAYIŞI

İlhan Tekeli
Prof.Dr

Selim İlkin
35.sayının devamı:

Bu yazının temel savı olan ulus devletin eğilimleri karşısında kendisini koruma yoluna girdiği ve korumayı ulusüstü oluşumların içine katılarak sağlamaya çalıştığı konusunda,Türkiye'nin öyküsü üzerinde durarak kanıtlar bulmaya çalışılacaktır.

Küreselleşmenin gelişmemiş olduğu ve ulus-devletlerin egemenliğindeki dünyada,bir bölgesel ekonomik birlik oluştuğu mu,onun çevresindeki ülkeler ciddi bir ikilem yaratmaktadır. Bu birliğin yarattığı ticaret saptırıcı etkiler dışta kalan ülkenin kayıplarına yol açabilecektir. Buna karşılık eğer bu ülkelerin sanayileşmesi yeterince gelişmiş ise,büyük bir pazar içinde ortaya çıkacak eşitsiz büyüme olgusunu kaybeden kesimi olacaktır. Olumlu ya da olumsuz etkilerin muhasebesinin nihai sonuçları konusunda bir kestirme yapmak kolay değildir. AET'nin kurulmasıyla Türkiye böyle bir ikilemle karşı karşıya kaldı. Bu ikilemi aşmasını Yunanistan'ın AET'ye ortaklık başvurusu sağlamıştır. 1959 yılında Türkiye Ortaklık için başvurusunu yaparken, AET içinde yer almanın ekonomik muhasebesini yapmaktan çok,Yunanistan'ın sağlayabileceği üstünlükleri ortadan kaldırma hesabı içindeydi.

1963'te Ankara Antlaşmasını imzaladığında Türkiye,bir savunma güdüsüyle AET ile ortaklık kurmuş ve uzun erimde de olsa gerçekleşecek tam üyeliğe yönelmişti. Fakat Türkiye'deki diğer gelişimler,böyle bir güzergahta ilerlemeyi kolaylaştıracak yönde değildi. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı kabul etmişti ve bu planda ithal ikamesini öngören sanayileşme stratejisi benimsenmişti. Sanayileşmenin ileri bir aşamasından sonra AET içinde yer alınması düşünülüyordu. Ülke yöneticilerinin ve girişimcilerin uluslar arası piyasa ve pazarlarda yarışabilme konusunda henüz kendilerine güveni yoktu. Böyle bir ortamda, ulus-devletten çok şey bekleniyordu. Öyle olunca da AET'ye tam üyelik konusunda girişimde bulunulmuştu fakat AET'ye girmenin getireceği sonuçlar konusunda toplumda yaygın kaygılar vardı. Nitekim 1970'li yılların ikinci yarısında, Yunanistan'ın tam üyelik için başvurusunu Brüksel bürokrasisi reddedebilmeyi kolay-laştırmak için, Türkiye'ye de tam üyelik başvurusu yapmasını önermiş ve o yılların Türkiye'sinde kamu oyu Türkiye'nin bu başvuruyu yapmasını sağlayamamıştır.

Türkiye'nin AT' ye kuşkuyla bakan tutumunu değerlendirmek gerekir. O yıllarda Türkiye'ye egemen olan kalkınma kuramı,ulus-devleti yetkilerinin aşılması ve gelişmemiş toplum olarak kalmaya mahkum olunması kaygılarını içermekteydi. Bu tür bir yorum, ulus devleti kendisini korumasının meşru görülmesi,ancak gelişmeyi sağlamakta araçsal işlevini yerine getirmesine bağlı kaldı düşüncesine dayanıyordu.

1980'li yıllar ise Türkiye'nin ekonomik gelişme konusunda ulus-devletten beklenen araçsal işlevin değişimine neden oldu. O yıllarda başvurulan ekonomik önlemler, Türkiye'nin gelişme stratejisinin niteliğini değiştirdi. Koruyucu ekonomik politikalar terk edilerek,dünya sistemine eklemlenen,daha açık ekonomi politikası izlenmeye başlandı. Başka bir deyişle,Türkiye gelişme yolunu küreselleşme sürecinin bir parçası olmada aramaya başlıyordu. Aslında radikal dönüşüm,Türkiye'nin ulus-devletini korumaktan vazgeçmesi anlamına mı geliyordu? Yoksa ulus devlet savunma güdüsünün yansıması mıydı? Bu sorunun yanıtını ulus devletin kendini koruma güdüsünün değişip değişmediğinde aramak gerekir. Yanıt,ulus devlet ile gelişme arasındaki araçsal ilişkinin ne olduğuna ilişkin bakış açısındaki değişmeden geçiyor. Yaşam deneyimi korumacılığa dayanan bir gelişme kuramının yerini, dünyaya açılmaya dayanan bir kurama bırakmasına neden olduğunda,ulus-devlet de kendisinin korunmasını küreselleşmekte görüyor.

Aslında küreselleşme sürecinde ülkenin gelişmesi bakımından böyle bir araçsal işlevsellik görülmeye başlayınca,Türkiye'nim AT'ye katılması konusunda kaygı duymaya neden kalmamaktadır. Bu başvurunun yapılmasıyla Türkiye'de daha önceki dönemlerde AT konusunda olmayan bir oydaşma ortaya çıkmıştır. Daha sonraki yıllarda bu oydaşma daha da genişleyecektir. Burada iki faktörün önemli etkisi olduğu söylenebilir. Gün geçtikçe Türki-ye,küreselleşen dünyaya daha çok eklemlenmiş,girişimcilerin yeni dünya koşullarında kendilerine güvenleri gelmiştir. Bundan daha da önemlisi, Türkiye'nin AT projesini sadece ekonomik bakımdan değerlendirme eğilimi ortadan kalkmış,projenin bütününü değer-lendirir duruma gelinmiştir. Türkiye'nin 1980 askeri müdahalesinden sonra yaşadığı olaylar, AT' nin ekonomik bir proje olma-dığı kadar demokrasi projesi de olmasının önemini arttırmıştır. Türkiye,yaşadıklarına bağlı olarak AT'ın bu yönünü de algılamaya başlamıştır. Ülke içindeki siyasal süreçlerin üretmekte zorlandığı insan hakları ve demokrasi standartlarına ulaşmada Türkiye halkının gözünde,AT yeni bir araçsal işlevsellik kazanmıştır.

Bilindiği gibi, AT' ye katılma tek taraflı isteğe bağlı değildir. AT topluluğunun bir isteği benimsemesi gerekir. AT,Türkiye'yi kendi Avrupa coğrafyası içinde görse bile, onu bu dönemde kabul etmeye hazır değildir. Dünyanın yeniden yapılanmasında,AT'nin ekonomik performansı başarılı olmamıştır. Çözümü tek pazara geçmekte aramaktadır. Böyle bir ortamda yeni bir ülkenin topluluk üyesi olma başvurusunun değerlendirilmesinde bu üyenin AB'nindaha derinden bütünleşmesinin yaratabileceği itici gücü azaltmaması beklenmektedir. Oysa Türkiye'nin büyük ve hızlı artan nüfusu,kişi başına GSMH'nın düşüklüğü,yüksek enflas-yon,büyük tarımsal kapasite,yaşanmakta olan yarı iç savaş vb.pek çok neden onu bu ölçütü karşılamaktan uzak tutmaktadır. Böyle bir ortamda beklenebileceği gibi Türkiye'nin başvurusu geri çevrilmişti.

Buna rağmen Türkiye AT üyesi olmaktan vaz geçmemiştir. Giri-şimlerini daha da büyük fedakarlıkları göze alarak sürdürmektedir. Bu dönemde Maastricht Antlaşması yapılmış,proje siyasal nitelik kazanmıştır. AT projesi AB'ye dönüşmüştür. Türkiye tek taraflı olarak AB üyesi olma yolunda zorlayıcı bir girişim yaparak,gümrük birliğine katılmak baş vurusunda bulundu. 1995' sonunda görüşmeler tamamlanarak Türkiye gümrük birliğine girmiştir. Bu,AB'nin oluşum sürecinde gümrük birliğine girişin neden olacağı kayıpları giderecek mali yardım almadan gerçekleştirilmiş tek örnektir. Türkiye'nin böyle bir özveriyle kendisi için AB'nin üyesi olmayı ne denli önemsediğinin kanıtı olarak görülebilir. Kuşkusuz AB'nin üyesi olmasını istemesinde daha önce Yunanistan'ın üye olmasının da payı var. Yunanistan'ın Türkiye aleyhine oy kullanmayacağına ilişkin sözler vermiş olmasına karşın,tam tersine tutum izlemiş olması,Türkiye'de rahatsızlık yaratmış olmasına rağmen, Türkiye'nin AB üyesi olmasındaki israrı, kendisinin çağdaş uygarlık düzeyine bu yolla ulaşacağına ilişkin inancı dolayısıyladır.

Sosyalist blokun çözülmesinden sonra Avrupa'nın doğrudan doğruya sınırlarının ne olacağını saptama sorunuyla karşılaşarak dördüncü büyüme kararını vermek zorunda kaldığında, 12 aday ülke için de Türkiye'yi almamıştır. Kopenhag ölçütleri içinde yer alan, çoğulcu demokrasinin işlerliği,hukukun üstünlüğü ve insan haklarının gözetilmesi,piyasa ekonomisinin benimsenmesi,ekono-milerin dış rekabete dayanabilme yeteneği, AB politikalarına ve müktesebatına uyum koşullarını içeriyordu. 12 aday ülkenin çoğundan bu koşullardan daha ileri durumda olmasına karşın, Türkiye dışta bırakıldı.

Buna rağmen Türkiye'nin tam üyelik için israrı sona ermiyor. 1997'de toplanan Lüksenburg zirvesinde Türkiye'yi inciten kararlar alınması üzerine,Türkiye AB'ye karşı siyasal tavır almasına karşın,bu tavır alış, Türkiye'nin AB üyeliğinden vazgeçmesi anlamına gelmiyordu. Tersine üyelik konusunda baskı koyma anlamını taşımaktaydı. Nihayet 1999 yılı sonunda AB zirvesinde Türkiye 13'ncü aday ülke ilan edildi. AB,on yıllık bir dirençten sonra uzun erimli gerçekleşme koşulunu içerecek biçimde de olsa Türkiye'nin aday ülke olmasını kabul etmiştir.

Bu değişimin bir açıklaması olması gerekir. AB'nin yanılgıdan dönmesi,Dışişleri Bakanlığının başarısı vb. saptamalar, kimi ger-çekleri yansıtmış olsa bile yeterli açıklayıcılık taşımaz. Asıl neden,AB'nin varacağı noktanın belirmemiş,oluşum durumunda bir proje olmasında bulunabilir.

Değişikliklerden biri de Türkiye'nin jeopolitik konumunun gittikçe artan öneminden kaynaklanabilir. Bu görüş,ABD'nin Türkiye'nin bu niteliğini daha önce fark etmesi ve AB üzerinde uyarıcı tutumu da etkili olmuştur denebilir. Kuşkusuz böyle bir uyarının etkili olmasında,AB'nin dünya politikasında ekonomik gücüne uyumlu yeni bir konum arayışının rolü bulunmaktadır. Türkiye'nin adaylığının kabul edilmesi, AB'yi çoğulculuğun yükselen değer olduğu bir dünyada hıristiyan kulübü olarak görünmekten kurtulmanın da payı olmalı. Belki de bu dönemde,Türkiye'nin AB ile görüşmelerde,kendisinin farklılığının AB' ye sağlayabileceklerini iyi anlatması da etkili olmuş olabilir.

4.SON VERİRKEN.

AB-Türkiye ilişkilerinin başlangıcından bu yana 37 yıl sonra geldiği aşama, bu ilişkilerin önümüzdeki yıllarda nasıl gelişeceği-ne ilişkin kestirme yapmayı sağlayamaz. Önümüzdeki yıllardaki gelişmeler pek çok etmenlere bağlıdır. Yine de kimi konularda saptamalar yapılabilir.

Bunlardan birincisi,Türkiye'nin AB'ye katılmasını hızlandırmak için çabaların süreceğidir. Türkiye'nin israrının sürmesi,temelde Türkiye ekonomisinin büyük ölçüde Avrupa pazarına bağlı duruma gelmesi yüzündendir. Bunun ötesinde de nedenler var. Toplumda olup bitenlerden yakınan herkes,istekleri konusunda meşruiyet yaratmak için AB'yi örnek göstermektedir. Böyle bir ortamda,üyelik konusunda olumlu havanın ve israrın sürmesi beklenebilir.

İsrarın sürebilmesi,değişik bakımlardan başarıların sürmesini gerektirmektedir. Bu başarıların bir bölümü, AB'ye ilişkindir. AB,ABD ve Japonya ile ekonomik yarışta başa geçmese bile yarışı sürdürebilmelidir. Bu yarıştan kopan AB'nin önemli sorunlarla karşılaşması kaçınılmazdır. AB salt ekonomik proje olmayıp fakat aynı zamanda siyasal bir proje olması nedeniyle de bu alanda da başarısını sürdürebilmelidir. AB,yeni katılımlarla karar verme kapasitesini koruyarak,kendi içinde bilgi toplumunun olanaklarından yararlanarak,demokrasi pratiklerini zenginleş-tirmeyi başardığı ve AB içindeki eşitsizliklere duyarlı,yeniden dağıtım mekanizmalarını başarıyla işletebildiği ölçüde imajı aşınmayacaktır.

AB'ye olumlu yaklaşımın sürmesinde Türkiye'nin başarması gerekenler de vardır.

Bunlar belki de daha önemlidir. Türkiye yasal mevzuatını AB müktesabatına uydurmak ve ekonomisinin uyumunu sağlamak bakımından gerekli kapasiteleri harekete geçirebilmek başarısını göstermelidir. Türkiye'nin bu başarıyı göstermesini sadece araçsal olarak düşünmemek gerekir. Türkiye'nin AB müktesebatını kabul ederek uygulamaya koymuş olmasıyla her şeyin gerilim yaratmadan kolayca işleyeceğini beklememek gerekir. Türkiye'de halkın Avrupaya yöneliminde bulunan içsel belirsizliği ya da bıçak sırtı durumunu göz ardı etmemek gerekir. Türk halkı, bir yandan kendisini Avrupalı bulmakta,öte yandan kendisini Avrupanın karşıtı görmektedir. Avrupa müktesebatının getireceği disiplinli toplum performansı,aslında Türk halkından çok şey beklemektedir. Bu disiplini göstermekte her zorlandığında,kolaycı çözümleri müktesebat engellerine takıldığında tepki duymaya başlayacaktır. Bu da AB projesine karşı çıkılmasını kolaylaştırmış olacak. Eğer ne denli hızlı uyum yapılarak,Türkiye'deki yaşam kalitesi geliş-tirilirse,bu tür tereddütler çiçeklenecektir. İnsanlar, geleceğin AB projesi içinde kendilerine bir yer gördükçe,kimlik sorunlarıyla karşılaşmayacaktır.

Türkiye'nin AB ile ilişkilerinin tam üyelik anlaşmasına dönüşmesi için her iki tarafın da kendinden beklenen başarıları gerçek-leştirmesine bağlıdır. Her iki taraf da ne kadar çok başarı gösterirse,Türkiye'nin entegrasyonu o denli hızlı olacaktır. Fakat AB projesinin oluşum durumda olması ve dünya konjonktüründeki değişimlere göre sürekli yeniden tanımlandığı anımsanırsa, dünya konjonktüründeki değişimlerin Türkiye'nin jeopolitik önemini arttırması da bu sürenin kısalmasına katkıda bulunacaktır denebilir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail