Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 33 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

ŞERİAT İLE İSLAM AYNI ŞEY DEĞİL (Mİ!)
Prof.Dr.Neşet Çagatay'ın makalesine eleştiri

ŞERİAT İLE İSLAM AYNI ŞEY DEĞİL (Mİ)

Neşet Çagatay
Prof.Dr
Makaleye ilişkin eleştiri:A.N.Ölçen

Prof.Dr.Neşet Çagatay'ın İdarecinin Sesi dergisinin 71.sayı-sında (1998) yayımlanan makalesinde kimi nokta-ların eleştiriye açık olduğunu belirtmeye gereksinim duyuyoruz. Makalesini daha dikkatli bir süzgeçten geçirecek zaman bulsaydı o güzel yazı daha da etkili olabilirdi.

Önce şunu belirtelim ki Osmanlının 30.padişahı olan II.Mahmut tarafından "tıb ve mühendislik okulları" açıldığını ve asalak yeniçerileri ortadan kaldırdığını yazmaktadır. Bu doğruların içinde bir de yanlış var. Sultam Mahmut, mühendis mektebi açmamıştır. İlk mühendis okulu, "mühendishanei berrii hümayün" adıyla 1795 'te IV.Selim tarafından açılmış ve daha sonra da 1847'de I.Abdülmecit döneminde "Topçu ve Mimar mektebi" adını almıştır. Enderun ağalarının kurs nitelikli eğitimi için 1789'da açılan "Mühendishanei Sultani" ise II.Mahmuttan çok önce III.Selim zamanında açılmıştır..

Bu yanlışlığı önemsediğimiz sanılmamalı. Fakat asıl üzerinde durmak istadiğimiz konu,II.Mahmut'u "yurttaşın eğitilmesini devlet görevi sayan,orta eğitim okulları,tıp,mühendislik okulları açan Avrupaya öğrenci gönderen ilk devlet adamı idi" sözündeki bir başka önemli yanlıştır.Tarihsel bilgiler sy.Çagatay'ın bu yazdıklarının bir bölümünün doğru olmadığını açıklıyor.

1. Sultan Mahmut II'nin Bağışlanamaz Yanlışları.

Osmanlı devletinin 30.padişahı olan II.Mahmut'un bağışlanamaz en büyük yanlışlığı,Mehmet Ali Paşanın Mısırda ayaklanarak Anadolu içlerine kadar ilerlemesi ve Konya'da hatta Serdarı Ekremi tutsak alması karşısında İngilter'nin yardımını sağlayacağını sanarak, gelişmekte olan Osmanlı sanayiini yerle bir eden 1838 Türk-İngiliz Ticaret anlaşmasına boyun eğmesi olmuştur.

Anadolunun yer altı ve yerüstü kaynaklarını incelemesi için İngiltere'nin görevlendirdiği David Urquhart, II.Mahmut dönemini şöyle anlatır:

Türkiye'nin yeniden düzenlenmesi,eğer akla ve bece-riye,merkezi hükümetin dürüstlüğüne bağlıysa,umutsuzdur. Utanmazlık,para düşkünlüğü,yüz kızartıcı bilgisizlik, kök salmış yolsuzluk ve kayırıcılık,yurt severliğin gölgesi ve onurun kıvılcımı bile olmayan bir ülke. Sağduyusu olan bir tek kiş,Türkiye'nin kötü yönetiminin nedenini sormuyor ki,nedeni paşalar ve komutanlar diye yanıt veril-sin.(Bakınız: A.N.Ölçen.Karl Marx ve İngiliz Emperaliz-mi,Ekin Yayınevi,1992,s.109.Asıl kaynak:D.Urquhart. Tur-key and its Resources,London,1833,s.214-17).

Sayın Çagatay,II.Mahmut'un eğitim için Avrupaya öğrenci gönderdiğinden söz etmektedir. Ama olaya daha yakından bakılınca, Mısır'da Osmanlının valisi olan Mehmet Ali Paşa,II.Mahmut'un tahta çıktığı yılda (1808) İtalya'ya eğitim için 23 Mısırlı genci göndermişti ve bu sayı 1826'da 44'e yükseldi. II.Mahmut ise ondan ancak 18 yıl sonra dinci grupların tepkisine karşın 1827'de Avrupaya ancak birkaç öğrenci gönderebildi. Görülüyor ki Avrupaya eğitim için öğrenci gönderen ilk devlet adamı II.Mahmut değil,onun valisi olan Mısırdaki Mehmet Ali Paşadır.

Mehmet Ali Paşanın Mısır'da gerçekleştirdiği reformlar gözden geçirilince,II.Mahmut'u beğenmenin ve abatmanın olanaksızlığı ortaya çıkar.Çünkü

,II.Mahmut'un onayladığı 1838 Balta Limanı anlaşması nedeniyle İngiliz emperyalizminin egemenliği altında geliş-mekte olan Osmanlı sanayii yıkıma uğratırken,Mehmet Ali Paşa,Mısırda,sanayi devrimini gerçekleştirmiş,üretim tesis-lerini, KİT'leri kurmuş ve devlet bütçesi vali olarak atandığı 1804'te 6.5 milyon akçe iken 1840'ta 200 milyon akçeye yükselmişti. Tüm bunlar Osmanlı devletinin burnunun dibinde bir vilayeti olan Mısır'da gerçek-leşiyordu.

Tarihçilerimiz Mehmet Ali Paşanın ayaklanmasını yanlış yorum-lamaya kendilerini alıştırmıştır. Onu bağımsızlık sevdasına kendisini kaptırmış bir maceracı olarak nitelemek doğru olmaz. Çünkü,o, tüm güçlüklere karşın oluşturduğu KİT'leri yüksek gümrük duvarlarıyla korumaya çalışıyor ve dolayısıyla İngiliz ticaretinin Akdenizdeki egemenliğini sınırlamış oluyordu. Mısır'da gelişen sanayi, İngilte-re'nin çıkarları gereği,Osmanlı devletinde olduğu gibi yıkılmalıydı ki,İngiliz tacirlerinin Akdenizdeki egemenliği sürebilsin. O nedenle İngiltere 1807'de Mısır'a karşı saldırıya geçerek İskenderiye'yi ve bir süre sonra da Rosetta'yı (Raşit'i) ele geçirdi. Osmanlı yardımı olmak-sızın buna karşı koyan Mehmet Ali Paşaydı. İngiltere ile şavaşmak için Fransa'nın desteğini sağlamış ve İngiliz saldırısını püskürttükten sonradır ki reform girişimlerine başlamıştı. Mısırda bunlar olup biterken Osmanlının bir tek amacı vardı ,İstanbul'u ve o nedenle Sarayı korumak. Saray dışındaki olayların hiç biri Osmanlı yönetimini artık ilgilendirmiyordu. Mısır'ın kendisini ve ekonomisini savunması ister istemez Mehmet Ali Paşanın Osmanlı'ya karşı çıkmasını gerektiriyordu. Çünkü, İngiltere'ye karşı koyarken Osmanlı devletini karşısında bulmuştu.

II.Mahmut,Osmanlı ekonomisini İngiltere'nin egemenliğine teslim etmişti. Osmanlı tacirleri kendi ülkesinde bir eyaletten ötekine geçerken her seferinde % 12 vergi ödüyor ama,İngiliz tacirleri,II.Mahmut'un onayladığı Balta Limanı anlaşması nedeniyle sadece bir kez % 3 vergi ödeyerek, doğunun tüm pazarlarını ele geçirmeyi sürdürüyordu. İngiltere'nin ekonomisi,bunalımdan kurtul-muş, II Mahmut sayesinde altın dönemini yaşıyordu,Osmanlı sanayiinin çökmesi karşılığında. Örneğin 1838'den önce Bursa'da 1000 dolayındaki dokuma tezgahının sayısı birkaç yıl içinde 75'e indi. İstanbulda 2750 dokuma tezgahından ayakta kalanların sayısı 25'e düşmüştü. Vernon Puryear,bu saptamaları yaparken Osmanlı ekonomisine acımakta olduğunu sözlerine eklemeyi de unutmaz. (Bakınız:V.Puryear. International Economics and Diplomacy in the Near East,London, 1935,s.127).

II.Mahmut'un dış politikası olabildiğince yanlıştı.Sonradan başbakan olan Lord Palmerston'un "liberal movement" teorisinin farkına var-mamıştı. Balkanların Osmanlıdan kopması ve bağımsız devletler haline gelmeleri II Mahmut'un yanlış dış politikalarının sonuçlarıdır.

Mehmet Ali Paşa'nın orduları Konya'da Serdarı Ekremi tutsak alarak, İstanbula yaklaşırken, İngilterenin Saraya arka çıkacağı yanılgısına düşmüştü II Mahmut.O nedenle Engelhard şunları yazar:

Kendi valisine mağlup olan,mevkii hükümdarından manen düşmüş olan Sultan Mahmut,Rusya'nın uzattığı dost muavenetine (yardımına) sarıldığından 1833 yılı Şubatın 20'sinde Çar'ın Devlet-i Osmaniye'yi himaye etmek isteyen donanması Dersaadet (istanbul) pişgahına gelerek Boğaziçinde demir attı. Bu,emirülmüminin şan ve şeref ve itibarına saltanatı safiyesinin mevcudiyetine indirilen en büyük darbe idi.( Engelhard. Al -i Osmanıni Tarihi,1826-82,çeviri:Ali Reşat).

Prof.Çagatay'ın bilgisine ve üstün kişiliğine duyduğumuz saygı nedeniyle makalesindeki kimi düşüncelerine karşı çıkmayı görev bildik Çünkü, tarih yerli yerine oturtulmadıkça yalnız Prof.Çagatay değil hepimiz yanılmış oluruz.

Prof.Çagatay'ın "tarikat" konusundaki düşüncesine de aşağıdaki paragrafta değinmek gereksinimi duymaktayız.

2.Tarikatların Doğuşu.

Tarikat sözcüğünün "yol" ya da "yollar" olarak tanımlanması eksik kalır. İslam dininin terminolojisinde tarikat'ın içeriği ve özü çok daha derin anlam taşır. Tanrının ulaşılamaz,gö-rülemez ama görür,yara-tılmamıştır ama yaratır ve insanları da kendisine kul olması için var etmiştir" biçiminde Kuranda yer alan tanımlara karşın ,kılıç zoruyla özellikle Horasanda bu dini kabul eden toplulukların (daha doğrusu kavimlerin) kültürleri,örf ve gelenekleriyle bağdaşır olabilmesini sağlamak bir sosyolojik olgu olarak ortaya çıkmıştır.

Özellikle şamanizmin etkilerini yaşatan Türk boylarında, kul olmayı içlerine sindiremeyen bireyler,kendilerine özgü bir yorum biçimi ürettiler. Kusursuzlaşabilir ve Tanrıya ulaşa-bilirler onun varlığıyla var olabilirlerdi. Ona ulaşa-bilmeyi amaçlayan ilk bireyler,sufiler ortaya çıktı. Sy.Çaga-tay'ın değindiği gibi 9.yüzyılda değil ondan 200 yıl önceleri. (Bakınız:Fuat Köprülü. Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar, İlk baskı 1919,Matbaai Amire-i İstanbul)

Tarikatta bireylerin kendilerini kusursuzlaştırabilmeleri, Tanrıya ulaşmanın yolu olarak nitelenmektedir ve Kurandan kaynaklanıyor görüntüsü içinde bize göre farklı ve insanı kul olmaktan arındıran ve Tanrının bir parçası olarak niteleyen yeni bir akımın,farklı bir din anlayışının ürünüydü bu devinimler.

Ama burada sırası gelmişken,Islanın doğuşunun 100 ncü yılında ortaya çıkan ve batının dinbilimcileri tarafından Islamın rasyonalizmi olarak nitelenen Mutezile akımından söz etmeliyiz. Çünkü bu mezhep ya da öğreti, aslında Kuranı Tanrı kelamı olarak kabul etmiyor onu "hadis" olarak görüyorlardı. Tanrı kelamı olamaz diye düşünmekteydiler,750'li yıllarda. Aksi durumda,Kuranla birlikte Tanrı konuşmaya başlamış olur ki,susan durumdan konuşur duruma geçmesi,geliştiğini gösterir, oysa Tanrı "Kamil-i Mutlak"tır.Kuran-ın Tanrı kelamı olması,Tanrının "Kamil-i Mutlak" oluşunu yadsımak anlamına gelir. Mutezile mezhebinden yana olanların sayısı giderek artıyordu, çünkü Abbasi Halifelerinden,Mansur,Memun,Vasık,bu mezhebi devletin resmi kuramı olarak kabul etmişlerdi.

Mutezile'ye göre Tanrıda,gören, konuşan,kızan,öc alan nitelikler tasarımlamak, insana benzetmek demektir ki,,Islamın özüne aykırıdır. Zaten,Tanrı insanlar için kaza ve kader olarak belli bir oluş biçimi de saptamamıştır. İnsan kendi devinimlerinden kendisi sorumludur ve aklını kullanarak geleceğini kendisi değiştirebilir. Hatta daha da ileri gitmişler ve "Herşey Tanrı öyle dediği için iyi ya da kötü değildir,iyilik ya da kötülük varlıkların özünde bulunur. İnsan, akıl yürüterek iyi ile kötüyü biri birinden ayırt edebilir. Öyleyse insanı iyi ya da kötü olmaya zorlayan yasalara gerek yoktur".

Böylece Muhammedin ölümünden 100 yıl geçmeden Kuranın kaza-kader ile ilgili temel ilkesi çöketilmekteydi. Tanrı ne bu dünyada ne de öteki dünyada kimseye görünmezdi çünkü o mekandan münezzehtir,diye düşünüyordu mutezile yanlıları. Ölen insanlar cennete ya da cehenneme gitmez, ceset olur,çürürdü.

Abbasi devletinin ilk halifeleri,Mansur ,Memun ve Vasık,Helenistik dönemin yazılı yapıtlarının Süryaniceye ve oradan Arapçaya çevrilmesini sağladılar, yapılan çeviri sayısı 200'ü aştı ve ayrıca Beytül Hikme adında da bir akademi kuruldu. İbn Haldun'un da Mukaddime adlı ünlü kitabında belirttiği gibi, Abbasi Halifesi Ebu Cafer Mansur tarafından devlet mezhebi olarak kabul edilen Mutezile akımı,Islam'ın Batıya bilimin ışıkları gönderen gelişmelerin kaynağı olmuştu. Islamda Karanlığın Başlangıcı adlı kitabımızda buna ilişkin ayrıntılar yer aldığı için daha fazla bilgi sunmayı gereksiz bulmaktayız. Ancak şunu belirtelim ki, Muhammedin ölümünden yaklaşık 100 yıl sonra, İslamın ileri gelen-leri,"Alinin hakeme başvurmakla Kuranı yadsıyan duruma düşmüş,büyük günah mı işlemiştir" diye düşünmeye başlamıştı. Hucurat suresinin 9.ayetine göre Muaviye Tanrının yoluna dönünceye kadar onunla savaşması gerekmez miydi? "Hasan-el Basri'nin meclisinde tartışmaya koyuldular. Hücurat suresinin 9.ayetine göre Ali "Muaviye ile onu Tanrının yoluna döndürünceye kadar vuruşması gerekirdi,oysa o vuruşmayı sürdürmeyerek hakeme başvurmuş ve Kuranı yadsımıştır. Öyleyse büyük günah işlemiş,dinden dönmüştü,diyenler belki de o toplantıda çoğunluk-taydı. İçlerinde daha bilge bir kişi olduğu anlaşılan Vasıl bin Ata,ayağa kalkarak "Ali ne mümindir ne münkirdir,ikisi arası bir konumdadır (Menzile beyne'l menzileteyn) diyerek toplantıdan ayrılmış ve onunla birlikte gidenlere bundan böyle ayrılanlar anlamında "itizale" denilmiş ve Mutezile akımı doğmuştur..

Bu olayı anlatmamızın önemli bir nedeni var. Aşağıdaki paragrafta konunun bu yanını işleyeceğiz.

3.Kuranın İkilemli Yapısı.

Bugünün Islam dünyasında bağnazlığın sınır tanımaz kalıpları içinde Mutezile akımının savunucuları gibi düşünmek tümden olanaksızdır. İslamın kuruluş yıllarından bir süre sonra Mutezile sayesinde ulaştığı hoş görü ve esneklik ortadan kalkmıştır. Bu ortadan kalkış "haricilik" mezhebiyle belirginleşir. Ama Prof.Çağatayın belirttiği gibi, "Ali ile Muaviye arasındaki Sıffin savaşında,Şia,Hariciler ve Sünniler vardı" düşüncesine katılmak olanaksız. Çünkü,Harici-ler,Alinin Hucurat suresinin 9.ayetine göre,Muaviyeyi Allah yoluna çevirinciye kadar savaşmalı ve hakeme başvur-malıydı,böyle yapmadığı için büyük günah işlemiş,dinden dönmüştür,katli vaciptir" diye düşünmek-teydiler. Ve o savaş sonrasında ortaya çıktılar.

Bu düşünceleri daha sonraları kitleselleşerek mezhep durumuna dönüştü ve en katı,acımasız ve hoşgörüsüz kolu da İbnu'l Ezrak tarafında kuruldu ve Aliden sonra onun soyundan gelen ve ona bağlılık gösterenlerin de öldürülmeleri gerektiği savının sahibi oldular. Bugünleri Türkiyesinde Hizbullah örgütü Ezrakiliğin proto tipidir.

Şimdi şöyle düşünebiliriz:

Kuran'da ikilemli (dual) bir yapının, bugünkü siyasal islamın doğuşuna neden olduğunu görmek zorundayız. Siyasal Islam yanlılarının sadece kan dökmekten ve cinayet işlemekten hoşlanan sadizim tutkunu bireyler olduğunu düşünmek yanlış olabilir. İçlerinde hunhar,acımasız,gaddar, kan dökücü olan-ların varlığından kuşku duymamakla birlikte bu eylemlerini Kurandaki kimi ayetlere (yanlış ya da doğru)dayandırdıkları gerçeğini de kabul etmeliyiz. Onların düşüncesine göre dünyaya barışı ve kardeşliği getirecek olan İslamın iktidarıdır. Tüm insanlar ancak İslamın iktidarında dünya huzura,mut-luluğa ve gönence kavuşabilir. Çünkü egemenlik kayıtsız şartsız Tanrınındır. O yüzden,Siyasal İslamın kuramcı-larından Seyyid Kutub "İslamı kabul etmeyenlerin mal ve canlarının korunmayacağını" ileri sürer ve şunları yazar:

Din,hayata hakim olan sistem ve düstur demektir..İslam davasını yaymak için muhakkak cihad zaruri bir ihtiyaçtır..Müslüman öyle bir barış ister ki orada din tamamıyla Allah için olsun. (Bakınız:İslamda Cihad,çe-viri: Akif Nuri.5.baskı,s.33)

Mevdudi 'ye göre:

Cihad,ilahi düzeni kurmanın başka bir adıdır.

Siyasal İslamın önde gelen eylemcileri acaba ileri sürdükleri bu düşünceleri nereden almaktadırlar. Bakara suresinin 191,193 ve 216.ayetleri:"Onları nerede yakalarsanız öldü-rün,fitne çıkarmak adam öldürmekten kötüdür",buyruğuna ekliyor:. "Din Allahın oluncaya kadar savaşın","gerçi hoşu-nuza gitmeyecek ama size savaş yazıldı".

Nisa suresinin 71.ayeti:"Bölük bölük ya da hep birlikte savaşa gidin" ve 76.ayeti:"İnananlar Allah yolunda savaşırlar". Enfal suresinin 29.ayeti "boyun eğerek elleriyle cizye verinceye kadar onlarla savaşın".Tevbe suresinin 38.ayeti: "Allah yolunda topluca savaşa çıkın.. eğer topluca çıkmazsanız size acı azab vardır" .Tüm bu ayetler ne yazık ki, siyasal islam-cıların dayanakları durumunda yorumlanmakta.

Bu ayetlerde "şavaş" sözcüğüyle bireylerin kalplerindeki kötülüklerle ya da onu kötülüğe iten şeytanla savaşması" anlamında yorumlayanların içtenlikli olmalarından kuşku duymak gerekir. Çünkü onların hiç biri, Hizbullahın dehşet verici cinayetleri ortaya çıkıncaya kadar örneğin Sıvasta 37 kişinin diri diri yakılmasına tepki göstermediler. Oysa, ilk tepkinin Diyanet İşleri Başkanlığından ve İslamı savunduğu sanılan siyasal partilerden gelmesi gerekirdi;susmayı tercih ettiler.

Tüm bu ayetler Peygamberin savaşlarına katılma çağrısıydı biçimindeki yorum geçerli olabilirdi,ama böylesi yorumu bile işitmek olanaklı olmadı. Kuranda daha sonraki yıllar için geçerli olan insancıl önermelerin hiç birine ne yazık ki kimse değinmiyor.

Ülkemizde Hizbullah denilen cinayet ve soykırım örgütünün insanlık dışı eylemleri ortaya çıktığı zaman Diyanet İşleri Başkanlığının Cuma namazlarında hutbede okunması için gönderdiği yazılı metinde bir sözcük kimsenin ilgisini çekmedi. Oysa o tümce çok yanlış bir mantığın ürünüydü ve şöyleydi:

Haksız yere adam öldürmek günahtır.

Oysa adam öldürmekte hiç kimse haklı olamaz ki,haksız yere adam öldürmek söz konusu olsun. Kimse hangi nedenle olursa olsun başkasının canını almakta kendisini haklı görmemelidir. Diyanet İşleri Başkanlığı bile bu konuda ikircikli davran-mıştır. Zaten bugüne değin işlenmiş faili mechul cinayetler karşısında Diyanet İşleri Başkanlığı susmayı tercih etmeseydi ve Kuranda var olan insancıl ayetleri, örnek olarak göste-rebilseydi bu tür cinayetlerde önemli ölçüde azalma olurdu.

3.İslam İle Şeriat Aynı mı?

Prof.Çagatay, "Şeriat ile İslam aynı şey değildir" savını ileri sürerken bu iki olgunun sözcük anlamlarına dayanmaktadır. Oysa,İslam ile Şeriat özdeşleşmiştir. Sözcük olarak ta kavram ve kurum olarak ta iç içedir ve biri birinin tamamlayı-cısıdırlar. Çünkü:

Devlet,sekular nitelikte değilse kimi yönetsel kararların onayı fetva müessesesine bağlıysa,şeriat dinden ayrı düşünülemez. Zaten şeriat ile dini biri birine bağlayan da padişahın aynı zamanda halife,yani Tanrının yer yüzündeki gölgesi olması-dır. Osmanlı devletinde o yüzden şeriat ile İslam iç içeydi. Biri birini tamamlıyor,destek-liyordu. Biri birine hasım olduğu dönemler de yaşanmış,fetva ile padişahlar öldürül-müş,ferman ile şeyhülislamlar idam edilmiştir ama,din ile şeriat koalisyonu daima egemenliği paylaşmıştır. Osmanlı devletinde 1424'ten (II Murat döneminden) itibaren Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruluncaya kadar sürmüştür bu ortaklık..

Prof.Çagatay'ın sandığı gibi,din ve iman, inanç konusu olsa bile,bu,bireye o dine dilediği gibi inanması özgürlüğünü kazanırmaz. İnanma ya da inanmama özgürlüğü toplumsal düzenleme erkinden bağımsız yani ancak laiklik ilkesinin sistem olarak kabul edilmesiyle olanaklıdır. Öyleyse,konuyu iki ana bölüme ayırmak gerekiyor:

1.Laiklik sistem olarak kabul edilmemişse ve devlet sekular nitelikte değilse,şeriat ile din aynı şeydir,biri birinden ayrılmazlar. Osmanlı devleti bunun en çarpıcı örneğidir.

2. Sekular devlet modelinde ise din ile şeriat biri birinden koparılmış ayrılmıştır. Şeriat devlet yönetiminin dışına çıkarıl-mıştır. Ancak bu koşulda din,şeriat değildir diyebiliriz.

Şeriat ile İslamın aynı şey olmamasını sağlayacak olan ilke sadece laiklik ve laikliğin devlet sistemi olması olayıdır. Prof.Çagatay,makalesinde şeriat ile dinin farlılaşmasını laik-lik temelinde incelenmeliydi. Çünkü ancak din ile şeriatın aynı şey olmadığı laik-lik temelinde savunulabilir.

4.Bilim ve Din Zıtlığı Sorunu.

Sayın Profesör,makalesinin ilk sayfasında "bize ahreti,ka-inatı,Tanrı'nın sonsuz gücünü anlatan Kuranı Kerimdir" diyor. İslamın kutsal kitabında pek çok ayet kainattan sözeder ama onu sadece Bakara suresinin 29.ayeti tanımlamaktadır ve o tanım da şöyledir: "Sonra göklere yöneldi,onları yedi gök olarak yarattı". Bunun dışında evreni tanıtan nasıl oluştuğunu betimleyen bir başka ayet de mevcut değil.

Enbiya suresinin 33.ayetinde ise " geceyi gündüzü,güneşi,ayı yaratan odur her biri bir yörüngede yüzmektedir" biçi-mindedir. Buna inananlara saygı duymamak yanlış olur. Onlar inançlarıyla saygın kişiler olarak yaşamak hakkına sahiptirler.

Ama dinin inanç kategorilerine bilimsellik kazandırmak yanlış olur. Ve bir profesörün,kutsal kitabın evreni tanıttığı biçimindeki sözünü bilim dünyası yadırgayacaktır. Milyon-larca ışık yılı uzaklıktaki gezegenlerin ve hatta oluşmakta olduğu saptanan galaksilerin ışıkları dünyamıza ulaşmamışken Tanrının evreni yedi katlı gökten oluşturmasına inananları inançlarıyla baş başa bırakmak en doğru olanıdır. Çünkü insanların pek çoğu mülklerinden ve hatta yaşamla-rından vazgeçer ama inançlarından vaz geçmeyebilirler. İnanç dünyası ile bilim dünyasının biri birilerini irdelemesi pek çoğumuz için olanaklı olmayabilir.

Bu satırları yazarken,dine bağlı,ona içtenlikle inanan,çıkar konusu olmaktan kendisini koruyan tüm dindar kişilere saygı duyduğumuzu belirtmeliyiz. Burada eleştiri konusu yaptığımız olay,bir profesörün, kimi bilimsel verileri göz ardı,ederek İslamın kutsal kitabını bilimsel verilere kaynak olarak göstermesinden kaynaklanıyor.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail