Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 32 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

TBMM'NİN GİZLİ CELSLERİNDE MUSTAFA KEMAL
...

TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

Sevr andlaşmasını imza ettikten sonra 10 Ağustos 1920 ' de Sadrazamlık görevinden ayrılan Damat Ferit Paşanın yerine Ahmet Tevfik Paşa göreve getirilmişti. Bu, onun dördüncü kez başbakanlığa getirilişiydi. Görevi üstlendikten yaklaşık 6 ay sonra Londra Konferansına İstanbul Hükümetinin başkanı olarak katılacak ve Ankara Hükümetinin göndereceği heyetin kendisi tarafından temsil edilmesini isteyen bir telgraf gönerecektir Mustafa Kemal Paşa'ya.

T.B.M.M.'nin 4.Şubat 1921 günlü 144. birleşiminde , bu önemli konu görüşülmekteydi. O gün daha önceki birleşimlerin tersine pek çok mebus söz almıştı. Ama biz o ve onu izleyen ardaşık birleşimde üç konuşmayı oku-yucularımıza iletmekle yetinecek ve Mustafa Kemal Atatürk'ün kişiliğindeki tarih bilincinin görkemine bir kez daha tanık olacağız.

O gün ilk sözü Mudafa-i Milliye Vekili (Milli Savunma Bakanı) Fevzi (Çakmak) Paşa almış ve " İstanbul'da esir düşmüş olan hükümete bağlı olmamak gerektiğini " söylemiş ve "hukuku meşruamızı (yasal haklarımızı) Avrupa'ya karşı ilan ve ispat etmek mecburiyetinde olduğumuz için nereye kadar gitmem mümkün ise oraya kadar heyetimizin gönderileceğini" sözlerine eklemişti.

Hakkari Mebusu Mazhar Müfit ve Kırşehir Mebusu Yahya Galip Beylerin konuşmasına değinmeden geçeme yeceğiz.. Çünkü onların konuşmasını "Bilinmeyen Osman lı" kitabının yazarı Prof.Ahmet Akgündüz'ün de işitmesini istiyoruz. Mecliste vatan haini olarak nitelenen padişah Vahidüddin Efendinin yurtsever olduğunu ispat etmek amacıyla tarihsel gerçekleri çarpıtmaya gücünün yetme yeceğini bir kez daha görmesi için. Çarpıtılmasına çalışılan tarihsel gerçekler kişilerin suratına her zaman şamar olarak çarpacaktır.

Mazhar Müfit Bey İkinci Osmanlı Meclisi Mebusanında da milletvekiliydi ve İngilizlerin İstanbulu işgalini izleyen günlerde kaçarak Ankara gelmiş ve ulusal kurtuluş hare-ketine katılmıştı. O gün Mecliste şunları söylüyordu:

Tevfik Paşa denilince, bu saldide (yaşlı) zatı, vakıfı umur ( işten anlayan biri) zannederdim. Bu adam o kadar gafilmiş ki,henüz Anadolu'da Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti olduğuna bile vakıf değil. Bu adam o kadar gafilmiş ki, hala Anadolu'da istik-lalini muhafaza için kırılmaz azm-i imanla mücehhez Büyük Millet Meclisi olduğuna bile vakıf değil. O kadar gafil ki zavallı, İstanbul Hükümeti namı ile bir hükümeti, milletin tanımadığına bile vakıf değil...Bize diyor ki,geliniz ,ben Sadrazamım,burada bir hükümet var, bize tabi olun, gidelim. Gafletin bu derecesine ne söylesek teessüf için de bir kelime bulamıyorum.

Kırşehir Mebusu Yahya Galip Bey de coşkuyla sürdür-düğü konuşmasında:

Babıalide toplanan paşalar benim nazarımda hamiyyeti (onuru) kıt bir sürüden ibarettir. Istanbul İngiliz sün-güleriyle,toplarıyla tehdit edildiği bir sırada ağızlarını kapayan ve Meclisi Milli'yi Kanunu Esasinin her bir maddesine rağmen bila sebeb tatil eden efendiler, benim nazarımda insandan bile madut değildir (insan bile sayılamaz). Ama bunların içinde padişah ta vardı. Mec-lisi Milli küşat edildiği (açıldığı) sırada padişah olan Vahidüddin Efendi, ilk defa Meclisi Mebusan'a geldi. Benim kulağımdan o seda çıkmıyor. Dedi ki:"Efendiler ben Kanunu Esasiye, millete sadakat edeceğim, siz de yemin ediniz".Hangi yeminini tuttu. Meclisi bila sebep (nedensiz) tatil etti. Bugün İstanbul'da icrai hükümet ediyorum diye kuruluyor. O günden sonra milleti İngi-lizlere maskara edecek vaziyete getirdi...Tevfik Paşa ol-sun,kim ne paşası olursa olsun ,başta padişah olduğu halde,Sevr muahedesi gibi bir muahedeyi meydana geti-ren padişahın,bir hükümdarın milletle alakası kalma-mıştır.

Benim anladığım malumdur. Misakı Milli dahilindeki hududumuzu her ne bahasına olursa olsun bunun bir karış yerini bile vermeyiz. Bundan fedakarlığımız yoktur.

Tüm mebuslar bir tek yürek halinde "Misakı Milli sınırlarından ödün verilmemesi"ne ilişkin yönergeyi kabul etmişti. Londra'ya gidecek heyet bu önergeyi buyruk ola-rak ileri sürmeli,savunmalıydı. Misakı Milli sınırları için-de ulusal egemenliği koruyan yeni devletin temelleri savaş içindeyken atılmaktaydı. O konuşmalarda İstanbul hükü metinin ve padişahın Anadolu'ya Anzavur ayaklanmasını musallat etmesini de acı bir dille eleştiren mebuslar da vardı Bunlardan biri de Karesi Mebusu Basri Bey idi ve kısa süren konuşmasında :

İstanbul bu gibi erazili (rezilliği) Anadoluya sokmuş ve bu erazil vasıtasıyla Anadolu'da bir çok kanlar akıtmıştır, demişti.

T.B.M.Meclisinin İstanbul hükümetini tanımayan yanıtı Sadrazam Tavfik Paşa'ya telgraf ile bildirildi. Yanıtın içinde şu düşünceler Ankara'nın azmi katisini bir bakıma tebliğ eder nitelikteydi:

..İstanbulda Mütarekeden beri iki nevi hükümet birbirini takip etmiştir. Biri Damat Feridin riyaseti al-tında,muhtelif zevatın iştirakiyle teşekkül eden hükümettir ki ,her ne behasına olursa olsun, İtilaf ( Anadoluyu paylaşımda anlaşmalı) Devletlerine karşı mutavaatı mutlaka ( boyun eğme) fikrini temsil etmiş ve memleketin hukuku hakimiyetinin idame için bezlettiği ( aşırı kullandığı) fedakarlıkları,düşmanlarla beraber çalışmak suretiyle takim etmeği (sonuçsuz bırakmayı) bir mesleki mahsus (özel uğraş) edinmiştir. Bu fikrin salikleri ,memleketin şer ve hıyanete müsteid ne kadar nankör evladı varsa,hepsini tahrik ve teçhiz ederek (donatıp devinime geçirerek) müdafaai milliyeye hasr nefs eden vatanperverler aleyhine mütemadi kıldı- lar...İkinci bir nevi hükümet, Tevfik Paşanın riyasetindeki heyettir ki, maksat itibariyle Anadolu müdafaasına taraftar olduğunu söylemekle beraber, ,icraat itibariyle,memleketin samimiyetle istihsal etmek istediği sulha nakabili tecviz (kabul edilemez) bir gaflet ve inat ile mani olmakta devam ediyor. Şura-ı saltanat ta,İtilaf Devletlerinin uzattığı ilam-ı esareti ayağa kalkarak,ibrazı hürmet etmek suretiyle kabul ve imza eden rical ve ayan bütün memlekette, hiçbir hak ve selahiyeti temsil et-meyen bir kuvveti sakıta ( düşük) haldedir...

Meclisimiz tarafından kabul ve ilan edilen ve bütün memlekette muta (veri) olan Teşkilatı Esasiye Kanun- larımız mucibince,hakimiyet,bilakaydüşart milletindir ve milletin teşri ve icra kudreti ise,onun hakiki ve yegane mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli eder. Bu esasa binaen heyeti murahhasımızın İstanbul'a gitmesi ve oradan intihap edilecek bir heyete dahil olması ve oranın vereceği selahiyetname ile cihana karşı davayı millimizi Meclisimizin deruhte etmesine imkan yoktur. Eğer isterseniz heyeti murah- hasımızı memleketi temsil edecek yegane heyet olarak tanırsanız.. Yoksa, biz heyetimizi kendimiz gönder- mek kararını almış bulnuuyoruz...

Bu yanıt Sadrazam Tevfik Paşaya gönderile dursun T.B.M.M' nin 8 Şubat 1921 günlü 147.birleşiminde, Burdur Mebusu Mehmet Akif (Ersoy) şu konuşmayı yapacaktır :

T.B.M.M'ne tefvizi umur eylemek ( kararına bırakmak) bugün İstanbul için en mütekaddim (öncelikli) ve en mütehaddim (yararlı) bir vazifedir. Bugün inayeti hakla millet vahdetini temin etmiş, meşru Meclis ve Hükümetini teşkil ile ordularını tanzim eylemiş, her türlü müdahalatı ecnebiyeden azade olarak tenfizi ahkam ve kazada bulunmuş ( yasama ve yürütme erkini üstlenmiş) iken, bütün bu şeraitten tamamiyle mahrum bulunan İstanbul'un hala eşkal ve merasim ile uğraşması menafi-i millet ve maslahatı ümmetle katiyen kabili telif ( biçim ve gösteri için uğraşması ulusun yararı ve ümmet işleriyle bağdaşır) değildir. Bugün İstanbul'un uhdei hamiyetine düşen en mühim vazife derhal B.M.M' nin meşruiyetini tasdik ve konferansa murahhas göndermek hakkının münhasıran bu Meclise ait olduğunu ilan etmektir. Bunun hilafında hareket milletin halasına (kurtuluşuna) set çekmek, tefrika (ayırımcılık) ve inkisama (bölünmeye) badi (neden) olmak,makamı Hilafet ve Saltanatı (papalık) gibi kuvvai maddiyeden mahrum ve gayrimeşru bir şekle sokarak ecnebilerin amaline (isteklerine) baziçe (oyuncak) derecesine indirmek demektir. Buna ise Şeriatı garrayı İslamiyenin ( görkemli Islam şeriatının ) katiyen müsaadesi yoktur. Kaldı ki müslümanlık nazarında pek büyük bir mevkii dinisi olan Makamı Muallayı Hilafeti vaz'ı meşruundan çıkarmaya hiçbir ferdin hatta o makamı işgal eden Zatı Şahanenin bile selahiyeti olamaz.

Bununla yetinmez Mehmet Akif (Ersoy) T.B.M.Mec lisinin kuruluş amacının makamı hilafet ve saltanatın kurtuluşunu milletin özgürlüğünü sağlamaktan başka amacının olmadığını da yazılı yaptığı konuşmasına ekle-yecek ve Sadrazam Tevfik Paşaya gönderilecek yanıtın öyle olmasını önerecektir:

Gerek Zatı Şahanenin gerek bütün cihanı Islamın malumu olmalıdır ki B.M.Meclisince bugün Makamı Hilafet ve Saltanatın halasını ve milletimizin istiklali tammını teminden başka hiçbir gaye mutasavver değildir ve bunun böyle olduğunu her milletvekili ferden ferda yemin ile teyid etmiştir.

Mustafa Kemal Paşanın kürsüye çıkması artık kaçınılmaz olmuştu. Kürsüye çıkacak ve Mecliste dinleyenlerin hiç birinin farkına varmadığı çelişkileri bir bir Mehmet Akif Beye bildirecektir. Kişilerin büyüklüğü zaten böyle za-manlarda belli olur. Temel amaçtan ödün verilmeyeceğini açık ve seçik biçimde ortaya koymasıyla. Bugünün siyaset adamlarının o konuşmadan alacağı dersler var. Çünkü o konuşma devlet yöneten kişilerin taşıması gereken tarihsel sorumluluğun altın harflerle yazılan bir örneğini vermektedir. O tarihsel konuşmanın gizli celsenin tutanakları arasında kalmasına razı olmadığımız için okuyucularımıza sunmaya gereksinim duyduk. Dünün büyük devlet adamlarıyla bugünün küçülenleri arasındaki fark ortaya çıksın istedik. Hiçbir konunun ikircikli kalmasına ve zaman içinde eriyip gitmesine ya da zamana göre biçimlenmesine ciddi devlet adamları razı olmazlar. Ciddi devlet adamları zamanı yönlendirirler zaman tarafından yönetilmezler. Zaman onların elinde kullanılan bir araçtır, ulusal yarar uğruna,amaca ulaşmanın aracı. O yüzden zamanın aracı olmazlar.

Burdur Mebusu Mehmet Akif Bey biraderimizin yaz-mış olduğu şeyde bazı mühim tadilat (değişiklik) yapılmasını lüzumlu görmekteyim ve bu hususatı arz edebilmek için o takriri ele alayım. Baş tarafta Sevr muahedesinin bazı maddelerini kabul etmektense, Sevr muahedesinin heyeti umumiyesini tadil etmek lazımdır,diyor. Bunu bugün B.M.Meclisinin beyanna- mesinde zikretmek diplomatik bir hatadır. Biz Sevr muahedesini kabul etmediğimizi ilan ettik ve bu azimde bulunduğumuzu birbirimize söylüyoruz. Sonra mesela ikinci sayfasında " bugün lehimize bir vaziyet inkişaf etti. Bu müsait vaziyetten istifadeye koşmak bütün kuvayı devlet için bir vecibei hayatiye (yaşam koşulu) iken ,İstanbul'un hakayiki ahvale göz yumarak" deniyor. Vaziyet böyle değildir efendiler, elhamdülillah bizim vaziyetimiz iyidir. Muzdar vaziyette değiliz, koşma vaziyetinde de değiliz. Henüz bize yapılan teklifin ciddiyetinde emniyet (güven) yoktur. Biz koşmuyoruz, fakat bazı hukukumuzu dünyaya ilan etmek için gidiyoruz.

Lonra Konferansına koşmanın ne denli yanlış olduğunu bugün Avrupa Birliğine koşanlar anımsayarak utanç duymalıdırlar. Ne diyor Mustafa Kemal, "yapılan teklifin ciddiliğinde güven yoktur" diyor. Olaylar kendisini haklı çıkarmaktadır ve Londra Konferansına giden heyetimiz daha yoldayken Yunan orduları yeniden saldırıya geçmiş ama İsmet Paşaya ikinci İnönü utkusunu kazandırmaktan başka bir sonuç elde edememiştir. Mustafa Kemal olayları olduktan sonra değil olmadan önce beyniyle gören kişiydi. Konuşmasını şöyle sürdürür:

Sonra burada deniyor ki bu Meclis meşrudur. Sonra da deniyor ki "bugün İstanbul'un uhdesine düşen en mühim vazife derhal B.M.Meclisinin meşruiyetini tasdik ve konferansa murahhas göndermek hakkının münhasıran bu Meclise ait olduğunu ilan etmektir". Efendiler bu Meclis meşrudur ve bunun meşruiyetini kimseye tasdik ettirmek lazım değildir. İkincisi bu Meclis,meşru ve selahiyattar olan murahhaslarını göndermiştir. Bu heyetin Avrupaca tanınması için Tevfik Paşaya ricacı olmaya ihtiyacımız yoktur. Bina- enaleyh böyle bir şeyi beyannamemizde söylemek, giden heyeti murahhasımızım kıymetini sıfra indir- mek demektir. Yine altıncı sayfada bazı izahat (açıklamalar) vardır."Sevr muahedesini kabul etmeye cevazı şer'i yoktur" deniliyor."Edilirse makamı muallayı Hilafeti mühmel (gözardı edilmiş) bir hale getirir" deniyor. Halbuki Sevr muahedesi kabul edilmiş ve makamı hilafet mühmel (boş) bırakılmıştır. Malumu alinizdir ki efendiler, Şurayı Saltanatta Sevr muahedesini Zatı Şahane bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.

Sonra yedinci sayfada yine zatı Şahaneden B.M.Meclisinin tasdiki talep ediliyor. Evvelki başka bir ma-nadaydı,bu da başka manadadır. Halbuki efendiler, biz Zatı Şahane, İstanbul'da düşman süngüsü altın-dayken iradesini istimale gayri muktedir, yani esir dedik. Binaenaleyh bizim Meclisimizi bir esir tas-dik edemez...Sonra efendiler sekizinci sayfada "bugün şöyle böyle anlaşalım ve bunun husulünden sonra aramızda pek kolay olan idarei dahiliyeyi..".Şimdi efendiler, iki şahıs konuşmuyor. Bir milletle bir şahıs konuşuyor. Öyle pazarlık olmaz zannederim. Malumu aliniz hakimiyet bilakaydü şart milletindir. Artık bunda pazarlık hakkı bizde mevcut değildir.

Son sayfasında da bazı ifadeler var. "Şöyle böyle olursa mevcut olan ikilik bertaraf edilmiş olur" deniliyor. Efendiler ikilik iddia eden onlardır.

Mustafa Kemal Atatürk'ün gücünü sadece savaşlarda kazandığı başarılardan değil fakat aynı zamanda, sağlıklı ve gerçekçi ilkelere dayalı mantığından ve olaylar ara-sındaki çelişkileri yakalayarak anlaşılır sözcüklere dö-nüştürmesinden de almaktaydı. Sözcükler arasında mate-matiksel bağı kurabilmektedir. O nedenle kendisi çelişkiye düşmediği gibi karşısındakinin de çelişkiye düşmesine izin vermemekte. Mehmet Akif (Ersoy) 'e verdiği yanıt aslında matematiksel mantığın,tutarlılığın ve gerçekçilik anla-yışının abidesi gibidir. Ortaya çıkan seçeneklerin doku-sunu o dokuyu oluşturan ilmikleri teker teker tanıyor, betimliyor ve aralarındaki bağı kavrıyor bunu hiçbir kuşkuya kapılmadan açıkça ortaya koymasını biliyordu. O nedenle Millet Meclisinde ki görüşmelerde hemen her dönüm noktası O'nun haklı ve gerçekçi konuşmasıyla olması gereken yörüngeye yeniden girmekteydi. Bir bakı-ma çevresindekileri hissettirmeden yönlendiriyor..O yüzden konuşmaları karşısında yanıt verip te mahcup olarak susmayana rastlanmamıştır. Belki de zihin gücü O'na tasarımladığı sisteme ulaşma gücünü veriyordu. Kurguyu oluşturan tüm ayrıntılar onun zihninde temeli ve çatısıyla depremlere dayanıklı bir yapı oluşturmaktaydı. Yardımcıları sadece o yapının duvarlarını örmekle görevliydiler.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail