Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 31 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

CHP KÜRESELLEŞİYOR MU?
...

CHP KÜRESELLEŞİYOR MU?

Ali Nejat Ölçen

Türkiye'nin geleceği, CHP'nin geleceğidir sözünün doğru ve geçerli olabilmesi, yeni CHP'nin nasıl olması gerektiği sorusuyla eş anlamlıdır. Cumhuriyeti kuran, kurumlarını oluşturan Mustafa Kemal Atatürk'ün partisinin genel seçimlerde yenilgiye uğrayarak parlamento dışı kalmasının ülke düzeyinde yaşanan sıkıntılarını gidermek, ancak sol ideolojinin sulandırılmaksızın yeni bir öğretiye kavuşturulmasıyla olanaklıdır.

Güler yüzlü emperyalizmin güdümünde serbest piyasa ekonomisi, küreselleşme, devletin küçülmesi ve ekonomiden uzaklaşması türündeki akımlara sol düşüncenin nasıl uyum sağlayacağını mı araştırmak gerekir, yoksa Kemalist ilkelerin ışığında, yeni bir sol öğret mi yaratılmalıdır. Ve bu yeni sol öğretinin Cumhuriyetin ilkeleriyle kucaklaşması nasıl sağlanacaktır. Bu konuya açıklık getirecek düşünsel devinimler parti içinde nasıl bir tartışma ortamı yaratacaktır. Olası belirsizliklerden yola çıkarak, açık, anlaşılır gerçekçi, ülkenin gereksinimi olan ekonomik, siyasal, yönetsel bunalımlarına çözüm getirecek yeni bir öğreti nasıl yaratılabilir? Soruları yalınız CHP için değil Türkiye için de yaşamsal önem taşımaktadır.

7 Ekim 1999 günü CHP'nin "Ekonomi Politikaları için Stratejik Seçenekler" konulu toplantısına Genel Merkez tarafından sunulan metin ve o metin çerçevesinde yapılan konuşmalar, CHP'nin yeniden bir yol ayırımının başında bulunduğu izlenimini yaratmıştır.

Burada o çalışmayı okuyucularımıza sunma olanağını yer darlığı nedeniyle, bulamıyoruz ama toplantıda konuşuculara ayrılan 5'er dakikalık sürede "Stratejik Seçenekler"i bir bütün olarak irdelemenin olanaksızlığı nedeniyle düşüncelerimizi hemen ertesi gün Genel Merkeze faks île iletmeye gereksinme duyduk. Şimdi burada okuyucularımıza büyük bölümünü sunduğumuz eleştiri "CHP Politika Araştırmalar Merkezi"nin tartışmaya açılan çalışmasının özü ve içeriğini tanıtmaktadır.

1. GENEL

Raporda ileri sürülen düşünceler ve tartışmaya açılan görüşler, CHP'nin yeniden yapılanmasına çalışıldığı bir dönemde uzlaşmaz farklılıkların doğmasma neden olabilir. Çünkü, raporda ileri sürülen görüşler, CHP'nin geleneği, kültürü ve işleviyle bağdaşmasının güçlüklerini taşımaktadır. Örneğin raporun 8.sayfasında;

Sol bir yandan 1930'larda Cumhuriyetin kuruluş yıllarında devletçi veya 1960'larda ön plana çıkan karma ekonomi sistemlerine benzer yaklaşımların günümüzde tercih edilmesini savunanlar ile (ki ben bu grupta yer almaktayım) yarışmacı serbest piyasa sistemi ile, özel girişimcilik, özelleştirme gibi olguları içine sindiren bir ekonomi politikasından yana tavır alma gereğini vurgulayanlar arasında bocalar bir izlenim veriyor,

denilmekte, zimnen böylesi bir farklılaşmanın bugün de söz konusu olduğu ya da olacağı belirtilmektedir. Ve raporun aslında içeriği, bu ikinci kategorideki yaklaşımı savunmaktadır:

Küreselleşmenin karşısında olmak fazla bir anlam ifade etmemektedir. Küreselleşen bir dünyada, Türkiye'nin bu gelişimin dışında kalması söz konusu olmamalıdır.

Ya da:

Küreselleşme, ulus-devletinin elinde ve kontrolünde olan ve özellikle de sol tarafından etkinlikle kullanılan müdaheleci politika araçları, önemli ölçüde geçersiz hale getirilmiştir,

biçiminde yer alan düşünceler, raporda tercihlerin yapılmış olduğunu gösteriyor. Bu düşünceleri paylaşanlarla paylaşmayanlar arasındaki düşün farklılığı, CHP içinde nasıl bir senteze ulaşabilir ya da ulaşması olanaklı mıdır? Yeniden yapılanma sürecinde yönetimin böylesi sorunla karşı karşıya gelmesi olanaklıdır ve o zaman raporun erken tartışmaya açıldığını söylemek yanlış olmaz.

Raporda sosyal demokrasinin serbest piyasa ekonomisine (rekabetçi piyasa sistemi ya da sosyal piyasa koşulunda küreselleşme, özelleştirme türündeki akımlara) nasıl uyum sağlaması gerektiği tartışmaya açılıyor. Bu tartışmada temel ilke olarak, serbest piyasa ekonomisi koşulları veri olarak alınmakta ve sosyal demokrasinin buna uyum sağlayacak biçimde değişmesi ön görülmektedir. Raporun özeti budur. Bir başka deyimle, Türkiye'de sol'un sağa kaydırılmasıdır.

Sovyet blokunun dağılması sonucunda 1992'den sonra ABD'nin tek egemen güç olarak belirmesi, o ülkenin eko nomi politiğinin de yaygınlaşmasını ve gelişmekte olan ülkeler tarafından benimsenmesi sonucunu ortaya çı karmıştır. Küreselleşme, özelleştirme, serbest piyasa ekonomisi, devletin ekonomi dışına çekilerek küçülmesi türünde ortaya çıkan akımların, bugün gelişmekte olan ülkelerde sağlıklı büyümenin gereklerini taşımakta mıdır sorusuna henüz geçerli ve gerçekçi yanıt bulunduğu söylenemez.

Kanımca gelişmekte olan ülkeler, tam istihdama ulaş- madiği, iç tasarruf yetersizliği, teknolojik gerilik, yetişkin olmayan işgücü potansiyelinin verimsizliği, önlenemeyen enflasyon, gelir dağılımı dengesizliği, etnik sorunların doğuşu, geri ödenmesi güçleşen dış borç birikimi ve kişi başına gelir düzeyinin yetersizliğinden doğan eksik beslenme türündeki sorunlara yeni dünya düzeninin yanıt verip vermeyeceğinin bilinmediği bir dönemde, CHP-Politika Araştırmaları Merkezinin hazırladığı raporda:

Küreselleşme, ulus-devletinin elinde ve kontrolünde olan ve özellikle de sol tarafından etkinlikle kullanılan bazı müdaheleci ekonomi politika araçlarını önemli ölçüde geçersiz hale getirmiştir.

türündeki görüşler, partide sıkıntı yaratabilir. Raporda "karma ekonomi" tercih edilen sistem olmaktan çıkmıştır. Çünkü daha önce belirttiğim gibi, bunu lavunanlar ile yarışmacı serbest piyasa sistemini içine sindirenler arasında bocalayan CHP'nin bundan kurtulmasının, yarışmacı serbest piyasa sistemiyle olanaklı olduğu anlatılmak isteniyor.

O yüzden karma ekonomi sistemine değinmeyi öne almak gereksinimi duymaktayım. Serbest piyasa ekonomisinin gelir dağılımındaki bölgesel adaletsizliği giderecek araçlara sahip olduğu henüz ispat edilmemiş olduğu için.

a. Karma Ekonomide Kaynak Kullanımı Optimaldır

Özel sektör kâr sağlamayı amaç alır, amaç almalıdır. Kâr etmeyi amaç almıyorsa, o ya dernek ya da vakıf veya bir hayır kurumu olur. Buna karşın, kamu sektöründe kâr değil minimum maliyet ölçütünde toplumsal yarar amaç alınmalıdır. Çünkü kamu sektörünün var oluş nedeni,budur. Hele sosyal devletten söz ediliyorsa. 1980'den sonra Türkiye'de özellikle kamu girişimlerinin kar etmesi gereğine göre toplumun koşullanması sağlanmış ve KiT'lerin zarar ettirilerek özelleştirilmesinin gerekçesi oluşturulmuştur. Oysa, KiT'lerin toplumsal yararı, minimum maliyeti sağlayacak üretim kapasitesi, yaratacağı katma değer, kâr ölçütünü (stratejik sektörlerde) gereksiz kılar.

Ekonomide özel sektörün kâr amacıyla, kamu sektörünün toplumsal yarar ölçütü, kaynakların birlikte op-timal kullanımını sağlayan karma ekonomiyi betimler. Mustafa Kemal AtatürK'ün karma ekonomi modelidir bu. Ve Türkiye bu modelden uzaklaşmanın sıkıntılarını yaşamaktadır.

Ülkenin gelişmemiş yörelerinde nüfus yoğunluğunun az ve kişi başına gelir düzeyinin düşük olması nedeniyle noksan talep düzeyi, oralarda özel sektörün kar edecek kapasitede üretim tesisleri kurması için çekici olmaz. Teşvik tedbirleri dahi, kardan yoksunluğu karşılamaya yetmez ve bunun sonucunda devlet ekonomi dışına iti-lirse, gerice yörelerin daha da geri kalması sakıncaları doğar. Nitekim 1995 seçimlerinde, o yüzden kişi başına ulusal gelirin Türkiye ortalamasının % 20'den daha az (600 dolar) olan illerin 9'unda REFAH birinci 4'ünde DEP birinci parti oldular. Geri kalmanın umutsuzluğunu yaşayan kitleler ya uhrevi güçlere sığmıyor ya da kendilerini etnik ayırımcılığın içinde buluyor. (Türkiye Sorunları kitap dizimizin Nisan 1996, 16. sayısında yeterince bilgi bulunduğu için sadece değinmekle yetiniyorum.)

Bugün Türkiye'de özelleştirme ile elden çıkarılan kimi kamu iktisadi kuruluşlarına yarın ekonominin gereksinimi olmayacağını şimdiden kimse söyleyemez. CHP'nin programının temel dayanağı karma ekonomi olmalıdır. Çünkü serbest piyasa ekonomisinin (ister rekabetçi, yarışmacı ya da sosyal olsun) bölgesel adaletsizliği giderecek araçlara sahip olduğu ispat edilmiş değil...

b. Ekonomizm-Ulusal Çıkar Çelişkisi

Ekonomizm, demokratik sol bir partinin her zaman gözeteceği ilke olamaz. Olmamalıdır. Çoğu kez ekonomizm ile ulusal çıkar çatışabilir. Bunun ilginç ve ibret verici örneğine Mustafa Kemal Atatürk'ün 1936 İkinci Sanayi Planında yer alan "Linyitten yapay benzin" üretim projesinde görüyoruz... Linyitin "X" kg. fiyatına bağlı olarak üretilecek benzinin litre fiyatı:

F = 1.15 X +7.22

Bağıntısı elde edilmişti. X="4" kuruş için benzinin litre maliyeti F="11.8" kuruş bulunmuş ve projenin ekonomik olmadığı için programa alınmaması önerilmişti. Mustafa Kemal AtatürK'ün kamusal yönetimi o yıllarda, ekonomik bağımsızlığı ulusal egemenliğin koşulu gören bilinç düzeyindeydi. Ve proje İkinci Sanayi Planında yerini aldı. Burada ekonomizm toplumsal yarar karşısında geriye çekilmişti.

CHP de bundan böyle, kurucusunun izinden sap-ınamalı, ekonomizmi toplumsal yara ölçütünün üstüne çıkarmamalıdır.

c. Yanlış Algılanan Küreselleşme

Ülkemizde en yanlış algılanan olgulardan biri de küreselleşmedir. Aslında küreselleşme ileri teknolojinin (high-tech'in) doğal sonucudur. Ama kısa zamanda siyasal kavram ve sonra da doktrin (akım) niteliğine dönüştürül-
dü. İleri teknolojik gelişmenin sonucu daha doğrusu ürünü olan küreselleşmeyi, doktrin ya da siyaset haline gelen küreselleşmeden ayırt etmek gerekir. Türkiye siyaset ya da doktrin olan küreselleşmeye sırtını dönmeli, buna karşın ileri teknolojinin ürünü olan küreselleşmeyi özümsemenin araçlarını kullanmalıdır.

Küreselleşmeyi ileri teknolojinin ya da deyim yerindeyse teknoloji üretimindeki hızlı ilerleme sağlamıştır. O halde raporda teşvik tedbirleri kaldırılmalıdır düşüncesini değiştirmek, teşviklerin teknoloji üretimine kaydırılmasını ön görmek daha uygun olacaktır.

Teknoloji nasıl üretilecek, nasıl geliştirilecek? Özel sektör teknoloji üretmeye, kaynak ayıracak mı? Sermaye sıkıntısı çeken likidite sınırları gittikçe daralan ekonomide özel sektöründen teknoloji üretimi işlevini beklemek düş görmek demektir. Bugünün en gelişmiş ülkelerinde teknoloji üretimine kamu sektörü öncülük etmiştir. ABD'de ileri teknolojinin geliştirildiği alan, ordunun kendisidir. NASA'nın özelleştirilmesi düşünülebilir mi? Bir devlet kuruluşu olan Bundesbahnı özelleştirmeyi aklından geçiren siyaset adamına Almanya'da rastlanabilir mi? Thissen'in 150 metre uzunluğunda geliştirdiği ray nerede pazar bulacaktır. Devlet, ekonomiden elini eteğini çekerse (bu deyim Cumhurbaşkanına aittir) teknoloji üretimi nasıl ger çekleşir?

d.Gittikçe Yoksullaşan Ülkeler Sorunu.

Yeni dünya düzenin 21. yüzyıla taşıyacağı ve dünya barışını olumsuz etkileyeceği en önemli sorunlardan biri
de daha da yoksullaşan ve kitlesel açlıkla karşılaşan ülkeler ve ona karşı daha da varlıklaşan ülkeler olarak dünyanın ikiye bölünmesi sorunu olacaktır. Şimdiden bunun böyle olacağını istatistiksel veriler belli etmeye başlamıştır.

Mozambik, Etopya, Tanzanya, Sierra Leone, Nepal, Uganda, Bhudan, Burundi, Malavi, Chad gibi geri kalmış ülkelerde ortalama ömür 44 yıldır ve 306 milyon insan (1997) yarı aç yarı tok yaşamaktadır. 1992 de kişi başına ortalama GSYİH 192 dolardan 5 yıl içinde 210 dolara çıkarak sadece 48 dolar artmıştır. Buna karşın, G-8'lerde 304 milyon insan yaşamakta ortalama ömür 77 yıldır. Kişi başına GSYİH' aynı süre içinde 1992'de 21 142 dolardan 1997'ye değin 24 634 dolara çıkarak, yoksul ülkelerdekinin 75 katı büyüme sağlandı. Küreselleşme ile birlikte yoksul ülkelerin daha da yoksullaşacağı süreç şimdiden kendisini duyurmaya başladı. (bakınız: Türkiye Sorunları Mart 1999 sayı 28). Küreselleşme, yoksul ülkelerle varlıklı ülkeleri ekonomik fay hattıyla birbirinden daha da ayıracak ve bu, dünya barışını zedeleyecek sorunları beraberinde taşıyacaktır. Gittikçe yoksullaşan ülkelerdeki kitlesel açlık 20. yüzyılın sonlarına doğru TV ekranlarına yansıdı bile.

Sosyal demokrat kadrolar Gümrük Birliğine girmemizin demokratikleşeceğimizi hızlandıracağını, sağ siyasal iktidarlar da ihracatın artacağına neden olacağını ileri sürmüş ve gazete manşetleri "Avrupalılaştık" duyurusuyla haberi müjdelemişti.

Aradan geçen süre içinde, ne demokratikleşmemiz hız kazandı ve ne de AB ülkelerine karşı dış açığımız azaldı, ihracatımız 1989'da 5048,2 milyon dolardan 1996'da 11548,6 dolara yükselerek 2,1 katı artarken, 1989'da ithalatımız 6054,8 milyon dolardan 1996'da 23138,1 milyara çıkarak 3,8 katı artmıştır. AB ülkelerine daha az ihracat yaparken o ülkelerden daha çoğunu ithal ederek dış açığımız 1989'da 656,6 milyon dolardan 1996'da 11589,5 dolara çıkarak 18 katı arttı.

Gümrük Birliğine karşı çıkanlarımız ülkenin dışa açılmasını istemeyenler olarak suçlanmıştı. Ekonomisi güçsüz olan ülkelerin dış ilişkilerde kendilerini savunma araçlarından yoksun olduğu gerçeğini gözönünde tutmakta yarar var. Küreselleşme de varlıklı ülkelerin gelişmekte olanları daha hızlı ve acımasızca sömürme olanaklarını birlikte taşıyacaktır.

2. TÜRKİYE'YE BAKİŞ AÇISI

Raporda Türkiye'ye uzaktan ve dışardan bakıldığı izlenimi uyanmaktadır. Örneğin:

1970'terin ortalarına doğru, ithal ikamesi yoluyla sanayileşmenin sınırlarına varılmış olmasına rağmen, o yıllarda patlak veren petrol şokuna, ekonomiyi yönlendirenlerin doğru reçeteler ile cevap verememesi de eklenince Türkiye kendisini şiddetli bir ekonomik kriz içinde bulmuştu,

denilmekte ve 10 Ağustos 1970'de hiç gereği yokken ve bir sayfalık bile yazılı gerekçesi olmadan Türk parasının %66 oranında değer yitirmesine karar verilen devalüasyonun ekonomiyi petrol bunalımından çok önce darboğaz içine sürüklediğine değinilmesi gerekirdi. 10 Ağustos 1970 devalüasyon kararı uygulamaya girinceye değin, yıllık enflasyon %6'nm üzerine çıkmamıştı: Örneğin Aralık ayı itibariyle toptan eşya fiyatları endeksi, (1963="100)" 1968-69'da yılda %5,4, 1969-70'de %6,1 artarken, devalüasyon ile birlikte 1970-71'de %29 artışa uğradı. 1973 sonunda petrol bunalımı baş gösterdiği zaman, Türkiye'nin ekonomisi bu bunalıma %29.2 fiyat artışıyla girdi. Devalüasyonun en olumsuz etkisi sabit sermaye yatırımı üzerinde kendisim duyurdu. Yılda ortalama %10 oranında artışını sürdüren sabit sermaye yatırımı 1969'da 26.6 milyar TL (1968 Faktör Fiyatlarıyla) %10.7 artışla 29.5 milyara yükselirken, 1971'de 28.3 milyara geriledi. Bunun doğal sonucunda GSYİH'nın artışı yavaşladı ve plan hedeflerinin gerisinde kalındı. 1971-72'de %6.3, 1971-72'de %3.8 gibi. Petrol bunalımının devreye girişi, 1970-75 döneminde GSYİH'nin ortalama %1.6 gibi çok düşük düzeyde büyümesi sonucu yüksek enflasyonun panzehiri, "oranın solu" olarak algılandı ve CHP'nin oyları %44.5 düzeyine çıktı. Raporda yadırganacak bir sav da:

Özellikle ödemeler dengesinde karşılaşılan dar boğaz, yatırımların ve üretimin durma noktasına gelmesine yol açınca, dışa kapalı ekonomik modelden ihracata yönelik kalkınma stratejisine geçiş kaçınılmaz olmuştur,

deniyor. Oysa 1980'lere kadar olan dönem kasıtlanıyorsa, ihracata yönelik kalkınma stratejisine geçişten söz edilemez. Eğer öyle olsaydı, GSYİH içinde ihracatın belirgin hiçimde payının artması gerekirdi. Oysa (1 milyon TL GSYİH içinde milyon ABD doları ölçütüne göre) 1962'den 1972'ye kadar on yılda 0.0056 düzeyinde sabit kalan ihracateğilimi 1970-75 döneminde 0.0083'e yükselmiş buna karşın ithalat eğilimi bunun da üstünde artış gösterdiği için dış açık eğilimi 0.0022'den 0.017'lere (1975-80) tırmanarak 7.7 katı artmıştır.

Tüm bu olgular, toplum kesimlerinde CHP'nin ortanın solu öğretisine kurtuluşun umudu olarak bakmasını sağ-lamıştı.CHP eğer içine kapalı dar kadroculuk geleneğinden arınmış olsaydı, bugün partinin içsel sorunlarıyla değil onun dışa bakışındaki sorunlara çözüm veöneriler üretmekte olduğunu görecektik.

a. Sosyal Demokrasinin Evrimi Sorunu

Raporun "Sosyal demokrasinin kazandığı evrensel boyutlar" paragrafı tartışmaların odak noktası olabilir. CHP'nin geleneksel solu ile solun yeni evrensel boyutlarını karşılaştırmak yönünden bu paragraf daha geniş ve daha derin kapsamda irdelenmelidir. Kanımca, "Batı Avrupa sosyal demokrasinin son yıllarda geçirdiği evrim" den söz edilirken bunun ileri sürülen iki boyutu, o evrimi tam olarak yansıtmıyor. Neden? Çünkü, İngiltere, İspanya ve hatta Fransa'da "sosyal demokrat partilerin özel girişimcilik, piyasa ekonomisi, özelleştirme ve küreselleşme kavramlarıyla uyum sağlamış olmaları"nı, evrimin boyutu olarak nitelemek yanlış olur. O ülkelerin gelir düzeyi, teknolojik gelişmedeki etkinlikleri, dünya ekonomisi üzerindeki rolü, insan hakları ve o hakları güvenceye alan hukuk düzeni, demokratikleşme ölçütü, kültür ve eğitim düzeyi gibi temel göstergeler, kendi sol öğretilerinin uyum sağlamalarında güçlük çıkarmamıştır. Çünkü o ülkeler özellikle G-8'ler dışa karşı emperyalist oldukları kadar içe dönük yani insan ve işgücü haklarına karşı sömürücü olma şansına sahip değildirler. İçeriye sosyalist dışarıya emperyalist olma olanaklarını ellerinde tutmaktadır. Bunun iki temel nedeni göz ardı edilemez. Biri yüksek gelirleri ve ötekisi de demokrasideki düzeyleri. Sosyal demokrasi onlar için araç olmaktan çıkmıştır. Bireylerin hakları devletten bağımsızlığın koşullarına ulaşmıştır. Tam istihdama yakınlaşmışlar ve istihdam dışı nüfusun sosyal güvenceleri sağlanmıştır. Şirketlerin tekelleşmesi ve holdinglere dönüşmesi olanak dışıdır. Türkiye'deki gibi, KİT'lerin kaynaksız bırakılıp ta çok yüksek faizle özel bankalardan kredi alarak karlarının zarara dönüşmesine oralarda hiçbir devlet neden olamaz. Oralarda vergi kaçırılamaz. Sermaye piyasalarında sıcak paranın spekülatif devinimlerine Türkiye'deki kadar özgürlük tanınmamıştır. Vb.

O ülkelerin sermaye piyasasında başbakanların iki dudağı arasından çıkan sözcüklerle hisse senetlerinde spekülatif dalgalanmalar söz konusu olamaz. O ülkelerde yıllık enflasyonun %3'lerin üzerine ve kendi paralarının değer yitirmesinin %2.25'lerin üstüne çıktığı görülmüş değildir. Öyle olsaydı Maastricht anlaşmasına AB'ye giriş koşulu olarak bu sınırlar getirilmezdi. Batının gelişmiş ve sanayileşmiş ülkelerinin sorunları sosyalist ya da sosyal demokrat olup olmamanın ötesine geçmiştir. Kendi aralarında "Birleşik Avrupa Devlet mi? yoksa "Avrupa Birleşik Devletleri mi?" tartışmasını sürdürürken, refah devleti olmanın koşullarını yaşamaya başlamış ülkelerdir onlar. Kişi başına gelir düzeyleri ülkemizin 10 katı olduğu halde orada kamu sektöründeki makam arabaları savurganlığının hiç birine tanık olmak olanaklı değildir ve AB'nin gümrük birliği koşullarını da G-8'ler dışındaki ülkelere her zaman kendi ulusal çıkarlarını korumak amacıyla, istedikleri değişliği uygulamaktadırlar. Küreselleşme onların kendi aralarındaki çıkar en-tegrasyonunun bir ürünüdür. Türkiye Sorunları kitap dizimizde bunun sayısız örneklerini verdiğim için burada ayrıntılara girmeyi düşünmüyorum. Onlar dışa karşı küresel, kendilerine karşı ulusaldırlar. Örneğin Ma-asricht andlaşmasmın koşullarını bile kendi aralarında revize ederken öteki katılımcı ülkelere karşı olabildiğince katıdırlar. Örneğin, Hollanda'da uyuşturucu kullanmak kişinin demokratik hakkı olarak kabul edilir ama Maasricht andlaşmasında uyuşturucu trafiğine karşı ortak savaşım öngörülmektedir ve Hollanda'ya bu alanda ayrıcalık tanınmıştır.

Batı'nın sanayileşmiş ülkelerinde sosyal demokrasi ile liberaldemokrasi arasındaki sınırlar yeterince daralmış,ortadan kalkmış gibidir. İnsan haklarına, emeğin korunmasına ilişkin sosyal güvenceler geliştirilmiştir. Tam rekabet oralarda sadece ekonomik alanda değil yaşamın her alanında geçerli olmaya başlamış ve devletin tam rekabeti aksatan kararlar alması olanaksızlaşmıştır.

O ülkelerde serbest piyasadan söz eden bir siyasal iktidar kararname yayımlayarak ihracat olanağını adı belirli 13 firmaya tanıyamaz? Ama Türkiye'de ihracat olanağı 83/7543 sayılı kararla ömründe ihracat yapmamış 13 firmaya tanınmıştır. Batının sanayileşmiş ülkelerinde bir siyasal iktidar, Merkez Bankasına yatırılan dövizi miktarını, ihracat yapılmış olmanın kanıtı sayılır biçiminde karar alarak hayali ihracata kapıları açamaz. Hayali ihracattan haksız büyük kazançlar sağlayan kişiler o ülkelerin kabinesinde bakan olarak görev alamazlar.

Sosyal Demokrasinin kazandığı evrensel boyutlar paragrafında, ikinci evrim olarak, "Gelir dağılımındaki dengesizliklerin ortadan kaldırılması amacına paralel olarak, üretim arttırılmasına geçmişe oranla daha fazla ağırlık verilmesi" biçiminde açıklanmakta. Bunun sonucunda etkinlik, verimlilik ve rekabet gücünün arttığı ileri sürülmektedir. Gelir dağılımındaki dengesizliğin üretim artışıyla sağlandığı sanayileşmiş ülkeler için geçerli olabilecek bir ekonomi kuralından söz edilmiş oluyor. Sosyal demokrasinin evrimi olarak nitelenemez bu.

b. Sosyal Demokrasi ile Liberal Yaklaşım Farksızlığı mı?

Gelişmekte olan ülkeler için bu kuralın herzaman geçerli olduğu da söylenemez. Özellikle gelir dağılımı adaletsizliği, bölgesel gelir adaletsizliğiyle özdeş olacağı için.Zaten devlet müdahalesine gereksinim de o zaman belirginleşir,

Aynı paragrafla,
Sosyal demokrat ekonomi politikalarının mutlak surette liberal yaklaşımlardan her yönüyle farklı olması artık beklenmemelidir ,deniyor.

Sosyal demokrasinin liberal yaklaşımdan her yönüyle farklı olmaması, sosyal demokrasinin sol çizgide olmaması demektir. O zaman da sosyal demokrasiden söz edilemez. Sosyal demokrasinin temel özelliği, demokratik koşullarda emek ile sermaye arasındaki çelişkilerin çözümünde emeğin artı değerden yeterince pay almasını sağlayan politikaları savunması, iktidarda uygulaması demektir. Lebaralizmden önemli aykırılığı burada kendisini gösterir. Üretim ilişkilerinde sermayenin kârı yaratırken, kârın sermayeye dönüşüm sürecinde emeğin sömürülmesine engel olur ve artı değerin paylaşımında emeğin korunmasını gözetir. Bunu sağlamakta liberal yaklaşımlardan her yönüyle farklı olması gereği ortadan kalkmaz tersine sosyal demokrat iktidar, liberal yaklaşımların emeğe karşı olmamasını sağlamaya çalışır.

Adı geçen rapordaki gibi emekçi ideoloji yaklaşımın yadsınması sonucu ortaya çıkarsa CHP'nin solda olması gereken öğretisini betimlemek olanaksızlaşır. Çünkü sosyal devlet her zaman sol öğretiye sahip devlet olmayabilir. Sosyal piyasa ekonomisi örneğin, Kapitalizmin sosyal içerikli olmasını sağlamaya çalışıyor. Zaten bugün kapitalizm de kendi güvenliğini sağlamak için sosyal Olmak zorundadır. Sosyal güvencelerle emeğin edilgen olmasını sağlar.

Ama sol öğretinin bir diğer önemli boyutu teknoloji tercihlerinin istahdam dışılığa neden olmayacak politikalarla izlenmesini gerektirecektir. İşgücü arzının işgücü talebine eşitliğini sağlamak,konunun istihdam açısından makro politik boyutudur. Üretim artışının bu eşitliği en azından Türkiye'de sağladığı görülmemiştir.

Aynı paragrafta sosyal demokrat ekonomi politikalarının liberal yaklaşımdan her yönüyle farklı olmasının beklenmemesi belirtilirken, asıl köklü farkın uy-gulanacak sosyal politikalar ve programlar olduğunun altının çizilmesi gerektiği vurgulanıyor. Her yönüyle liberal yaklaşımdan farklı olmayacak bir sosyal demokraside, asıl köklü farkı, politikalar ve programlar nasıl sağlayabilir? Bir öğretinin kendisi kendi politika ve programlarından farklı olabilir mi?

Aynı paragrafın "bazı sonuçlar" bölümünde "Sovyetler birliğinin çökmesiyle sol ideolojinin içine düştüğü kriz" den söz edilmekte. Sol ideoloji krize düşmemiş Sovyet blokunun dağılmasıyla sahipsiz kalmış ve ABD tipi liberalizm anlayışının uygulama alanı olabildiğince genişlemiştir.

Gelişmenin daha eşitlikçi ve özgür bir topluma geçişte bir araç olarak düşünülmesinin her şeyden daha çok önem taşıdığının belirtilmesi en doğru yaklaşımdır ama acaba böylesi bir yaklaşımı,özelleştirme ve küreselleşme akımlarına bağımlı kalarak uygulamak olanaklı mıdır. Sanmıyoruz. Olanaklı ise bu olanağı kim, nasıl kullanacak. Devlet elini eteğini ekonomiden çeker, müdahale araçlarını kullanamaz ise.

c. Sosyal Demokrasinin Boyutu Sorunu

Sosyal Demokrat Kalkınma Anlayışı paragrafında üç temel koşuldan söz edilmekte. Ancak bu üç temel koşula bakıldığında, Sosyal demokrat kalkınma anlayışını betimlemediği görülüyor. Bunlar 1. yüksek bir hız ile kalkınma, 2. kallkınmanm insan için olması gereği, yaşam koşullarının iyileştirilmesi, 3. Bu iki koşulun gelecek kuşaklar için de geçerli olması.

Bu üç koşul kalkınmanın sosyal demokratik boyutunu nitelemiyor. Kapitalizmi özümseyen devlet sistemleri için de geçerlidir bu. Özellikle insan odaklı olurlar. Sosyal demokraside ise ayrıca toplumsal odaklı olmak ta gerekir. Zaten Küreselleşme ile uyum içinde olmaktan da aynı paragrafta söz edilince, bu koşulların nasıl sağlanacağı anlaşılmıyor.

Raporda "yarışmacı Serbest Piyasa Sistemi-Sosyal Piyasa Sistemi" başlığını taşıyan paragrafta, CHP'nin bu iki sistemin hangisini, hangi yönlerden iyileştireceğine ilişkin sorular zımni olarak bu ikisinden birinin tercihinin önerildiği izlenimi uyanmaktadır. Örneğin;

CHP'nin serbest piyasa ekonomisi sistemine bakış açısı ne olmalıdır? Rekabetçi piyasa ekonomisini benimsemek, sosyal demokrat ideoloji ile çelişir mi? CHP, bu sistemin işleyişinde ortaya çıkabilecek sakıncaları en aza indirmek için ne gibi iyileştirmeler veya düzenlemeler hedeflemelidir? Re kabetçi serbest piyasa sistemine sosyal bir boyut ve fırsat eşitliğinden yana bir derinlik nasıl ve ne gibi yöntemlerle kazandırılabilir?

gibi sorular ancak CHP'yi bu sistemlerden biri seçildiği zaman ilgilendirir. Ama acaba CHP bu sistemlerden birini seçer mi? Seçerse sosyal demokratik niteliğini ne ölçüde yitirir? Bu sistemler temelde, kar amacına yönelen piyasalarda, tüketicinin fazla sömürülmemesini sağlamaya çalışan ama teorik çatısı oluşmamış deneme aşamasında yeni akımlardır. Türkiye'nin sorunları sadece üretici-tüketici ilişkilerinde değil bundan da önemlisi emeksermaye ilişkilerinde devletin tavrı ve tercihleriyle düğümlenmiş sorunlar yaşanmaktadır. Bunun en yakın örneğine vergi reformu adıyla çıkarılan yasanın İstanbul Menkul Kıymetler Borsasındaki endeks dalgalanmalarının etkisinde o yasanın delinmesi olayında tanık olduk. Rekabetçi Piyasa ekonomisine Türkiye'de sadece emekçi kitleler değil, özel sektörün kendisi de karşı çıkacaktır. Rekabet dışı kalmanın olanaklarını elden kaçırmaya razı olmayacağı için.

CHP'nin çözmeye çalışması gereken sorun, yarışmacı ya da rekabetçi piyasa ekonomilerinin sol ile nasıl bağdaşacağını araştırmak değil tersine nasıl bir sol öğretiyi oluşturmak olmalıdır. O nedenle "Halkçı Sol Öğreti" yi önermekteyim. Bunun için 21 nci yüzyılın dünyaya neleri taşıyacağına ilişkin gerçeğe en yakın senaryoyu kurgulamakla konuyagirmek gerekecektir.

3. ASIL SORUN

İdeolojik temel oluşturmak kadar CHP'den halkın beklentileri, günlük yaşama ilişkin sorunlar ve bunların yanıtları, getirilecek çözüm yollarıdır. Aşağı çekilemeyen ve siyasal niteliğe bürünen büyük sermaye kesimine kaynak aktarmanın aracı durumuna getirilen enflasyon nasıl frenlenecektir. Dövize endeksli fiyat sisteminden nasıl uzaklaşılacak ve Türk parasının değer yitirmesi nasıl önlenecektir. İşsizlik olayı sadece üretim artışıyla çö-zülemeyip teknoloji tercihinin de ürünü olduğu için nasıl giderilecek. Biriken dış borçların ekonomik ve siyasal bağımsızlığımızı zedelemesine engel olmak üzere nasıl geri ödeme stratejisine bağlanacak. Devleti savurganlıktan arındıracak önlemler neler olacak. Denk bütçe disiplini ve

ciddiyeti nasıl sağlanacak. Kayıt dışı ekonomi nasıl kayıt içine alınacak ve parasal işlemlerin reel ekonominin aracı olması nasıl sağlanacaktır. Devletin elinde sürüncemede kalan 5200 adet yatırım projesinin toplam maliyeti 8 katrilyon TL. düzeyindeyken kamu sektörüne ancak (1997) 0.5 katrilyon ödenek ayrılmasıyla hiçbir yatırım programa alınmasa bile sürüncemede kalanların 16 yılda bitmesinin önüne nasıl geçilecek ve bütçe borç ödeme bütçesi olmaktan uzaklaştırılıp hizmet bütçesi olmasına nasıl dönüştürülecek vb. Halk kitleleri ve emekçi yığınları bu konularda somut, uygulanabilir çözüm önerilerine ideolojik yaklaşımlardan önce gereksinim duymaktadır.

4. YOKSUL ÜLKELER ENTEGRASYONU

Varlıklı ülkelerin bütünleşmesine katılmanın yalvarıcı olmak yerine yoksul ülkelerin ortak stratejiler ve savunma araçları üretmesine Türkiye ve Türkiye içinde CHP ön-cülükedebilir. Mazlum bekleyiş edilgenliğinden kur-tulmanın da yolu olacaktır bu. Avrasya modeli bu açıdan kaçırılmak üzeredir. Ortak gelişme ve kalkınma prog-ramları hazırlanabilir.

Küreselleşme ve özelleştirmenin bugün moda olan çekiciliğinin yarın düş kırıklığıyla sonuçlanmayacağını ve sistemin tümüyle çökmeyeceğini kimse ileri süremez. Daha şimdiden ileri sanayileşmiş ülkelerde bu sakıncayı sezinleyen ve çözüm çareleri arayan müttefikler bulunabilir. CHP, sanayileşmiş ülkelerin salgıladığı kureselleşme, özelleştirme, monetarizm, serbest piyasa işlemleri türündeki akımların dünyayı bir çıkmaza sürükleyeceğini tasarımlamadan ona bağımlı politikalar üretmekten sakınmalıdır. Öylesi üretilecek politikaların kendi koşullarımız tarafından ne ölçüde özümseneceğini şimdiden düşünmemiz gerekecektir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail