Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 30 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

YARGITAY BAŞKANI SAMİ SELÇUK VE ÖTESİ
...

YARGITAY BAŞKANI SAMİ SELÇUK ve ÖTESİ

Ali Nejat Ölçen

Yargıtay Birinci Başkanı Sy. Sami Selçuk'un 6 Eylül 1999 günü "Adli Yıl Açış Konuşması" na ilişkin tepki ve eleştirilere bakarak onun siyasal İslam ve kökten dinci ya da tarikat bağımlılarına ödün verdiği, Cumhuriyetin temel ilkelerine karşı çıktığı biçiminde yorumlanmasında gerçekçilik payı var mı, sorusu bu satırları yazan kişinin zihnini de kurcalamaktadır. Zaten o nedenledir ki, Türkiye Sorunları kitap dizisinde konuyu ele almaya gereksinme duydu. Eğer bu iki yıl içinde onu yakından tanıma olanağı bulmasaydık, belki de basında yer alan eleştirilerin etkisi altında kalarak böylesi kuşkularda haklılık payı olduğunu düşünebilirdik.

Konuşmanın biçemi (üslûbu) ve sorunların yalınkat ele alınış biçimi yadırganmış olduğu ve yapılan konuşmanın bütünü gözden kaçırıldığı ve kişinin bugüne değin yazdığı ve söyledikleri dikkate alınmadığı için, basında eleştiriler birbirini izlemekle kalmamış bir bakıma birbirinin etkisi altında ortaya çıkmıştır. Ülkemizde yazılı basının aksak bir niteliğidir bu. Yazarlar, daha çok birbirlerini etkileyerek konunun irdelenmesi kolaylığına kendilerini kaptırmışlardır. Yargıtay Başkanının konuşmasına gösterilen tepkilerde de bu kolaycılık daha da belirginleşti. Buna karşın, "Zorba Devletten Hukukun

Üstünlüğü" kitabında bir araya getirdiği makalelerindekiSami Selçuk ile Yargıtay Başkanı olarak konuşan Sami Selçuk'u bağdaştırmakta güçlük çektiğimizi belirtmeliyiz.Bizce onun konuşması doğrularla yanlışların bir sentezi gibidir.

1982'nin Mayısında, bundan 17 yıl önce "Varlık" dergisinde yayımladığı "Atatürk Devriminin Sorunsalı ve Niteliği" adlı makaleyi birlikte gözden geçirmemizin yararı var. O makalede:

"Benim isteyip te yapamayacağım hiç bir şey yoktur, diyen o'dur {Atatürk). O, bu gücüyle, sıradan önderler için düş olan devrimlerini kolaylıkla gerçekleştirmiştir, işte, devrimi incelerken, Atatürk'ün doğru yolu sezinleyebildiği için standartlar üstü bir öncü, kendisini yaratan koşulları değerlendirebildiği ve halkının sarsılmaz inancını kazandığı için gerçek bir önder, bu koşulları yeniden biçimlendirdiği için usta bir devrimci olduğunu" onaylayarak,

karizmaya sahip, bulunduğunu unutmazsak, onu bilimsel ve gerçekçi tabana oturtmuş, doğaötesi (metafizik) hayranlıklardan arındırmış oluruz" diye yazmıştı. Beş ay sonra aynı dergide "Atatürk Devriminin Tanımı ve Çözümlemesi" adlı makalesinde de:

"Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir, her ilerleme ve kurtuluşun anası özgürlüktür, diyen Atatürk, bu amaçtan hiç mi hiç sapmamıştır: Kurtuluş sonrası devrimler, dogmaların ışık geçirmez evrenini alt üst ederek, demokrasinin potansiyeli çağdaş insanı yaratma çabasındadır. Çoğulcu, farklılaşmış ve çok sesli bir topluma ulaşmak için, siyaset bilimcilerle bağımsızlık savaşlarından sonra olağan görülen bu görünüşte tekilci, ama esnek, pratik

ve pragmatik yöntemle Atatürk, demokrasiyi ve temeli olan çağcıl ve seçkin insanı yaratmak istemiştir" diye betimlemişti Atatürk'ü. O'nu betimlemeye çalışırken, Atatürk'ün amacının "onüç-onaltıncı yüzyılların değil, bugünkü çağcıl insana ulaşmayı" amaçladığını vurgular ve O'nun çağcıl insanın günümüz insanı olduğunu" belirterek "Atatürk devrimi yeni kurumlar yaratmıştır. Rönesansm ise yeni kurumlar yaratmadığı ileri sürülür" der. Adli Yılı açış konuşmasında da:

"Atatürk kavramı artık bir ölümlünün adı olmaktan çıkmış, bayrak gibi, yurt gibi toplumsal ulusal bir değer olmuştur. Ceza hukuku bu değeri koruyor. Burada korunan Atatürk'ün resmi, büstü, anıtı değil, insana ilişkin bir değer olan toplumsal ortak duygudur: Atatürk'e bağlılık, sev-gi, saygı ve minnet. Toplumsal barış için bu ulusal değerde arlık hepimiz birleşelim.. Devrimler gülsuyuyla yapılmaz (Disrael). Bu yüzden o otoriterdir ama asla totaliter değildir. Olmamıştır da. Hem de yaşadığı dönemin modasına karşın. Tek biçimli Sovyet insanını ya da faşist insanı yaratmak için, insanların nasıl ve ne düşündüklerini, nasıl duygulanacaklarını toplum mühendisliğine özenerek belirlemeye çalışan totaliter ideolojilerle kuşatıldığı bir çağda, Meclisi kapatma çağrılarını, padişahlık, ömür boyu cumhurbaşkanlığı önerilerini reddetmiş, ünlü sofrasında sabahlara dek tartışarak politikalar oluşturmuş bir önderdir. Atatürk, faşizmi getirme önerisine zorbalık diye karşı çıkmıştır".

Atatürk'ü böyle anlayan ve anlatan bir kişinin, laiklik ilkesini betimlemesindeki belirsizliğini anlamak olanaksız gibidir. Biz bu yazıyı yazmaya niçin gereksinim duyuyoruz. Türkiye Sorunları kitap dizimizin temel amacı, halkımızın gerçekleri görmesine, medya'ya yansıyanların gerçekleri ne denli yansıttığını anlayabilmesine ve yanlışların içinde doğruların da bulunabileceğini düşünebilmelerine katkıda bulunmaktır.

Sy. Sami Selçuk'un adli yılı açış konuşmasında kullandığı biçemi (üslubu) yadırgamak olanaklıdır. Biz de yadırgadığımızı söylemeliyiz. Ama bu yadırganışı temel konu ve sorun olarak topluma sunmanın da yanlış olacağını düşünüyoruz. Asıl olan kaim çizgilerle nelerin doğru, nelerin yanlış olduğunu o konuşmada ortaya koyabilmektir. Örneğin:

"Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk'ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930'lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçülüğü geri istiyorum" diyeceği yerde "geri istiyoruz, istemeliyiz" diyebilirdi ve belki de böylesi bir isteğe Yargıtay'ın da kurum olarak katıldığını belirtmesi olanağı doğar ve böylesi bir isteğin bireyselliği ortadan kalkardı. "Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetini geri istiyorum" yerine istiyoruz, istemeliyiz, diyebilirdi ve bu daha iyi olurdu. "Demokrat insanların yaşadığı demokratik cumhuriyet istiyorum yerine istiyoruz, istemeliyiz, gibi. Çünkü, istemeyen örgütlü girişimler ve onların parlamentoda uzantıları da var.

Konuşmaya yönelik eleştirilerde, Anayasayı geçersiz sayan bir Yargıtay Başkanı'nm kendi konumunun da geçersizliğine yol açacağını ileri sürenler oldu. Prof. Yaşar Nuri Öztürk, Hürriyet Gazetesinde Cuma günleri yayımlanan makalesinde (17.9.1999):

"Böyle bir Anayasanın verdiği yetkilen kullanarak Yargıtayın başında kalmak, bu meşruiyet dişiliği onaylamak demektir. Ben bu onayı vermek istemediğim için şu anda huzurlarınızda görevimden istifa ediyorum " demesi gerekirdi biçimindeki eleştirisine şu düşünceyi de eklemektedir:

"Ben yokluktan değil butlandan (gereksizlik, beyhudelik, hiçlik) söz ettim. Anayasa'yı yok saydım. O halde koltuğumda oturabilirim, yolundaki oyunlarla kitleyi tatmin edemez".

Prof. N.Öztürk'ün bu eleştirisinin yanıtı, Yargıtay Başkanı'nın konuşmasında mevcut. Konuşmasının bir yerinde bu konuya değinmektedir, şöyle:

"Bir hukukçu olarak şunu vurgulamak zorundayım" demişti Yargıtay Başkanı Selçuk: "Anayasayı eleştirmek başka, ona uymak başkadır. Hiçlikte (butlanla) sakat olan Anayasa yeni Anayasayla yürürlükten kalkıncaya dek, ona uymak yasal bir yurttaşlık görevidir. Öte yandan onun meşruluğunu tartışmak, kamuoyunu uyarmak ve halka doğrulan söylemek te bir hukukçunun ahlaki ödevidir. Ben hem görevimi, hem de ödevimi yerine getirmeyi sürdüreceğim" (Konuşmanın yazılı metni s.53)

Burada bir temel soruna değinmeden geçemeyeceğiz. Prof. Y.Nuri Öztürk, Yargıtay Başkanının "olay konuşması" nda (bu deyim onundur) "hukukun üstünlüğü" ile"hukuk devleti" nin bir tür alternatif gibi verildiğini ileri sürerek bunu eleştiriyor. Eleştirisinin dozu da ağır. Şöyle:

"Hukukun üstünlüğü, hukuk devletinin bir niteliğidir.Hukuk devleti olmak, hukukun üstünlüğünü peşinen benimsemiş olmaktır. Hukuk devletinde hukukun üstünlüğüiteliğine aykırı şeyler varsa, bunlar eleştirilir, ama hukukun üstünlüğü bir alternatif olarak hukuk devletinin karşısına dikilemez. Dikilirse bu, bilim adamı bir hukukçu içinhoş olmaz. Böyle bir tavır, hukukçu bilgin tavrından çok,politikacı tavrı olur".

Yargıtay Başkanı, hukuk devleti ile hukukun üstünlüğü kavramını birbirinin alternatifi olarak sunmuyor. Kanımızca, Türkiye Cumhuriyeti Devleti bir hukuk devletidir ama hukukun üstünlüğünden söz edilebilir mi? Hayır. Neden, çünkü yasaların pek çoğu Anayasa'ya aykırıdır. Anti demokratiktir. İkincisi, Anayasa'nın kendisi hukukun üstünlüğünü dışlamış hükümler taşımakta. 1961 Anayasa'sının temel hak ve özgürlüklere dokunulmazlığı öngören 11'inci maddesi, 1982 Ana-yasası'nda kaldırılmış ve o hakların büyükçe bir bölümünün "yetkili kılınan mercilere" devrini öngörmüştür de onun için hukukun üstünlüğünü çiğnemiştir. 1982 Anayasa'sının yürürlüğe girişindeki baskılar bir yana, içeriği hukuka üstünlük değil, devleti hukuksuz devlet durumuna düşürmüştür. Bugün kayıt dışı devletten ve devlete sızan çetelerden ve onların rol aldığı faili meçhul cinayetlerden yakınılıyorsak, bunun 1982 Anayasasında, temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan ve ortadan kaldıran hükümlerden büyükçe bir bölümünün "yetkili kılınan mercilere devredilmesinden kaynaklandığı yadsınamaz. Bunu Türkiye Sorunları kitap dizimizin pek çok sayısında örnekleriyle dile getirdiğimizden burada ayrıntılarına yeniden girmeyi düşünmüyoruz.

Her devletin hukuku vardır. Hukuku olmayan devlet zaten devlet olamaz. Ama acaba o hukuk kimden yana işlemektedir? Temel hak ve özgürlüklere ne ölçüde yer vermektedir. O hukukta devlet mi birey için, birey mi devlet içindir mantığı geçerli, Eyleme dönüşmeyen düşüncelerin suç sayıldığı bir hukukta hukukun üstünlüğünden söz edilebilir mi? Görülüyor ki, hukuk kimi devletlerde hukukun üstünlüğünü yadsımakta, hiçe saymakta, devleti jakobyen niteliğe büründürmektedir.

Bir bakıma Yargıtay Başkam'nın asıl vurgulamak islediği nokta "az devlet, çok hukuk" kavramıdır. Kara Avrupasında, toplumların devletçi kurallara bağlı ve içinekapanık oluşundan bu nedenle sözetmektedir. Anayasası bileolmayan İngiltere krallığında ise hukukun üstünlüğülkesinin daha çok geçerli olduğunu görmekteyiz. Böylesitoplumlarda Yargıtay Başkanı haklı olarak::

"Girişim gücü devlette değil, bireyde, toplum ör-gütlerindedir, devlet merkezci değildir. Toplum çoğulcu olduğundan iktidar tek değil, parçalıdır. Çok kutuplu kurumlar, kuruluşlar devletin bir kesim temel görevlerini de üstlenmiştir. Çoğulculuk kurumsal parçalanmayı, işbölümünü yaratmış, toplum kendi hukukunu kendi üretiyor",((s.35)

diyor. Yanlış mı? Hukukun üstünlüğü ile hukuk devleti birer seçenek değil elbet. Ama birbirini tamamlaması ge-rekir. Hukuk devletinde hukukun üstünlüğü geçerli olmalıdır. Sy. Sami Selçuk sanırız bunu söylemekte. Ama bizim asıl yadırgadığımız, hemen ertesi gün, AnayasaMahkemesi Başkan Vekili Sy. Güven Dinçer'den gelen ve varolan Anayasayı savunan tepkidir. Şöyle diyordu Anayasa Mahkemesi Başkanvekili:

"Türkiye'nin Anayasası olan ve Anayasal bir devlet olmadığı söylenmektedir. Bu gerçek dışıdır. Ülkemizin siyasi tarihinibilenler ikiyüzyıla yaklaşan bir gelişme süreci içinde nereden başlandığını ve nerelere gelindiğini gösterir. Bugün ülkemizde bir Anayasa yargısı vardır. Ülkemizdeki anayasal düzen ve hukuk, anayasa yargısının koruması ah tındadır. Bu da ülkemiz için ayrı bir demokratik güvence kaynağıdır. Bazı eksiklikler sistemin inkarını gerektirmez". (Hürriyet, 9.9.1999)

Böylesi yanlış bir düşünce, Anayasa Mahkemesi üye-sindengelmiş olmasaydı, belki değinmek gereğini duy-mayabilirdik. Bu düşüncede önemli bir yanılgı var. O da "gelişme süreci" nden söz edilmesidir. Oysa siyasal tarihi inceleyenler görür ki, bir gelişme süreci değil, tersine gel, git, iniş-çıkış, siyasal dalgalanmanın etkisinde ileri-geri devinimleri söz konusudur. Teşkilatı Esasiye (1878 Anayasası) bundan 120 yıl önce 22'nci maddesiyle konut dokunulmazlığım şöyle güvenceye almıştı:

Masuniyeti betiye: Memaliki Osmaniyede mesken ve menzili, taarruzdan masundur. Kanunun tayin ettiği ahvalden maada bir sebeple hükümet tarafından cebren hiç kimsenin mesken ve menziline girilemez. Eğer Anayasa Mahkemesinin Başkan Vekili haklı olsaydı 1982 Anayasasında gelişme olur ve benzer madde aşağıdaki gibi öngörülmezdi:

Kimsenin konutuna dokunulamaz. Gecikmede sakınca bulunan hallerde kanunla yetkili kılınan mercinin emri bulunmadıkça kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz ve buradaki eşyaya el konulamaz.

Kanunla yetkili kılman merci kim? Kaymakam ya da valinin yani yürütmenin buyruğunda güvenlik güçleri. Yargı kararma da gerek duyulmuyor üstelik. Hukuka üstünlük tanıyan bir anayasa böylesi bir hükme yer verebilir mi, kuvvetler ayrılığı ilkesini açıkça çiğnemiş olur mu?

Konuta giremezliğc ilişkin madde ise 1961 Anayasasında şöyleydi:

Madde 16 Kanununaçıkça gösterdiği hallerde usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça., konuta girilemez, buradaki eşyaya el koııulıınıaz.

Siyasal tarihi inceleyenler konuta giremezlikle ilgili Anayasal hükmün 1878 Anayasasına göre 1961'de daha ileri bir gelişme ama 1982'de 1878'in de gerisinde kalan ve yargı kararı olmaksızın konuta icra gücünün girmesine

olanak tanıyan bir geriye dönüş. Öyleyse bir tarihsel gelişme sürecinden söz edilemez. Eğer öyle olsaydı, kutsanan devlet, çetelerin etki alanı içine sürüklenir miydi?Hukukun üstünlüğünü temel alan bir anayasa buna izin verir miydi? 1982 Anayasasında konut dokunulmazlığınailişkin bu yanlış hüküm basında eleştiri konusu yapıldığında, 12 Eylül 1980 darbesinin uygulayacısı olan Kenan Evren:

"Konuta anarşist gireceğine, polis girsin " demişti. 1982 Anayasası böylesi hukukdışılığın ürünüdür.

Bir gerçek apaçık ortadadır. 1980 yılında (23-24.4.1980) Tercüman Gazetesinde Şimdi Fazilet Partisinden milletvekili seçilerek Parlamentoya giren Nazlı Ilıcak'ın öncülüğünde, Prof. Aldıkaçtı'nın etkin rol üstlendiği bir grub, Anayasa değişikliğini tartışmış ve Tercüman gazetesinde de yayımlanmıştı. O Anayasa taslağının 12 Eylül 1980 sonrasında Kurucular Meclisine seçilen Prof. Aldıkaçtı'nın başkanlığında hazırlatılan Anayasanın özdeşi olması acaba bir rastlantı mıdır? Ya da Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı Sy. Dinçer'in belirttiği gibi, gelişme sürecinin ürünü mü? Tercüman gazetesinin düzenlediği o seminerde, özellikle Prof. Aldıkaçtı, yürütme erkine, yasama ve yargı erklerinin altında yer verildiğinden yakınmış, güçlü bir yürütme erkine gerek olduğu tezini savunmuştu. Hatta yarı başkanlık sistemine özenti de o seminerde gündemin en önemli konularından biri oldu.

Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı, hukukun fildişi kulesinden Türkiye'ye baktığı için bir gerçeği göremiyor olmalı. Eleştirisinde: "Anayasal düzen ve hukuk, anayasa yargısının koruması altındadır", diyor. Oysa Anayasa Mahkemesi, Anayasaya aykırı bir yasal düzenlemeyi, başvuru olmadıkça inceleme yetkisine bile sahip değil. Başvuru da son derece sınırlı ve kısıtlıdır. Üstelik 1961'de Anayasa ve Danıştay'ın yetkileri, Sami Sel-çuk'un da değindiği gibi (Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne, s. 435) daraltılmıştır. Yani Anayasa Mahkemesi kararına uymazlık daima söz konusu olmaktadır. Y.ırgılay Baskanı seçilmeden önce, 4 ncü Daire başkanı ikcn Türkiye Barolar Birliği Dergisinde (1991/2) yayımladığı ve "Zorba Devlet.." adlı kitabına aldığı konuşmasındaki bir örneği, okuyucularımıza yansıtmakta yarar görmekteyiz. O konuşmasında Sami Selçuk diyor ki, Anayasa Mahkemesi kararı eleştirilebilir, ama uyulması zorunludur. İtalya'ya ilişkin şu örneği veriyor:

"İkinci dünya savaşından sonra İtalya'da faşizmin kalıntısı bir zorunlu sürgün yasası vardı. Buna göre doğduğu kentten başkasına giden ve orada iş bulamayan insanları, ilin valisi derhal geri gönderebilirdi. Buna uymamak suçtu. Anayasa Mahkemesi yasayı iptal etli. Başbakan De Casperi, Mecliste, karara uyulmayacağım, iptal edilen yasanın büyük kentlere işsiz, güçsüz kimselerin akımını engellediğini ve dolayısıyla asayişsizliği önlediğini açıkladı. Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi Başkanı De Nicola, bir bildiri yayınlayarak hükümeti suçladı ve Anayasa Mahkemesi kararına uyuluncaya değin mahkemenin hiç bir davaya bakmayacağını, hatta Roma'dan ayrılıp Napoli'ye taşınacağını belirtti. Taşındı da. Kamuoyu Mahkemeyi destekledi. Bunalım büyüdü, grevler yaygınlaştı, hizmetler durdu. Sonuçta Başbakan karara uyacağını açıklayarak Napoli'ye kadar gitti, Başkan De Nicola'dan özür diledi, Mahkeme de Roma 'ya döndü ". (a.g.e.s.433)

Bu örnek, hukukun üstünlüğünün ne olduğuna ilişkin ders verici demokratikleşmenin kanıtıdır.
Ve o kanıt, halkın desteği ve sahipliği sayesinde, Anayasa Mahkemesi kararına siyasal iktidarın uymazlık edemeyeceğinin örneğini vermiştir.

Yargıtay Başkam'nm adli yılı açış konuşmasında tarikatların etkisinde kaldığına ilişkin eleştiriler de basına yansıdı. Bu eleştirilerden biri de Anayasa Mahkemesi Başkan Yardımcısı Güven Dinçer'e ait. Acaba gerçek böyle mi, gerçekçi bir eleştiri mi? Yargıtay Başkanı'nın tarikatların etkisinde kaldığı suçlaması, isbatı kanıtlarıyla ortaya konması gereken bir sav olmak zorundadır. Anayasa Mahkemesi kararlarına yasama ve yürütmenin uymadığına ilişkin bir başka örneği, Sami Selçuk'un yukarda değindiğimiz konuşmasından konuyla ilgisinden ötürü aşağıda aktarmak istiyoruz. Şöyle söylemişti o gün:

"Türban yasasında da böyle olmuştur. Anayasa Mahkemesi bu yasayı iptal ederken sözcüğü sözcüğüne şöyle demektedir:.. Yüksek öğretim kurumlarında dinsel gereğe bağlanan başörtüleri laik bilim ortamıyla bağdaşamaz.

Üniversitelerimizde türban bunalımı, körüklenerek sürüp gitmiyor mu? Anayasa Mahkemesinin bu kararı rafta mı uygulamada mı, kim yanıt verebilir. Hukukun üstünlüğünün simgesi değil mi Anayasa Mahkemesi. Oysa verdiği karar uygulanmıyor.

Yargıtay Başkanının o konuşmada eleştireceğimiz noktalar yok mu, var. Ama aydın bireylerin eleştirilerini gerçeklere dayandırması ve objektif ölçüler içinde olayı irdelemesi, olduğunca duygusallıktan arınması gerekir. Ama bizim prototip aydınlarımız, eleştiri zevkinden kendilerini yoksun bırakmaya razı değiller. Bundan cumhuriyet, demokrasi yanlısı kadrolar zarar görmekte, iç bölünmeler ortaya çıkmakta, temel sorunlar ayrıntıların tartışılması sürecinde eriyip gitmektedir. O yüzden bu yazıda amacımız onu savunmak değil, onunla ilgili eleştiriler arasında doğruları ortaya çıkarmak, okuyucuya yansıtarak, Medya'nm boş bıraktığı alanı doldurmaktır. Medya'nm kamu oyu oluşturma işlevini tam bir gerçekçilik içinde yaptığının izlerine ne yazık ki çok az rastlıyoruz. Akla kara arasındadır medya ve yapay, sanal ünlüler yaratmanın yarışı içindedir. Görsel ve sözel ya da yazılı ürünler, kişiyi ünlendirmemekte, onun yerini ünlenen kişiler görsel, sözel ve yazılı ürünlerini ünlendirmektedir. Bizim medya'mızın kendi amacını yitirmesi tehlikesi içine gün geçtikçe daha fazla sürüklendiğini görmekteyiz. Sermayenin etki alanına giren tüm medyalar her ülkede benzer tehlikelerle karşılaşmaktadır ve öyle sanıyoruz ki 21'inci yüzyılın en önemli sakıncası, kamu oyunun sermaye tarafından yönlendirilmesi medya egemenliğine tanık olacaktır. Kimi yazılar ülkemizde biçem (üslup) yönünden daha şimdilerde bunun böyle biçimlendiğini göstermektedir.

Hukukun üstünlüğü ilkesine bir noktada değinerek bu konuyu bırakmayı ve bir başka önemli iki soruna değinmeyi düşünüyoruz. Yargıtay Başkanının o konuşmada "tahkim" konusuna değinmesini ve Anayasadaki değişimlerin hukukun üstünlüğüyle bağdaşıp bağdaşmadığını açıklamasını beklerdik. Kendi hukuk düzenine ve o hukuku karara dönüştüren yargı sistemine güvenmezliğin bir ürünümüdür tahkim yasası, yoksa yabancı sermayenin ülkeye gelmesinin bir aracı mıdır. Öyle sanıyoruz ki, yabancı sermaye ülkeye bu tahkim yasası nedeniyle gelecek ise, hiç gelmemeli, diye düşünmek te olanaklı. Ama biz yabancı sermayeyi ülkeye çağırmanın ve ülkede yatırım yapmasının sektörel tercihlerini ortaya koyabilmiş değiliz. Ekonomik büyüme mi ekonomik ve sosyal gelişme mi öncelikli olmalı konusu bile açıklığa kavuşmuş değil. Göstermelik duruma düşürülmüş

Devlet Planlama Teşkilatı, plan ve program kavramlarını altüst eden hükümet kararlarını ertesi gün gazetelerden öğrenmekte ve o kararlarda etkin rol oynama araçlarından yoksun bırakılmıştır.

Ekonomik ve siyasal düzgünlük sağlanamıyorsa, Çankayanın yeşil alanını bağışlasanız da yabancı sermaye gelmez ve gelen de ülkenin teknolojik gelişmesine katkıda bulunan sektörleri değil, daha çok tüketim malı üreten alanları tercih eder. Ülkenin tüketici toplumu, yabancı sermaye tarafından daha da çok özendirilmiş olur. Dev satış mağazalarının artışı, otomotiv sanayiinde yoğunlaşma, buna karşın yol ağının yeterince gelişmemesi, kentlerin yaşanacak yerler olmaktan çıkması, kırsal alanın boşalması ve tarımsal alanların beton konut ve fabrika yapılarıyla boğazlanması, ülkenin gelecekteki darboğazlarının kaynağını oluşturacak ve kendisini bes-leyemeyen bir ülke ortaya çıkacaktır.

Tahkim yasası yabancı sermayeyi ülkeye getirmenin aracı olmamalıydı. Ve kanımıza göre tahkim yasasına rağmen yabancı sermaye girişiminde artış olmayacağı gözlemlenecektir. Ama ülkeye girmiş ve girecek olanlar, ulusal istencin dışında kalan yabancı hukuk karşısında yeni ödünler, ayrıcalıklar ve karlar edinmenin olanaklarına kavuşacaktır. Ulusal hukuk uluslararası hukuk ile ikame edilmiş olacak.

Cumhuriyet-Demokrasi farklılığı konusu :

Cumhuriyet konusunda Yargıtay Başkanının değerlendirmesine katılmayı olanaksız görüyor ve kimi düşüncelerini de fantazinin ötesine geçmiş nitelikte kabul ediyoruz. Örneğin, "Cumhuriyetin insanı akılcı, demokrasinin insanı akılcı ve üreticidir" ya da "Cumhuriyette hukuku devlet üretir, demokraside hukuku halk üretir" gibi. Cumhuriyet insanı akılcı ama üretici değil anlamı çıkıyor bu tümceden. Demokrasi insanı ise hem akılcı ve hem de üretici. Demokrasisi olmayan cumhuriyetlerde, insanların üretici olmaları öyleyse nasıl açıklanacak. Türkiye'de bireyler, demokrasinin olmadığı tek partili dönemde, bu günlerdekinden daha da üretkendi. Şimdi aksak ta işlese demokrasi var ama toplum tüm bireyleriyle ürettiğinden daha çoğunu tüketiyor. Kanımca bireylerin üretkenliği, ekonomik sistemin bir parçasıdır. Bugün üretkenliği kısıtlayan, demokrasinin eksikliği değil, monetarzmin sonucudur. Bunun gibi, "Cumhuriyet eğitir. Toplumu okula benzetmeye yeltenir. Demokrasi öğrenim verir. Okulu topluma benzetmeye çalışır" düşüncesi de bize ters gelmekte. Cumhuriyetle demokrasi arasında davranış, amaç, yöntem, nitelik farkı görmeyi yadırgıyoruz. Cumhuriyet bir devletin yönetim biçimidir. O yönetim biçimi demokrasiyi az ya da çok özümsemiş olabilir. Eğitim ve öğretim süreçleri demokrasilerde farklı, cumhuriyetlerde farklı türünde bir düşünceye katılmak bize olanaksız görünüyor. Hele "Cumhuriyette hukuku devlet üretir, demokraside hukuku halk üretir"düşüncesi de gerçeği yansıtmıyor. Demokrasi eşitlikler, özgürlükler, kararlara katılım süreçlerinin bütünüdür. Halkın örgütleri hukuku etkiler, biçimlenmesinde etkin rol oynayabilir ama eğer cumhuriyet yani halk iktidarı varsa. Cumhuriyette halk iktidarının aksak işleyişinin nedeni ise cumhuriyetin kendisinde değildir kanımızca:

Cumhuriyet gereklidir, ama yeterli değildir, cumhuriyetin demokrasiyle kaynaşması koşul olacaktır. Bunu böyle söyleseydi, Yargıtay Başkanına belki de itiraz etmek olanaksız olurdu. Ama ne var ki cumhuriyet ile demokrasi onun konuşmasında birbiriyle buluşmuyor.

Cumhuriyet ile demokrasinin bir biriyle buluşmadığı ülkeler yok değil, var. Ama bu Türkiye değil. İngilterede bile Kralın simgeleşmenin ötesinde işlevleri 1620'lerden itibaren sınırlanmış, kısıtlanmıştır. Fransa'da da bu böyle olmuştur. Türkiye ise çok farklı bir süreçten geçti. Nesnel ve göksel iki kadiri mutlak erkin arasında sıkışıp kalmışken, ulusu kendi kendisinin yönetmesine kapılan açan girişim Cumhuriyetin kendisidir. John Stuart Mill'in "representative government" (temsili devlet) dediği işte budur. Pek çoğumuz, ülkeye cumhuriyetin Büyük Millet Meclisinde açıklanmasıyla girdiğini düşünmekteyiz. Oysa bu düşünce yanlış.

Neden yanlış? Çünkü, 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi açıldığı tarihten itibaren 9 ay içinde kabul edilen 10 maddelik Teşkilatı Esasiye Kanunu (Anayasa) nun ilk iki maddesi şöyleydi:

Madde 1. Hakimiyet bilakaydüşart milletindir, idareusulü, halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir. Madde 2. İcra kudreti ve teşri selahiyeti, milletin yegane ve hakiki mümessili olan Büyük Millet Meclisinde tecelli eder.

İşte bu iki madde cumhuriyetin en özlü açıklanışıdır ve cumhuriyet ilan edilmeden önce kabul edilmiş ve yürürlüğe kurumlarıyla birlikte girmiştir. Bunun doğal sonucu olarak halifelik ve saltanat kalkacaktı elbet. Saltanatın ve halifeliğin varlığı Teşkilatı Esasiye Kanununun bu iki maddesiyle çelişiyordu da onun için.

Ülkemizde 20 Aralık 1921 tarihinde cumhuriyeti betimleyen Anayasa kabul edilmiş ve ancak ona resmi adı 29 Ekim 1923'te konmuştu. Demokrasiden önce onun alt yapısı olan cumhuriyet. Oysa Batı'nın pek çok ülkesinde demokrasiden sonra cumhuriyet oluşturuldu. Bu önemli fark, ülkemizin yönetiminin göksel güçlerden nesnel ve toplumsal güce dönüşümünün sonucudur. Böyle olmak kaçınılmazdı. Şimdi cumhuriyete demokrasinin eklenmesi ve cumhuriyetle bütünleşmesi sorunsalını yaşıyoruz. Bir bakıma cumhuriyetimizin demokratikleşmesini.

O yüzdendir ki cumhuriyet ile demokrasinin farklılığını felsefi açıdan da olanaklı göremiyoruz. Cumhuriyetin eşitliği sevip savunması ama eşitlikçi olmadığı savını yadırgamaktayız. Hele "Cumhuriyetin ülküsü kısa vadeli, ufku dardır, son duraklıdır; Hukuk devleti. Demokrasinin ülküsü de ufku da sonsuzdur, dur durak bilmez: Hukukun üstünlüğü biçimindeki formulayı hepten yadırgamamak olanaksız. Cumhuriyetin ülküsü kısa erimli ise, egemenliğin ulusta olmasının da kısa erimli olması gerekmez mi? Oysa ulusal egemenlik cumhuriyetin ülküsü değil, özüdür ve olmazsa olmaz koşuludur. Zaten demokrasinin son sığınağının halk, halkın son sığınağının hukuk olması ise ancak cumhuriyetle yönetilen sistemlerde sözkonusu olabilir. Demokrasisi olmayan cumhuriyetlere rastlanabilir. Demokrasinin özü olan çok partili siyasal yaşama ve yönetim biçimine eğer geçilmemiş ise. Demokrasisiz cumhuriyetler olabildiği gibi, cumhuriyetsiz demokrasiler de olabilir. Bu olasılık hiç bir zaman cumhuriyet ile demokrasi arasında zıtlık, farklılık yaratmaya neden olmaz. Neden olmaz ama, ne o cumhuriyet tamamlanmış olur ve ne de öylesi demokrasi kusursuz işleyebilir. Yargıtay başkanının deyimiyle optimal demokrasiden söz edilecekse bu, ancak cumhuriyetin demokrasiyle bütünleşmesi sonucu olabilir.

"Cumhuriyetin eşitliği sevmesi ve savunması fakat eşitlikçi olmaması" biçimindeki bir düşünceye katılmak ta olanaksız. Eşitliği sevmek ama eşitlikçi olmamak nasıl bir niteliktir bilemiyoruz ama eğer bu doğru ise öylesi devlet biçimi cumhuriyetçi olamaz. Cumhuriyet halkın özgür istenciyle kendisini yönetme biçimiyse, halk doğrudan kendisi ya da temsilcileri aracılığıyla eşitliği sevecek ama eşitlikçi olmayacak. Böylesi bir paradoks, cumhuriyetin dokusunda değil olsa olsa adı cumhuriyet olan ama iktidar erkinin bir grubun elinde bulunduğu monarşik ya da oligarşik devlet biçiminde söz konusu olabilir. Belki 1688 devrimiyle İngilterede gerçek yetkinin seçimle oluşan parlamentoda bulunduğu morarşi böyleydi. Ama 20 nci yüzyılın Türkiyesinde koşullar böyle değil.

Yargıtay Başkanının konuşmasında "demokrasinin son sığınağı halk, halkın son sığınağı hukuktur" sözü bir özdeyiş olarak nitelenebilir ama bundan önce "cumhuriyetin son sığınağı devlet, devletin son sığınağı hik-me-i hükümet" deyimi ise bir anlam taşımıyor. Kanımca, devletin son sığmağı cumhuriyet sözü daha gerçek olabilir. Çünkü devlet, cumhuriyete sığınarak zaman sürecinde toplumun demokratik isterlerine yanıt verebilecek potansiyele sahip olabilir. Ama cumhuriyetin son sığınağı hiç bir zaman devlet olamaz. Öyle sanıyoruz ki, cumhuriyet ve demokrasi konusunda Yargıtay Başkanının düşünce biçiminde henüz berraklık oluşmamış.

Din ve Devlet:

Yargıtay Başkanının "laikçilik" ile "laiklik" deyimleri arasında fark yerleştirmesini yadırgamakla birlikte, devletin tüm dinlerden inanç kategorilerden aynı uzaklıkta olması sorunsalını ele almakla yetineceğiz. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tüm dinlere aynı uzaklıkta-laiklik ge-reği-olacaksa, Diyanet İşleri Başkanlığını kendisine bağlı kamusal kurum olarak görmesi yanlış değil midir? Teorik (kuramsal) temelde doğru olan bu düşünce biçiminin uygulamada ne tür sakıncaları beraberinde taşıyacağı bilinemez. Nevar ki, Yargıtay Başkanının:

Laik devlette, devlet dinlere eşit uzaklıkta olduğundan hiç bir inancı dışlayamaz ya da kayıramaz, akçalı vb. biçimlerde destekleyemez. Din okulları açamaz. Ancak toplulukların din okulları açmasını da önleyemez. Din derslerine engel olamaz" demesine karşın, ne var ki, bu dersler beyin yıkayıcı olmayacak, çoğulcu, agnositik, kuşkucu esaslara göre olacak, birey dinler arasında seçimini özgürce yapacaktır,

savını ileri sürdüğünü görüyoruz. Bize göre beyin yıkamayan din okulu var olabilir mi? Tüm din okulları, savunduğu dinin kurallarını ve itikatları, pozitif bilimlerle bağdaşmasa bile belletmek zorundadır. Dinin inaç kategorilerini savunurken, ister istemez beyin yıkayıcı olacaktır. Çağcıl eğitim ile dinsel öğretim o yüzden çelişir, birbirine ters düşer. İslam siyasasında bir din okulu, Dar-win'in yaratılış kuramından söz ederken, Kuran'daki yaradılışı temel alarak Darwin'i yadsımak zorundadır. Eğitim Birliği yasası ülkemizde zaten zedelenmiş ve zedelenme sürmekteyken, o tür zedelenmenin yasallaşması söz konusu olacak demektir ki en sakıncalısı da budur.

Ama buna karşın bir noktada öylesi düşüncede haklılık payı olduğu da kabul edilmeli. Örneğin, Diyanet İşleri Başkanlığının bir devlet kurumu olması ve din görevlilerinin 657 sayılı yasadan maaş almaları, hiyerarşik statülerinin devlet tarafından saptanması, laiklik ilkesiyle bağdaşır mı? Öyle bir devlete Yargıtay Başkanının deyimiyle teokratik devlet denmez mi? İslam geleneği, kendisini devletten bağımsız ve devleti de kendisinden bağımsız görmeye alışmış olmadığı için, Cumhuriyet Türkiye'sinde Diyanet İşleri Başkanlığının bir devlet kurumu olmasında din siyasası sakınca görmemişti.

Yargıtay Başkanının yaptığı o konuşmada Kurandan ayetleri kanıt göstererek, "124000 peygamberi kabul eden bir Tanrı,bir din hiç bir topluluğa düşman olamaz. Bağımsız (şura), oydaşmayı,uzlaşmayı ( icma, consensus) benimseyen bir din çağcıldır” diyerek Akbar adlı yazarı onaylıyor. Ve kanımca diyor:

Laikliğe elverişlidiri İslamın bu damarını işleyerek onu laiklik ile bütünleştirebilir,sonucuna varıyor.

Oysa,siyasal İslam Kurandaki ayetlerin hiç birisini umursamadan kan dökücü eylemlerini salt Kurana geri dönüş savıyla sürdürmüyor mu? İslam dininin laiklik ilkesine kapalı olduğunu Sy. Sami Selçuk, “Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğü” adlı kitabında yer alan 12-15 Mart 1994 tarihli makalelerinde şu sözlerle ileri sürrmüştü:

"Islamın özelliği, bütün siyasal, toplumsal, kültürel alan ve ilişkileri yönlendiren bir din olmasıdır, islamlık yalnızca Tanrı ile kul arasında bir ilişki düzeyinde kalmamış, bu konuda bütün iktidarları tekeline almış, hiç bir karşı güç tanımamıştır. İslamlığın bu tümelci özelliği, onun laiklikten ne denli uzak olduğunu kanıtlamaya yeterlidir. İktidar tanrısaldır. Kitaba göre hükmedilecek, toplum ona göre yönetilecektir. Efendi-kul ilkesine dayanan böyle bir düzende, anayasal eylemler uç vermemiş, Kuran'a aykırı olduğu için partiler doğmamıştır. Çünkü parti, Kuran 'a aykırı bir düşünce akımının da örgütlenmesi demektir. Kadercilik temelinde gelişen bir düzende halk iradesinin, bireyciliğin, akılcılığın ve erkler ayrılığı ilkesinin ortaya çıkması elbette olanaksızdır". (Zorba Devletten.,s.68)

Yargıtay Başkanı olmadan önce Sami Selçuk ile Yargıtay Başkanı Sami Selçuk karşı karşıya gelmekte, bir-liriyle çatışmaktadır. 1994'te laiklikten uzak olan bir din (İslam) 1999'da yapısal değişikliğe uğrayarak mı "laikliğe elverişli" duruma geldi? İslamın çoğulcu, laikliğe elverişli damarı varsa, o damar, 1994 te yokken 1999'da mı ortaya çıktı? İslamın laikliğe elverişli damarı, cihad çığlıkları ve şeriat özlemleri arasında, nasıl laiklikle bütünleşecek?

Aslında laiklik ne İslama karşı ve ne de İslamdan yana tümüyle o inanç kategorisinden bağımsızdır ama, İslam tüm kurum ve kurallarıyla laikliğe karşıdır ve temel sorun buradan kaynaklanıyor.

Siyasal İslamın kuramcılarından Mevdudi, "cihad, ilahi düzeni kurma girişiminin bir başka adıdır" der. Seyyid Kutub da "İslamda cihad, tek cümleyle İslam sistemini, İslam nizamını hayata hakim kılma işidir.. İslam bu yüce nizamı yer yüzünde (belli bir ülkede demiyor, yer yüzünde diyor) ikame etmek, muhafaza etmek için cihad eder" savını ileri sürmektedir. Bu siyasal İslamcıların hiç biri Kuran'ın Bakara süresindeki 259 ncu ayetinde dinde zorlama olmayacağı ve peygamberin bile sadece tebliğ ile yetkilendirildiğini anımsamak istemezler. Örneğin Cihad ve Savaş kitabının yazarı Siyasal İslamın Türkiyedeki çömezlerinden Sadi Eren arayıp bulduğu şu hadisler ile cihadı meşrulaştırmaya çalışmaktadır:

- Kim gaza etmeden ve keşke gaza olsaydı da ben de katılsaydım demeden ölürse, nifaktan bir alemde ölmüş sayılıri -Ümmetimin seyahati, Allah yolunda cihaddır.
- Cennet kılıçların gölgesindedir.

Böylesi siyasal İslamcılara en doğru yanıtı her halde Mısır'ın önde gelen kamu yönetimcisi ve İslambilimcile-rinden Said al-Ashmawy vermiştir, şöyle:

"Allah islamın din olmasını istemişti, ama insanlar onu siyaset yapmaya kalkıştılar" (İslama Karşı İslam, çeviri: Sibel Özbudun, Milliyet yayınları, 1993,s, 11.Orijinali Kahirede 1987 de yayımlandı).

Ne yazık ki dinin Türkiyedeki deformasyonuna Diyanet İşleri Başkanlığı seyirci kalmakta, faziletsizlerin azgınlıklarıyla 36 kişiyi Sivas'ta diri diri yakmalarına bile tepki göstermekte ikircikli davranabilmektedir. Dinle siyasetin, dinle ticaretin içiçeliğine tepki göstermeyi bile düşünmekten yoksun kalabilmektedir. Diyanet İşleri Başkanlığının, devlet bütçesinden ödenek alarak, kapıcı bile olamayacak düzeydeki kişileri devlet memuru imam olarak atamaktan, bir birine çok yakın minarelerden metalsi seslerle ezan adı altında ne söylendiği belli olmayan ve gürültüye dönüştürülen namaz çağrılarını bir düzene sokamayan, cami yapımları çoğaldıkça ülkenin İs-lamlaşacağını sanan ve her caminin altında açılan çirkin dükkanların gelirlerinin nerelere gittiğinin denetimini bile yapamayan, İslamm içini boşaltarak sadece kurallarını ve yasaklarını öne çıkaran din adamlarına yeterince eğitim veremeyen, camilerin bir siyasal partinin arka bahçesine dönüşmesine seyirci kalan, hantal, içine kapalı, belli bir akidenin kadrolaştığı bu sakıncalı yapıdan uzaklaşması gerektiğini düşünmeyen yoktur sanıyoruz. Diyanet İşleri Başkanlığı eğer dine saygı duyarak gereken eğitimi ve tepkileri sergileyecek bilinç düzeyinde olsaydı, ülkemizde din bu ölçüde siyasete araç olabilir, tarikatların içinde para ve seks olayları tırmanışını sürdürebilir miydi? Fazilet Partisinin kimi faziletsiz bireylerine ilk tepkinin bu örgütten gelmesi gerekmez miydi? Eğer siyasal partiler,Cumhuriyetin temel ilkelerine içtenlikle ve yeterince sahip çıksalar ve Diyanet İşleri Başkanlığı ülkemizde hortlamaya başlayan siyasal İslama karşı tavır alacak işlevi yerine getirseydi, 28 Şubat yaşanır mıydı? Refah Partisinin kapatılması gereği ortaya çıkar mıydı?

Bugün Yargıtay Başkanını alkışlayan bağnaz, dinci ve faziletsiz kadroların yarın ona saldırmayacaklarını kim garanti edebilir? Çünkü onlar, ilkelerinin ve yöntemlerinin çağın değişen koşullarında ve Mustafa Kemal Atatürk'ün çizdiği yolda ilerleyen Türkiye'nin geleceğinde, tükenmekte olacağını biliyor ve tutunacak dall arıyorlar. Kendi düşüncelerine inanmadıkları ve saygıduymadıkları için. Kuran'da ilginç bir ayet var: "Ey Muhammet, bedeviler inandık dediler. De ki, siz inandınız,ama müslüman olduk deyin, inanç henüz kalplerine yerleşmedi" (Hücurat 14). Kalplerine İslamın yerleşmediğibedeviler gibidir onlar. Din onlar için bir araç, topluma egemen olmanın racı. İktidara tırmanışın merdiveni gibidir. Onlar kendileri gibi bağnaz olmayanlara kin ve öfke kusarken, Araf suresinin 43 ncü ayetini anımsamak is- temezler, çünkü o ayet "göğüslerindeki kinden ne varsa hepsini çıkarıp attılar" diyor.

Türkiye'de dinin amacından saptırılmasının siyasete ve ticarete araç durumuna dönüştürülmesinin sorumluluğunun büyük payının Diyanet İşleri Başkanlığında olduğunu düşünüyoruz. Bu örgüt, özerk durumu getirilebilir. Devletten bağımsız kurum yapısına kavuşturulabilir. Öylesi bir özerklikte sakınca varsa, İs-lamın bölünmüşlüğünden kaynaklanan tarikat ve mezhepler kanlı bir iç çatışmanın içine gireceklerse, bunun çözümü laiklik ilkesidir ve buna engel olacak güç ise devletin kendisidir. Şiddet uygulamayı yöntem kabul eden siyasal İslama karşı günün birinde tüm dünya karşı çıkacak ve caydırıcı güç olarak o akımı tersine çevirecektir. Şiddete boyun eğmeyen bilinçlenme ulusları demokratikleşme çizgisinde elbette bir araya getirecek ortak karar ve tavır almaya zorlayacaktır. Dünya nizamı olmak türündeki bir amacın düş olmaktan, uygar dünyada kan lekeleri bırakmaktan başka bir sonuçla karşılaşmayacaktır.

Hıristiyanlık nasıl kilise içine çekilmişse, İslam da bir gün caminin dışına çıkmamayı uygun görecektir. Birey ile Tanrı arasındaki ilişkilerin dışında İslamm toplumsal düzenleme koyucu işlevi tarihin tozlu sayfaları arasında kalacaktır ya da kalmalıdır. Dinsel öğeleri işleyen siyasal partilerin ömrü o nedenle kısadır, var oluşlarının evrensel niteliği yoktur. Sayın Yargıtay Başkanının 1994 te yayımladığı görüş ve düşüncelere yeniden sahip çıkmasını diliyoruz.

Eleştirel Akıl:

Konuyu burada bırakarak, Yargıtay Başkanına katılmakta güçlük çektiğimiz bir başka soruna değinmek istiyoruz. O da "eleştirel akılcılık"tır. Konuşmasının bir yerinde bu soruna değinerek:

"Gerçekten laikliğin temel nedeni çoğulculuktur. Çoğulcu kültürün önemli bir öğesi de dinler, inançlar başkalıklarının uygulamaya yansımasıdır. Sonucu ise eleştirel akılcılıktır".

Laiklik, dinler ve inançlar başkalıklarının uygulamaya yansıması olarak betimlenebilir. Doğrudur bu, ama bunun sonucunun eleştirel akılcılık oluşu güç savunulur bir sav olarak karşımıza çıkıyor. Düşünce bununla yetinseydi belki de karşı çıkma hakkını kendimizde göremezdik. Ama bununla yetinilmiyor:

"Laikçilik, laikliğin sonucu olan akılcılık kaygısıyla yola çıkmakta akılcı birey yetiştirmeyi amaçlamakta, bu amacın gerçekleşmesinde dini başlıca engel görmekte, onu dolayısıyla çoğulcu demokrasiyi reddetmektedir."

Bu düşünce biçimi yeterince saydam görünmüyor bize. Niçin? Çünkü, din ve inanç farklılaşması, çoğulculuğun sadece bir boyutudur ama tümü değildir. Din ve inanç kategorilerinden hiç birinde yer almayan sonsuz türde, düşün biçimleri, öğretiler, yaklaşımlar, siyasal savlar ve hatta etnik köken farklılıkları, barış içinde aynı kurallara uyan birliktelik sergiliyorsa, o toplumda çoğulculuk söz konusudur ve devlet aradaki ilişkilerin dü-zenleyicisidir ya da öyle olmalıdır ve böylelikle sekular devlet modeline ulaşmış oluruz. Devlet, kurulları düzenleme ve karar erkini nesnellikten almaktaysa o zaman laik devleti elde etmiş oluruz. Laikçilik deyimi laikliği savunmanın dışında daha farklı bir anlamda başka bir kavram imiş gibi betimlense de, laikliğin sonucu olan akılcılık kaygısı ile yola çıkılıyorsa, neden demokrasi ve din yadsınmış olsun. Din Tanrı ile birey arasında kalmaya razı, yönetimi etkileme savında değilse, yani demokrasiye razıysa, o zaman laikçilik bile laiklikten yana olacaktır.

Burada ortaya eğer bir çelişki çıkıyorsa bu, laiklikten ya da laikçilikten değil, tersine dinin kendisinden kaynaklanır. Eğer o din, devlet yönetimine ortak olma savındaysa. Ülkemizdeki şeriat özlemcileri ve siyasal İslam yanlıları, değil devlet erkine ortak olmak, bununla yetinmeyip devletin kendisi olmak savındalar. Ço-ğulculun içinde yer alması gereken inançsızlık, ataizm, katli vacip dinsel suçlardan sayılmakta değil midir?

Laiklik ne dine karşıdır, ne dinden yanadır sadece dinden bağımsızlıktır. O yüzden çoğulculuğu sadece din ve inanç farklılaşması olarak algılamayı eksik görüyoruz. İnançsızlığı da kapsamına almalı. Bir birine zıt düşün, davranış biçimlerini de. Etnik köken farklılıklarını da. Fiziği de metafiziği de. Pozitiviz mi, indeterminiz mi de. Varoluşçuluğu da.

Eleştirel akılcılık deyimini de yadırgıyoruz. Eleştirel olmayan akıl, akıl değildir. Aklın kendisi eleştireldir. Akıl sadece eleştirmez, merak eder, irdeler, kurgular, gözlemler, deneyler, edinimlerini sıraya koyar, onların arasından doğruları, gerçek olanları seçer, bulup çıkarır. Eleştirel olduğu kadar onaylayıcı da olur. Kabul ettiği gibi yadsır da. Öyleyse eleştirel akıl sözcüğü dar anlamlıdır.

Ne var ki, akıl kullanmanın yasaklandığı alan dinler, iktidarlar alanıdır. Dinler, İslam da dahil ilke ve kurallarının akıl yoluyla irdelenmesine izin vermez. O ilkelerin akıl yoluyla kabul edilmesini öngören İslam bile, aklın sınırını çizmiştir. İnsanın çamurdan yaratıldığını ileri süren akıl, eleştiriye açık/olabilir mi? Eğer öyle olsaydı, 750'li yıllarda ortaya çıkan Mutezile akımı, İslamın dışına itilmez ve "aklın vahy'den üstün olduğu", "İnsanın kendi eylemini kendisinin ortaya koyarak o eylemden kendisinin sorumlu olduğunu ve dolayısıyla İslamın en önemli ilkesi olan kader ve alın yazısı kavramlarını yadsıması" dinin dışına itilir ve buna inanan kitleler Abbasi Devletinde Eşariliğin ortaya çıkışıyla El Mütevekkil döneminde işkence görürler, ölümle cezalandırılırlar mıydı? İslamda Karanlığın Başlangıcı adlı kitabımızda bu

konuyu yeterince incelediğimiz için burada kısaca şunu belirtmek istiyoruz ki, İslamda ilk reform gereksinimi bundan 1250 yıl önce ortaya çıkmış ve Kuranın hadis olduğu tezi savunulur olmuştu. Ö dönem gerçekte İslam dünyasının düşün özgürlüğü ortamında Batı dünyasına bilimin ışıklarını gönderdiği yıllar olmuştu, Eşarilik okuluyla birlikte karanlığa gömülmeden önce.

Bir noktayı daha belirtmekten geçemeyeceğiz. Dinler aklın sınırını çizer çizmek zorundadır. Ama acaba aklın sınırı var mıdır? Yoktur. Akıl, düşünceler ve gözlemler dünyasının sonsuzluğunu yansıtır. Akıl, kendisine sınır konmasını yadsıdığı için akıldır.

"Türk uygulaması, pozitif ve akılcı motiflerle bezenen, akılcı insan yaratmaya özenen bir tutumdur" türünde doğru bir saptama yaparken hemen arkasından "referansı çoğulculuk değil, akılcılıktır, bu yüzden de nedenle sonuç birbirine karışmıştır", tümcesi geldiği için insan ister istemez düşünüyor. Pozitivizm ve akılcılık, Tanzimatla başlayıp Mustafa Kemal Atatürk'le ülkeye girmiş olmasa ve bunun doğal sonucunda "en gerçek yol gösterici ilim" olarak kabul edilmeseydi, ülkenin çağcıl koşullara ulaşması olanaklı olur muydu, olmazdı. Eğer cumhuriyet ve onun içine demokrasi yerleşecekse, bu ilkin pozitivizm ve akılcılığın gelip zihinlerde biçimlenmesini gerektirirdi. Pozitivizmin mistik dünyayı dışlaması ve akılcılığın inançları irdelemesi söz konusu olmasaydı, Türkiye'de aydınlanma dönemi başlar mıydı, başlamazdı.

Çoğulcu demokrasinin katılımcı ve eşitlikçi olması niteliği bile 20 nci yüzyılın ortalarında demokrasiye eklenmiştir, daha önce değil. Belki de son 25 yılın ürünü. Bir ölçüde de ikinci dünya savaşı sonrasında ekonomik liberalizmin serpintisi.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail