Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 29 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

CHP'Yİ YENİDEN KAZANMAK
...

CHP'Yİ KAZANMAK

Ali Nejat Ölçen

Böyle bir yazı hazırlamayı istemezdik. Ama CHP'siz bir Meclis'in var oluşunu da kaygıyla karşılıyor ve CHP'nin yeniden nasıl kazanılacağını tartışmaya açmak gereksinimi duyuyoruz. O yüzden bu yazımızda, CHP'nin Kemalist devrimlerin özüne sahip çıkmasını çıkar yol olduğunu düşünmekteyiz. Tersine uzun bir süredir kendinin var oluş nedenini oluşturan ilkelere CHP'nin yönetim mantığı yeterince sahip çıkmamış, o yüzden "yeni sol arayış" biçiminde kendisi için yapay gündem maddesi oluşturmuştu. Bu konuda yazılı kimi düşüncelerin de niçin sol, nasıl sol olduğu da anlaşılamamıştı. Genel olarak 1992 sonrasında CHP'nin öğreti ve strateji eksikliğinden kaynaklanan başarısızlığına değinmeye bu yazıda öncelik tanıdır. Yönetim mantığının ilkesizliği de beraberinde taşıdığını söylememiz gerekir. O yüzden Türkiye Sorunları kitap dizimizin bu özel sayısında, Sokrates ile "İlkesizlik üzerine bir söyleşi" yapmaya da gereksinim duyduk.

Ayrıca Cumhuriyetin özünü oluşturan altı ilkenin çağın değişen koşullarındaki bir yorumuna da bu yazı içinde yer vermemiz gerekti. Önümüzdeki yıllarda CHP'nin yeni yapılanmasında bu yorum biçiminin parti programına yol gösterici olacağını sanıyoruz. CHP'nin üzerinde durması gereken temel sorunlardan biri ve en önemlisi, var olan seçim yasası ile siyasal partiler yasasının halkın parlamentosunu oluşturmaktan gittikçe uzaklaştığı ve yasama organını sermayenin temsilcilerine bıraktığını vurgulaması, bunun değişmesinin savaşımını vermesi gerekirdi.

O yüzden bu yazımızın sonuna "Seçim Adaleti" gibi güncel bir bölümü eklemek istedik. Bütün umudumuz yeniden yapılanması gereken CHP'nin tarihsel işlevine yakışır biçimde sağlıklı ilkelerle kitleleri kucaklaması dar kadroculuk tutkusundan arınarak, Kemalist ilkelere sahip çıkması ve kayıt dışı devlet, kayıt dışı ekonomi ve tarikatların güdümünde kayıt dışı din olgusuna karşı halktan yana ulus devletini korumanın savaşımına kendisini hazırlaması gerekecektir.

Bugün kişilere yönelik tercih alışkanlığından ayrılıp, ilkeler çevresinde bütünleşmenin zamanı gelmiş ve geçmek üzeredir. Partiyi yeniden kazanmanın çaresi onu başaracak kişileri bulmak kadar ondan daha önemlisi hangi ilkeler etrafına bütünleşmenin yöntemlerini aramak olmalıdır.

Neden? Çünkü:

CHP, bir çıkmazın içine sürüklenmiştir. CHP'siz bir* parlamento ve CHP'siz bir Türkiye düşünülemez ama aynı zaman da onu bu durumlara düşüren yönetim mantığı içinde de bir CHP düşünülemez. Şimdi tüm çabalar CHP'yi, bir yandan, parlamento dışına sürükleyen koşullardan ve o koşullara ortam hazırlayan yönetim mantığından kurtarmak ve öte yandan, son yıllarda göz ardı edilen evrensel ilkerine onu yeniden kavuşturmak gerekir. Bu satırları yazdığımız şu günlerde CHP'nin tabanı bunu başarmak zorundadır, var olmak ya da var olmamak sorunuyla karşı karşıya kalındığı için.

CHP'nin parlamento dışı kalması başta yönetim kadrosu olmak üzere bir öz eleştiri sürecinden geçmesini gerektiriyor. Bu öz eleştiri yapılırsa CHP'nin rehabilitasyonu olasılık kazanacaktır. Ama öyle sanıyoruz ki, Cumhuriyeti kuran ve kurumlarını oluşturan en bunalımlı dönemlerde iktidar sorumluluğunu üstlenmekten kaçınmayan bu parti, başarısızlığın kaynağını oluşturan yönetim mantığını terk etmek zorundadır.

Tutarlı ve yansız, gerçekçi bir öz eleştiri sürecinin tüm parti kademelerinde yapılmasının yararlı olacağını düşünüyoruz. Dağınıklığa ve çözülmeye neden olmaksızın, bilimsel yöntemlerle.

Bu yazımızda böylesi bir öz eleştirinin kapılarını açmayı düşünmekteyiz.

Konuya girmeden önce genel bir değerlendirme yapmak yararlı olacaktır. Bununla CHP'nin ülkede nasıl siyasal, ekonomik ve toplumsal boşluk yarattığı ve o boşluğun sağ ve ırkçı kanadın nasıl doldurduğu daha iyi anlaşılmış olacaktır. Çünkü, CHP'nin barajı aşamayarak parlamento dışı kalması aslında onun doldurması gereken boşluğun başka ve hatta zıt kanattaki partilerin doldurmuş olmasından kaynaklanmıştır. Eğer CHP, ulusalcılığa, laiklik ilkesine ve devletçiliğe yeterince sahip çıksa ve kendisini dar kadroculuk tutkusundan arındırarak kitlelere ula-şabilseydi, ne 18 Nisan 1999 seçimlerindeki sonuç ile karşılaşılır ve ne de Kemalist devrimlerin korunması için Ordu devreye girmek gereksinimi duyardı. O nedenle yazımızın başında genel bir değerlendirme yapmaya gereksinim duyduk.

A. GENEL DEĞERLENDİRME

Değişen Dünya ve Türkiye gerçeğinin tam olarak yo-rumlanamadığmı ve CHP'nin strateji ve uğraş alanı yani "dava"sının belirlenmediğini söylemekle konuya girmeliyiz. Şöyle ki:

1. Başta Avrasya olmak üzere Sovyet blokunun dağılmasından sonra Sovyet sınırları içinde ortaya çıkan bağımsız devletler, Batı için yeni birer Pazar olarak paylaşılırken, bu yöneliş aynı Batı içinde, emek-sermaye ilişkisini emeğin aleyhine bozacak koşulları da beraberinde getirdi. Bu olgu aynı zamanda küreselleşmeyi yaratan teknolojik gelişmeyi ve sadece teknoloji yaratan üretimsiz firmalar gerçeğini ortaya çıkarmaya başlamış ve sendikasızlaşmayı ve bunun doğal sonucunda emeğin sahipsizliğini ve sosyal güvencelerden yoksunluğunu da beraberinde getirmiştir.

Türkiye'de siyasal iktidara egemen olan sağ ve sermaye yanlısı iktidarlar karşısında CHP, bu olumsuz değişim koşullarını yeterince değerlendirememiş kısa bir süre için de olsa iktidar ortaklığında devleti uyarıcı görevini üst-lenememiştir. Çünkü, kendisi de gelişimi ters bir doğrultuda yorumlamıştır. Şöyle: "Teknolojik gelişme, zaman ve mekan farkını ortadan kaldırarak ülkeleri bir birine daha çok yaklaştırmış, bunun sonucunda ideolojik farklılıklar da ortadan kalkmaya başlamıştır. Küreselleşen yeni dünyada yerimizi almalıyız, çünkü, özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü ve gelişmenin bütünlüğü, tüm sorunların çözümünü sağlayacak evrensel temel ilkelere dönüşmüş ülkeleri birbirine daha çok yakmlaş-tırmış bağlamıştır" gibi.

CHP yönetim mantığı bu yoruma yatkın bir doğrultuyu izlemişti.

2. Eylül 1980 sonrasında Türkiye'ye giydirilen palto da, sendikalaşmayı önleyen, Atatürkçülük adı altında solu tasfiye ederek iktidar kapılarını gerici kadrolara açan bir yörünge amaçladığı ve izlediği için, yeni dünyanın değişimiyle bütünleşmeyi, gelişmenin koşulu gören CHP'nin yönetim mantığını da bu yanlış doğrultuda etkilemiştir. 12 Eylül 1980'in getirdiklerine tepkisizlik ilerici ve demokrat kadroların desteğinin yitirilmesine neden olmuştur. Parlamento içinde ve dışında CHP'nin kimi yürekli ve bilinçli üyelerinin tepki göstermediği söylenemez, ama o tepkilerin gerisinde CHP yönetiminin yer aldığına tanık olunmamıştır.

3. Küreselleşmenin ileri teknolojik gelişmeden kaynaklandığı ve ulusal çıkarları ve ulus devletini ortadan
kaldıracağı ve Avrupa Birliği'nin yeni dünya paylaşımına ortaklık girişimi olduğu gerçeği parti içinde yeterince fark edilememiştir. AB'nin kendi içinde ortak para, ortak coğrafya, ortak parlamento ve ortak yargı sistemi oluşturmayı niçin amaçladığı anlaşılmamıştır. O yüzden AB ile ABD dünyayı nasıl paylaşacak ve bu paylaşımda Türkiye, ne rede ve nasıl, hangi koşullarda yer alacak konusunda bir dış politikayı ne Türkiye ve ne de CHP tasarımlamamıştır. Oysa CHP'nin kültürel potansiyeli ve tarihsel bilinci gerekli stratejiyi oluşturabilirdi, eğer yönetim gereksinim duysaydı.

4. Bunun sonucunda, yeni oluşan dünya dengelerinde ya da dengesizliklerinde, halktan kopuk, uluslararası ser
mayenin güdümünde olanlara seyirci kalan Türkiye, ortaya çıkan gelişmelerin içinde ve hatta önünde etkin rol üst lenebilecekken, gelişmelerin peşine takılan ülke durumuna düşürülmüş ve CHP'den karşı tezi yaratan girişimler gelmemiştir. Oysa Türkiye'nin en önemli jeostratejik konuma sahip olmasının bilincinde bundan yararlanmanın uğraşısı verilmeliydi.

5. Her şeyden önce Türkiye bir devlet bunalımıyla karşı karşıya bırakılmıştır. Bunalımın içsel olduğu da sa
nılmamak. Anadolu üzerinde yüzyıllar boyu oynanan oyunun yeni bir versiyonudur bu. O nedenle, Cumhuriyete
ve onun kurucusu olan Mustafa Kemal Atatürk'e saldırılar ne bir rastlantıdır ve ne de ruhsal hastalık ya da nankörlük. Dinci ve etnik ayırımcılığın da rastlantı olmadığı gibi. Sağ siyasal partiler, küresel emperyalizmin güdümünde bu politikaların uygulayıcısı olurken, parlamentoda grubu bu lunan DSP ve CHP de edilgen bir tavır içine girmiştir. Bunu sol siyasal partilerin, öğretisiz, ilkesiz ve yönetimsiz kalışıyla açıklayabiliriz.

6. CHP kendi tarihsel işlevinin gereği olarak:

a. Ulusal, demokratik ve sosyal hukuk devletine ve onda demokratik koşullara sahip çıkmak,
b. Yozlaşan ve işlevini yitirmeye yüz tutmuş olan siyasete ve yönetim biçimine özlenen düzeyi kazandırmak,
c. İnsan onuruna yaraşır bir yönetim biçimini halkın isteğine dönüştürmek,
d.Eğitimi bilimsel ve objektif temellerden uzaklaştıran gerici akımlara,
e.Ve nihayet tam bağımsızlığı ekonomide ve siyasette zedeleyen karar ve uygulamalara karşı koymak,

biçiminde kamu oyunu oluşturan devinimlere CHP'nin öncülük etmesini beklenirdi.

7. Bunların yanı sıra CHP'den beklenen, insan salığının ve eğitimin kâr amacına yönelik tecimsel sektörlere
dönüşmesinin karşısına çıkmasıydı. İnsan sağlığının, eğitimin ve hatta adaletin meta dolaşım kurallarına göre biçimlendiği Türkiye'de buna karşı en sağlıklı ses CHP'den yükselebilirdi, CHP'den yükselmeliydi.

Ama CHP sessiz kalmayı yeğledi ve toplumun beklentilerine yanıt vermekten uzak kaldı.

8. Bir siyasal partiyi yönetmek, o partinin üyelerini yönlendirmekten çok, fakat aynı zamanda ondan da önem
lisi, dünya ve Türkiye gerçeğine birüst düzeyde tanı koymak, strateji üretmek, ülke geleceğinin gelişme gü
vencelerine ilişkin kamuoyunu harekete geçirmek, canlandırmak ve sorumluluk bilincini uyarmak, uyandırmak
olmalıdır. Ayrıntılara ve bireysel sorunlara ne denli az yer verilir ve ülke gerçeklerini tanımaya, çözüm yolları ara maya ne denli çok zaman aynlırsa o parti o denli başarılı yönetiliyor demektir. CHP o yüzden kendisinin kurucusu ve ilk genel başkanı Mustafa Kemal'i çok iyi tanımalıdır.

Onun ayrıntı ile genel arasında nasıl denge kurduğunu çok iyi bilmeli ve onu örnek almalıdır. Ve CHP yönetimi ülkenin kendisine olduğu kadar, CHP'nin ilkelerine gereksinimi olduğunu ve her zaman gereksinimi olacağını çok iyi kavramalıdır.

Mustafa Kemal Atatürk gibi, kendisine karşıt kişi ve düşüncelerden de ürkmemeyi öğrenmilidir. Her düşünceyi parti içinde ve dışında her zaman her yerde ve her koşulda tartışmaya açabilmelidir. Bir siyasal parti yönetimi için düşüncenin beğenilen yada beğenilmeyeni değil, doğru, yanlış ya da yararlı ya da yararsız olanı vardır.

CHP'nin yeni oluşacak yönetim kademelerinde bu ilkelere sahip çıkılacağı umudunu taşıyoruz.

B. BAŞARISIZLIĞIN KİMİ NEDENLERİ

Ama ne var ki, 22 Mayıs 1999'da yapılmasına karar verilen kurultay, böylesi bir sürecin yaşanmasına yeterli zamanı bırakmamış ve ilgi odağı ne yazık ki kimin genel başkan olacağı ve merkez yönetim kuruluna kimlerin seçileceği noktasında düğümlenmiştir. Ama yine de olumlu bir olasılık gözden uzak kalmamalı. O da 22 Mayıs'ta genel genel merkez oluşumuna partinin tüzük, program ve örgüt açısından yeniden yapılanmasını sağlayacak bir girişimciler kurulu niteliğine kurultayın kara vermesi olasıdır. Ve böylesi bir karar, asıl yönetim kadrosunu seçmeyi bir süre ertelemiş ve rehabilitasyon olanağını sağlamış olabilir.

Temel sorun şudur: CHP'yi yeniden kazanmak için ne yapılabilir?

Bu soruya gerçekçi ve doğru, geçerli ve tutarlı yanıtlar bulabilmek için önce onun bu duruma gelmesinde rol oynayan etmenleri gözden geçirmek gerekir. Bu etmenlerden en önemlisini "ilkesizlik" ve "öğreti eksikliği" olarak betimlemek yanlış olamaz.

Bir siyasal parti kendisini var eden koşulları programında ve o programa özünü katan öğretisinde ve o öğretiyi topluma benimsetecek ilkelerinde bulmak zorundadır. CHP'nin 1992'nin 9 Eylül'ünde ikinci kuruluş dönemi sonrasında görünen odur ki, sosyal demokrasi ya da demokratik sol kavramlara yeterince açıklık getirmemiş hatta daha önce sağladığı açıklık bile gözardı edilmiştir. Sovyetlerdeki sistemin çöküşü nedeniyle ortaya çıkan be-lisizlik ve yeni arayışlar bunda etkili olmuştur. Oysa, eğer Sovyetlerdeki sistemin çöküşü, kuramsal açıdan değil de, kurumların hantallaşmasından ve yenileşmeye kapalı kalmasından, kaynakların ABD ile uzay yarışında harcanmasından ekonomik gelişmenin ve adil gelir dağılımının geriye çekilmesinden ileri geldiği kabul edilseydi, CHP'nin kendini var eden ilkelere sahipliği sürebilir, yeni sol arayışlar peşine düşülmezdi.

Buna karşın 9 Eylül 1992'de iş başına gelen yönetim mantığı, bu günlere değin, "sol için yeni arayışlar" peşinde neyin yeni, nasıl yeni ve niçin yeni olduğu da bilinmeden, Cumhuriyetin evrensel altı ilkesine sahip çıkmamış hatta daha da ileri gidilerek, o ilkeler "nitelik" biçiminde betimlenmiş ve onun yerine Sosyalist Enternasyonel'in "Özgürlük, eşitlik, dayanışma, emeğin üstünlüğü, gelişmenin bütünlüğü, halkın kendini yönetmesi" türündeki tanımlar ön plana çıkarılmak istemiştir. Oysa CHP'nin Cumhuriyete işlerlik kazandıran altı ilkesi bu niteliklerin tümünü kapsamıyor muydu?.

Denebilir ki, parti öğretisi halkın yaşam koşullarına çözüm getirmiyor ve o ilkeler kimseyi zaten ilgilendirmiyor o yüzden kağıt üzerinde kalmaktadır. Bir yönüyle gerçekçi olan bu düşünce tersine, parti yönetiminin kimliğini betimler. O nedenle önemlidir.

O nedenle parti öğretisi, o öğretiyi kitlelere yansıtacak söylem biçimi, o söylem biçiminin uyaracağı coşkuyu ve o coşkuyu kitlelere taşıyacak kadrolaşmayı sağlayacak olan asıl rafa kalktığı sanılan programdır, o programdaki tutarlılıktır ve o tutarlılığın hangi toplumsal katmanların gönencinden yana olan bilincin belirmesidir.

Tüm bu nedenlerden ötürü CHP'nin oy yitirerek bugün parlamento dışı kalışının, öğretisizlikten halk kitlelerine çözüm getirici mesajlar iletilmemesinden bir ölçüde kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.

1. Öğreti Eksikliği ve İlkesizlik

Öğreti eksikliğine basit bir örnek olarak, 1976 Programıyla 1993 Programında yer alan devletçilik ilkesinden vazgeçildiğini gösterebiliriz. 1976 Programında bile bize göre yeterince açık biçimde devletçilik ilkesine yer verilmemiş olmakla birlikte:

Doğal kaynakların ulusal egemenliğe, tüm üretim araçlarının ve mülkiyetin toplum yararına ve emeğin üstünlüğüne ve gelişmenin bütünlüğü kuralına uygun biçimde değerlendirilmesinden devlet sorumlu sayılır, denilmekteydi Oysa 1993 Programında çok daha gerilere gidilerek:

CHP, üyesi olduğu belli bir alanda toplumun yaran doğrultusunda Sosyalist Enternasyonel'in ilkeleri doğrultusunda, belirli bir alanda toplumun yararı sosyalleştirmeyi veya özelleştirmeyi öngörebilir,

denilmekle yetinilmiştir. Bir siyasal parti kendi devletçilik ilkesini bu denli yadsır duruma düşebilir mi? Devletçilik modelinin Sosyalist Enternasyonel'e endeksli bu tür tanımı "ulus devleti" ne yeterince sahip çıkmama sonucunu ortaya çıkarmıştır. Parti Genel Başkanı, AB'ye üye olmaksızın Gümrük Birliğine girmeyi halkın başarısı olarak niteleyen mantığın bir uzantısıdır devletçiliği böylesi yadsır biçimde nitelemek.

Devletin tüccarlaşması düşünülemez ama devlet stratejik mal ve hizmet sektörlerinde üretim araçlarına sahip olma hakkını korumalıdır. Ulaştırma, enerji, sağlık, eğitim, gibi.

Toplumun gereksinmelerine de tutarlı ve çözüm getirici mesajlar iletilememiştir. Siyasal İslamın öncülüğünü yapan Refah Partisinin laiklik ilkesini yadsıyan söylem ve saldırılarına, o ilkenin yapımcısı CHP'nin tepkisiz kalışını açıklamak olanak dışıdır. Siyasal İslamın azgınlaşan saldırılarına ilk direnen CHP olmalıydı.

Partinin 1976 programında bizce yeterli olmamakla birlikte:

Toplumda inanç özgürlüğünün düşünce özgürlüğünü sınırlamayacak, düşünce özgürlüğünün de inançlara saygısızlık doğurmayacak biçimde kullanılmasından,

söz edildiği halde 1993 Programında bunun da gerisine düşülmüştür. Bunun yerine "tüm inançların devlet önünde eşit olduğu" belirtilmiş ama laikliği "inananların, farklı inananların kendi tercihlerinin güvencesi" olarak görmekle yetinilmiştir. Öyle olunca da inancı olmayanların güvencesi açıkta kalmıştır. Her halde CHP'nin yönetim mantığı, inançsızlığın güvencesinden söz etmenin oy kaybına neden olacağını sanmıştır. Oysa laiklik bu denli tek boyutuyla betimlenemez. Aslında laiklik özde inanmama özgürlüğüdür ve inanıp inanmamanın bireysel tercih olması ve güvencesini devletten alması sorunudur. Devlet her dine karşı eşit uzaklıkta kalmakla yetinmez. Kendi yönetim biçimini dinsel normların dışına tutar ve bireyler dindar ya dinsiz olma hakkına sahipken devletin dini olmaz, din bir devlet kurumu değildir. CHP, laiklikten bunu anlamalı ve gerici siyasal İslam karşısına yüreklilikle çıkmalıydı.

Laikliği kağıt üzerinde tanımlamakla, uygulamada onun savunucusu olmak elbette birbirinden farklıdır ve CHP bu farkı ortadan kaldıramamıştır.

Laikliği "inanç dünyasını saldırılardan korumak" biçimine tanımlayınca (93 Programında böyle yazılmıştır) onu savunmayı laiklik karşıtlarının anlayış biçiminde algılamaya neden olur. Aslında inançlı olanlar örgütlüdür, siyasal güçleri vardır ve zaman zaman iktidara gelmekte ve devlet içinde de örgütlenmektedirler. Burada devletin koruyuculuğuna gereksinimi inanmama özgürlüğü olmak gerekir.

İlkeler karşısındaki bu kararsızlığı pekiştiren bir başka olgu kuşkusuz, CHP'nin 1992'den bu yana nasıl bir ekonomik model benimsediğini ve büyümenin özel ve kamu sektörleri arasında nasıl bir denge sağlayacağını belirtmemiş olmasında görmekteyiz.

Karma ekonomi benimsenmiş olsaydı, özel ve kamu sektörleri arasındaki dengeyi korumaya özen gösterir, devlet elini eteğini ekonomiden çeksin biçimindeki söylemlere, kaynağı Çankaya bile olsa tepki göstermesi gerekirdi.

Kamu İktisadi Kuruluşlarının kâr etmiyor gerekçesiyle özelleştirilmesine karşı çıkılmalıydı. (Aslında kâr edenler de zara eder duruma getirilmiştir, örneğin, T. Lokomotif ve Motor Sanayii 1991'de 37.5 milyar faiz ödemek zorunda bı-rakılmasaydı 9.3 milyar kâr etmiş olacaktı. Süt Endüstrisi Kurumu özel bankalardan %130 faizle borç aldığı için 39.2 milyar TL. faiz yükü altında 29.6 milyar TL. zarar eder duruma getirilmişti 1991'de. TCDD, 1991'de 874 milyar TL. faiz ödemek zorunda bırakılmıştır vb.)

Ekonomik ve siyasal tam bağımsızlık ilkesine de yeterince sahip çıkılmamıştır.

2. Değişen Yeni Dünya Koşullarına BakışYanlışlığı

1993 Parti Programında "Değişen Dünya ve Türkiye" başlığı altında ileri sürülen düşünceler parti yönetiminin "Dünyaya açık ekonomi yönünde adımlar atıldığı" vurgulanarak, "Pazar ekonomisinin bazı özelliklerinin benimsendiğinden söz edilmektedir. Ama "9 Eylül 1992'de CHP'nin yepyeni bir dünyaya ve bazı özellikleriyle farklı bir Türkiye'ye gözlerini açtığı"na değinilirken, partinin bu yeni ve faklı Türkiye'ye nasıl baktığı anlatılmalı ve parti programı ve stratejisi ona göre oluşturulmalıydı. Eğer CHP, dar kadroculuk anlayışının dışına çıkarak var olan potansiyeli kullanabilseydi, burada kamuoyunu derinden ilgilendiren çözüm önerileri sunabilir ve bunu dış dünyaya taşıyabilirdi. Kendi içine kapalı kalmanın sonucunda CHP'nin yönetim mantığı dünyada ve Türkiye'de ortaya çıkan değişimleri algılayamamıştır. 21. Yüzyılda Dünyada Yeni Sorunlar konusu Türkiye Sorunlan Kitap dizisinde yeterince açıklandığı için burada kısa bir özet vermekle yetineceğiz.

• 21. Yüzyılın dünyasında ileri teknolojinin gelişmesi sonucu yoksul ülkelerin daha da yoksullaşması ve varlıklı
ülkelerin daha da varlıklı duruma gelmesi ve gelişmekte olan ülkelerin pek çoğunda kitlesel açlıkla karşılaşması kaçınılmaz gibidir.
• Devlet küçülürken onun yerini uluslar arası ilişkilerde dev firmalar alacak, 21. Yüzyılın dünyası halk de
mokrasisi yerine firmalar demokrasisi ile karşılaşacaktır.
• Devletin özelleşmesi ve özel sektörün devletleşmesi süreci yaşanacak. Belki de bunun sonucunda yeni bir
Halk Kapitalizmi oluşacak. Almanya'da uygulandığı söylenen sosyal piyasa ekonomisi belki de Halk Ka
pitalizminin bir versiyonudur. CHP'de 1994'te Türkiye'yi Sosyal Piyasa ekonomisinin esenliğe ka
vuşturacağı ileri sürülmüş ama sonra bu düşünce dahi dolaşımdan geri çekilmişti. 18 Nisan 1999 seçimlerine
birkaç gün kala Türkiye'yi esenliğe kavuşturacak olan "üç altın" tasarımından söz edilmiş, bununda ne olduğu anlaşılamadığı gibi bir daha da bundan söz eden olmamıştır.
• 21. Yüzyılda sermaye-emek arası sömürü modeli de biçim ve öz değiştirerek, sermaye-teknoloji çelişkisine
dönüşecek ve aynı zamanda bunun sonucu "patron"kavramı değişecek ve patronları teknoloji yön
lendirecektir. 20. Yüzyılda teknoloji sermayenin güdümündeyken, 21. Yüzyılda sermaye teknolojinin gü
dümüne girecektir.
• Özelleştirmeyle devlet tekelleri belki ortadan kalkacak ama onun yerini uluslararası tekeller alacaktır. Bir ba
kıma tekelleşme kamu sektöründen hızla özel sektöre kayacak ama ortadan kalkmayacaktır.
• İleri sanayileşmiş ülkeler için çimento, demir, buz dolabı gibi nesneleri üretmenin külfetinden kendilerini
kurtararak bu alanları gelişmekte olan ülkelere transfer edecektir. Böylelikle stok maliyetinden kurtulacak, emek istihdamını en aza indirecek, pazar denetimini ele geçirerek ekonomiyi kendi güdümüne alacak bu dev-
letleşen dev firmalar.
• Küreselleşmenin sonucu uluslar arası tekellerin siyasal iktidar haline geleceğini göreceğiz. O yüzdendir ki halk demokrasisinin yerini firmalar demokrasinin alacağını vurgulamaya çalıştık.

20. Yüzyılın sonlarında ortaya çıkan, "küreselleşme-özelleştirme-devletin küçülmesi-serbest piyasa ekonomisi-bırakın yapsınlar" mantığı türünde beliren tez karşılığında:

1. Antitez mi yaratmak gerekir .
2. Uyum mu sağlamak, seçenekleri söz konusudur.

CHP'nin ikinci seçeneğe eğilim gösterdiği anlaşılmaktadır. Partinin tabanının da aynı eğilimi paylaşıp pay-laşmadığını bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey varsa bu ikinci seçenek, Kemalist devrimlerin özüne aykırıdır. Çünkü Kemalist devrimlerin felsefesinde yoksuldan yana olmak sömürüye karşı çıkmak vardır. O nedenle kendi tarihsel öğretisine ters düşen bir yörüngeye yerleşemez.

Güler yüzlü emperyalizmin koşullarına uyum sağlamaya çalışmak, CHP'nin tarihiyle ve var oluş nedeniyle çelişir. O yüzden, CHP'nin yönetim mantığından, 21. Yüzyılın koşullarının ortaya çıkaracağı ve ortaya çıkarmaya başladığı tabloyu bir veri olarak algılamaması gerekirdi. Gittikçe daha fazla sömürülen ve kitlesel açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalan mazlum ülkeler birlikteliğini sağlamayı etkin bir seçenek olarak geliştirebilir hatta bunu dünya kamu oyuna sunabilirdi.

Tarihsel işlevine dönüp bakabilseydi Kemalist ideolojide kimi ip uçlarını da yakalayabilirdi.

21. Yüzyıla damgasını vuracağı anlaşılan:

• Serbest piyasa ekonomisinin sınır tanımaz azgınlığı ve acımasızlığı,
• Küreselleşmenin ulus devletini kendisinin engeli olarak görmesi ve ortadan kalkmasını amaçlayan devinimleri, • Özelleştirmenin devletsiz toplum yapısını türetmesi ve ulusları kavimler topluluğuna dönüştürme stratejisi,
• Devletsizliğin kitlesel yoksullaşmayı çözümsüzlüğe itmesi,
gibi olumsuz (sakıncalı) olasılıklara uymayı, uyum sağlamayı mı, bu değişimleri veri (kader) kabul etmeyi mi, yoksa karşı çıkmanın yollarını aramayı mı önermektedir CHP. İkinci seçeneği kabul ederse, tarihsel işlevini sürdürmeye başlar, birinci seçeneği kabul ettiği zaman da sağ siyasal partilerden farkı kalmaz ve ülkenin CHP'ye gereksinimi ortadan kalkar. 1999 sonrasındaki CHP artık bu tür jeostratejik sorunları tartışmaya açmalı ve kamu oyuna gerekli olan mesajları vermeye çalışmalıdır.

3. Sosyal Devlete Gereksinim

CHP'nin öğreti noksanlığı, onu sosyal devlete sahip çıkmaktan da alıkoymuştur. Sosyal devlet kavramı aslında üretken kaynakları ekonomik büyüme ile sosyal gelişme hedefleri arasında dengeli biçimde kullanan devlettir. O yüzden devletin ekonomi dışına çekilmesi savı, devleti toplumsal yarar amacına yönelik yatınm yapmaktan alıkoyabilir. Özel sektörün kâr amacını kamu sektörü için de geçerli koşul kabul etmek o yüzden yanlış olur. CHP bugüne değin böylesi yanlışlığın üzerine gitmemiştir. Kamu sektörü ile özel sektörün amaçlarının birbirinden farklı olduğunu ileri sürmemiştir. Birbirinden farklı olan bu iki amaç biçimi ortadan kaldırılır ya da göz ardı edilirse, o zaman özelleştirme savı geçerlilik kazanır. Bir süreden beri bu oyun oynanmaktadır. Bunun doğal sonucunda, toplum kamusal işletmelerin karlı olması savına alıştırılmış ve kâr güdüsünün kamu sektörü için de geçerli ve gerekli olması benimsetilmiştir.

Oysa özel sektör kâr amacına yönelik üretim yapmak zorundayken, devlet tersine toplumsal yararı, minimum maliyet ilkesine göre gözetmek zorundadır. Kamu sektörü mal piyasasını dengeleyen, adil gelir dağılımını gözeten gerice yörelere yatırım yapmayı planlayan işlevinden uzak tutulamaz ve uzak tutulursa devletin devlet olma niteliği (özellikle gelişmekte olan ülkelerde) zedelenir.

Devlet kâr ölçütünü değil, minimum maliyet ölçütünü temel alarak katma değer yaratma, verimliliği sağlama türündeki işlevlerine de sahip çıkmak zorundadır.

Çünkü özel sektör, amaçladığı karı, ancak nufusun yoğun dolayısıyla talebin yüksek olduğu yörelerde sağlayabilir o yüzden yatırım için gerice yöreleri tercih etmez. Devletin uygulayacağı teşvik tedbirleri onun kardan mahrumiyetini karşılamaya da yetmez. Bu durumda özel sektörün egemenliğinde yoksul yöreler daha da yoksullaşacaktır. CHP'nin ülkemizdeki yoksullaşan yörelere ilişkin belirli bir çözüm modelini oluşturduğu da söylenemez.

Serbest piyasa ekonomisinin Türkiye'de uygulanmadığı ya da talan ekonomisine dönüştürüldüğü de CHP tarafından vurgulanmalıydı. Ekonomideki özgürlük ile toplumdaki siyasal özgürlük arasında bağ kurulmak isteniyorsa o bağın ciddi kuralları olması gerekir. O kurallardan en önemlisi serbest piyasa ekonomisinde özel sektörün kendisini iç ve dış rekabete, sırtını devlete dayamadan açmasını gerektirir. Zarar eden firmalara ve bankalara devletin arka çıkması düşünülemez. Serbest piyasa ekonomisinde firmalara yönelik teşvik tedbirleri de söz konusu olamaz. Batanlar batar ayakta kalanlar üretime devam eder. Bir yandan devletin küçülmesini önermek öte yandan devletten özel teşvikler almak ve devlet korumacılığına sığınmak, serbest piyasa ekonomisi kurallarıyla bağdaşamaz. CHP'nin yönetiminden bu gerçeği dile getiren mesajları işitmeliydik.

4. Strateji Eksikliği

Parti Genel Merkezinin başta Sy. Baykal olmak üzere uzun erimli belli bir iktidar stratejisi oluşturduğuna da rastlanılmadı. Erken seçim isteğinin iktidara yönelik bir stratejiden mi kaynaklandığı ya da ANASOL-D adlı koalisyon hükümetine karşı güç gösterisi biçiminde mi sergilendiği anlaşılamamıştır.

ANASOL-D iktidarının güvensizlik oyuyla görevden alınışı bir belli stratejinin ürünü olsaydı, Yalım Erez'in hükümet kurmaya ilişkin başvurusu karşısında çekingen davranılmazdı ve bugün DSP'nin sahip çıktığı siyasal olanak CHP'nin kapısından içeri girmek üzereyken geri çev-

rilmezdi. Parti üst düzey yetkililerinin temel stratejiler oluşturmak amacıyla bir araya geldiğine acaba tanık olunmuş mudur?

Bir siyasal parti için en önemli sorun, öğreti ve strateji eksikliğinden kaynaklanır. CHP yönetimi 1992 sonrasında bu önemli koşulu göz ardı etmiş görünüyor. Aslında kendisini bu sonuca, dar kadroculuk mantığı içinde tutsak etmiştir. Eğer durum farklı olsaydı, genel merkez yönetimi, günlük sorunlara tepki göstermenin ötesinde, ülkenin temel ekonomik, toplumsal ve siyasal uzun erimli sorunlarına çözüm arayan uğraşlar içine girer ve halk kitlelerinde güven duygusu uyandırırdı. Halk CHP'nin ne yapıp ne yapmak istediğini öğrenemedi.

Seçim sonuçlarında barajın aşılmaması karşısında genel başkanın basına yansıyan sözlerinden "bu sonucu hak etmemiştik" biçimindeki yakınmasında haklılık payı bulunamaz. Tersine CHP bu sonucu hak etmiştir, olaya böyle bakmak ve nerelerde yanlışlıklar yapıldığını öz eleştiri süresi içinde irdelemek gerekir. CHP yönetimi sağlıklı biçimde sorunu inceleme gereksinimi duysaydı, süre yitirmeden, geniş kapsamlı komisyonlar kurarak yenilginin nedenlerinin açık yüreklilikle irdelenmesini sağlardı.

CHP, 1979 seçimlerinde yenilgiye uğradığı zaman bunun nedenlerini, hemen ertesi gün, Hürriyet gazetesinin şimdiki genel yayın yönetmeni o yıllarda Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde asistan Ertuğrul Özkök, Emre Kongar ve A.Nejat Ölçen'den oluşan bir komisyon kurmuş sorunun tüm boyutlarıyla incelenmesini istemişti.

Oysa bugünkü yenilginin nedenlerini araştırmak göz ardı edilerek sorumlusunu cezalandırmak ve istifaya zorlamak yolu seçildi. Aynı tepkisel davranış mantığı sürerse, işbaşına gelecek yeni yönetimin (ki çoğu artık eskimiş ve aşınmış kişilerden oluşacağı ortaya çıkmış gibidir ama yine de umutsuz olmayı Parti tabanına haksızlık sayıyoruz) sorunlara Türkiye genelinde bakmasının olanakları yeniden daralabilir.

5. Kemalist İdeolojiye Sahip Çıkılmaması.

Yalnız Kemalist ideolojiye değil Halk Fırkasının kurucusu ve ilk genel başkanı Mustafa Kemal'e bile sahip çı-kılmamıştır.

Mustafa Kemal Atatürk'e en çirkin sözel saldırıya cüret eden, kendini bilmez bir gerici ve yobaz milletvekiline ne parlamento içinde ve nede dışında CHP yönetiminden tepki gelmemiş ama Ankara içinden ve dışından milyonlarca insan bir sel gibi Anıtkabir'e akarak tepkisini sergilemişti. Ve bu, aynı zamanda sessiz kalan CHP yönetimine karşı tepkiyi de kapsıyordu.

Ülkenin pek çok yerinde Kemalist devrimlerin sahipsizliğinden yakınmalar ve gruplar oluşturularak ülkenin sorunlarına çözüm yolları aramaya başlandığı bir dönemde CHP sessiz ve devinimsiz kalabilmiştir. Oysa o arayışlar CHP'nin çatısı altında sürdürülebilirdi.

Ama ne yazık ki şu gerçek fark edilmedi: Kemalist ideolojiyi değişen koşullar altında yeniden yorumlamak ve onun evrensel ilkelerini kendisine strateji alanı olarak almak.

Ulusalcılığı ve Kemalizmi CHP dışında savunanların sayısının kitlesel olarak arttığını ve o ilkelere ulusun her zamankinden daha fazla gereksinim duyduğunu ne yazık ki CHP'nin yönetim mantığı sezememiştir. Oysa CHP, o alanda kitlelere öncülük edebilir ve kamuoyunu peşinden sürükleyebilirdi.

Önümüzdeki yıllarda CHP'nin yeniden yapılanmasında buna katkısı olanların yönetimde yer alması kadar ondan daha önemlisi o yapılanmanın hangi öğretiyi temel alacağı ve Cumhuriyetin özü ve ilkeleri ışığında ülke sorunlarınane tür çözümlerle yaklaşacağını saptamak olmalıdır. Kemalist ideolojinin güncelleştiği ve Türkiye'nin o ilkelere gereksinim duyduğu gerçeği göz ardı edilemez. O ilkelere Türkiye kadar yoksullaşan ülkeler de gereksinim duyacaktır.

6. CHP'nin Gelecekteki Uğraşısına Bir Örnek.

CHP bir öz eleştiri sürecinden geçmelidir. Ve bunun her aşama ve kademede partinin gelecekteki gelişmesine zarar verecek iç hesaplaşmaya kapılmadan yapılmasına özen göstermelidir. Çünkü 1980'li yıllardan bu yana ulus devletini ortadan kaldırmayı amaçlayan şimdilerdeki güler yüzlü emperyalizmin amacı CHP'siz bir Türkiye'yi ortaya çıkarmaktı. Buna karşıt CHP yeni yönetim mantığını sağlıklı ilkeler doğrultusunda kitleselleşmeye yönelmek zorundadır. Günlük olaylara geçici tepkiler sergilemek ve ayrıntılarla uğraşmak yerine ülkeyi halkın ve emekçi kitlelerin sömürüsüne karşı, gönenci ve esenliği doğrultusunda, stratejik temel sorunları kendi uğraş alanı içine çekmelidir. Kaba bir örnek olmak üzere CHP'nin yeni yapılanmasında aşağıdaki konulara öncelik tanımasının uygun olacağı düşünülebilir:

1. Temel hak ve özürlüklerin özüne dokunulmayacağına ilişkin ilkenin Anayasa'da yeniden yer almasını sağlamak ve 82Anayasasının hangi maddelerinin değişmesine ilişkin gereksinimi ortaya çıkarmak,
2. Halkın özgür istencinin parlamentoya yansımasını sağ ayacak biçimde siyasal partiler ve seçim yasalarının değişimini sağlamaya çalışmak,
3. Etnik çelişkileri giderecek biçimde demokratikleşmenin gelişmesine katkı bulunacak önerileri hazırlamak,

4. Kayıt dışı devlet, kayıt dışı ekonomi ve tarikatların güdümünde kayıt dışı din olgusuna kesin, ikirciksiz, açık tavır almak, temiz yönetim, temiz toplum olgusunu sağlamaya öncülük etmek,
5. Tam bağımsızlık ilkesinin güncelleştirilmesi ve kamusal yönetime benimsetilmesinin uğraşısını vermek,
6. Serbest piyasa ekonomisinden ve monetarist sistemden reel ekonomiye dönüşümü sağlamak ve monetarizmi reel ekonominin aracı haline getirmek (çünkü bunun tersi söz konusudur reel ekonomi ne yazık ki amaç olmaktan çıkmış, paranın para kazandırdığı üretimsiz ekonomi işlerlik kazanmaya başlamıştır. CHP bu gidişe dur diyecek etkinliği gösterebilir, göstermelidir,
7. Özel sektöre dönük teşvik tedbirleri mal üretiminden tek noloji üretimine yönelmelidir,
8.
AB ile ilişkilerin yeniden gözden geçirilmesi ve Gümrük Birliği koşullarının dış ticaret dengesini bozan hü
kümlerinden arındırılması,
9. Yeni dünya düzeninin yoksul ülkeleri daha da yok sullaşacağı gerçeği karşısında, mazlum ülkeler birlikteliği savının dikkate alınarak incelenmesi,
10. Dış siyasal ve ekonomik ilişkilerinde, Türkiye'nin jeopolitik konumunun yeterince değerlendirilmesine ilişkin yeni bir yöntem oluşturulması,
11.
Devleti denk bütçe yapmaya zorlayacak biçimde sa
vurganlıktan uzaklaştırmak,
12. Dış ticaret dengesini sağlayacak biçimde dış alım savurganlığını önleyecek yöntemlerin uluslar arası ilişkilerde görüşme masasına getirmek, ve nihayet,
13. Altı ilkeyi ve Kemalist ideolojiyi temel alan yeni öğretiyi betimlemek ve parti tüzüğü ve programını buna göre yeniden düzenlemek, vb.

7.Örgütlenmedeki Yanlışlık

İlkeler doğrultusundaki bu eksiklilerin yanı sıra örgütlenme biçiminde de önemli yanlışlıklara yer verildiği görülür.

SHP ile birleşildiğinde Parlamentoda grup kurmak amacıyla Parti Meclisinin sayısı SHP'nin tüm milletvekilini üye yapmak için olağanüstü arttınldi. Seksenlere çıkarıldı. CHP-SHP ikilemi giderilmediği için (hâlâ da giderilmiş değil) il ve ilçe yönetimlerinin oluşumunda SHP'nin tercihleri etkin rol oynadı ve partinin sorumluluğunu en bunalımlı dönemde omuzunda taşımış, dipdiri ayakta kalmasını sağlamış ve Eylül 1992'ye kadar özveriyle ulaştırmış eski yöneticilerin çoğunluğu kendilerini kapının dışında buldular. SHP ile birleşerek parlamentoda grup kurmak uğruna.

İlçe ve il yönetim kurullarının 25 kişiden oluşması ve yönetim kurulu başkanlarının yanı sıra başkan, sekreter yardımcılarının beş'e çıkarılması da örgüt yapısını ve-rimsizleştirmiş oldu.

Genel Merkez ve İl ile İlçe örgütlerinde gençliğe yönelik sürekli, tutarlı, ilkesel eğitim pogramları da uygulanmadı. Her geçen gün halktan ve gençlikten kopup uzaklaşan örgüt yapısı ortaya çıkmış oldu.

Buna Genel Merkez'in savurganlığını da eklemek gerekir. SHP'den yansıyan görkemli binanın ve Rüzgarlı So-kak'taki büyük iş merkezinin satılmış olması (eğer doğruysa) bağışlanamayacak ölçüde hesabı sorulması gereken kusurdur. CHP gibi bir siyasal partinin kendi içine kapanık ve etkinsiz iken bu taşınmazları satacak kadar kendisini savurganlığa kaptırmasını anlamak olanaklı değildir.

CHP'nin 9 Eylül 1992'de yeniden kuruluşunu tamamlamak amacıyla merkez yönetim kurulu üyelerinden üçer kişilik komisyonlar oluşturulmuştu. Komisyon kendilerine görev olarak verilen illerde yönetim kuruluna girmesinde yarar görülen üyelere ilişkin gözlem sonuçlarını değerlendirecek ve aynı zamanda toplantılara katılanlara anket formları dağıtarak CHP'nin nasıl bir yapıya sahip olması gerektiğine ilşikin eğilimleri saptayacaktı. Hatay, Şanlıurfa, Adıyaman ve K.Maraş illerinde yapılan çalışmalar genel merkeze sunulmuştu. Anket sonuçları CHP'ni niteliğinin ne olması gerektiğine ilşikin önemli ipuçları ortaya çıkarmıştı. Ankete yanıt verenlerin, %68.1'i CHP'nin yeni yöneticilerinin dürüst, % 26.6'sı saygın ve güvenilir, % 20.2'si de bütünleştirici ve toparlayıcı olmasını istemişti.

CHP'nin kendi kendisine sorması gereken soru bu isteklerin ne ölçüde sağlandığı sorusu olmalıdır.

C. ALTI İLKE'NİN YORUMU

Kemalizmin Ekonomisi adlı kitapta Cumhuriyetin evrensel altı ilkesini yeniden yorumlamaya gereksinim duymuştuk. O yorum biçiminin özetini okuyucularımıza CHP'nin yeniden kazanılması için uğraş veren tüm ilgililere sunmak istiyoruz.

1. Devletçilik

Serbest piyasa ekonomisinin işleyişindeki aksaklıkları yine piyasanın düzenleyeceği ve kaynakların verimli dağılacağına ilişkin anlayış, devletin olup bitenlere seyirci kalmasını talep ederken, gelir dağılımdaki adaletsizliği ve bölgesel yoksullaşmayı nasıl gidereceğini betimleyememiş ortaya koyamamıştır. Kâr'ın sermayeye ve sermayenin kâr'a dönüşümünden kaynaklanan emek sömürüsüne çareyi içinde taşımamaktadır. Liberalizmde toplumsal yarar ölçütü kâr amacının gerisinde kalır ve o yüzden üretim ilişkilerinde toplumsal yarar ölçütünü devlet kullanmalıdır. Bunu planlı ekonomi siyasetiyle gerçekleştirir.

Planlı ekonomi siyaseti, tüm yatırım ve üretim kararlarının bir merkezden alındığı, halkın insiyatini gözetmeyen oligarşik devlet modeline yol açmadan da uygulanabilir. Bunun ilk örneğini Dünya'da birinci ve ikinci sanayi planlarıyla Mustafa Kemal Atatürk vermiştir.

Karma ekonomi siyaseti korunarak, devletin sosyal adaleti ve hakça bölüşümü sağlaması, bireyleri yaşam risklerine karşı koruyacak biçimde örgütlenmesi olanaklıdır ve piyasa ve pazar mekanizmalarının tümüyle özel sektörün eline bırakılması da büyük sakıncalar taşır. Temel mal ve hizmetler sektöründe devletin devreye girmesi, yönetici ve yönlendirici etkinlik üstlenmesi kaçınılmaz olacaktır. Eğer hakça bir düzenin oluşumu isteniyorsa.

Devletin üretim araçlarına hangi sektörlerde sahip olması gerektiğine CHP kendi programında açıklık getirmek zorundadır. O sektörlerde üretimin kâr sağlaması ölçütü yerine toplumsal yarar, amaç olmalı ve kâr ile toplumsal yarar arasındaki çelişkiyi ancak Mustafa Kemal Atatürkün özenle korumaya çalıştığı karma ekonomi sağlayabilir ve eğer Hak Sektörü'nü de kapsam içine alabilirse. Böylesi bir devletçilik ancak halkçı olabilir. Devletçiliğin temel işlevi de halkçılığa gerçeklik kazandırmak olacaktır.

2. Halkçılık

Halkçılığı, halkın yardıma gereksinim olduğu, korunmaya ve yardıma muhtaç olduğu biçiminde betimlemenin dönemi sona ermiştir. Böylesi popülizm dışında gerçek halkçılığı betimlemek gerekir. Ekonomik ve siyasal kararlara halkın ve halkı temsil eden sivil toplum örgütlerini katılımını sağlayacak kurumları oluşturmaktır halkçılık.

Halkçı bir devlet, hak ve özgürlüklerin kaynağında, halkın ekonomik güce sahip olmasını koşul kabul eden devlettir. Halkın kendi tasarruflarını kendisinin yönetiminde, üretim araçlarına sahip olması halkçı devlet yapısıyla olasılık kazanır. Halktan aldığı vergilerle halkı seyirci kabul ederek halka hizmet götüren klasik halkçılık anlayışı bırakılmalıdır. Halkı girişimci olmaya özendiren ve halk girişimlerinin her alanda en üst düzeyde gelişmesine olanak tanıyan halkçı devlet modelini CHP yapılandırmayı amaç almalıdır. Halkçılığın bir önemli boyutu da halkın kararlara katılımını sağlayan kurumlardır.

3.Ulusalcılık

Bir bakıma, devletçilik, halkçılık ve ulusalcılık bir birinden ayrılmayan bir bütünün parçalarıdır. O yüzden 1920'lerin milliyetçilik akımının yerini, yeni dünya düzeninde "ulus devlet"ini koruyan yeni bir ulusalcılık kavramı geliştirilmelidir. Küreselleşmenin anti tezi olarak ulusalcılık kavramını ulus devletini korumakla ile eş anlamlı kabul etmek zorundayız Neden? Çünkü küreselleşme, özelleştirme, serbest piyasa ekonomisi, mo-netarizm gibi akımlarla, ulus devleti kuşatılmış görünmektedir. Onu bu çemberin içinden çıkaracak olan da betimlemeye çalıştığımız (ırkçılığı yadsıyan ama ümmetçiliğe de laiklik ilkesi nedeniye karşıt) çağdaş ulusalcılıktır. 2000'li yıllarda, "ulus için devlet" modelinin gelişmesine geniş siyasal ve tarihsel kültürüyle ve deneyim birikimiyle CHP öncülük edebilir.

4.Laiklik

Laiklik sadece din ve vicdan özgürlüğü olarak değil, inanmama özgürlüğü biçiminde betimlenmelidir. İnanmak bireyin kendi özgürlüğünü bir belli inanca bağlaması ve o inancın dışında kalan varsayımlara kapanması anlamına gelir. O inancın dışında kalan varsayımlara inanmaması doğal hakkıdır ve laikliğin göz ardı edilemez koşuludur ama inandığı inanca bağlı kaldığı için düşün özgürlüğünü kendi tercihiyle kısıtlamış ya da sınırlandırmış olur. O halde asıl olan inanmamak ve bireyi neye inanıp neye inanmamakta özgür bırakmaktır. Bu tanım bile eksik kalır. Çünkü bireylerin yasalarla betimlenen ve sınırlandırılan hatta kimilerine göre kısıtlanan özgürlüklerine karşı, o yasaların elinden kaynaklanmamasını da gerektirir. Dinden kaynaklanmayan çağdaş ve nesnel, objektif ve bilimsel verilere dayanan kuralları, normları, koşullan var edebilmenin gereğidir laiklik.

Laik devlet anlayışında, devlet inançlar karşısında kayıtsız kalır ve yönettiği topluma ve onun bireylerine bir inancın ötekinden daha İyi olduğunu telkin etme hakkını görmez. Açık deyimiylen laiklik ilkesinde denletin dini ve dinin devlet olmaz. Devlet kararlarını her aşama va kademde bilimsel verilere göre verir.

5. Cumhuriyetçilik

Cumhuriyet kavramının gerçeklik kazanması ve parlamentonun halkın temsicilerinden oluşmasını halkın yararına kararlar alınmasını gerektirir. Oysa bugün çok partili siyasal yaşam, iki dar boğazı ortaya çıkardı: Liderler dik-tatoryası ve deklegeler hegemonyası. Halk bu iki dar boğaz içinde istencini özgürce kullanmak olanağını yitirmiştir. Eğer bir siyasal parti, halkçı ise, halkın istencinin parlamentoya özgürce yansımasını savunur. CHP'nin Cumhuriyetçilik ve halkçılık ilkesine ne ölçüde bağlı olduğunu da bu alandaki uğraşısı ortaya çıkaracaktır.

6. Devrimcilik

Devrim sözcüğü sağ tutucu kadroların en çok ürktüğü sözcüklerden biridir. Devrimin bir öteki anlamı ise, hep göz ardı ediliyor. Devrim önce zihinlerde gerçekleşmelidir. Toplumun gelişme yönüne ters düşen gelişmenin ayak bağı olan kurum ve kuruluşların yerine gelişmenin önünü açan yenilikler getirmektir devrim ve devrimler içinde en sağlıklı olanı Mustafa Kemal Atatürk'ün yaptığı gibi halkın desteği alınarak yapılan dönüşümlerdir.

CHP yeniden yapılanma döneminde altı ilkeye bu tanımlar içinde bağlı kalır ve gereklerini yerine getirmenin uğraşısını verirse toplum ve siyaset CHP'yi yeniden kazanabilir.

D. SEÇİM ADALETSİZLİĞİ

Seçim adaletini tanımlamamız gerekir. Seçim adaletini, siyasal partilerin aldıkları oy oranı kadar parlametoda sandalya sayısına sahip olması biçiminde tanımlıyoruz. Eğer bir siyasal parti aldığı oy oranından daha az ya da daha çok oranda sandalya sayısına sahip olmuşsa o adaletsiz bir seçim biçimi demektir. O nedenle bu bölümde 1980 öncesi seçim sonuçlarıyla 1980 sonrası seçim sonuçlarını bir biriyle karşılaştırarak seçimin gittikçe ne denli adaletsizleştiğini hem sayısal ve hemde grafik olarak ortaya çıkarmaya çalıştık. (Grafik 1)

Çizelge l'de 1973 ve 1977 genel milletvekili seçimlerine partileri aldıklar oy oranlar ile edindileri sandalya sayısı oranları karşılaştırmalı olarak verilmiştir. (grafik 2)

Çizelge 1. 1973 ve 1977 Genel Seçimlerinde alınan oyların ve kazanılan sandalyaların oransal dağılımı.

Genel Seçim dönem .................. 1973 ....................................... 1977

Partiler ....... Oy %.... M.Vekili % .... Endeks ...... Oy %...... M.Vekili %..... Endeks

CHP..............33,8...........4,.1.................1,22...........41,3............4,3................1,15
AP................29,3...........31,1.................1,33..........36,9............42,0...............1,14
MSP.............11,8...........10,7.................0,91............8,5..............5,3...............0,63
MHP...............3,4............0,7..................0.21...........6,4..............3,8................0.
56.

1980 öncesi iki seçimde göreceli olarak fazla oy edinmek bir ölçüde parlamentoda fazla sandalya edinmeye neden oluyor ve oy azalışı sandalya azalışını daha çok etkiliyordu. 1980 önceki seçim sisteminde MSP ve MHP gibi marjinal dışında gelenekselleşmiş partilerin aldıkları oy ile parlamentoda edindikleri sandalya saysı arasında yaklaşık bire bir eşitlik olduğunu çizelge 1, ortaya çıkarıyor. Ve grafikte, seçim adaletinin belirgin biçimde zedelenmiş olduğunu görüyoruz.

Oysa 1980 sonrası seçimlerde adalet ilkesi tümüyle ortadan kalkmıştır. Örneğin 1987 seçimlerinde ANAP %36 oranında oy aldığı halde sandalya sayısının %64.9'una sahip çıkmıştı. Adalet endeksi 0.649/0.39 = 1.80'dir yani kazanması gereken sandayla sayısından %80 daha fazlasını elde etmiştir. Parlamentoda grup oluşturan üç partinin oy ve sandalya dağılımlar şöyleydi:

1987 seçiminde ANAP'ın haksız kazanımına karşın SHP ve DYP haksız kayıplara uğradı ve en büyük haksızlıkla da DSP karşılaştı. Örneğin Zonguldak'ta oyların %70'den fazlasını alan Sy. Ecevit, partisi barajı aşamadığı için parlamentoya giremedi. Oysa bağımsız adaylığını koysaydı milletvekili seçilmiş olacaktı. Böylesi mantıksız bir seçim yasasına partilerin tepki göstermemesi ve özellikle CHP ve DSP'nin sessiz kalmalarını yadıgamak gerekir.

Çizelge 2. 1987 Seçimlerinde oy ve sandalya dağılımı.

Partiler ........... Oy %........ M.Vekili %......... Endeks .
ANAP.................36,0................64,9..................1,80
SHP...................24,8................22,0..................0,89
DYP...................19,5................13,1..................0,67.

18 Nisan 1999 seçimlerinde ise, parlamentoya giren partilerin tümü bu adaletsizlikten yaralanmış ve CHP ile HA-DEP'in oylarını aralarında paylaşmışlardır. Çizelge 3 bunu gösteriyor.

Çizelge 3.1999 Erken seçimlerinde partilerin oy ve sandalya dağılımı

Partiler ............ Oy %......... M.Vekili %........... Endeks
DSP..................22,19................24,7....................1,11
MHP.................19,98.................23,4....................1,30
FP....................15,41.................20,0....................1,28
DYP..................12,01................15,5.....................1,29

Seçim yasasının kesinlikle değiştirilmesi, baraj yönteminde israr ediliyorsa hiç olmazsa bunun seçim bölgelerinde geçerli olmasında partilerin düşün birliğine varmaları gerekir. 1999 seçimlerinde en fazla zarara uğrayan CHP'nin bu konuyu ele alması gerekecektir. Her halde halkın özgür istencinin parlamentoya yansımasını sağlamak ve kim daha çok para harcarsa o kazanır yozluğundan yolsuzluğundan seçimleri kurtarmak gerekir.

Oysa 1980 sonrası seçimlerde adalet ilkesi tümüyle ortadan kalkmıştır. Örneğin 1987 seçimlerinde ANAP %36 oranında oy aldığı halde sandalya sayısının %64.9'una sahip çıkmıştı. Adalet endeksi 0.649/0.39 = 1.80'dir yani kazanması gereken sandayla sayısından %80 daha fazlasını elde etmiştir. Parlamentoda grup oluşturan üç partinin oy ve sandalya dağılımlar şöyleydi:

1973-1977 seçimlerinde oy oranı ile sandalya oranı arasındaki ilişki.

1987 seçiminde ANAP'ın haksız kazanımına karşın SHP ve DYP haksız kayıplara uğradı ve en büyük haksızlıkla da DSP karşılaştı. Örneğin Zonguldak'ta oyların %70'den fazlasını alan Sy. Ecevit, partisi barajı aşamadığı için parlamentoya giremedi. Oysa bağımsız adaylığını koysaydı milletvekili seçilmiş olacaktı. Böylesi mantıksız bir seçim yasasına partilerin tepki göstermemesi ve özellikle CHP ve DSP'nin sessiz kalmalarını yadıgamak gerekir.

Çizelge 2. 1987 Seçimlerinde oy ve sandalya dağılımı.

Partiler ............. Oy %........ M.Vekili %........... Endeks .
ANAP.................36,0................64,9...................1,80
SHP...................24,8................22,0....................0,89
DYP...................19,5................13,1....................0,67.

18 Nisan 1999 seçimlerinde ise, parlamentoya giren partilerin tümü bu adaletsizlikten yaralanmış ve CHP ile HA-DEP'in oylarını aralarında paylaşmışlardır. Çizelge 3 bunu gösteriyor.

Çizelge 3.1999 Erken seçimlerinde partilerin oy ve sandalya dağılımı

Partiler ........... Oy %......... M.Vekili %........... Endeks
DSP..................22,19................24,7....................1,11
MHP.................19,98................23,4....................1,30
FP....................15,41................20,0....................1,28
DYP..................12,01...............15,5.....................1,29

Seçim yasasının kesinlikle değiştirilmesi, baraj yönteminde israr ediliyorsa hiç olmazsa bunun seçim bölgelerinde geçerli olmasında partilerin düşün birliğine varmaları gerekir. 1999 seçimlerinde en fazla zarara uğrayan CHP'nin bu konuyu ele alması gerekecektir. Her halde halkın özgür istencinin parlamentoya yansımasını sağlamak ve kim daha çok para harcarsa o kazanır yozluğundan yolsuzluğundan seçimleri kurtarmak gerekir.

1982 öncesi seçim adaleti göreceli olarak sağlanabilmekteydi. Dar bölge sistemi daha sonraki yıllarda seçim adaletinin daha da bozulmasına neden olabilecektir.

D. KEMALİST DEVRİMLERİN DOKUSU, CHP'NİN ÜSTLENECEĞİ YENİ GÖREVLER

CHP'nin sahip çıkması gereken Kemalist devrimleri elbette değişmeyen bir şablon olarak almak bile Kemalist devrimlere ters düşer. Çünkü o devrimlerin temeli bilimin en gerçek yol gösterici olmasını gerektirmektedir. Böyle, olunca da Kemalizmin kalıcılığını, güncelliğini koruduğunu ve yoksul ülkelere arka çıkan ilkeleri içinde taşıdığını görebilirsek, CHP'nin yeni yapılanmasında o ilkelerin benimsenmesini önermek kolaylaşır. 1992 sonrasında CHP'nin en önemli eksiğiydi bu.

Kemalist devrimlerim üç boyutunu gözardr edemeyiz. Bunlar, devletin üretim araçlarına sahip olması, planlı ge- lişme siyaseti ve dışa açık kendine yeterli ekonomi anlayışında tam bağımsızlık. Tam bağımsızlık, sadece siyasal ve ekonomik özgürlüğü gözetmek biçiminde algılamak eksik kalır. Tam bağımsızlık, bunun yanı sıra onun kadar önemli olanı, laiklik ilkesinde tanımını bulur. Bireyin ve toplumun inanç kategorileri karşısında bağımsız ve kayıtsız kalma özgürlüğünü betimler. İnanç türleri karşısında da tam bağımsız olabilmek. Laiklik ilkesi o nedenle, ekonomik ve siyasal bağımsızlığın öteki boyutudur. Kemalist ideolojiyi doğru anlamanın ön koşuludur. Birey neye inanıp neye inanmamakta mutlak özgür kalabilirse, kendisinin gelişmesine o denli fazla katkıda bulunabilir.

Kemalist ideolojinin önümüzdeki yıllarda en çok tartışılacak niteliğinin sol siyasete ne ölçüde açık olduğu sorusunda yoğunlaşacaktır. Cumhuriyetin başlangıç yıllarından daha çok, Kemalist ideolojiyi sol düşün sisteminin alt yapısı olarak algılama olanakları doğmuştur. Bir zamanlar İngiltere'de İşçi Partisi Genel Sekreterinin de belirttiği gibi "Marksizmin demokrasiye ve demokrasinin marksizme gereksinimi" varsa, Kemalizmin de sol ideolojiye ve sol ideolojinin de Türkiye gerçeğinde Kemalizme gereksinimi var.

CHP'nin yeni oluşumunda bakışlar bu nokta üzerinde yoğunlaşmalı ve parti programı kimsenin inanmadığı basma kalıp sözlerden arındırmalıdır. Nasıl. Bir bakıma şöyle:

1. CHP'nin yeni öğretisinde devletçilik ilkesinin sadece Kamu İktisadi Teşekküllerine sahip çıkmak biçiminde tek boyutuyla algılanması yanlış olacaktır. KiT'leri devlet kapitalizmin temsilcileri olmaktan uzaklaştırmadıkça. Devlet savurganlığının odak noktası olmaktan ve gizli işsizliğin yığmak yerleri durumuna gelmekten kurtanlmadıkça. Devletin üretim araçlarına sahip olmasını öngören devletçilik ilkesi, özel sektör geliştikçe, üretim alanından devletin uzaklaşması biçiminde değil, tesine özel sektörün kâr amacına yönelik olması karşısında toplum yarar ölçütünü kullanması biçimine algılamak gerekecektir. Kâr amacını, toplumsal yarar ve katma değer ölçütüyle dengelemek devletin görevi olmalıdır.

2. Devletçi ve halkçı niteliğiyle, Kemalist ideoloji, sola açık olan nesnelliğe sahiptir. O nesnellik, solu sadece toplumsal haklar demetine sahip çıkmak, o haklardan yana tavır koymak değil, onun yanısıra halkın üretim ve yönetim kararlarına katılmasını kurumlaştırmak demektir aynı zamanda. Böylesi kurumlaşmanın ilk adımı, planlı ekonomi siyasetinde ortaya konabilir.

3. Mustafa Kemal Atatürk'ün bir gerçeği yakaladığını artık görmemiz gerekir. O da Osman

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail