Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 31 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL
...

TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Anadolu'da temeli atılan yeni Devletin Kanunu Esasisi (Anayasası) birbirine zıt tartışmaların arasından geçilerek hazırlanmıştır. O tartışmaların büyük bölümü başlangıçta "Saltanatın ve Hilafetin" korunması noktasında yoğunlaşmıştı. Meclisin gericiler grubuna göre, Saltanat ve Hilafet güven altına alındığı zaman B.Millet Meclisi'nin gereği kalmayacak ve kendisini kapatması gerekecekti. B.Millet Meelisi'nin amacı, saldırgan devletlerden ülkeyi kurtarmak ve yeniden Saltanata ve hilafet makamına Osmanlı soyundan bir başkasını örneğin Ab-dulmecit'i getirmekten ibaretti. Bunu da açıkça söyleyenler vardı.

Mustafa Kemal tam iki yıl önce 25 Ekim 1920 günü ilk Anayasa tasarısının Mecliste görüşüldüğü birleşimde Meclisin geçici olmasını savunan tutucu mebuslara verdiği yanıtta açıkça:

"İkide bir Meclisi Alinizin bu mesele üzerinde müzakere açması caiz değildir kanaatındayım. Bugün bu makamı işgal eden zat hain bir adamdır, müsaade buyurunuz hain bir adamdır" demiş ve bu sözleri alkışlarla, bravo sesleriyle karşılanmıştı: Gerçekten hain dediği adamın hain olduğu tarih tarafından da belgelenmiş ve halife olan Vahidüddin bir İngiliz gemisine sığınarak 17 Kasım 1922 günü ülkeyi terk etmişti.

Vahidüddin'in kaçtığı haberi Ankara'ya ilk kez İstanbul'dan Refet Paşa tarafından 17 Kasım 1922 günlü bir telgrafla duyuruldu. Telgraf Ankara Hükümetinin Başbakanı olan Hüseyin Rauf (Orbay) a gönderilmişti ve şunlar yazılıydı:

Vahidüddin Efendi bu gece saraydan gaybubet eylemiştir. İstanbul Kumandanı ve Polis müdürünü tahkikat ve tedabiri tazime ittihazı (gerekli önlemin alınması) için saraya gönderdim. Alacağım malumatı, aglebi ihtimal ayrıca arz ederim ..

Bir kaç saat sonra ikinci bir telgrafla "Vahidüddin Efendi'nin kaçışıyla ilgili Harringtondan aldığı mektubu iletiyor ve o mektupta Vahidüddin Efendi'nin kendisini "İngiltere'nin zir-i himayesine vaz ettiği" belirtiliyordu. 700 yıla yakın tarihi içinde bir Osmanlı Padişahı ilk kez kendisini yabancı bir devletin "zir-i himayesi" ne bırakıyordu. Saltanatın Meclis kararıyla kaldırılışından 17 günsonra halife kendi kendini "hal" etmişti.

() gün B.M.Meclisinin 140 cı birleşiminde Mustafa Kemal'in İstanbul'da Refet Paşa'ya gönderdiği yanıt okunmaktadır. Vahidüddin Efendinin kaçışı Mecliste "Allah kahretsin" sesleriyle karşılanmıştı. Osmanlıya bugün özlem duyan çağ dışı gerici kadrolar bugün o sesi duyuyorlar mı bilmiyoruz. Ama Vahidüddin için söylenen Allah kahretsin" sözleri aslında Osmanlı devletinin kaderini noktalıyordu. Türkiye Cumhuriyeti Devletini hala içlerine sindirmemiş ve Osmanlı'nın devamı olarak görmeye ve göstermeye çalışan kimileri Millet Meclisinde Vahidüddin için "Allah kahretsin" sözlerini işitmelidir. Özellikle "Bilinmeyen Osmanlı" kitabının yazarı Prof. Dr. Ahmet Akgündüz işitmelidir. Çünkü Doç. Dr. Said Öz-türk ile birlikte yazdığı bu kitabın 300. sayfasında "sultan Vahidüddin vatan hainimi dir? Mustafa Kemal kendi başına mı 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkmıştır?" diye sorar ve yanıt verir:

Mustafa Kemal'in başarılarını saymak, Sultan Vahidüddin düşmanlığı sayılmamalı; Sultan Vahüdiddin'in yaptıklarını anlatmak ta Mustafa Kemal düşmanlığı sayılmamalı. Bu gözle bakıldığında, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışı ve Sultan Vahidüddin'in şahsiyeti ile ilgili Cumhuriyet döneminde yazılanlar, çizilenler ve yapılan de- ğerlendirmelerin tek taraflı olduğu hemen göze çarpacaktır. Bununla yetinmez Prof. Akgündüz. Ona göre ya- zılanlar ve çizilenler tek yanlıdır. 1922 yılının 17 Kasım günü Cumhuriyetin ilanından çok önce Millet Meclisinde Vahidüddin için "Allah kahretsin" sesleri de mi tek yanlıydı?

1983'te DPT tarafından hazırlanıp yayımlanan ve tüm kamu kuruluşlarına yönerge olarak gönderilen Milli Kültür Raporunda da Kurtuluş Savaşının Osmanlı devleti tarafından kazanıldığı belirtilmekteydi. Şeriat devleti özlemlerinin alt yapısı, Cumhuriyeti yadsımak kadar onun tarihini de son 300 yılın köhnemiş Osmanlı'nın devamı olarak görmeyi amaçlıyor olmalı. Ama tarih, çarpıtılması olanaksız olan kendi gerçeğini onların suratına daima vuracaktır.

Prof. Akgündüz'ün Vahidüddin'i (Vahdettin yerine onun adını böyle yazıyor) aklamak amacıyla tarihsel gerçekleri nasıl çarpıttığım görelim:

Mustafa Kemal, 15 Mayıs 1919'da Sultan Vahidüddin ile yaptığı son görüşmede, Sultan'ın kendisine "paşa, paşa, şimdiye kadar devlete çok hizmet yaptın. Asıl şimdi yapacağın hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, devleti kurtarabilirsin, dediğini bizzat Mustafa Kemal nakletmektedir.

Padişah olan biri, buyruğundaki bir Mirliva'yı ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak için Samsun'a göndermez, onu başkumandan vekili olarak atar, buyruğuna askeri birlikleri verir ve kendisi de başkomutan olarak hangi cephelerde hangi güçlerle savaşa girişileceğinin kararını alır.İstanbul'u İngilizlere teslim etmez. İzmir'in işgaline sessiz kalmaz. Ülkenin paylaşımını öngören Sevres anlaşmasını onaylamaktansa ölümü göze alır. Eğer yurtsever ise İngiliz gemisine sığınarak ülkeden kaçmaz.

Prof. Akgündüz kitabında düş kurmayı sürdürüyor, hem de gerçek olması gereken tarih adına. Şöyle:

Mustafa Kemal, 16 Mayıs sabahı Osmanlı devleti'nin temin ettiği Bandırma Vapuruna binmeden önce, Osmanlı kurmaylarıyla görüştü. Ve onlardan milli bir idare kurulması konusunda tavsiyelerini aldı. Buradan sonra Yıldız Sanıyı 'na geldi. Padişah'ın "Cenabı Allah muvaffak etsin" sözlerinden sonra,Mustafa Kemal "bazı fesad ehlinin kendisi hakkında yanlış şeyler nakledebileceklerini ve bunlara inanıp sadakatmdan şüphe etmemesini" arz eyledi. 16 Şaban 1838/16Mayıs 1919'da Mustafa Kemal yolda iken, onun Yetki Talimatnamesi, Meclis-i Vükela'da ittifakla kabul edildi.

Hangi kaynaklara dayanarak zihninde böylesi kurgulara ulaştığını bilemeyiz ama onun bu kurgusunu yadsıyan ve yanlışlığına kanıt olan bir başka kitaptan söz etmeliyiz. Mustafa Kemal Atatürk'ün Vahidüddin ile konuştuğunu söylediği 15 Mayıs 1919' günü Yunan Ordusu İzmir'e girmişti. Ülkeyi tek başına Mirliva olarak kurtaracağına inandığı Mustafa Kemal Paşa'yı Vahidüddin Efendi, niçin İzmir'e göndermeyi düşünmemiş. Bu soruların yanıtı açıkta kalıyor. Ama sözünü ettiğimiz kitap Topal Osman olayını anlatıyor. 62. sayfasında ilginç bilgiler var. Şöyle:

Topal Osman'ın Mustafa Kemal'le tanışmasını sağlayan ilk görüşme 29 Mayıs 1919 günü, Havzada gerçekleşir, iki lider arasmda uzunca süren gizli bir görüşme yapılır, Mustafa Kemal 'in Osman Ağa 'ya şöyle dediği yazılır: - Çok buhranlı günler yaşıyoruz. Ümitsiz değiliz. Senin hakkında gerekli bilgileri edindikten sonra seni buraya çağırttım. Bundan sonra el ele çalışacağız. Pontuscuların Karadeniz kıyılarında neler yaptıklarını bir de erbabının ağzından dinleyelim dedik.. Bir alay teşkil edeceksin. Bu alayın kumandanı olacaksın. Sana genç ve atak subaylar vereceğiz. Pontuscular hangi usulleri kullanıyorsa siz de o usulleri kullanın. Vatanı kurtarmakta bu son şansımızdır. Bu mücadeleyi kaybedecek olursak tarihten siliniriz. (bakınız. Cemal Şener. Topal Osman Olayı, Ant Yayınları, 1992, s.62)

Yukarıdaki alıntının açıklaması da var: Topal Osman çevresine topladığı gönüllülerle Rum çetelerini temizlemeye çalışırken, Mustafa Kemal de 9. Ordu Müfettişi olarak, Rumları ve Ermenileri Türk çetelerinden korumak için padişah tarafından görevli olarak 16 Mayıs Î919'da Samsun'a gönderilir.. Yani Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkınca yapacağı işler arasında Topal Osman ve çetelerini yakalayıp etkisiz hale getirmesi de vardı. (s.61)

Prof. Akgündüz'e sormak gerekir. Vahidüddin Efendi ile Mustafa Kemal Paşa arasında geçen konuşmayı hangi belgeye dayanarak açıklamaktadır. O konuşma kayda geçmemiş, tutanak ta tutulmamış olduğuna göre, nereden öylesi bilgiyi edindiğini açıklamak zorundadır.

Vahidüddin'in "vatansever" olduğunun kanıtına hangi tarihçi rastlayabilir bilemiyoruz. Fakat herhalde Turgut Özakman'ın "Vahdettin, Mustafa Kemal ve Milli Mücadele" kitabını (Bilgi Yayınevi, 1997, s.231) okumasını öneriyoruz.

Vatanı işgalci devletlere teslim ettikten sonra onu kurtarmak için komutan arayan bir hükümdara nerede kimler vatansever diyebilir? "Vatanı seviyorum, işgalden ötürü acı çekiyorum" türündeki sözlerle hiç kimse yurtsever olamaz. Vatan o uğurda ölenler varsa vatandır, dizesini Prof. Akgündüz'ün anımsaması gerekir.

Vahidüddin Efendi'nin vatansever olup olmaması aslında hiç te önemli değil. Değil mi ki İngiliz gemisine sığınarak ülkeden kaçıp gitti ve Mecliste bunu duyan milletvekilleri hep bir ağızdan "Allah kahretsin" diye bağırdılar, bir hükümdar için en acı aşağılanıştır bu. O yüzden Mustafa Kemal Atatürk, meclisin gizli celsesinde onun için hain nitelemesini yaptığında alkışlanmıştı. Vatan işgal edildiği zaman bu hain adam çok üzülmüş. Doğru, çok üzülmüş olduğu içindir ki, Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a ayak bastığı 19 Mayıs 1919 günü Damat Ferit'i görevden almış ama kabineyi yine ona kur-durtmuştu!

Konuyu burada bırakarak Millet Meclisinin o günkü gizli celsesine geri dönelim.
Mustafa Kemal'in Refet Paşaya gönderdiği yanıt, "Va-hidüddin Efendi Meclisçe usulü dairesinde henüz hal'edilmiş değildir" sözleriyle başlıyordu ve "Bu mesele ancak Meclis tarafından hal ve tespit edildikten sonra verilecek talimata göre hareket buyurursunuz" diyordu. Ayrıca o yanıttan şu bilgileri de edinmekteyiz:

Vahidüddin Efendi, Baş Mabeyincisi Refet Paşa'ya.. bir iki gün evvel demiştir ki; Mustafa Kemal Paşa ile muhabere etmek (görüşmek) istiyorum. Bir emin adam memur etsin. Bunun için ben açık telgraf mı çekeyim, mektup mu yazayım, yoksa siz mi cevap verirsiniz, diyormuş. Bu haber buraya geldi. Tezekkür ettik (görüştük). Bu oyunlara karşı bir ihtiyatı mahsus olmak üzere dedik ki, evvel emirde bu arzunuzu tahriri bir şey ile yazın. Ondan sonra bu mesele üzerinde görüşebiliriz.

İstanbul'da Refet Paşaya gönderilen ve Meclise sunulan yanıtta "Meclisçe intihap olunacak (seçilecek) halife malum değildir" deniyor. Abdulmecid'in bu konuda hissiyatının ne yolda olduğu soruluyordu. Abdulmecid'in Refet Paşa aracılığıyla yazılı yanıtı şöyleydi:

Büyük Millet Meclisi 'nin hilafet ve saltanat hakkında ittihaz ettiği kararı tamamen tasdik ve tasvip ediyorum. (18 Kasım 1922).

Refet imzalı bu yazı gerçekten Abdulmecit efendinin miydi? O celsede bu önemli soru zihinleri kurcalar ve bir mebus (adı tutanaklara geçmemiştir) "Efendim Ab-dulmecit bir unvan yazıyor mu imzasında", diye sorar. Başbakan Hüseyin Rauf Orbay yanıtlar. "Hayır, ihmal edilmiş olacaktır". Beyazıt mebusu "imza kimindir lütfen okunsun", der ve Mustafa Kemal şöyle yanıtlar:

Rauf Beyefendi, ben de ehemmiyet verdim bu noktaya. İmza nedir diye sordum.

Vahidüddin'in en yakınında bulunan, başmabeyinci Refet Paşadan gelen telgraf iki noktayı vurgulamaktaydı. Burada ittihaz olunacak iki yol vardır: Birincisi Vahidüddin'in üç senedenberi devam eden ihaneti sebebiyle esasen makamı hilafeti münhal telakki etmek ve Vahidüddin'i şimdiye kadar orada zillüllah (Allah'ın gölgesi) vaziyette oturmuş göstermek ve zaten son cuma selamlığında namaz kıldığı camide hutbede kendi ismini okutmamak suretiyle bunun kendisi tarafından dahi tasdik edilmiş olduğunu iddia etmek; ikinci tarz: Son güne kadar makamı hilafette bulundurulduğu halde firar ve düşmana iltica suretiyle hilafete ihanette bulunduğunu iddia etmek. Mustafa Kemal de o günkü birleşimde bir kez daha açıkça, "Hilafet makamını işgal eden zatın malum olan İhanetinin var olduğunu" söyler ve ilave eder: "Sevr muahedesini imza etmekle Türkiye'nin idamını kabul etmiştir". Bununla yetinmez, önemli olduğunu gördüğü bir noktayı ileri sürmekten de geri kalmaz ve konuşmasını şöyle sürdürür:

Efendim, ekseriyetin fikri derhal intihabın (seçimin) yapılmasıdır. Akalliyette (azınlıkta) kalan rkadaşlarımızdan bazıları intihabı icrasiyle halifenin Anadolu'ya gelmesidir (En doğrusu budur, olmaz sesleri) tabii bu arkadaşlarımız söz sırasında noktai nazarlarını arz edecektir. Fakat, bendeniz, her şeyden evvel bir halife intihabının en kısa zamanda icrası ve bu zatın bu zamanda istanbul'dan çıkmamasının şimdiye kadar müdafaa ettiğimiz esasatı ihlal etmemesi noktai nazarından, makamı hilafeti başka mahalle (yere) nakletmek keyfiyetini mahzurlu gördüm. Bu itibarla istanbul'da kalması cihetini ekseriyetle iltizam (gerekli gördük) ettik. Diğer bazı arkadaşlarımız da Anadolu'ya naklini iltizam buyurdular... Tekrara mecburum ki inhilalin uzun müddet devamı, Şer'iye Vekili arkadaşımızın da saraheten (açıklıkla) beyan ettiği veçhile dahil ve hariçte fitne ve fesadı mucip olabilir .

Mustafa Kemal'in halife seçimini ülke yararı açısından ele alırken kimi mebus ta, Halife seçimine geçmek için eskisinin hal edildiğine ilişkin fetva alınması gerektiğini savunuyordu. Örneğin Kangırı mebusu Tevfik efendi açıklama yapan Başbakan Rauf Orbay'a "Heyeti Ve-kilenin yaptığı iş kafi değildir. Fetva yazılıp ilan olundu mu?" diye sormuştu. Celseyi yöneten Başkan Vekili Dr. Adnan (Adıvar) Şer'iye Vekilin açıklama yapmasını istemek zorunda kalır. Şer'iye Vekili Konya mebusu Vehbi Efendi:

Halife makamında olan bir adanı, ecnebi bir düşmana iltica ederek fiilen hilafetten feragat etmiştir. Binaenaleyh ikinci bir halifenin intihabı müslümin üzerine vaciptir ve müs-lüminin de hal ve akdine bu gün memur olan Meclisi Alinizdir .

İslam geleneğinde hilafetin seçimle sağlanmasından söz edilirse de tarihin hiç bir döneminde Osmanlı yönetimi de dahil hilafet seçim yoluyla saptanmış değildi. Osmanlı Devletinin çöküşüyle İslam tarihinde ilk kez halife seçimle saptanmaktaydı. Nevar ki, halifenin hal'inin fetvada sözcük olarak geçmiyip te 'feragat' ettiği belirtildiğinden kimi mebuslar karşı çıkmış fetvada "hal" sözcüğünün geçmesinde ısrarcı olmuştu. O yüzden Şer'i Vekili bir kez daha söz alarak "mademki müftü efendiler hal kelimesi konsun diyorlar. Ben de ona razıyım, demiş ve sorun alkışlar arasında çözülmüştü. Sorun çözülmüştü ama daha önemli olan bir başka sorun ortaya çıkmıştı. Halife kim olacaktı ve İstanbul'da mı kalması ya da Ankara'ya mı gelmesi daha uygun olurdu. O celsede bu iki sorun birbirine düğümlenmiş gibiydi. Nasıl çözülecekti bu düğüm?

Mustafa Kemal'in şöyle konuştuğunu görüyoruz. As-lında onun bir belirgin niteliği daha ortaya çıkmaktadır. Sorunu doğrudan kendisi çözmüyor. Olaya öyle bakıyor ki sorun kendiliğinden çözülüyor. Ya da düğümü dü-ğümleyenlere çözdürüyor. Yeni halifenin seçiminde olduğu gibi:

Efendiler, o fetva, firari halife hakkında yapılacak muameleyi tespit ediyor böyle söylemekle halifenin hal'olduğuna fetvanın değil Meclisin iradesiyle karar verildiğini ilan etmektedir. İntihab olunacak halife hakkında da itiraf etmek mecburiyetindeyiz ki, hasbel icap ve hasbel hadisat (durum ve olay, gereği) tnuktazai tarihi (tarihin gereği olarak) Ali Osmanı kabul etmek ve muhafaza etmek zaruretindeyiz. Bu ailenin içinde bizim aradığımız evsafı bulmak bugün için biraz müşküdir. (güçtür). Belki gençleri sureti mahsusada yetiştirildikten sonra evsaf ve sıfatı lazimeyi (gereken niteliği ve özelliği) haiz insanlara tesadüf edilebilir. Fakat bugün bu ciheti hakikaten tetkik ve tahlil edecek olursak pek müşkil vaziyette kalabiliriz. Onun için intihab meselesinde bendenizce çok dağdağasız muameleye temayül göstermek muvafık oluyor.

Tüm mebuslar, ayrıntıları tartışarak konuyu çıkmaza sürüklerken Mustafa Kemal, tarih bilinci içinde çözümün karşıda durduğunu gerçekçi bir dille açıklamaktaydı. Çünkü o gerçeklerin içinde yaşıyor ve gerçekler de onun zihninde yaşamaktadır. O bunları söylerken bir çoklarının zihninde "Yeni seçilen Halife İstanbul'da kalıp ta ya İngiliz yönetiminin oyuncağı olur, İngilizler tarafından kandırılıp ta Anadolu hareketine zarar vermeye başlarsa" sorusu dönüp dolaşıyor. Meclisin daracık salonunda titreşiyordu. Onların zihnini kemiren bu konu, Mustafa Kemal için sorun değildi. Belirgin ve açık bir dille o gün şunları söylemişti:

Bizim cihan nazarında en büyük kudret ve kuvvetimiz yeni şekil ve mahiyetimizdir. Efendiler yani makamı Hilafet tahtı esarette olabilir. Halife unvanını taşıyan, İngilizlere iltica edebilir (sığınabilir) ve onlarla beraber kaçabilir. Efendiler her şeyi yapabilir. Fakat Türkiye Büyük Millet Meclisinin tarzı idaresini (yönetim biçimi), siyasetini, kudretini katiyen sarsamazlar. (Alkışlar) Binaenaleyhh aman halifeyi kaçıracaklar, esir edecekler, şöyle olacak, böyle olacak diye telaş edecek değiliz. Telaş edecek olan bütün alemi İslam olmak lazım gelir. Onlar da telaş etsinler. Onlar da, bizimle beraber çalışsınlar ki Makamı Hilafeti kurtaralım ve serbest olarak bütün cihana şamil bir halifeyi oraya oturtalım. Onlar da ancak bu suretle bize muavenette (yardımda) bulunurlarsa..

Onun bu konuşmasından etkilenmemek olanaksızdı. Aslında şimdi onun bakış açısına felsefi yönden ya-kınlaşırsak belki şöyle düşünmek en doğrusu olur. Sorunların çözümü karşımızda dururken çözümsüzlükleri zihnimizde biz üretiriz. Mustafa Kemal'in gücü zihninde çözümsüzlüğü yaratmamasından ve gerçeklere eliyle dokunabilmesinden kaynaklanmaktaydı.




 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail