Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 28 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


MÜDAFAA-I HUKUK KURULTAYINDAN ARTA KALAN

Ali Nejat Ölçen

1. Kurultayın genel niteliği.

20-21 Mart 1999 günleri arası Antalya'da yapılan "Müdafaa-i Hukuk" kurultayı'nm içten ve dıştan kuşatılmış Türkiye'yi esenliğe kavuşturmak için, bundan 75 yıl önceki gibi kurtuluş yıllarına ilişkin, kararlar alınacağı umuduna kapılmıştık. Aynı adlı dergiyi 8 aydan bu yana yayımlayan grubun böylesi bir kurultayı düzenlemelerinin amacı her halde, yurtsever ve ülkenin tam bağımsızlığından ve çağdaşlaşmasından yana aydınlar arasındaki dağınıklığı gidermek, düşün ve devinim birlikteliğini sağlamak, Cumhuriyetin içine sürüklendiği bunalımdan kurtuluşun ilkelerini saptamak olmalıydı. Kurultayı düzenleyen grup elbette bunu amaçlamışlardı. Ama acaba bu amaç ne ölçüde gerçekleşti. Bir araya gelenler aralarındaki düşün ve yorum farklılıklarını giderebildiler ve ülkenin kurtuluşuna ilişkin gerçekçi öneriler üzerinde düşün birliğine vardılar mı yoksa birbirlerinden daha da koparak mı ayrıldılar?

Antalya'da düzenlenen "Müdafaa-i Hukuk" kurultayı eğer paneller dizisi olarak düzenlenmese ve temel sorunlar katılımcıların görüş ve tartışmasına sunularak karar haline dönüştürülse ve sonuç bildirgesi bu kararları kamuoyuna yansıtmayı amaç alsaydı (ki kurultay sözcüğünün anlamıdır bu) çok daha başarılı olabilirdi. Oysa programda betimlenen;

1.Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu tehditlerin ve tehlikelerin saptanması,
2.Bunlara karşı hangi ana ilkeler temelinde en geniş toplumsal görüş ve işbirliğinin sağlanması,
3. Birleşip bütünleşmenin örgütlenme modeli,4.
Toplumda ulusal, laik ve antiemperyalist bilincin gelişip yaygınlaşması için, yapılması gerekenler,

iki günde 6 panel ve 27 konuşucu tarafından, dinleyici ve katılımcılara aktarılınca, toplantının "kurultay" olma niteliği ortadan kalkmış oldu.

Üniversite öğretim üyesi ağırlıklı paneller dizisini içeren ama adı kurultay olan ve iki gün süren toplantı o yüzden, bilgilenme niteliğinden karar alma niteliğine dönüşemedi.. Zaten ikinci günün sonunda sonuç bildirgesi olarak Dr. Alev Coşkun tarafından okunan metin, görüşmeye ve tartışmaya açılmadığı için de toplantının ortak görüşü olma niteliğini edinemedi. Paneller dizisinde sunulan tebliğlerin coşkulu, içtenlikli ve gerçekçi olanların sayısı ise çok azdı.

İzmir ADD Şube Başkanı Metin Aydoğan, Müdafaa-i Hukuk Dergisinin yönetim kurulu üyesi Emin Değer ile Mimar Sinan Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu adma konuşan Kerem Ediz'in tebliğleri toplantıya coşku kazandırdı ve ülkenin içinde bulunduğu gerçekleri içtenlikli ve gerçekçilik çizgisinde bir kez daha gözler önüne serdi. Bu üç tebliğ ile yetinilseydi, toplantı daha da yararlı olur ve ülke sorunlarının özü, sözcük yığınları arasında kaybolup gitmezdi, üstelik alınacak karaların neler olması gerektiği daha belirginleşirdi.

İki panel arası yarım saat içine sığdırılan ve katılımcıların beş dakikayla sınırlandırılan konuşmaları da monolog olma niteliğinden kurtulamadı ve tebliğ sahiplerinin düşünceleri üzerinde tartışma olanağı sağlanamadı. Bu durumda toplantı, ne kurultay ve ne de paneller dizisi niteliğini kazanmadığı için belki de ona "sempozyum" demek daha doğru olacaktır.

Sempozyumun temel özelliği hemen tüm konuşucu ve tebliğ sahiplerinin "Türkiye'deki durumdan yakınmaları" biçiminde ortaya çıktı ve çözüm önerileri kimseyi ve bir ölçüde toplantıyı düzenleyenleri de ilgilendirmedi. Üstelik, kim durumu daha iyi dramatize edebilmişse o daha çok alkış topladı. Duygusallığı aşıp, o toplantı, Türkiye'nin umutsuzluğuna ve mutsuzluğuna ışık tutan ve umutları çoğaltıp birbirine bağlayan, çözümsel ilkeleri açığa çıkaran bir sesleniş getirmeliydi. Belki de tüm Türkiye bunu bekliyordu. Ama sorunlar, aydın bilgiçliğinin, içinde eriyip gitti.

Yakınmaların odak noktası Türkiyenin içten ve dıştan emperyalizmin yeni bir saldırısına uğradığı, ulus devletini yıkmanın amaç alındığı ve Mondoros And-laşmasının yeniden yaşanıldığı bir sürecin başlatıldığı düşüncesinde yoğunlaşmıştı. Bu görünüm gerçeği yansıtabilir ama böylesi bir durum söz konusu ise, birileri çıkıp "Ey aydınlar, siz yakınmakla mı yetineceksiniz" diye sormalıdır. Biz şimdi bu soruyu hem onlara hem kendimize soruyoruz. Yakınmak çözüm değil diye düşünüyoruz. Oysa o toplantı ne yazık ki birleştirici ve bütünleştirici olmadı ve zaman zaman "Solda Güçbirliği" girişimcileriyle "Müdafaa-i Hukuk" dergisinin yayımcı grubu arasında tartışmaların doğuşuna neden oldu. Kemalizm sola açık mı kapalı mı tartışması da bunun sonucunda gündeme dışardan giriverdi.

2. Kurultayda kimi konuşmalar

Prof.Dr. Suna Kili, Kemalizm'i daha çok romantik yaklaşım içinde betimlemeye çalıştı. Ona göre;

Kemalizm maddeci değildir, zengine karşı değil ama zengini sevmiyor da değil, mazlum ülkeleri kucaklayan hümanist Ur görüştür. Kemalizm, hiç bir düşünceyi kalıp olarak almaz, irdeler, anlamaya çalışır ve yurt gerçekleriyle bağdaşıyorsa kabul eder. O yüzden küreselleşme, Kemalizm ile bağdaşamaz. Küreselleşme, ulus devletini ortadan kaldırmak ister, onun için Kemalist düşünceyi engel kabul eder, içerdeki küreselleşme yandaşları, Cumhuriyet.'i numaralamaya girişmiştir. Ilımlı islamcılar ve ikinci Cumhuriyetçiler, küreselleşme yandaşları ile dirsek te-masındadırlar. Açık Ucuz Pazar, tüketim toplumu, ulus bilincinin yok edilmesi, sermayenin ülkeye istediği gibi girip çıkması, amacındadır küreselleşme. Kemalizm ise gerçekçi ve ulusaldır. Evrensel çağrısı da var: Az gelişmiş ülkeler kendi tarihsel ve nesnel kaynaklarını kullanarak çağdaşlaşabilirler. Kemalizm, insanı meta olarak görmediği için evrenseldir. Literatürde:

Küreselleşme en iyi bir sistemdir ve ulus devlet tarihten silinmiştir

Küreselleşmeye karşı yakınılmakta ama çözüm üretilmemekte,

Küreselleşmede ulus devleti yeniden yapılanmalıdır. Bu savı ileri sürenler ulus devletini yadsımıyor ama yeniden yapılanması gerektiğini ileri sürüyorlar.

Oysa demokrasi, kapitalizmin tehdidi altındadır. Ve çözüm kamu ve özel sektörü dengeli biçimde bir araya getiren karma ekonomidir. Güçlü kamu sektörünün modası geçmemiştir. Güçlü bir kamu sektörü, güçlü bir devlet, ancak güçlü bir özel sektörü dengeleyebilir. ' Prof. Kili'nin bu betimlemesiyle Mustafa Kemal'in po-zitivist olduğunu kasıtladı mı bilmiyoruz ama, Aydınlanma 1923 Dergisi adına konuşucu olan Genç Yaltırak, felsefeye oldukça merak salmış olmalı ki konuşmasına "Mustafa Kemal bir positivist değildir" savıyla başladı:

Çünkü pozitivist akılcıdır, akılda ise bilim yoktur. Eğer öyle olsaydı, Mustafa Kemal bilim en hakiki mürşit demez, akıl en hakiki mürşit derdi. Pozitivizmin zihinsel baskıcılığı Mustafa Kemal'de yoktur. Aksi halde Mustafa Kemal, yüzyıla taşınamazdı. Neden Mustafa Kemal sermayeye karşıdır. Uluslararası sermaye ABD'ye de karşıdır. Kanada'ya da karşıdır.

Prof. Kili, Genç Yaltırık'a yanıt vermediği için Mustafa Kemal'in pozitivist olup olmadığını anlamaktan yoksun kaldık! Bu genç, konuşmasından sonra, bir başka genç arkadaşımız İstanbul Teknik Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu adına Alper Duran'dan Mustafa Kemal Atatürk'ün determinist olmadığı savını da işittik. Çünkü determinizm gurupladırıcı imiş! Doğal olarak determinizmi ve pozitivizmi yadsıyarak akıl kullanmadan nasıl bilim yapılacağını da anlayamadık doğrusu. An-siklopedistler, olguculuğu yani pozitivizmi"; deney konusu edilecek olgulardan edinilen bilginin en sağlam bilimsel bilgi olduğunu" acaba boşuna mı söylemişler. Neyse konumuz bu değil.

Sorumluluk almak gereksinimi duyan genç arkadaşlarımıza verilen yanıtlar ise bizce anlamsızdı. Çünkü onları aramızda görmek, onlara danışmak onlarla birlikte olmak biçimindeki yanıtların ne denli yapay olduğu açıktır. Önemli olan gençlerle kucaklaşmak değil, karar ve yönetim aşamasında gençlerin sorumluluk taşıyacağı kurumları oluşturmaktır. Onları ülke yönetimine hazırlayan kurumlarda yetişmelerine katkıda bulunabilmektir. Verilen yanıtlarda böylesi bir yaklaşımı göremedik.

Bu yetmiyormuş gibi, asıl anlamadığımız, Müdafaa-i Hukuk Kurultayında, Prof.Dr. Onur Bilge'nin, Emanuel Kant adındaki felsefeciden uzun uzadıya söz etmesidir. Tebliğinden "Aydınlanmanın bağımlılıktan kurtulma" olduğunu öğrendik. Meğer Emanuel Kant böyle düşünüyormuş. Böyle düşünüyorsa doğru düşünüyordur! Bağımlılık, ya korkaklıktan ya da tembellikten kaynaklanıyormuş. Aklı özgürce kullanmak imiş bağımsızlık. Atatürk döneminde İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, "Dinler vicdanlarda kalmalıdır" demiş o yüzden. Emanuel Kant'a göre de din adamı sadece dini öğretmeli başka bir şeye karışmamalıymış. Ne var ki Kraldan sert tepki görünce Kant ta korkuya kapılmış ve düşün düzeyindeki özgürlüğünü yitirmeye razı olmuş. Dine karşı tavır almaktan vazgeçmiş. Müdafaa-i Hukuk kurultayında bunları öğrenerek bilgi dağarcığımız biraz olsun genişledi!

Ama ne de olsa duymak istediğimiz sözleri Mimar Sinan Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu adına konuşan (öğrenci olduğunu sandığımız) Kerem Ediz'den işittik:

Küresel emperyalizm (ulus devletinden çok) Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkma amacındadır. Ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini yıkmanın, Kemalizm'i yıkmaktan geçeceğinin bilincindedir. Çünkü emperyalizmin, Türkiye Cumhuriyetiyle kapanmamış hesabı vardır. Uluslar arası tekelci sermaye bu hesabı kapatmak istiyor. Bizlere düşen görev, ana ilkeleri saptamak ve genellik içinde örgütlenmek güvenilir olmaktır... Eğer bu kurultay bir şeyleri değiştirmek için yapılıyorsa, gençlik olarak sonuna kadar yanınızdayız. Gençliğe güvenilmezse bu ülkede hiçbir değişiklik gerçekleşemez. Kemalizm aynı zamanda örgütlenmemizin temeli olmalıdır. Sınıf mücadelesinden değil, birleşmeden yana olmalıyız. Az gelişmiş ülkelerin kurtuluşu için üçüncü bir yoldur Kemalizm. Onun bu seslenişine yine gençlerin bulunduğu sıralardan bir başka ses yükseldi:

Bizlere Kemalizm'i öğretmediler.. Prof. Kili ayağa kalkarak kürsüye doğru yaklaştı ve Bu konuda kitap ta yazdık, her halde okumadınız. Gencin yanıtı anlamlıydı:

O kitabı biliyoruz, okuduk.

Belki de Kemalizm'i övmekle onu anlatmak arasındaki farkı söylemekteydi genç adam. Kemalizm'i anlatmak demek onu siyasal, yönetsel, hukuksal ilkeleri ve planlı büyüme süreci içinde ekonomisiyle bir bütün olarak anlamak demektir. O'nu böylesi bütünsellik içinde bir anlatan ortaya çıkacaktır elbet ve belki de Osmanlı tarihini Hammer'den öğrendiğimiz gibi, günün birinde gerçek Mustafa Kemal'i bir yabancı araştırmacıdan öğreneceğiz.

Kerim Ediz'i bir kez daha kutlamak istiyoruz. Küresel emperyalizmin Türkiye Cumhuriyetine karşı olduğunu söylediği için. Kurultayın ana konusu bu olmalı ve buna karşı tezi türetmeliydi. Tıpkı Mustafa Kemal'in Amasya Genelgesi gibi. Ayrıntıya sapmadan ve yakınmaya kaçmadan. En olumsuz koşullarda bile Mustafa Kemal Atatürk'ün bir kez olsun yakındığı görülmüş müdür. Umutsuzluğa kapılmış mıdır?

Hayır, strateji üretmiştir. Dağınık güçleri bir amaç çevresinde bir araya getirmeyi başarmıştır. En son çareye değin kimseyi dışlamadan. Oysa Antalya'da düzenlenen toplantıda kimi düşünceler karşısında tedirginlik duyulduğunu hem de, Müdafaa-i Hukuk'un aynı zamanda "Hukuk-u Müdafaa" da demek olduğu unutularak.

3. Müdafaa-i Hukuk aynı zamanda Hukuk-u Müdafaa'dır.

Toplantının ilk gününün dördüncüsü olan son paneline Prof.Dr. Coşkun Özdemir yetişememiş ve ikinci gün öğleden sonra saat 16'da başlayıp sadece 30 dakika sürecek olan "serbest tartışma" bölümünde konuşma isteğinde bulunmuştu. O tartışma bölümünü Prof. Tahir Hatipoğlu yönetiyordu. Konuşmak isteyenlerin adlarını yazmış ve sırayla söz vereceğini söyleyerek Prof. Öz-demir'i kürsüye davet etmişti. İşte ne olduysa o zaman oldu ve toplantının düzenleyicisi olan Prof.Dr. Çetin Yetkin ayağa kalkarak Prof. Özdemir'in konuşmaması gerektiğini ve ona söz vermenin yanlış olduğunu söyledi. Tebliğini sunacak ise dün gelip sunmalıydı. Şimdi o hakkını yitirmişti, artık tebliğ falan sunamazdı. Kürsüden inmeliydi.

Prof. Hatipoğlu, haklı olarak:

-Divanbaşkam olarak Sayın Prof. Özdemir'e söz verdim. onu kürsüden indirmenin gerekçesini....

Herhalde anlayamadım diyecekti ama Prof. Yetkin'in onu dinlemeye niyeti yoktu. Prof. Özdemir kürsüden inmeli, konuşmamalıydı. Prof. Özdemir'in nöroloji uzmanı olduğu için olanları biraz da gülümseyerek izlediğine tanık oluyorduk. Tebliğimi daha önce sizlere gönderdim, beğendiğinizi söylemiştiniz, diyordu. Zaten şimdi tebliğimi sunacak değilim. Serbest Tartışma bölümünde söz istedim, konuşmakla yetineceğim vb. meramını anlatmaya çalışıyordu ama Prof. Yetkin konuşma hakkını Prof. Öz-demir'e çok görmekte ısrarlı idi:

Coşkun Özdemir emri vaki yaparak konuşmakta israr ediyorsa, bu toplantıyı düzenleyen kişi olarak durumu protesto ediyor ve Kurultayı terk ediyorum, dedi ve salonu terk etti. İlk kez bir toplantıyı düzenleyen kişi kendi toplantısını terk ediyordu hem de Kemalizm'e çok gereksinim duyduğumuz bir sırada.

Doğal olarak Prof. Özdemir, beş dakikalık konuşma hakkını kullandı.

Belki de Prof. Yetkin'in tepkisi Prof.Özdemir'in Sol Güçbirliğinin savunucularından oluşu ve Müdafaa-i Hukuk yazarlarının bu girişime tepki duymalarından kaynaklanıyordu. Ama aynı grupta yer alan Prof. Nejat Kay maz da Solda Güçbirliği devinimine katılanlar arasında değil miydi. Prof. Yetkin, sunuş konuşmasında aramızda her düşünceden aydın ve Kemalist ilkeleri benimseyenler yer alabilir dememiş miydi. Hatta yayımladıkları dergiye dindar olan kişilerin de yazı yazdıklarını sözlerine ek lememiş miydi. Kendisinin sosyalist olduğu halde bu ha reketin içinde yer aldığını vurgulamamış mıydı. O halde Prof. Özdemir'in konuşmasına madem karşı çıkacaktı, niçin ona bu toplantıda katılımcı ve konuşucu olarak yer vermişti? Aydınlarımız hangi eğitim ve kültür düzeyinde olursa olsun birbirleriyle anlaşmazlık konuları keşfetmekte çok başarılı olmakta ve birleşmenin değil ayrışmanın öncülüğünü yapmaktadırlar. Türkiye İşçi Partisi de bu yüzden çözüldü ve Anayasa Mahkemesinin kararından kendisini kurtaramadı. 1980'den sonra kurulan ve pek çok başarılı devinime imza atan Yeşiller Partisi de bu nedenle dağıldı.

Prof. Özdemir kürsüde çok yanlış şeyler söyleyebilir ve hatta Müdafaa-i Hukuk'u yadsıyan konuşma da yapabilirdi. Bir an için bunun böyle olduğunu varsayalım, Prof. Çetin Yetkin'den beklenen onu kürsüden indirmek değil tersine konuşmasını sabırla dinlemek ve gereken yanıtları vermekti. Oysa öyle yapmadı ve Mustafa Kemal Atatürk'ün bağışlayamayacağı bir davranış sergiledi. Türkiye Sorunları kitap dizimizin bu sayısında, "T.B.M.M. Gizli Celselerinde Mustafa Kemal" başlıklı yazımızı inceleyen okuyucularımız göreceklerdir ki O:

Fikir ceryanlan cebir ve şiddet ve kuvvetle red edilemez. Bilakis takviye edilir, Buna karşı en müessir (etkili) çare, gelen cereyanı fikriyeye, mukabil cereyanı vermek, fikre fikir ile mukabele etmektir.

Prof. Çetin Yetkin'in bu sözlerden alacağı dersler olmalıdır sanıyoruz. İçten ve dıştan ülkenin kuşatıldığı gerçeği karşısında ne yapılmasını saptayan düşünce çevresinde bütünleşmeyi sağlayan bir toplantıda o toplantıyı düzenleyen kişiden böylesi bir tepki gelmiş olduğu için konuya önem veriyor ve Müdafaa-i Hukuk'un kimsenin tekelinde olmadığı savının zihinlere yer-leşmesinin yararlı olacağını düşünüyoruz.

4. Hukuk-u Müdafaa da Müdafaa-i Hukuk'un temeli olmalı. .

Bu iki kavram ne denli bir birini bütünlerse demokratik hak ve özgürlükler soyut kavramlar olmaktan çıkar yaşamsal nitelik kazanır. Özellikle kuşatılmış Türkiye'yi kurtarma savıyla ortaya çıkanlar bu temel ilkeye bir başka özen göstermek zorundadır.

Toplantının açış konuşmasının ADD Genel Başkanı Anayasa Mahkemesi'nin eski başkanı Sayın Yekta Güngör Özden'in yapacağı programda yazılıydı. Kendisi Antalya'ya gelemediği için toplantının açış konuşmasını emekli Orgeneral Kemal Yavuz yaptılar. Kısa ve çok belirgin saydam ve de yürekli bir konuşmaydı. Bir bakıma toplantının amacını vurgulamıştı. Ama acaba bu denli çok konuşucunun yer aldığı toplantı, düşünceleri bir birine yaklaştırır mı yoksa tersine uzaklaştırır mı kuşkusu doğrusu bir çoğumuzun zihnini kurcalıyordu. Eğer toplantının adı ve içeriği "Müdafaa-i Hukuk" olmasaydı/bir bakıma böylesi bir titizlik zihinleri kurcalamayabilirdi. Ama toplantının adı büyük idi ve yaratılmak istenen kanı ya da izlenim, o toplantının 1920'lerdeki halk örgütlenmesinin bir benzerine doğru atılacak adımı çağ-rıştırmalıydı. Ama toplantı salonunda niye halktan hiç kimse yoktu? Niye halk dışlanmış ve beyaz yakalılar salonu doldurarak birbirlerine bildiklerini anlatmaya koyulmuştu? Neyse konumuz bu değil. Yine de iyi ki 250 kişi bir araya geldi de iki gün boyunca bildiklerini yine bir birlerinden dinlemiş oldular. Ama gönül isterdi ki aynı sabrı ve hoşgörüyü toplantıyı düzenlemiş olanlar da özümsemiş olsalardı.

Eğer öyle olsaydı Prof.Dr. Nejat Kaymaz, söz isteyip, gereği yokken kürsüye çıkar ve ADD Genel Başkanı Sayın Yekta Güngör Özden'in içeriğini bilmediğimiz toplantıya gönderdiği yazılı açıklama metninden sadece bir tümceyi okuyarak:

Bu sözler açış konuşmasını yazan Anayasa Mahkemesi eski Başkanının, karan sizlere bırakıyorum dermiydi?...

Sayın Özden'in katılamadığı için gönderdiği açış konuşması metnin de sadece o tümce mi var.:

"Dün Maocu olan, bugün Atatürkçülüğe soyunmuş görünüp te ayrımcı tezlerini gerçek dışı savlarla sürdürüyorsa, yai da Apo'cu olabilir".

Bu tümceyi eleştirmek ayrı bu tümcedeki düşünceyi paylaşmamak ayrı bir konu, ama yazarı olmaksızın metnin içinden bu tümceyi ayırarak okumanın ne anlamı olabilir. Oysa Sayın Özden'in konuşma metninde bir önerisi var. Şöyle:

İlkede, temelde, özde anlaşanların birliktelikleri önemlidir. Birbirimize, bilenlere değil, karşıdakiler e, bilmeyenlere anlatıp çoğalmak gerekir. 1019'la 1999'u karşılaştırıp ayrılıklar saptanarak kişisel ve kurumsal bağlamda neler yapılması gerektiği belirlenmelidir.

Şimdi sormak gerekir. Toplantıda birliktelik sağlanarak neler yapılması gerektiği saptandı mı? Bu soruya olumlu yanıt verebilecek miyiz?.

5. Toplantı nasıl verimli olabilirdi?

Toplantının yakınma toplantısı eski deyimiyle "ağlama duvarı" olmaktan kurtarılması için toplantıyı düzenleyici grup, sorunun özünü betimleyen bir metin ile ortaya çıkmalıydı. Tüm konuşmalar bu metin çevresinde oluşabilir ve sonuç bildirgesi tümün katılımıyla ortak düşünceyi yansıtır ve öylelikle örgütlenmenin ilk adımı atılmış olurdu. Sy.Celil Gürkan'm da belirttiği gibi "Sonuç bildirgesi çok önemli" idi. Ama ikinci günün şort saatine on dakika kala sonuç bildirgesi adıyla bir metin okundu ve o metin bilinenlerin bir kez daha yi-nelenmesiniden başka bir şey değildi. Yine Celil Gür-kan'm belitttiği gibi:

İşe başlamadan önce birleşme ve bütünleşmeden söz etmek yanlış olacaktır. Bu girişimi ipotek altına almamak gerekir. Kiminle niye ve nasıl birleşeceğimiz de belirsiz. Zamanı gelince güçlü kartlarla görüşme masasına oturmak gerekir. Amacın etkinliği, saygınlığı, tutarlılığı, popülaritesi ve haklılığı, kartın gücünü betimler, İvedili ve özden yoksun birleşme önerileri geçerli değildir.

Toplantıda aydınların ülke sorunları çevresinde bir araya getirdikleri farklı grupların birleşmesinin nasıl yararlı olacağını belirtmek istemişti bu konuşmasıyla Sayın Celil Gürkan.

Fakat her halde toplantının özünü oluşturan temel sorunlardan:
1. Küresel emperyalizm ile ulus devletinin yok edilmesi süreci,
2. Türkiye Cumhuriyeti Devletinin içten ve dıştan kuşatılarak bölünüp, parçalanması tehlikesi,
3. O yüzden Kemalist düşünce ve ilke ile devrimlerinin geçersizleşmesinin sağlanmak istenmesi ve
4.Emperyalizmim denetiminde ve güdümünde Anadolu'da daha küçük ve tam bağımlı uydu bir Türkiye devletinin oluşturulması,öylelikle Mondoros andlaşmasıyla betimlenen ve Sevr ile sonuçlanan paylaşımın gerçekleşmesi, süreçleri toplantıda dile getirildi ama nasıl karşı konulacağının ilkeleri gündeme giremedi. Toplantının panel ya da sempozyum niteliği buna engel oldu da denebilir.

Aslında ayrıntıya girilmiş oldu. Belki de en verimli yaklaşım, ulus devletinin yok edilmesi değil Kerem Ediz'in belirttiği gibi "T.C. Devleti"nin yok edilmesi saldırısı karşısında olduğumuz toplantının özünü oluşturmalıydı. T.C. Devletinin ortadan kaldırılmasıyla, Doğu ile Batı arasında bir önemli coğrafya bölgesini denetim altına almak kolaylaşacak, bunun yanı sıra bunun kadar önemli olanın, T.C. Devleti'nin tarihsel kültürü, insan gücü potansiyeli ve Kemalist ideolojisiyle mazlum ülkelerin yeni dünya düzeninin güler yüzlü emperyalizmine karşı örgütlenmesini sağlaması olasılığı ortadan kaldırılacaktır. Böyle bir devleti çökertmek için senaryosu yazılan etnik savaşım, şeriatı uyarma ve güncelleştirme türü tuzaklarını üstesinden Türkiye gelebildiği içindir ki, bu kez Osmanlı'ya karşı uygulanan uzun erimli bir başka program gündeme konuldu:

• Ağır dış borç yükü altına alınması,
• Kronik bütçe açığı,
• Aşırı enflasyon,
• Yerli paranın değer yitirmesi ve tercih edilir ol maktan çıkarılması,
• Serbest piyasa ekonomisi ile yabancı sermayenin giriş-çıkış özgürlüğü,
• Yurt içinde Ermeni-PKK-Şeriat sorunları yaratılarakkaynakların üretimden uzaklaştırılması vb...

Tüm bunlar 1920'lerde yürürlüğe konulan politikaların güncelleştirilen versiyonlarıdır.

Toplantıda Cumhuriyeti yıkmanın aşırı enflasyon ve kronik açık veren bütçelerle daha da kolaylaşacağını ileri süren Dr. Aytekin Ertuğrul'un tebliğ ise, kimsenin ilgisini ne yazık ki çekmedi. Arı bir dille konuyu dramatize etmeden sunduğu için olacak.

Toplantı neredeyse kimin daha fazla Kemalist olduğunun tartışmasına dönüşecekti. Kemalizm sola açık mı kapalı mı tartışmasının yanı sıra. Prof. Kili, Kemalizm ne sola ve ne de sağa açık değildir diyerek şimdilik bu önemli sorunun gündem dışına itilmesini sağladı ama kanımızca bu sorundan kurtulmanın olanağı yoktur ve Kemalizm'in, sosyalist sistemin alt yapısını oluşturup oluşturmadığı bir gün tartışma konusu olacaktır.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail