Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 32 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

UTKU OLAN BİR TUTKU: AVRUPALI OLMAK
...

UTKU OLAN BİR TUTKU: AVRUPALI OLMAK

Ali Nejat Ölçen

1.NİYE BİZ, BİZ DEĞİLİZ.

Anlaşılır gibi değil tutkuya dönüşen Avrupalı olmak tutkusu. Avrupa Birliği üye devletlerinin Helsinki toplantısında Türkiye'yi Birliğe aday kabul etmesi Avrupalı olmak için yeterli midir? Avrupalı olmak ne demek. Nasıl Avrupalı olunur. Daha doğrusu gerekli midir Avrupalı olmak. Başkalarının verdiği kararla Avrupalı olunur mu?

Herhalde hiçbir ülke,AB üyeliğine kabul edildiği zaman böylesi bir sonucu Türkiye gibi sevinç çığlıklarıyla kar-şılamamıştır. Medyası ile görsel ve yazılı basını, siyaset adamları ve hatta kimi öğretim üyeleriyle birlikte AB üyeliğine aday olmak bu denli övgüye değer görülmemiş ve başarı olarak yorumlanmamıştır.

Öyle sanıyoruz ki henüz düşün ve duyu organlarımıza yerleşmiş olan aşağılık duygusundan arınabilmiş değiliz. Kendi ulusal değerlerimize ve ulusal kimliğimize yeterince saygı duymadığımızın bir göstergesidir bu. Ekonomimize yönetim biçimimize hukukumuza ve dilimize,düşün bi- çimimize, hatta ahlakımıza sızan yabancılaşma olgusundan bu gidişle, yıllarca arınamayacağımız anlaşılıyor..

Avrupalı olmak koşul mu ya da bir üstünlük mü? Olaya neden böyle bakmıyor ve neden Avrupa Birliğine aday kabul edilmemizden utanç verici övünç duyuyoruz?

Biz Avrupalı değiliz. Doğulu da değiliz. Anadoluluyuz. Biz biziz. Günlerce görsel ve yazılı basında, siyaset adam-larımızın demeçlerinde böylesi bir sözü duymak, gör-mek,okumak gereksinimi içinde bekledik. Bu başarıyı, Demirel'e,Ecevit'e ve Cem'e borçlu olduğumuz da yazıldı (14.12.99 O.Ekşi). Oysa biz gazetelerin ilk sayfalarında büyük harflerle yer alan "Avrupa'dayız, Türkiye Rüz-garı,Bravo Türkiye" türündeki haberlerden utanç duyduk. Ve şu sonuca vardık ki, Mustafa Kemal Atatürk'ün devrimlerindeki özü kavramamış O'nun nasıl bir Türkiye yapılandırmayı amaçladığını duyumsayamamışız. Ve bizler Cumhuriyeti emanet ettiği gençlik ve o gençliğin yaşlıları olamamışız.

Ne kapı aşındırarak Avrupalı olunur ve ne de Avrupa bizi kabul ettiği için. Oysa düşünmeliyiz:

Avrupa bize Avrupalısın dediği zaman gerçekten Avrupalı olabilir miyiz ? Hayır olamayız. Olmamıza gerek olmadığı düşüncesini bir yana atsak bile Avrupalı olabilmek için olayları her zaman ekonomik çıkar dengeleri içinde dü-şünmemiz ve yorumlamamız gerekir. Duygulu bile olsak duygusallığa kapılmadan olay ve olguların nesnel boyutlarına göre davranmamız gerekir. O davranış biçimi sonucunda ulusal bencillik ya da ulusal çıkar peşinde yürümemiz olasılık kazanır. Bizler ulusal çıkarlarımızı uzun vadeli süreç içinde nasıl koruyacağımızı bile öğrenebilmiş değiliz..

Avrupalı olmak kurallar içinde yaşamayı özümsemek demektir. Kural dışılığı kurallaştırmaya girişmemektir. Bir Avrupalı, belki bizler kadar iyi insan değildir ama bizlerden çok daha fazla iyilik yapabilendir Çünkü o, iyilik yapabilmeyi bile örgütlemiştir. Avrupalı insan çıkarlarını kurnazlık yoluyla değil uzun erimli akıl kullanarak korumayı bilen insandır. Orada beş kişi bir araya gelince bir örgüt kurar bizler beşimiz bir araya gelince üç klik oluşturuz.

Avrupalı adamın davranış biçimi, doğduğu günden beri kendine güvenmenin eğitiminden geçerek geliştirilmiştir. O yüzden kendi ayakları üzerinde durmayı ve yardıma gereksinim duymadan yürümeyi öğrenmektedir. Avrupalı insan çalışma ile eğlenme arasındaki dengeyi de kurmuş-tur. O nedenle oralarda insanı, uzun süre oyalayan kandıran siyasal iktidarlara rastlanamaz. Onların ülkesinde siyaset adamları abuk-sabuk konuşamazlar. Devlet adamları TV ekranlarıyla yüz göz olmamıştır. O ülkelerde bir bakan çıkıp ta varlığını vergi kaçırarak sağladığını söyleyemez ve kırk gün kırk gece sünnet düğünü düzenlediği zaman sokağa çıkarsa giysilerini kuru temizlikçiye göndermek zorunda kalır,çürük yumurta ve domates lekelerinin çıkması için.

Topluma yalan söyleyen siyaset adamlarını o ülkelerde alkışlayan tek bir kişiye rastlayamazsınız.

O ülkelerde enflasyonun yılda %5' den fazla olmasına ta- hammül eden topluma da rastlamanız olanaksızdır.

Özetle Avrupa'ya aday olarak kabul edilmek Avrupalı olmak demek değildir. Eğer Türkiye gerçekten Avrupalı olsaydı. AB' üyeliğine aday olmak için kapı aşındırmaz, üyelik koşullarını halktan gizleyen siyasal iktidar bir dakika bile yerinde duramazdı. Ve o ülkelerde öğretim üyeleri ekonomiye ve siyasal ve yönetsel yapıya nasıl etkiler getireceğine ilişkin sayısız makaleler ve panellerde konuyu irdelemeye başlardı.

Avrupa sistemini kurmuştur ve siyasal iktidarlar değiştiği zaman devlet deprem geçirmez,üst kat bürokratlar kimin hangi makama atanacağının hesabını yapamaz ve kulis-lerde boy gösterip lacivert giysiler içinde el-etek öpmeye yeltenemez.

Bir Avrupalıyı kurnazlığınızla kandıramazsınız ama bilim ve akıl yoluyla ikna edebilirsiniz ve çoğu zaman ikna olmakla da yetinmez onun düşüncesini değiştirmeniz için o düşünce ya da davranışın yanlış olduğunu ispat etmeniz gerekir. Aklınızı ne ölçüde kullanıyorsanız, o kadar Avrupalı olabilirsiniz.

Ama bir gerçeğin de altını çizmekte yarar var: Anadolu insanı birey olarak bir Avrupalıdan daha duyarlı,daha sevecen,daya iyi yürekli,daha dayanaklı ve daha adildir ama,Avrupalının kurduğu sistemi kurmadığı için, bu nite-liklerinden yarar sağlayamamaktadır.

Pek çok köşe yazarı, AB üyeliğine aday olmayı övünç konusu olarak ele aldılar ve gazete manşetlerine de yansıdı. Ama acaba AB Konseyi ya da Adalet Divanı, gazetelerin düdüklü tencere, makarna, tabak çanak dağıt- masını önleyen bir karar alsa ve promosyon denilen olayın basın ahlakıyla bağdaşmadığını,rekabet olanağını ortadan kaldırdığını , gerçek okuyucu sayısının bilinmesini önlediğini, promosyondan yaralanmak için gazete alanların gerçek okuyucu olmadığını ve kağıt savurganlığına neden olduğunu gerekçe olarak ta ileri sürse acaba görsel ve yazılı basından AB' ye karşı nasıl tepkiler gelecektir doğrusu merak ediyorum. Tepkiler gelecektir elbet:İç işlerimize niçin karışıyorlar diye. Bir zamanlar dağıttıkları ansiklopedinin cildinin kağıt mı bez mi olduğunu çok kırıcı eleştirilerle saldırı boyutunda yineleyen köşe yazarları acaba AB' nin böylesi yararlı kararını övünçle karşılayacaklar mı? Sanmıyorum. Çünkü gazetenin patronlarının çıkarlarını da savunmak zorunda olduklarını bilmektedirler.
Bu yazımızda Avrupalı olup olmamaya hiçbir değer tanımaksızın konuyu ele alıp irdelemek istiyoruz.
O yüzden AB üyeliğine aday olmanın ne anlama geldiğini gözden geçirelim.

a. AB' Üyeliğinde Aday Kalmanın Süresi.

AB'ye üye olmak ya da olmamak sorunu, aslında üye lik koşulunda çıkar dengelerini her an gözeten bir ilgi alanı yaratmakla eş anlamlıdır. Bu ilgi alanı yaratılamaz ise, AB üyeliği ülkenin siyasal ve ekonomik olanaklarını kötüye kullanma sonucunu beraberinde taşıyacaktır. Türkiye'nin kamusal yönetiminin belleği çok güçsüz olduğu ve devinim (menevra) alanı da çok dar tutulduğu ve de karar mekanizmalarının geç işleyişi ve duyarsızlığı da söz konu-su olunca AB üyeliğinin zararlı sonuçlarına katlanmak türünde bir sorunla karşılaşmak kaçınılmaz olacaktır.

AB' üyeliğine aday olmanın süresini saptamak Türkiye'nin konusu olmaktan zaten çıkarılmıştır. Üyeliğe aday konu-sunun Helsinki'de karara bağlandığının hemen ikinci gü-nünde İngiltere Başbakanı'nın basına yansıyan mektubu bu düşüncemizi doğrulamakta. Ne diyor Tony Blair, "Kriterler (ölçütler) katıdır. Adayların istikrarlı demok ratik kurallara sahip olması,insan haklarına saygı göster-mesi,azınlık haklarının korunması, işleyen bir piyasa ekonomisine sahip olmak ve AB üyeliğinin yükümlülükle-rinin üstlenilmesi gerekir. İlerleme her yıl (burası çok önemli a.n.ö) Avrupa Komisyonu tarafından hazırlanan "ilerleme raporları" ile ölçülür". Avrupa Komisyonu her yıl Türkiye'ye gelecek ve AB üyeliğine aday olmamız karşılığında tam üyeliğine hazır olup olmadığımızı inceleyecek. Ceza evlerini denetleyecek, ekonomimizde enflasyonun düşürülmesi için yeterince çaba harcanıp harcanmadığına bakacak ve biz de: "Eğri, büğrü düşünme seni sıgaya çeken bir molla Kasım gelir" dizesini anımsamaktan başka bir şey yapamayacağız.

Bunun benzerini Devlet Planlama Teşkilatı kurulduğu zaman "Türkiye'ye Yardım Konsorsyumu" adı altında oluşturulan ve 750 bin dolar ile bu Konsorsyuma üye olan Konya ilimizin dörtte birinden daha küçük Lüksemburg' dan gelen James bond çantalı uzmanın denetim biçimine yutkunarak razı olmaktaydık. Konsorsyum Başkanı Kaizer adındaki iri kıyım uzman ise bir Alman şirketinin aynı zamanda yönetim kurulu başkanıydı ve Vehbi Koç firmasıyla Antalya'da "Belek Turizm tatil köyü" kurulması amacıyla da ortaklık oluşturmuştu. (Bakınız: A.N.Ölçen. Devlet Yokuşu, Doruk Yayınevi, 1996,s.253)

Bir Avrupalı'nın yapacağı denetime boyun eğmek çok güç ve kimi zaman da onur kırıcı olabilir. Hele farklı kişi-lerden farklı yanıt almışsa düpedüz aşağılayıcı sözcükler kullanmasına bile alışmak gerekir.

Umarız Avrupa Komisyonu bu kez "İlerleme Rapo ru"nu hazırlayacak kişileri daha saygılı davranmayı bilen--ler arasından seçer. Nelerle karşılaşacağımızı zaman gösterecek. Siyasal iktidarlarımız "Yedi kocalı Hürmüz" ol-maya şimdiden kendilerini hazırlamalılar.

Ne denli çaba harcanırsa harcansın,tam üyelik koşullarının geniş kapsamı içinde demokratikleşme yolunda,rapora olumlu düşüncelerin yıllar boyu gireceğini sanmıyoruz. Çünkü ülkenin geleneksel yönetim biçimini, hukukunu, yargı sistemini, karar mekanizmalarının işleyişini düzen- leyecek, merkez ile yerel yönetimler arasındaki ilişkileri, devlet, birey ve sivil toplum örgütleri arasındaki çelişki ve çatışmaları giderecek demokratik düzenin oluşumu sadece karar verilerek gerçekleşmesi kolay ya da olanaklı bir süreç değildir. Batının yüzyıllar boyu uzun ve kahırlı bir yolun sonunda yarattığı demokrasi, bizim için kim ne derse desin bir dış alım ürünüdür. O yüzden hukuk deği-şirse demokratikleşiriz savı gerçekçi olmayabilir; çünkü, demokratikleştikçe hukukun değişmesi kendiliğinden gerçekleşir. Bir başka değişle demokratikleşme,toplumsal, yönetsel gelişim sürecidir. Hukuk reformu bu süreci belki biraz olsun hızlandırabilir o kadar.

AB'nin tam üyeliğine giriş için geçecek olan zamanın adı "uyum" süresidir. Ve uyum sağlayıp sağlamadığımıza ka- rar verecek olan da biz değiliz.

Elbette kimi olumlu gelişmeler olmayacak değil. Ama bunların tümü halkımız istiyor diye değil,halkımız adına başkaları istiyor diye gerçekleşecek. Bunun onursuzluğu ise siyaset adamlarımızın omuzlarındadır. Ülkenin demok- ratikleşmesini Avrupa'nın istencine bağladıkları için. İnsan haklarını bizim insanımız adına Avrupa gereksinim duyduğu için. Oysa siyasal iktidarlarımız halkımıza saygı duyarak halkımız istediği için temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan yasaları ve ona dayalı uygulamaları,kararları ortadan kaldırmalıydı. AB istiyor diye razı olmaları, bo-yun eğmeleri erdemsizliğin ürünüdür.

Ama yine de Türkiye'deki kutsal devlet mantığının önüne insan haklarını yerleştirmenin güçlüklerini yaşayacağız ve bu güçlükler AB' ye uyum süresinin uzamasına neden olacak..

b. Ekonomide Uyum Sorunu.

1957'den 1973'e kadar geçen süre içinde bugün AB olan birliktelik sadece ekonomik amaçlı AET idi. Avrupa Ekonomik Topluluğu adını almıştı. 1973'te birliğin salt ekonomik bütünleşmesini değil siyasal bütünlüğünü de kapsamına alması gereği üzerinde duruldu ve aradaki "E" harfi kaldırılarak birlik AT olarak anılmaya başlandı.

Türkiye Sorunlar kitap dizimizin 16.sayısında (Eylül 1996) bu konuya yeterince açıklık getirdiğimiz için üze-rinde fazla durmayacağız. Sadece neden AT''ın AB' ye dönüştüğüne değinmekle yetineceğiz. Önce birliğin geniş- lemesi savı ortaya atıldı. Ancak üye ülkeler arasında spe- külatif sermaye hareketlerini önlemek olası sömürü ola-naklarını daraltmak amacıyla kimi ekonomik koşullara gereksinim olmalıydı. Birliğe üye olan ülkelerin ekonomik koşulları biri birinin özdeşi olmalı arada büyük farlılıklar bulunmamalıydı. Birliğe üye olacak ülkelere o nedenle belli bir uyum süresi tanınabilir ve hatta bu uyum süresinin kısalması için parasal katkıda da bulunulabilirdi. Hollanda'nın Maastricht kentinde 1992'de bir araya gelen G-7'ler üyeliğin ekonomik koşullarını belirtmekle yetin- mediler, birliğin aynı zamanda güvenlik konusunu da bütünleştirmeye karar verdiler. Kanımca Sovyet blokunun dağılması ve ABD' nin tek süper güç olarak ortaya çıkması Avrupa'nın ortak güvenlik, ortak siyaset, ortak ekonomi (ortak para birimi) ve ortak hukuk konularında birlikteliğin doğuşuna yol açmış oldu. Şimdi aralarında AB' nin de biçim ve özde değişim göstermesini kendi aralarında ve kapalı kapılar arkasında görüşüyor olmalılar. Avrupa Birleşik Devletleri mi ya da Avrupa Devletler Birliği (ADB) mi buna karar verecekler ve belki de 2000'li yılların başlarında AB'nin tarihe karıştığını ve yerine ADB'nin geldiğini göreceğiz. O zaman yeni dünya düzeni ABD-ADB ekseni çevresinde dönüşünü (açık deyimiyle sömürü dengesini) kurmuş olacaktır.

Bugün Maastricht anlaşmasıyla gündeme giren üye ülkelerin ekonomik platform oluşturması ve ortak kon-jonktüre sahip çıkılması sorunu gündemdedir.. G-7'ler bu-nu sağladı. Ama birliğe giren öteki ülkeler asalak olmak-tan kurtarılmalıdır. Bunun için de Avrupa, yardım sever elini uzatmalı ve onların ekonomilerini düzgün işler duruma getirmelidir. Maastricht anlaşması bunu sağlayacak mı bilemiyoruz. Ama üye ülkelerin kendi paraları yılda % 2.25 oranından daha fazla değer değişimine uğramamalı ve yıllık enflasyonları, enflasyonu en düşük ülkelerin ortalamasının üstüne çıkmamalıdır. Bir başka deyimle genel fiyat endeksi yılda % 4'lerin üzerinde artışa uğramamalı. Bunun sağlanması içinde kamu açıkları % 10'lara inmeli yıllık para arzı da ancak o düzeyde artabilmelidir.

c. T.C.Merkez Bankasının Kurgusu.

Türkiye bu koşullara acaba nasıl uyum sağlayabilir. Helsinki toplantısından hemen önce T.C.Merkez Bankası Başkanı Erçel'in 9 Aralık 1999 günü açıkladığı "yeni para politikası"na ilişkin programın iki yıllık bir çalışmanın ütünü olduğunu söylemektedir. Ekonomiyi enflasyonun baskısından kurtaracak böylesi bir programa DPT'nin katılımı sağlanmadığına göre, üretim artışı konusunda hiçbir öneriye yer vermeksizin başarı sağlanması nasıl olanaklı olur bilemiyoruz. Zaten Merkez Bankası Başkanı da enflasyonu düşürme programı üç temel unsur üzerine işleyecektir,diyor. Nedir bu üç temel unsur. Belirtiyor:

1. Sıkı bir maliye politikası uygulayarak faiz dışı fazlanın artırılması, yapısal reformların gerçekleştirilmesi ve özelleştirmenin hızlanması birinci temel unsur
2 .Enflasyon hedefi ile uyumlu gelir politikası.
3. Bu unsurların enflasyon ve reel faizlerin düşürülmesine yapacağı katkıyı desteklemek ve ekonomik birimlere uzun vadeli bakış açısı kazandırmak için enflasyonın düşü-rülmesine odaklanmış kur ve para politikası uygulamak.

2000 yılının 47 katrilyon Tl olan konsolide bütçesinde 21 katrilyon borç faizi ödenecek iken ve 14 katrilyon da açık ön görülmüş ise sıkı maliye politikası nasıl uygulanacak? 1985-96 döneminde 10 yıl içinde özelleştirmeden 3.5 milyar dolar gelir elde edilirken 3.2 milyar dolar harcama yapılmış ve bunun ancak 0.5 milyar doları Hazineye aktarılmış olduğuna ,özelleştirmeye bağ-lanan umutlar enflasyonu nasıl aşağıya çekecek? Üstelik yapısal reformlardan da neyin kasıtlandığı belli değil. Öyle sanıyoruz ki,Merkez Bankası, ekonomi sahnesinde rus ruleti oynuyor.

Konsolide bütçenin 3.8 katrilyon'u devletin cari harca-malara giderken yatırımlara da ancak 1.1 katrilyon TL ayrılmış. Vergilerde ise % 34.6 oranında artış öngörü-lüyor;bu durumda "enflasyona uygun gelir politikası" na-sıl uygulanabilir? Ve bu unsurlar enflasyon ve reel faizlerin düşmesine nasıl katkı sağlayacak belli değil.

Belki ilk aylar piyasada psikolojik etkiler uyanarak bir ölçüde fiyatlar durgunlaşabilir,faizlerde düşüşe geeçebilir ve TL,dolar karşısında değer kazanabilir, ama:

1.Üretim artmadıkça, 2.Artan üretim dışsatıma yönel-medikçe ve dış ticaret açığı kapanmadıkça, 3. Devlet savurganlığı önlenmedikce ve bütçe açığı kapanmadıkca, 4.Toplumun tüketim eğilimi körüklendikçe, 5.Gümrük Birliği ülkelerinden dışalım bombardımanı sürdükçe, Merkez Bankasının programı düş olmaktan öteye geçemez.

Programın olumsuzluklarını birlikte gözden geçirelim:

1. Merkez Bankası'nın kamuoyuna açıkladığı program IMF' ye verilen niyet mektubunun "Para ve Döviz Politikaları" bölümünün tıpa tıp bir kopyası. Mekup ile raporu insan karşılaştırdığı zaman hicap duyuyor. IMF'in koşulları Merkez Bankası tarafından Türk kamuoyuna program olarak sunulmakta. 23 Kasım 1999'da basına yansıyan demecinde Merkez Bankası Başkanı "2000 yılında para politikası değişmeyecek" demiş ve hemen eklemişti: "Yüzde 20 enflasyon hedefine göre döviz ve para politikası yürütülecek". Enflasyona endeksli para po-litikası uygulanacağına göre para politikası değişmeyecek denebilir mi?

Şu soru önemli: Merkez Bankasının saptadığı kur ile serbest piyasada TL'nın oluşacak değeri birbiriyle örtü- şecek mi, belli değil. Çünkü, yabancı paraya olan talebi düzenlemekte Merkez Bankasındaki 22.6 milyar dolar döviz rezervine güvenildiği anlaşılıyor. İsmet İnönü de 1947'de benzer yöntemi uygulamış ve Merkez Banka-sındaki altın stokuna güvenerek, alım ve satımını serbest bırakmıştı. Rezerv birkaç gün içinde eridi
2. Şimdi sormak gerekiyor, 22.6 milyar döviz rezervini besleyecek dışsatıma yönelik üretim artışı sağlanabilecek mi ve de girişimci için yatırım yapmak yeniden çekicilik kazanacak mı? Yatırım yapmanın üretimde sağlayacağı karın, sermaye piyasasına girip çıkmakla edinilecek rant-tan daha kazançlı olacağı düşünülse bile yatırım gerçekleşme süresinin ne denli riskli ve uzun olduğunu ancak DPT uzmanları bilebilir. Zaten, ekonomiden sorumlu devlet bakanı Recep Önal da "borsaya yatırım yapan kazanacaktır" diyor (13.12.1999 Finansal Forum). Yani nesneye değil paraya yatırım yapılmasını öneriyor. Ekonomiyi batıran da paraya yatırım yapmak değil miydi bugüne değin.
3. Enflasyon hedefine göre Merkez Bankası, kur sepetini daima önceden açıklanacakmış Şöyle: "2000 yılının ilk üç ayında kur sepeti artış oranı ayda % 2.1 olacak. Nisan-Haziran ayları içinde ayda % 1.7, ardaşık üç ay içinde ayda % 1.3 ve 2000 yılını son üç ayında da ayda % 1". Şimdiden kur sepeti açıklanmış oldu. 31 Aralık 1999' un 1 doları 540 000 TL olduğuna göre % 18.3 artış ile 2000 yılının son günü, 31 Aralıkta 1 dolar 639 000 Tl olacak. Enflasyonun aynı oranda aşağıya çekileceği varsayımına dayanıyor bu hesap.Ya bu varsayım gerçek-leşmez ise.
.Prof. Korkut Boratav da 14 Aralık 1999'ta Cumhuriyet gazetesindeki makalesinde böyle bir politikanın gerçek-çiliğini ileri sürerek:

Erçel'in sunduğu programın içsel tutarlılığı vardır, diyor ve devam ediyor : Enflasyon analizinde geleneksel monetarizmin dogmatizmi yoktur (ne demekse) diyor ve devam ediyor: İki kuramsal yaklaşımın bir birleşkesi söz konusudur: Zaman zaman IMF çevrelerince de benimsenen "ödemeler dengesine parasalcı yaklaşım ve kronik enflasyonun yapısalcı analizi"..Bu ikinci yaklaşım Erçel'in metninin,"kronik katılıklar içeren, yapışkan enflasyon analizi" nde seziliyor, diyor.

Prof.Boratav'ın Merkez Bankası Başkanı Gazi Erçelden aktardığı bu "Katılıklar içeren,yapışkan enflasyon analizi" ne demek? Neyse ne demek olduğu şimdilik bizi ilgilendirmiyor. Asıl konu yazdıklarına göre:

Ekonomik aktörler kontrol ettikleri değişkenleri geçmiş fiyat hareketlerine endeksliyerek enflasyonu sürekli kılar. Dolayısıyla öyle bir politika değişkeni bulalım ki,bunu enflasyon hedefine göre nominal olarak önceden belirleyelim ve geçmiş enflasyonun olduğu gibi süreceği beklentisini kıralım. En uygun değişken"nominal döviz kurudur". Nominal kur, ithal girdi kullanan tüm malların maliyetlerini,dolayısıyla fiyatlarını belirler. İhraç ürünlerinin ve ithal edilen nihai malların fiyatlarını da doğrudan etkiler. Böylece ticarete konu olan malların (veya bu malları girdi olarak kullanan sektörlerin) fiyat hareketleri dış dünyadaki fiyatlara ayak uydurur. Nominal döviz kuru, böylece enflasyonu bir çıpa gibi frenler.

Fazla haksızlık etmemek için, o makalesinde Boratav'ın şu saptamasındaki gerçekçiliği de belirmemiz gerekir:"Kur ile faiz birbirine kenetlenmiş;adeta tek bir politika değişkeni olmuştur. Birini denetleseniz, diğerinin belirlenmesini piyasaya bırakmak gerekecektir.

5. Ekonomik planlama disiplinine yabancı olan uzmanlar olaya elbette böyle bakacak ve nominal döviz kurunu kurtarıcı olarak karşılayacaktır. Merkez Bankası Başkanı Erçel, döviz kuru politikasını enflasyona bağlı olarak saptayacağını söylerken ve Prof. Boratav onu desteklerken nominal döviz kurunun enflasyonu çıpa gibi fren-leyeceğini ileri sürüyor. Her iki düşüncenin ne denli yanlış olduğunu ekonominin kendisi ispat edecektir. Çünkü ekonominin işleyişinde, enflasyon da, döviz kuru da Prof. Schneider'in deyimiyle "Erwartungs Parameter"dir. Yani beklenti, sonuç. Burada aksiyon parametre kuşkusuz ödemeler dengesi açığı ile yurt içinde arz-talep dengesizliği ve kamusal açıklardır. Bu açıklar reel olarak (üretim artışıyla) giderilmediği sürece sistem sadece ekonomik aktörlerin lehine işler ve enflasyon ile döviz kuru ikiz kardeşler gibi, birbirini izleyerek geleneksel trendini sürdürür. Yani ne enflasyon döviz kurunu ve ne de döviz kuru enflasyonu etkilemiyor, tersine her ikisi de başka yerlerde başka ilişkiler içinde birlikte etkileniyor. O ilişkilerin bir boyutu dış ticaret açığının yanı sıra öteki önemli boyutu da arz-talep dengesizliği, üretim eksik-liği, verimsizlik, talebin azgınlaşması makro-ekonomik reel bü-yüklükler.

6.Serbest piyasa ekonomisi ve bırakınız yapsınlar mantığı süreceği için talebin azgınlaşmasının önü alınamayacak ve üretim artan talebi karşılamadığı için de, aradaki fark yurt dışından dışalım yoluyla karşılanacak ve Merkez Bankasının hazırladığı programın dayanağı olan cari işlemler dengesi gerçekleşmeyecek ve dış ticaret, açık verdikçe de doların kur sepetinin dışına taşacaktır. Enflasyon da okul kaçağı haylaz çocuklar sepetin dışına çıkan kendi ikiz kardeşi döviz kurunun peşinden koşacaktır, yokuş yukarı. Bu yazdıklarımızda yanılmış olmak en içten dileğimizdir. Öyle sanıyoruz ki Türkiye neoklasik ekonomi kuramlarından uzaklaşmanın bedelini uzun süre ödemeyi sürdürecek.

Ama ne yapalım ki, sıcak para devinimleri ve kamusal savurganlık,üretim eksikliği ,verimsizlik, yerli paradan kaçış, dövize endeksli petrol gibi temel girdilerde fiyat mekanizması vb.etkenler sisteme darbe indirdikçe nominal döviz kavramına umutları bağlamak yanlış olacak.

7.,1980'den bu yana 20 yıla yakın süredir, Türkiye'nin ekonomisinde yüksek faiz ve kur politikası ve dışsatım mallarını yurt dışında ucuzlatmak ve o yoldan miktar artışı sağlamak amacıyla yerli paranın değer yitirmesine hoş görüyle yaklaşılmıştı. Hatta hayali ihracat bile Merkez Bankasına döviz sağlamanın aracı olarak kullanıldı. Ekonomiyi bir çıkmaza sürükleyen bu aksak politika-lardan şimdi geri dönüşün güçlükleri yaşanacaktır. Örneğin yurt dışında ürünlerimizin fiyatları göreceli olarak artacağı için dışsatımda önemli düşmeler olacaktır.

8. Dış ticaret dengesi korunmadıkça, yerli paranın değer yitirmesine engel olacak teori ekonomide henüz ortaya konmadı. 1987'de dış satımımız dış alımımızın % 85' ini karşılıyordu. 1998'de AB ülkelerine karşı dış satımımız dış alımının ancak % 31'ini karşılamaktadır. Aşağıda çizelge durumun ne denli olumsuz olduğunu gösteriyor. Acaba Merkez Bankasının bu olumsuzluğu giderecek çözüm önerisi var mı? Zaten böylesi bir çözüm önerisi Merkez Bankasında değil,ancak DPT' de yaratılabilir. Oysa,DPT ekonomik arşiv genel müdürlüğüne dönüştürüldü.

Kimi öğretim üyeleri örneğin Prof.Besim Üstünel TV.8 programında AB üyeliğinin yararlarına değinirken ülkeye bol bol kredi ve yabancı sermaye gireceğinden söz etmişti. Ama bu, dış ticaret dengesinin düzelmesine yardımcı olur mu? Hayır ilgisi yok Alınan kredi de faiziyle birlikte geri ödenecek ve dış borç yükünü artırmaktan başka bir işe yaramayacak.

Çizelge 1. AET ve AB ile Dış Ticaret Dengemiz. Mil $

Yıllar..... Dışsatım...... Dışalım.......Dış Açık....Oran

1987..... 4867,6......... 5667,8 .........800,2 .....% 85
1998....13498,0........ 24074,7..... 10567,7..... % 56
Büyüme: %.2,8...............4,2........... 13,2

Kaynak: DPT Temel Ekonomik Göstergeler.

1987 ile 1998 arasında 10 yıl içinde Batıya dış satışımız 2.8 katı büyürken, dış alımımız 4.6 katı , dış açığımız ise 13.2 katı artmıştır.

Hastalığın bir önemlisine böylece değinmiş oluyoruz. AB üyeliğine uyum süreci içinde o ülkelere karşı dış ticaret dengemizi korumak amacıyla kredi, yabancı sermaye türündeki yapay önlemleri değil, pazarlık masasına dış-alımımızı frenleyecek önerileri getirmeliyiz.

9. Dış görünüşte gelişiyor sanılan ekonomi aslında teda-viye muhtaçtır. Çünkü bir virüs tarafından kemiriliyor. Bu virüs üretimsizlikten, verimsizlik ve savurganlıktan kay-naklanıyor. Üretim artmadıkça ekonominin sağlığına kavuşması olanaksız. Devlet elini eteğini ekonomiden çeker ve özel sektör de devletin boş bıraktığı sektörlerde yatırım yapmaktan kaçınırsa ekonomiyi hiçbir araç düzlüğe çıkaramaz. Üretimsiz ekonomilerin gelişmesine bu güne değin hiç kimse tanık olmadı. AB üyeliğine uyum sağlamanın bir tek koşulu var: Üretimi kapasitesini ve verimliği artırmak. Yüksek faiz konjonktüründe hemen hiçbir yatırım alanı çekici olamaz ve rant ekonomisi frenlenmedikçe de üretimin karlılığı, verimliliği çekicilik kazanamaz.

1987'de gayri safi yurt içi hasıla o yılın fiyatlarıyla 74 722 milyar TL idi ve dışalım, dolar bazında % 7.6 sını alıp götürüyordu. Bu oran 1998'de % 21' e yükseldi. Şimdi sormak gerekir ürettiğini daha çok dış alımda harcayan bir ekonomi nasıl düzlüğe çıkabilir? Maliye Bakanı, ekonomiden sorumlu bakan, Merkez Bankası Başkanı bu olaya sırtını dönerek ekonomiyi düzlüğe çıkarabilirler mi?

d. AB Üyeliğine Uyum Sağlamanın Dışsal Engeli.

AB üyeliğine engel olan bir önemli noktaya nedense kimse değinmek istemiyor. Bu da Avrupa Parlamentosu içinde üye ülkelerin sandalya sayısıyla ilgili bir sorun. Çünkü sandalye sayısı ülkenin nüfusuyla orantılı olarak sapta-nmakta. Türkiye AB'ye tam üye olduğu zaman o par-lamentoda 87 sandalye ile temsil edilecek. Bu sayı önemli bir denge ya da dengesizlik unsuru olabilir ve karar alınmasında etkin rol üstlenebilir. Birlik içinde kimi ül-kelerin korkulu rüyasıdır bu.

Serbest dolaşıma ise hiç değinmek istemiyoruz. Serbest mal ve sermaye dolaşımından yana Birlik üyeleri,kişi do-laşımında Türkiye'ye tanınacak benzer özgürlüğün başa bela olacağı kanısındalar. Davranış yönünden Anadolu- nun istihdam dışı nüfusunun Batı standartlarına uygun yaşam biçimini özümsememiş olması nedeniyle (ulusal onurumuz bunu daha açık söylemeye izin vermemek-tedir,örneğin gürültücü olmamız vb) serbest dolaşımı kendisinin ertelemesini Türkiye'ye önereceklerdir. Elbette bizdeki siyasal iktidar mantığı buna da boyun eğecek.

e.Uyum Sağlamayı Güçleştiren Bir Başka Sorun..

Bu sorun ülke üyelerle Türkiye'nin kişi başına gelir düzeyindeki farktan kaynaklanacaktır.. Öteki üyeler ara-sında kişi başına gelir düzeyi en düşük olan ülke Türkiye'dir. Yunanistan'da bile kişi başına ulusal gelir bi-zimkinin dört katı. Bu durum nasıl bir sorun yaratabilir. Ya da sorun yaratır mı? Yaratır elbet. Çünkü pek çok sos-yal, kültürel ve ekonomik göstergeler gönenç düzeyi ile ilgilidir. Hatta insan yaşamını ilgilendiren kriminal olaylar bile. AB'nin bir süre sonra ortak güvenlik örgütü oluşturma projesinde gelir düzeyindeki geri kalmışlık sorun yaratabilir. Maastricht anlaşması uyuşturucu trafiğine ve güvenlik sorunlarına ortak önlemler alınmasını gündeme getirmiş, hatta bu konuda karara bile varılmıştı.

Türkiye için olayın olumsuz boyutu,ekonomisi güçlü ülkelerden güçsüz ülkelere spekülatif sermaye trafiğinin doğması olasılığıdır. Daha şimdiden İstanbul Menkul Kıy-metler Borsası yabancı yatırımların spekülatif devinim-lerine alan oluşturmaya başladı bile. Ve aşırı sermaye giriş çıkışı, birleşik endeksin olağanüstü dalgalanması,delin-meyeceği ileri sürülen Vergi Yasasının delik deşik ol-masına neden oldu bile.

f. Zaman Geçince Aklanan Yanlışlıklar.

Batı ile siyasal ve ekonomik ilişkilerde daima uya-nık,daima bilgili ve ulusal çıkarları koruyacak duyarlılıkta olmak gerekir. Çünkü batı, kendi çıkarlarını yalıız siyaset adamlarıyla değil ona yardımcı olan geniş uzmanlar kadrosuyla korur. Yani, orada ulusal çıkarların korunması kurumlaşmıştır. Oysa bizim siyaset adamlarımız her şeyi bildiklerinden uzman kullanmazlar ya da kendilerine karşı çıkmaktan çekinen yarı cahil uzmanları çevresine toplar. Onların pek çoğu da yetenekli ve bilgili oldukları için değil aynı siyasal partinin yandaşları olduğu için bakanların çevresinde toplanmıştır.

Hürriyet Gazetesinin 14.12.1999 günlü sayısında Sedat Ergin'in "Bayar ve İnönü'ye Uzanan AB Çizgisi" başlıklı yazısını dikkatle okumanızı öneriyoruz. Yazının sonlarına doğru,çok önemiymiş gibi görünen bu "çizgi" nedeniyle, şimdi Cumhurbaşkanı o zaman Başbakan olan Süleyman Demirel'in bir sözünü aktarıyor. Şöyle söylemiş Demirel:

16 Mayıs 1967'de rahmetli Çağlayangil ile Brüksel'e gittik ve ardından katma protokol görüşmeleri başladı. 1970 yılında da katma protokolü imza-ladık.12 Mart muhtırası olunca protokol 1973'te yü-rürlüğe girdi..

O katma protokol Türkiye'nin siyaset adamlarıyla ve ekonomisiyle alay ediyor gibidir. Çünkü o görüşmelere ne Başbakan ve ne de Dışişleri Bakanı Çağlayangil konuyu bilen bir uzmanı yanına alıp gitmemiş ve katma protokolu bile yeterince incelemeden imza edip büyük bir başarı sağlamış gibi geri dönmüşlerdi.

Türkiye'nin ihraç edeceği ürünler çizelgesinde neler var.Pekan cevizi (poz No.08.05), Papaya (nasıl bir ürün ise Poz No.08.12), Hint hıyarı (20.02), Avokado armudu (08.01), Hindistan cevizi , Brezilya cevizi, Kavrulmuş hindiba (21.01) Kaju cevizi.. Bunların hiç biri Türkiye'de yetişmiyor. Çizelgede neler yok ki: Kuş yumurtası ve yu-murta sarıları,taze ya da kurutulmuş olarak. Ve Solubles denilen balık hatta balina bile bizim ihraç çizelgemizde.

Buna karşın ülkemizde üzüm fazlasıyla mı yetişiyor; sadece 15 Temmuz ile 17 Temmuz arasında iki gün içinde ihracat yapabileceğiz. AET haylı gani gönüllü davranmış; maydonoz da ihraç etmemize olanak tanımışlar. Sebze-lerden "yabani enginar" da ihraç edebilecektik, ama ülke-mizin şansı yok yabani enginar yetişmiyor. Adını duyma-dığımız pek çok ürün: Mango, mangust, mahun ya da anakard. Ama haksızlık etmeyelim, keçi boynuzu ihraç etmemize de olanak tanımışlar.. Türkiye Sorunları kitap dizimizin okuyucularına şunu belirtmek istiyoruz ki, Devlet Planlama Teşkilatında, katma protokol elimize geçer geçmez bu eleştirileri yazılı olarak DPT Müsteşarı Turgut Özal'a iletmiştik hatta o çalışmayı yapmak için oluşturduğumuz grubun içinde Yusuf Bozkurt Özal, Hüsnü Doğan ve Ekrem Pakdemirli de vardı.

Batı ile boy ölçüşmek bilgili olmayı,akıllı olmayı,örgütlü olmayı,duyarlı olmayı gerektirir. Avrupalı olmak kolay değil. Ama Avrupalı tarafından sömürülmek çok kolay.

2.TAHKİM .

Tahkim yasalarının Anayasa Mahkemesi tarafından geçersiz sayılmasını önlemek için Anayasa'nın değişmesi gerekiyordu, bir çırpıda tüm ulus depremin acısını çekerken T.B.M.Meclisinde tüm siyasal partilerin oylarıyla geçirildi. Ve böylece T.B.M.Meclisi ulusun parlamentosu olduğunu bir kez daha kanıtladı! Daha önce de kanıt-lamıştı ulusun parlamentosu olduğunu Genel Kurul salo-nunun tümünü yıkıp yerine kırmızı renkli ceylan koltukları yerleştirerek Tepedeki görkemli avizenin 20 milyar Tl.ye tozlardan arınmasını sağlayarak Ulus yara-rına yasalar görüşülürken o avizeden ulusal çıkarlara toz kondurmayan parlamenterlerimizin kafalarına toz konmamalıydı..

Şimdi iktidarda olan biri milliyetçi ötekisi solcu bir diğeri de renksiz üç siyasal partinin ne koalisyon protokolunda ve ne de hükümet programında yeri olmadığı halde tahkim yasalarının çıkmasına olanak sağlayan Anayasa değişik-liğini yurtseverliğin kanıtı olarak parlamentodan ivedilikle çıkardılar. Hem da depremde onbinlerce insan evsiz bark-sız kalıp yıkılan konutların altından ölülerini çıkarmaya uğraşırken.

IMF'in yetkili üyesi olan İtalyan asıllı kişi dış borçların konsolidasyonundan söz ettiği zaman başbakan Ecevit "eyvah" demiş, tahkime yol açan Anayasa değişikliği hemen gündeme girmiştir. Neden ? Dış borç sağlamak uğruna ulusal çıkarlardan her tür özveriyi göze alabilecek kadrolar iş başındadır. Bu kadrolar ulusal tasarrufu, ya-tırıma değil, tüketime, savurganlığa,siyasetle ortaklık kuran tekelci sermayenin egemenlik alanlarına aktarmanın aracı durumuna dönüşmüştür. Ekonomik büyümenin dış borç almadan gerçekleşmeyeceği koşullar yaratılmış ise, elbette IMF' in öteden beri önerdiklerini yerine getirmek hükümet için farz olacaktır. Özelleştirmeyi sürdürmek, özel emeklilik düzenini getirmek, ücretlerde artışa yer verilmemesi, tarım destekleme fiyat politikasından vaz geçilmesi,çiftçilere kredi sağlamakta nekes davranılması gibi. Ama bu niyet mektubunda IMF dizginleri gerçekten ele almış. Tıpkı 1881 Muharrem kararnamesinde olduğu gibi. Her üç ayda bir Türkiye'ye gelerek niyet mektubuna uyulup uyulmayacağını da denetleyecek.

Tahkim yasaları çıkmaz ise ülkeye yabancı sermaye gelmez demişti Başbakan Ecevit. Tüm basın başını sallayarak bu önemli buluşu onayladılar. Ve hiç kimseyi nedense ilgilendirmedi bugüne kadar Türkiye'ye yabancı sermaye geldi mi,ne kadar geldi ve hangi sektörlere?

Rakamlardan hoşlanmayan Türkiye'yi bu konu nedense ilgilendirmiyor. Ama Türkiye Sorunlar kitap dizisinin o-kuyucularını bu soru ilgilendiriyor. O nedenle açıklayalım:

1981'de 338 milyon dolar düzeyinde yabancı sermaye başvurusu izin almış 141 milyon giriş gerçekleşmiş. Yani başvurunun %41.7'si. 1985' te azalış var. 235 milyon dolar . 1990'da bu oran % 31.8' düşüyor. DPT verileri bu sonucu ortaya çıkarmakta.

Siyasal iktidarların umut bağladığı yabancı sermaye Tür-kiye'de niçin yatırım yapsın. Yerli sermaye yatırım yapmayı tercih ediyor mu. Hayır. Niçin tercih etsin. Ser- maye piyasasının ve borsa oyunlarının ya da tahvil alıp satmanın daha fazla rant sağladığı bir ekonomide girişimci yatırım yapmanın riskini niçin taşısın. Yabancı sermaye yerlisinden daha mı akılsız?

Ama yine de öyle sanayiciler var ki onların onuru ve erdemi üretim yapmaktır. Üretimin karını paranın rantına her zaman tercih eder onlar. Onlar teknolojik ilerlemenin de öncüleridir. Bu satırları yazarken 1960'lı yıllarda ilk kez betonyer yapmak için bir barakanın içinde uğraş veren Orhan Işık'ı anımsıyorum. Gerçek erdemli, onurlu bir sa-nayiciydi o. Ülkede uçak sanayinin kurulması için öğ-rencilik yıllarından beri uğraş veren Şükrü Er'i..

1993 yılında 2125 milyon dolar düzeyinde yabancı sermaye izin almış ama yukarda da belirttiğimiz gibi, bunun ancak % 32'si giriş yapmış. Otomotiv sanayini ter-cih eden % 33.6 oranında birinci sırada ve kimya sek-törünü tercih eden de % 12 oranıyla ikinci sırada. Oysa 1990'a değin,yabancı sermaye birinci sırada gıda sektö-rünü tercih ediyordu. Gıda sektörü % 11.5 ile (1993) üçüncü sıraya düştü ve hiç söz konusu olmayan otomotiv sanayii ilk sırada yer almaya başladı. 1993'ten sonra yabancı sermayenin ilk tercih alanı otomotiv ve ikinci tercih alanı Kimya.

Çimento sanayiinde de yabancı sanayi için çekicilik var. 1992'de yabancı sermayenin % 1.5 oranında tercih ettiği bu alan 1995'te % 9' yükseldi.

Bu yapısal değişimin kimi nedenleri var. Kendi ülkelerinde çevreyi Türkiye'deki kadar kolay kirletemezler. Kendi ülkelerindeki kadar emeği bu denli ucuz istihdam edemezler. Kendi ülkelerinde kar oranları, Türkiye'de ki kadar fazla olamaz. Yedek parça gereksinimini Türkiye'deki kadar pahalıya satamazlar ve tahkim yasası çıkınca da Türkiye'deki kadar kendi devletlerine kazık atamazlar.

1990-98 döneminde hiçbir yıl yabancı sermaye başvurusu toplam 900 milyon doları aşmadı.

900 milyon dolar için tahkim yasasına olanak sağlayan Anayasa değişikliğine evet denir mi, IMF istiyor ya da dış borçların tahkiminden söz ediliyor diye.

Tahkim yasası yabancı sermayenin yurda girişini değil karlarıyla birlikte yurt dışına çıkışını kolaylaştıracak.

3. IMF' YE NİYET MEKTUBU.

Bu mektup pek çok tartışmaları peşinden sürükleyecek. Biz burada kalın çizgileriyle çerçevesini eleştirmekle yetineceğiz. Önce özelleştirmenin şimdiye kadar ileri sürülen gerekçesi, KİT'lerin daha verimli çalışmasını ve kar getiren kuruluşlar olmasını sağlamak biçiminde açıklandı. Oysa niyet mektubunda niyetin bu olmadığı, bütçe açığını kapamak olduğu itiraf edildi. Niyet mektubu hiç olmazsa bu gerçeğin açığa çıkmasını sağladı.

IMF' in isteğine uygun olarak özelleştirileceği vaadedilen KİT'ler arasında Asil Çelik var. 1985'li yıllarda dev- letleştirilmişti. Şimdi özelleştirilecek. O zaman her halde özelleştirmek için devletleştirilmişti. SÜMERBANK ta yok bahasına özelleştirilmişti.,ne gariptir ki, Garipoğlunun elinden alınarak yeniden devletin koruyucu kanatları altına alındı. Özelleştirme kapsamında Trabzon Limanı da var. IMF istiyor diye satışa çıkarılacak. ERDEMİR sırada. ERDEMİR özelleştirilecekse elbette İSDEMİR de satışa çıkarılmalı ki, eşitlik sağlansın. TÜMO-SAN, TAK-SAN, PETKİM,THY ve TÜPRAŞ satışa çıkarılacak. Tahkim yasası da çıkarıldığına göre ve yerli sermaye de çelimsiz olduğu için, bu KİT'ler uluslararası sermayenin kucağına yatırılacak. Emekçilerin direnişiyle özelleştiremedikleri SEKA bu kez listeye alınmış!

Niyet mektubunda yer almadan önce KDV'nin 2 puan arttırıldığa tanık olduk. Böylesi hükümeti IMF beğenmesin de ne yapsın. IMF'nin isteklerini önceden sezinliyerek onların ağzından sözcüklere dökülmesini beklemeden gereğini yerine getiriyor. Meğer KDV'nin 2 puan artışı bütçeye GSMH'nın binde 5'i kadar gelir sağlayacakmış. 2000 yılı için öngörülen GSMH, 124 967 trilyon TL olduğuna göre KDV'deki bu artışın bütçeye sağlayacağı ek gelir 620 trilyon TL.

IMF'ye karsı verdiğimiz bir önemli söz de 2000 yılında personel giderlerinde azalış sağlamak. Kamu harcamaları- da kısıtlanmalı ki GSMH'nın binde 3'ü kadar bir tasarruf sağlanabilsin. Bu 2000 yılı için 375 trilyon bir ek gelir sağlayacakmış. Ama niyet mektubunda kazanç vergilerinde bir artış öngörülmüyor. Acaba, niçin IMF, sormaz ki, Türkiye Cumhuriyetinin saygıdeğer hükümetine,siz 1975 'te vergi gelirlerinin % 45.8'ini 1980'de % 61.7' sini do-laysız vergilerden yani kazançtan sağlarken,şimdi neden bu oran % 37'ye düştü. Az kazanandan çok,çok kazanan -dan az mı vergi alıyorsunuz. Bu sizin yatırm gücünüzü olumsuz etkiler. Gelin niyet mektubunda dolaysız vergi oranını yeniden % 50 nin üzerine çıkarmayı vaad ediniz Fiyatlara zam yapmaktan kurtulur, vergi adaletini sağla-mış olursunuz. GSMH içinde yirmi yıldır vergilerin payı %18' lerde sabit kalıyor. Bu denli vergi cennetinde yaşamaya hakları yok girişimcilerin. Bu oranı 2000 yılının sonuna kadar % 20' ye çıkarmayı vaad ediniz. O yıl bütçeye 2 490 trilyon yani 2.5 TL katrilyon ek gelir sağlamış olursuuz demiyor IMF? IMF şunu söylemeliydi:

Vergi gelirlerinin GSMH içindeki payını % 1 artırsanız 1.2 katrilyon ek gelir sağlayabilirsiniz. Özel sektör yanlısı olmanızdan hoşnutuz, hatta sizleri kutluyoruz,ama biraz da yoksullaşan halkınıza acıyın,diyemez miydi IMF? Belki de demiştir kimbilir. Bizimkiler kadar acımasız değildirler her halde.

Niyet mektubuna bağlı programı açıklayan Devlet Bakanı Önal: "niyet mektubunun hükümet tarafından hazırlanan programın özeti" olduğunu söylemiş, ve sözlerine şunu eklemiş:" IMF'in yaptığı sadece bu politikalarımıza kendilerinin de olumlu baktıkları ve desteklediklerini açıklamak olmuştur" demiş. Bu söylediklerine kendisinin de inandığını sanmıyoruz. O zaman kişiye sorarlar böylesi yararlı bir reçeteyi(!) öngörmek için niye IMF'nin gelişini beklediniz?. Bu program ve niyet mektubu,1881 Muharrem Kararnamesinin bir özdeşidir. Açıkçası:

1. Dış kredi uğruna yabancı finans kurumlarının iç işlerimize doğrudan karışmasına kapılar ardına kadar açılmıştır.
2. Niyet mektubu T.C. Devletinin sosyal devlet olma niteliğini ortadan kaldırmaktadır.
3. Enerji gibi temel stratejik sektörün yabancı sermayeye açık duruma getirilmesinin çok ciddi sakıncalarını taşı-maktadır.
4. Monetarist (parasal) ekonomi uluslar arası yükümlülüğümüz konumuna getirilmiştir.
5. Niyet mektubu ekonominin yeniden nesnel boyutlarıyla yapılanmasından vaz geçilmesinin resmi belgesidir
6. Özelleştirmenin en sakıncalı yanı, bütçeye gelir kaynağı olarak kullanılmasından doğacaktır. Her ne kadar 2001 yılında 6 milyar dolar elde edileceği öngörülmüşse de,özelleştirmenin giderleri sağlanacağı umulan bu geliri silip götürecektir. Örneğin, 1986'dan 1995 sonuna kadar özelleştirmeden toplam 3.5 milyar dolar gelir sağlanmıştı. ama bu gelirin sağlanması için yapılan harcamalar çıktıktan sonra Hazine'ye ancak 0.6 milyar dolar aktarılabil-di.
asarrufu ve üretimi arttırıcı, fiyatlarda istikrar ve dış ödemelerde denge sağlayıcı, yatırım ve istihdamı geliştirici tedbirlerin Planda öngörülmesini hükme bağlanmıştır. Oysa, 8.Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın hazırlanmakta olduğu bir sırada, bu hazırlıklar gözardı edilerek Meclisin iradesi dışında farklı bir düzenleme biçimi benimsenmiştir.
Başbakan Ecevit'i Oktay Ekşi'nin yazdığının tersine İsmet İnönü değil, bize göre Lord Curson kutla-malıdır.

4. 188l MUHARREM KARARNAMESİ

2000 yılının "niyet mektubu" ve o mektubun öngördüğü koşullar ile 120 yıl önce 1881'in Muharrem Kararnamesi arasında benzerlikler olduğunu vurgulamamız gerekiyor.

Osmanlı Devleti de o yıl resmen dış borçlarını ödeye-meyeceğini açıklamış ve Osmanlı maliyesinin denetim ve kullanımını alacaklılar adına bir "Konsey" e devreden fermanı kızıl sultan olarak anılan Abdulhamid imza etmek zorunda kalmıştı.

Buna göre alacaklı devletlerin temsilcilerinden oluşan konsey, kurulacak ve tahvil sahipleri adına, Osmanlı Devletinin "rüsumu sidde" olarak anılan beş gelir kayna-ğına el koyma yetkisine sahip olacaktı. Bu beş gelir kaynağı ile ilgili yasal düzenlemeler üzerinde değişiklik yapma yetkisiyle de donatılmıştı alacaklılar konseyi.

Tütün ve tuz ile damga resmi ve alkol ve tömbeki (nargile içiminde kullanılan bir tür tütün) vergilerinin tamamı dış borcu gidermek amacıyla konseyin emrine ayrılacaktı. Hatta dükkan ve mağaza türünde taşınmaz mallar üze-rinden alınan vergilere de konsey el koyabilecekti.

Konseyin merkesi İstanbul'da olacak ve Osmanlının borçlu bulunduğu tahvil sahiplerinin haklarını güvenceye alacak-tı. Yani devlet içinde Osmanlı maliyesini denetleyen ikinci bir devlet oluşturulmuştu. Sonradan tütün kaçakçılarını hapse atma ya da öldürme yetkisini de kullanır oldu bu konsey, Düyunu Umumiye İdaresi adına. Konseye tanınan yetkiler Osmanlı Devletinin hükümranlık haklarından önemli bir bölümünün devredilmesine yol açtı.. Her ne kadar kararnamede, "Konseyin yönetimine ayrılan gelir kaynakları hükümetin denetimi altındadır" biçimde bir maddeye yer verilmiş ise de, aslında bu maddenin işletilmesi olanaksızdı; çünkü yetkili hükümet denetçisinin konsey toplantısında sadece bir oyu vardı. Böylesi göster-melik bir madde ile Osmanlı Devletinin onuru korunmuş oluyordu. (Fazla bilgi için bakınız: Donald C. Blaisdell. Osmanlı İmparatorluğunda Avrupa Mali Denetimi, çeviri Ali İhsan Dalgıç,Doğu-Batı Yayınları,1979)

.2000'li yıllara girerken, Türkiye'nin ekonomisini düzlüğe çıkarması ve dış borçlarını kolay ödeyebilmesi için, IMF' in doğrudan müdahelesi, 1881 Muharrem Kararnamesiyle oluşturtulan alacaklılar konseyinin özdeşidir ve tarih tekerrür ediyor özdeyişini anımsatıyor. Oysa devletimiz akıllıca yönetilseydi tarih tekerrür etmezdi.

Basına yansıyan bilgiye göre IMF'in Nisan ayında Tür-kiye'de şube açması ve gelişmeleri daha yakından izlemesi, aradaki özdeşliği pekiştirir niteliktedir. Üç partinin oluş-turduğu 57.hükümet ortaklığından IMF'in böylesi bir tasarımına karşı çıkıp çıkmayacağını merak ediyoruz. (Gelmesi beklenen 10 milyar dolar dış kredi uğruna IMF'in Türkiye'de şube açmasına bugünün siyasal iktidarı içine sindirmese bile razı olacaktır).

Muharrem Kararnamesinin yürürlüğe girdiği 1881 yılında iki önemli olay biri birini izledi. Fransızlar Tunusu ve İngilizler de Mısır'ı işgal ettiler. İki yıl sonra da doğu Rumeli Bulgaristan'a katıldı.

1878-79 yılında da Osmanlı Devleti'nin varidatı (geliri) 16 155 840 liraydı Ve 1854'de başlayan her yıl artarak süren dış borçların toplamı ise 106.4 milyon liraya ulaşmıştı. Gelirinin 8 katı borç yükü altında Osmanlı dev-letinin alacaklılar konseyine boynunu uzatmaktan başka çaresi kalmamıştı. A.Heidborn "Türkiye Maliyesi" adlı kitabında, 1874-75 yılı bütçesinde 25 milyon Osmanlı lirası gelir gösterilmiştir (ama) bu olmayan bir sayıdır" diye yazar ve "Gerçek gelir 17 milyondur ve bundan devletin dış borçları için 13 milyon ayırmak gerekir. Dolayısıyla hükümete harcamalar için ancak 4 milyon lira kalacaktır,der. (bakınız: Pavlus Efendi. Türkiye'nin Mali Tutsaklığı, Muzaffer Sencer,May Yayınları, 1977, s.33).

Muharrem Kararnamesine giden yol üzerinde Osmanlı maliyesinde yıllık gelirin % 76' sı borç ödemesine ayrıl-maktaydı. 2000 yılının niyet mektubuna giden yolun üzerinde de Türkiye Cumhuriyetinin konsolide bütçesinin 33 katrilyon gelirinden % 65.5'inin borç ödemeye ayrıla- cak. Benzerlik bu denli olabilir.

Mustafa Kemal Atatürk'ün dış borç konusundaki ilkesi korunabilseydi, kurduğu Cumhuriyet bugünkü gibi IMF' nin koşullarına boyun eğecek duruma düşmezdi. Çünkü O:

Bir istikraz,harice ödenecek senelik borçtan daha faz-
la gelir temin ettiği mevzular için ve memleketin siya-
si, iktisadi nizamı halde ve atide ihlal edilmemek şar -
tıyla nazara alınabilir,

demişti. Oysa borç yiğidin kamçısıdır mantığı ile bu sağ-lıklı ilke terk edildi. Ve ülkenin halde ve atideki nizamının ihlal edildiği koşullar yaratılmış oldu.

Dış borçların en büyük sakıncası birikerek geri ödenemez boyutlara ulaşmasıdır. Osmanlı devletinde böyle olmuştu ve 120 yıl sonra da genç Cumhuriyet Türkiye'si aynı duruma düşürüldü. Oysa alınan krediler akıllıca kullanılsa ekonominin büyümesine ivme kazandırabilirdi.

Niyet mektubunda hükümetin yükümlendiği koşulları (mektupta bunlara kriter,ölçüt denilmektedir) " IMF'in İcra Direktörleri Kurulu" tarafından denetleneceği yazılı. Bu kurul bize 1881 Muharrem Kararnamesindeki ala- caklılar konseyini anımsatıyor. Şöyle:

1.Hükümet,IMF 'ye iyi ekonomik politikaların izlendiği yolunda güvence verecek ve IMF de kaynaklarını (yani sağlamaya söz verdiği krediyi) üstlenilen koşulların yerine getirilmesi durumunda, dilimler halinde serbest bırakacak.

2. Koşullara uyulmaması durumunda,programın devamı İcra Direktörleri Kurulunun onayına sunulacak. Hükü-metin programı tekrar yoluna sokmakta iyileştirici önlemler aldığı görülürse, ancak onay verilebilecek.

3. Ölçütler tutturulmuş olsa bile eğer program, amaçlara ulaşmada başarısız kalıyorsa, IMF, program gözden geçirme işlemini tamamlamaktan vaz geçebilir.

4. Çok ağır bir koşul da şu: Niyet mektubunda rakamsal olmayan örneğin bir yasal düzenleme ya da bakanlar kurulu kararı karşısında , (bunlara yapısal perfomans deniyor) IMF İcra Direktörleri Kurulu, önemli gördüğü takdirde, programı gözden geçirmeyi durdurmaya karar verebilir. (Bunun anlamı şudur: parlamentodan geçen yasaları ya da çıkarılan kararnameleri IMF' ye beğen-dirmek zorundayız). Şimdi sormak gerekir:

Türkiye'nin dış borçlarını ödeyebilecek duruma gelmesi için IMF' nin gerekli gördüğü ekonomik program uygu-lanırken, örnegin "sosyal güvenlik reformu" yapması ya da "tarım sektöründe çitçilere kredi verilmemesi" ya da "TMO'nun hububat alımlarını azaltması" konuları onu neden ilgilendiriyor; ona ne? Emekliliğe hak kazanmak için gerekli asgari prim ödeme süresini artırıp artırmamak bizim kendi sorunumuz değil mi? IMF niye karışıyor? Ya da özel emeklilik fonlarına yönelik hukuki çerçeve oluşturmayı neden vaad ediyor hükümetimiz? Bununla da yetinilmiyor," bu alanda kaydedilecek ilerlemenin gelecek "program gözden geçirmeleri" nin konusu olacağı kabul ediliyor. Rezalet. Dış borç bulmak uğruna dün, alacaklılar konseyi (1881) bugün IMF (2000) benzer yetkileriyle ülkenin iç işlerine karışır duruma gelmiştir. Mustafa Kemal Atatürk' ün tam bağımsız olması gereken Türki-ye'sini yad ellere muhtaç duruma getiren siyaset ve devlet adamlarını tarih bağışlamayacaktır.

Bizleri yönetenleri tarihsel sorumluluklarıyla baş başa bırakarak, 1967 de 33 yıl önce yayımladığımız bir kitapta,"Optimal Borçlanma" nın matematiksel modelini kurduğumuzu anımsatmalıyım. O yılların makro-ekono-mik verilerine göre, borcun gelir artışı yaratarak geri ödenmesi için "vade" nin 4 yıldan fazla 9 yıldan az olması sonucuna ulaşılmıştı. Ve bu sonucu kitapta şöyle özetlemiştik:"4 ila 9 yıl içindeki dış kredi optimal dir. Bu süreyi aşmakla, biriken faiz yükünü ekonominin karşılaması güçleşir. İhracat fazlası, faiz yükünü karşılayamaz".(bakınız:A.N. Ölçen. Türkiye'nin Endüstri-leşme Sorunu. Ankara Sanayi Odası ,1967,s.119).

1966'da da DPT Tetkik Tahlil Şubesi Müdürü iken "Dış Borçların Vadesi Hakkında Karar Alma Modeli" adlı çalışmada (bakınız: DPT, Koordinasyon Dairesi KD, Ocak 1966,sayı 4) şu sonuca ulaşmıştık:

"Yıllık dış borç gereksiniminin artması,azalması ya da sabit kalması koşullarında, vadenin uzun olması dış borç yükünün hızla artmasına neden olur."

Meraklı okuyucularımız için,1967'de yayımlanan Türki-ye'nin Endüstrileşme Sorunu" kitabında yapılandırdığımız "Optimal Dış Borçlanma" ya ilişkin matematiksel modeli özetle aşağıya aktarıyoruz:

Ekonomini t="0" yılındaki GSMH düzeyi (Yo ),dışsatımın ve sermaenin marjinal verimliliği yani hasıla sermaye oranı (k),yurt içi tasarruf eğilimi (s), sağlanan kredinin yıllık faizi (i) ,GSMH'nın her birim artışında dışsatım artışı (e) ve dış tasarruf eğilimi, yani yıl içinde sağlanan dış borcun GSMH'ya oranı (s' ) ise aşağıdaki matematiksel bağıntılar geçerli olur:

1. Dış borçsuz ekonomik büyüme...Y.="Yo" (1+ ks)t
2. Dış borçlu ekonomik büyüme..... Y= Yo (1+ ks+ks' )t
3. Sağlanan yıl içindeki dış borç......F= s'.Y
0
4.. GSMH'nınartışı.. Y0 (1+ks+ks' )t -Y0 (1+ks)t = s'.Y0

eşitliğin sol yanı sağ yanından büyük ya da ona eşit olmalıdır. 4 sayılı bağlantı, büyümanin dış tasarrufnın neden olacağı hasıla artışından daima fazla olması koşulunu betimlemektedir. Bir başka deyimle 4 sayılı bağlantı dış borcun verimliliğinin koşuludur. Buradan (t) nin olması gereken minimumu değeri:

I........ t = ( s + 1/k ) / ( 1 - s' )

bulunur. Bu birinci koşul. İkincisi,dış kredinin üretimde kullanılmasıyla yaratılacak yaratılacak dışsatım artışının, biriken faiz yükünden fazla olmasıdır. Dış kredinin (i) faiz oranına göre biriken faiz yükü ( t) zaman dilimi içinde yeter yaklaşımla: 1/2 i. s'.Y.t olarak hesap edilebilir.

Bu ikinci koşulda dış kredinin oto finansmanı aşağıdaki bağlantıyla sağlanır:

5 ................e.Y0(1+ks+ks') - e.Y0(1+ks) = 1/2 i.s'.Yo.t

Ve ikinci koşul elde edilir :

II............t = 2e/i.s' - ( s + 1/k )/s'

1967 öncesi 7 yıllık zaman diliminde :s= o.145, s'= 0.03, k= 0.33, e= 0.06 ve kredinin yıllık faizii ="%" 3.5 olduğuna göre dış krediye gereksinim süresi:

I.......en az t = 4 yıl ve
II......en fazla t = 9 yıl olmalıdır.

1988-98 dönemindeki makro-ekonomik veriler s="0.22," s'= 0. 09, k= 0. 19 , e= 0.12 olarak kullanılırsa i = % 4 için dış kredinin vadenin en çok t = 12 yıl olması gerekeceği anlaşılır. 12 yıl sonrası borçların kendisini geri ödeyemeteceği sonucuyla karşılaşıyoryuz.Yani, 12 yıl sonra ekonominin dış borca gereksinimi kalmaz,eğer söz konusu makroekonomik veriler gerçekleşirse.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail