Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 28 Geri Tavsiye Et Yazdır


EMPERYALİZM ve TÜRKİYE

Metin Aydoğan

Atatürkçü Düşünce Derneği İzmir Şubesi Başkanı Metin Aydoğan, Antalya'da Müdafaa-i Hukuk toplantısına önemli bir bölümünü aşağıya aktardığımız tebliği ile katıldı. Değerli araştırma sonucu olan bu tebliğini Türkiye Sorunları kitap dizimizde yayımlamamıza izin verdiği için kendisine teşekkür ediyoruz. Şunu da belirtmeliyiz ki, toplantıya katılanlar arasında tebliğini broşür halinde bastırarak katılımcılara dağıtan ve böylece kendisini dinlememizi kolaylaştıran kişi sadece Sayın Metin Aydoğan idi. Onu ayrıca kutlamayı da görev biliyoruz.

Almanya Dışişleri Bakanı Hans Dietrich Genscher, Almanya'nın önemli gazetelerinden Süddeutsche Zeitung'a 1992 yılında verdiği demeçte; "Biz Yugoslavya'da yeni bir model oluşturduk, Türkler de Kürtlerle, buna benzer bir model üzerinde anlaşmalıdırlar" diyordu .1 Aynı gazete altı yıl sonra 19 Ocak 1998 günü, VVolfgang Koydl imzasıyla yayınladığı başyazıda Türkiye hakkında şunları açıklıyordu: "On yıl içinde, Türklerin komşusu olan üç güçlü politik sistem battı ve sessiz sedasız yok oldu. Bu sistemler, en az Türkler'in kendi Kemalist modelleri kadar dayanıklı inşa edilmiş görünüyorlardı. İran'da Şah monarşisi, Sovyetler Birliği'nin Folitbüro Komünizmi ve Yugoslavya'daki federatif Balkan deneyimi. Rahatsız edici olan, her üç devlet de Türkiye Cumhuriyeti ile paralellikler gösteriyor. Hepsi de dinsel veya etnik çelişmeler yüzünden yıkıldılar. Üstelik Türkiye'de her ikisi de var: Politik İslam ve Güneydoğu'daki Kürtlerin ayaklanması... Lenin'in devleti 73 yaşına basmıştı; Güney Slavlannki 74 yaşındaydı. Atatürk'ün Cumhuriyet'i bu yıl hayli kritik 75. yaşına geldı.2

İleri sürülen görüşler, sıradan gazete yorumları değil, Batı devletlerinin günümüzdeki Ortadoğu ve Türkiye politikalarının temel eksenidir. İran ve Irak'ın denetim dışı kalmasının sıkıntısını yaşayan Avrupa ve ABD, oluşumunu sağladığı Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu sorunlarını, küresel bir boyutta tutmanın çabası içindedirler. Ortadoğu'daki petrol çıkarlarıyla sınırlı kalmayan uygulamalar, dünyaya egemen kılınmak istenen yeni düzen ideolojisinin, politik sonuçlarıdır. Avrupa Parlamentosu'nun, Türkiye'ye yaptığı Kıbrıs ve Güneydoğu önerileri, Fransa Parlamentosu Ermeni soykırımı kararı, Barzani ve Talabani ile "bölgesel bir yönetim birimi olarak Kürt Federe Devletinin" kurulmasına yönelik Washington toplantısı, "sürgündeki Kürt parlamentosu toplantıları", İtalya'nın Apo tavrı vb. bu çerçevede değerlendirilmelidir. Batılılar somut bir hedefe yönelmedikçe, bu tür politik davranışlar içine girmezler.

ABD Savunma Bakanı McNamara 1967 yılında Temsilciler Meclisi Dış İşler Komitesi'nde şöyle diyordu:

... Ortadoğu, taşıdığı stratejik önem nedeniyle, Birleşik Devletler açısından önemlidir. Bu bölge siyasi, askeri ve ekonomik çıkarlarımızın birleştiği kavşaktır ve Ortadoğu Petrolü, Batı için yaşamsal önemdedir.3

Bu önem, aradan geçen otuz yıla karşın değerim yi-tirmemiş, aksine arttırmıştır. Anavatanında yaşadığı kronik, ekonomik ve sosyal sorunlar, alım gücü düşen dünya pazarları, üretimsizlik ve muazzam dış borç yüküyle ABD artık, rakipsiz bir süper güç olmaktan çıkmak üzere. Eskinin "uysal" müttefikleri; özellikle Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra kararlı ve güçlü ekonomik rakipler haline geldiler. Dünyanın her yerinde olduğu gibi, Ortadoğu'da da Amerikalılar artık yalnız değiller. Avrupalılar, özellikle de Almanlar yüzyıllık rüyalarının peşine yeniden düşerek bölge siyasetinde aktif olarak yer alıyorlar. Ortadoğu ile ilgilenmeyen gelişmiş ülke yok gibi. Hemen hepsi, bölge ülkeleri üzerinde ayrılıkçı baskıyı, ABD ile birlikte yürütüyor ancak artık herkesin bölgeye yönelik kendi politikası var.

Batılı büyük devletlerin Türkiye üzerinde kararlılıkla birleştikleri tek nokta, Lozan'a karşıtlıktır. Okullarında Türkiye'yi Sevr haritalarıyla okutuyorlar. Türkiye içinde kendilerine Sevr'ci müttefikler yaratmış durumdalar. Yüzyıla girerken sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde "yeni Sevr" anlaşmaları yapıldı. Yapılmaya devam ediliyor. Sevr mantığının yeniden popüler hale getirilip güncelleştirilmesi nedensiz değil. Emperyalizmi anlatan eski bir öykü bu. Ancak Türkiye'nin bu öyküdeki yeri çok farklı. Türkler yalnızca 1920 Sevr'ini yırtmakla kalmadılar, sonraki bütün Sevr'lere karşı çıkan bir devrimi gerçekleştirdiler. Bu nedenhe hiç 'affedilmediler'. Amerikalı Senatör Upshow 1927 yılında Senato'da yaptığı konuşmada şunları söylüyordu:

"Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, Müthiş İvan kadar sefil ve ka-fataslan piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatörün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk zaferi dediler. 4

Amerikalı senatörün düşünceleri yalnızca eskiye ait çarpık görüşler değildir. Benzer söylemler bugün, üslûpta değişiklik yapılarak yoğun bir biçimde tekrar edilmeye başlandı. Almanya'da yayın yapan 390 bin trajlı Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesinde yer alan Wolfgang Günter Lerch imzalı yorumda şunlar söyleniyor:

Kürt sorunun kökeninde,Birinci Dünya Savaşı bittiminde çizilen Ortadoğu haritasının adaletsizliği vardır. Kriz ve çatışmanın kökü,Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmanının ardından oluşturulan yeni hukuki statü yatıyor... Kürtler arzularını Lozan'da Türk ulusçuları önünde gerçekleştiremediler. 4a

CIA eski Ortadoğu Direktörü ve Ulusal İstihbarat Konseyi Başkan Yardımcısı Graham Fuller şöyle söylüyor:

Kemalizm bitti; Dünyadaki bütün liderler gibi o da sonsuza dek yaşayacak bir ürün veremedi. Oysa İncil ve Kur'an hâlâ veriyor. Bu nedenle, kendisine entellektüel güven duyan Türkiye, İslam'ın günlük yaşamdaki yerini almasını yeniden düşünmelidir.. 5

400 bin trajlı Münih gazetesi Stuttgarter Zeitung yazarı Adrian Zeilcke gazetenin 9 Ocak 1998 günlü baskısında Türkiye'ye akıl verip adeta tehdit ediyor:

Türkiye, Kürtlerin azınlık haklarını kabul etmeli ve sorunu politik olarak çözmelidir... Ankara bunu kendisi yapmazsa Birinci Dünya Savaşı sonunda Türkiye, Irak ve Suriye arasında paylaştırılan Kürt sorununa çözüm bulmak için uluslararası baskı artacaktır.6

Baskılar gerçekten artmaktadır. Baskıcı anlayışın en çarpıcı ve kaba örneğini Amerikalı bir milletvekilinin sözlerinde buluyoruz. ABD Kongresi'nde Şubat 1999'da bir konuşma yapan Kaliforniya eyaleti milletvekili Brad Sherman, Türkiye'nin Güneydoğu Bölgesi'nden 'Kürdistan' diye söz ederek; buradaki sivil ölümlerin, Ko-sova'dakinden çok daha fazla olduğunu ileri sürmüş ve

Kürt azınlığa' karşı girişilen şiddet hareketinin önlenmesi için, "baskıcı Türk rejimine karşı, NATO üyesi olmasına bakılmaksızın, ABD'nin askeri güç kullanarak devreye girmesini" istemiştir. 7

Emperyalist devletlerin Ortadoğu'da etkinlik sağlaması için feodal gerilik içindeki Kürt aşiretlerini kul-, lanmaları ve bunu dış politikaların bir parçası haline getirmeleri yeni bir olgu değildir. İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral Sir A.Calthorpe, 1919 sonlarında, Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a gönderdiği gizli raporda şöyle diyordu:

Binbaşı Noel (Kürtleri kışkırtmaya çalışan İngiliz ajanı), Kürt şefleriyle görüş birliğine varırsa, bundan büyük faydalar sağlayacağını söylüyor... Kürtler henüz Mustafa Kemal'e karşı ayaklanmadılar ama Noel, bunu başaracağından emin. 8

İlk Kürt ayaklanması, İzmir'in işgalinden 4 gün, Mustafa Kemal'in Samsun'a çıkışından bir hafta önce, 11 Mayıs 1919'da meydana geldi. Midyat'ın güneyindeki aşiretlerin reisi olan Ali Batı, bir Kürdistan kurmak amacıyla, Mardin, Savur, Cizre, Nusaybin bölgesinde ayaklandı. Ankara Hükümeti'nin kurulmasından sonra bu tür ayaklanmalar arka arkaya ortaya çıkmaya başladı. 6 Mart 1921 günü Başlayan Koçgiri ayaklanması, Yunanlıların Bur-sa'dan saldırıya geçmelerinden iki hafta önce ortaya çıktı. 7 Ağustos 1924'de başlayan Nasturi ayaklanması, İngiltere'nin Musul sorununun ele alınması için, Milletler, Cemiyetine başvurmasından bir gün önce başlamıştı. 1925'deki Şeyh Sait ayaklanmasının zamanlaması da, Milletler Cemiyeti Araştırma Komisyonu çalışmalarıyla bağlantılıydı.

1925 yılında, Bağdat'daki Fransız Yüksek Komiserliği, Paris'e gönderdiği gizli raporda şunları yazıyordu:

Şeyh Sait ayaklanması kendiliğinden birdenbire ortaya çıkmadı. Bu bölgede ortaya çıkan olaylar, İngilizlerin uğradıkları yenilgiden sonra hiç affetmedikleri Mustafa Kemal'e ve Ankara'daki Meclise karşı yürüttükleri siyasetin bir parçasıdır. Kürt ayaklanması bundan daha iyi koşullarda patlak veremezdi. Ayaklanma, Türklerin Musul üzerindeki iddialarını araştıran komisyonda, Türklerin kendi topraklarındaki Kürtler arasında bile huzuru sağlayamayacağını gösterecekti .9

ABD'nin İstanbul Yüksek Komiseri Amiral Bristol ise, Washington'a gönderdiği 20 Şubat 1922 tarihli raporunda şunları yazıyordu:

... Şimdi Kürdistan, Mezopotamya'nın ünlü petrol yatakları nedeniyle yabancı entrikalar başladığı için kuşkusuz ciddi sorunlar yaratabilecektir. İngilizler herhalde Kürdistan'ı denetim altına almak için, Kürtleri Türklere karşı kullanmak isteyecektir. Batıdaki savaş Türklerin lehine biterse, Türkler yetenekli komutanları vasıtasıyla Kürt sorununa son verebilir. İngilizler kuşkusuz bu durumu bilmektedirler. Gene de Kürt sorunu ile meşgul olduğu sürece, Mustafa Kemal'in Musul'a el koyamayacağını düşünmektedirler. Dolayısıyla Kürt-çülük hareketini desteklemektedirler. 10

Batılı devletlerin Kürt politikalarında bugün, stratejik anlamda bir değişiklik bulunmuyor. Bölgede, güçlü bağımsız bir ülke istemiyorlar ve sosyal gerilik içindeki yerel unsurları bu amaç için kullanıyorlar. Hükümet yetkililerinin ağızlarından düşürmedikleri "insan hakları", "demokrasi" gibi kavramların elbette hiç bir değeri yok. Washington ya da Avrupa başkentlerinden yapılan ve inandırıcılığı olmayan bu tür açıklamalar ilkel propaganda sözlerinden ileri gidemiyor. ABD, Teksas'm bağımsızlığı için mücadele eden örgütün lideri Richard McLoren'e 99 yıl hapis cezası verdi. IRA'nm siyasal kanadını oluşturan yasal partinin İngiltere'de televizyonlara çıkması yasak...

İngiltere Büyükelçiliği Müsteşarı Holer, 27 Ağustos 1919 günü Londra'ya gönderdiği gizli raporda:

Kürt sorununa verdiğimiz önem Mezopotamya bakımındandır. Kürtlerin durumları beni hiç ilgilendirmez,11 diyordu.

Bu yaklaşım, batılıların iş birlikçilerine karşı uyguladıkları geleneksel ortak davranış biçimidir. Dün, Irak'ta Berzenci, Türkiye'de Şeyh Sait nasıl kullanıldıysa aynı ülkelerde bugün, Barzani-Talabani ve Apo öyle kullanılıyor. 1930'larda İngilizler Mahmut Berzenci'yi, kullandıktan sonra nasıl terkettilerse, bugün aynı şeyi ABD Apo'ya yapıyor.

Batılılar, Türkiye'ye karşı sadece Kürtleri kullanmadılar. Sömürgecilikten edindikleri deneyimlere dayalı olarak; tutucu geleneklerden, dinsel ve mezhepsel inançlardan ve her türlü sosyal gerilikten yararlandılar. Yüzyılın başlarında Almanya, Türkiye üzerindeki etkisini arttırmak için İslam dinini yoğun olarak kullandı. Osmanlı topraklarındaki cami ve pazar yerlerinde; Alman İmparatoru Wilhelm'in gizlice İslam dinini seçtiği, kılık değiştirerek Mekke'ye hacca gittiğini ve ismini, "Hacı Wilhelm Muhammet" olarak değiştirdiğine dair söylentiler yayıldı. Almanlara yakın bir takım "din bilginleri", Kur'an'da Wilhelm'in, müminleri kafir boyunduruğundan kurtarmak için, Allah tarafından görevlendirildiğini gösteren esrarengiz ayetler bile bulmaktaydılar.12

Anadolu'da 1919-1938 yılları arasında 12 Kürt ayaklanması ortaya çıkarken, sadece Kurtuluş Savaşı içinde, irili ufaklı ve büyük çoğunluğu dış kaynaklı ve din motifli, 60 gerici ayaklanma meydana geldi. İngiltere'nin İstanbul Büyükelçiliği'nde Türkiye uzmanı olarak görev yapan baştercüman Ryan, 23 Eylül 1920 tarihli gizli raporunda; "... Millicileri ezmek için iç ayaklanmalara güvenilmesi gerektiğini" bildiriyordu.13 Nitekim, İstanbul'daki Şeyh-ül İslam, Kuvva-ı Milliyecilerin din düşmanı olduklarını ve öldürülmeleri gerektiğine dair fetvalar yayınlıyor ve bu fetvalar Anadolu'ya, İngiliz ve Yunan uçaklarıyla dağıtılıyordu. İngiliz torpidoları, konsoloslukları, Rum ve Ermeni örgütleri, Yunan Silahlı Kuvvetleri bu dağıtımda aktif görev alıyorlardı. Kürt, ayaklanmalarının büyük çoğunluğunda, paranın yanında dinsel kışkırtma kullanılmıştı. "Teali İslam" yani Müslümanlığı yükseltme adına taşıyan bir hocalar örgütü, yayınladığı bildirilerle, Yunan Ordusunun, hilafet ordusu sayılması gerektiğini ilan ediyordu. Hürriyet ve İtilaf kaynaklı İngiliz yanlısı işbirlikçi örgütler için, gerçek düşman; "bolşevik ve ittihatçı" saydıkları, Ke-malistlerdir. 15 Mayıs 1922'de 76 "aydın", İngiltere'nin İstanbul Yüksek Komiserliğine bir dilekçeyle başvurarak; "devletin silahlarını ele geçiren Ankara'daki cinayet şebekesinin yok edilmesini ve Anadolu'nun, insanlığa ve Allaha düşman bu ihtilalci şebekeden temizlenmesini" istediler.14 Üyeleri içinde İngiltere Büyükelçiliği Baştercümanı Ryan, istihbaratçı General De-edes, Rahip Frew, Damat Ferit, Ali Kemal, Hoca Vasfi ve Sait Molla gibi isimlerin bulunduğu İngiliz Muhipleri Cemiyeti, ellibin imzalı bir dilekçeyle İngiltere Büyükelçiliğine başvurarak, "Adalet ve insanlığın koruyucusu İngiltere ile dost olduklarını ve onun himayesini istediklerini" bildirdiler. Büyük paralar karşılığı, Ankara'ya karşı çeşitli eylemler içine girdiler. O günlerdeki İngiliz gazeteleri:

" İstanbul halkı, İstanbul'un İngiliz himaye ya da yönetimi altına girmesini istiyor. Bu amaçla bir dernek kurdular. Binlerce imzalı dilekçelerle her gün, elçiliğe başvuranlar görülmektedir" biçimindeki haberlerle çıktılar .15

İstanbul basını büyük bir çoğunlukla Anadolu'daki hareketin karşısında yer aldı. Bunların önemli bir bölümü, bu gün olduğu gibi, gizli ya da açık olarak işgalci devletlerden yana bir yayın politikası izledi. İşgal altındaki İstanbul'da her şeyi, para ve ihanet belirliyordu.

Günümüzdeki durum belki daha kötü. Sınırsız mali kaynaklar, yasal ya da yasal olmayan yollarla din motifli örgütlere akıtılıyor. Para ve uyuşturucu trafiği neredeyse açık biçimde ve bütün hızıyla işliyor. Çeteleşme önlenemiyor. Yolsuzlukların üzerine gidecek bir kurum yok. Şeriatçı örgütler büyük bir serbesti içinde rejime karşı örgütleniyorlar. Bu tür örgütlerin kurulup geliştirilmesinde konunun uzmanı yabancılar görev alıyor. Bunlara lojistik destek sağlanıyor. Sait Molla ve Ali Kemal'ler bugün Türkiye'de daha çoklar ve köşebaşlarını tutmuş durumdalar. Dinin özellikle az gelişmiş ülkelerde, politik araç olarak kullanılması, artık sadece hegemonya kurmanın basit bir aracı değil. Ulusal pazarlar yerine, yerel topluluklardan oluşan, küçük ve denetimsiz birimler oluşturulmaya çalışılıyor/Din ve mezhep ayrılıkları, bu tür yapıların oluşturulması için uygun bir ortam oluşturuyor. Bu nedenle dinsel ayrılıklar büyük devlet politikalarında, küresel ölçekli stratejik bir öneme sahip, ABD Temsilciler Meclisi, Mayıs 1998'de 41'e karşı 375 oyla kabul ettiği bir yasayla; dinsel inançlara baskı uygulayan, ülkelere yaptırım uygulanmasını kabul etti. Bu yasayla ABD; "Dünyanın çeşitli yerlerinde dini inançları nedeniyle bedensel ve ruhsal baskı gören insanların bulunduğu ülkelere karşı sessiz kalmayacağını" açıkladı. 16)ABD İstanbul Başkonsolosu Huggins, Türkiye Cumhuriyeti yasalarına göre, mahkum olmuş bir belediye başkanını, diplomatik geleneklere uygun düşmeyen bir biçimde ziyaret edip ona sahip çıkarak; "seçilmiş liderlerin, politik figürler olarak suçlara maruz kalmaları çok ciddi bir sorundur" diyor ve Türkiye'de yapılan eleştiriler üzerine ABD Dışişleri Bakanlığı iki gün sonra yaptığı açıklamayla, "Konsolosun görüşünü desteklediklerini" bildiriyor.

Küreselleşme ideologlarından John Naisbitt şöyle söylüyor:

"Büyük şirketlerin özerk ve küçük ünitelere bölünerek daha iyi çalışabileceklerini görüyoruz. Aynı durum, ülkeler için de geçerli. Eğer dünyayı tek pazarlı bir dünya haline getireceksek, parçaları küçük olmalı... Bin ülkelik bir dünya, ulus-devletin ötesine geçmeyi belirten bir mecaz... Evrenselleştikçe daha kabilesel davranıyoruz. Etnik köken, dil, kültür, din ve yerel inançlar giderek gelişiyor..." 17

Amerika'da yayınlanan New Perspectives Quarterly (NPQ) Dergisi; "Bundan sonraki dünya düzeninin en önemli yapı taşları, silahlı uluslar yerine, Global Ölçekli Şirketlere ev sahipliği yapan, teknolojik olarak gelişmiş şehir devletleri olacak" diyor.18 Nitekim son on yıl içinde 25 yeni devlet ortaya çıktı. Ayrılıkçı hareketler, yapay bir biçimde dünyanın her yerine yayılıyor. Ulus-devletler, genel, çok yönlü ve yoğun bir saldırıyla karşı karşıyalar. Ortadoğu, bu tür saldırıların merkez üssü durumunda, Amerikalı profesör Noam Chomsky "Kader Üçgeni" adlı yapıtında; geçerli olan dünya sisteminin iyi işleyebilmesi için, ulusçuluğun ve ulusal kimliklerin ortadan kaldırılması gerektiğini; bunu Ortadoğu'da gerçekleştimek için de, bölgenin Osmanlılaştırılmasının zorunlu olduğunu açıklıyor.19

Dünya ticaret ağı ve işleyişi, uluslararası şirketlerin isteklerine uygun düşen bir biçime, büyük oranda sokulmuş durumda. Bu konuda alınan yol, sarsıcı sonuçlarını vermeye başladı. Azgelişmiş ülkeler sürekli olarak yoksullaşıyor, ekonomik ve mali bunalımlar yayılıyor. Türkiye kendini bu girdaptan kurtaracak siyasi yöneticilere sahip değil. Türk devriminin hiçbir ilkesi uygulanmıyor ama herkes "Atatürkçü"... Üst düzey görevliler bile üniter devlet yapısına kıskançlıkla sahip çıkmaları gerekirken, federasyonculuktan, eyaletçilikten söz ediyorlar. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Türk İdareciler Derneği'nin 10 Ocak 1999 günü yapılan kutlama töreninde; "Bizim korkumuz, biz üniter bir devletiz, acaba üniter devlete zarar gelir mi diye biz eyalet sistemini düşünemiyoruz. Eyalet sistemini de düşünemediğimiz için merkeziyetçiliğe saplanmışız" diyor.(20)' Bir başka Cumhurbaşkanı Turgut Özal'da "federasyon ve yerel yönetimlere yetki devrinden" bahsediyordu. 21 Ocak 1998'de Türkiye'ye gelen ve bir dizi enerji anlaşmasına imza attıktan sonra, neşe içinde basına açıklama yapan ABD Ticaret Bakanı William Daley;

"Ankara'da müthiş görüşmeler yaptık. Son derece verimli iki buçuk gün geçirdik. Yasal engelleriniz nedeniyle özelleştirmeyi geciktiriyorsunuz... Uluslararası tahkim bütün ülkelerde uygulanıyor. Tahkimi getirmek için Anayasanızı değiştirin.." diyor.21

Anayasayı değiştirmeye gerek görmeyen 56. Hükümetin Başbakanı Bülent Ecevit tahkimin yap-işlet-devret için gerekli olduğunu açıklıyor. Uluslararası şirketler, koşullarını belirledikleri küresel pazarda, küçük alt birimler halinde örgütleniyorlar. Ana şirket - alt şirket - yavru şirket ilişkileriyle yatırımdan pazarlamaya, kâr transferinden vergilenmeye kadar her alanda, denetimsiz bir ortamda çalışmak istiyorlar. Gümrük uygulamaları, korumacılık, ulusal yasalar onları rahatsız ediyor. "Serbest piyasa ekonomisi" ya da "dünya ticaretinin serbestleştirilmesi" söy-lemleriyle, ulus-devlet karşıtlığında birleşiyorlar. "Kabile ekonomisi", "yeni-Osmancılık", "eyaletçilik", "yerel yönetimcilik" gibi tanımlamalarla devletsiz ve örgütsüz cemaat toplumları istiyorlar. Din, dil, yerel kültür, mezhep ve etnik köken gibi eskiye dayanan sosyal oluşumlar, bu nedenle ilgilerini çekiyor. Ulus-devletin yerine geçirmeye çalıştıkları yeni toplum biçiminin oluşturulmasında, bu öğelere aktif bir misyon yüklüyorlar. Ve bu politikayı yoğun olarak uyguladıkları ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türk-Kürt, Alevi-Sünni, İnanan-İnanmayan, Laik-Anti Laik, Sağ-Sol ayırımları planlı bir biçimde gündemde tutuluyor.

Endüstriyel üretimi düşük, ekonomik ve mali örgütlenmesi yetersiz gelişmekte olan ülkelerin, özellikle yabancı sermaye yatırımlarından vergi toplaması mümkün değildir. Uluslararası şirketler, uluslararası ticareti, şirket birimleri arasında mal ve sermaye aktarımı biçiminde yaparlar ve vergi ödemezler. Bu nedenle özellikle az gelişmiş ülkelerde, devletin ekonomik gücünü büyük oranda KİT'ler oluşturur. KİT yatırımlarının arttırılması ve bu yatırımların verimli bir işleyiş içinde geliştirilmesi, az gelişmiş ülkelerin kalkınabilmeleri için tek şanstır. Dünyada devletin belirleyiciliği ve desteği olmadan kal-kınabilmiş bir tek ülke yoktur. (sürecek) 20 Mart 1999.

Kaynakça:

1. "Bir Hürriyet Havarisinin Sabıka Dosyası" Yağmur Adsız, Boyut Kitapları, sf.161.
2. Süddeutsche Zeitung, 19 Ocak 1998 ak. "Türkiye Kritik Yaşta" Aydınlık, 25 Ocak 1998, sayı 549, sf.7.
3. "Hearing on the Foreign Asistance Act of 1967" Washington DC.
1967, sf.114, Harry Magdoff "Emperyalizm Çağı" Odak . Yayınları, No.4,1974, sf.153.
4. "Mustafa Kemal'i Affetmek" Halit Çelenk, Cumhuriyet, 28.04.1998.
4-a. "Wer wusste etwas wom Exodus der kurdischen [boat people]"
VVoltgang Günter Lerch, Frankfurter Allgemeine Zeitung, 06.01.1998.
5. Cumhuriyet, 26.02.1990.
6. "Aengste vor den Kürden" Adrian Zielcke, Stuttgarter Zeitung, 03.01.1998.
7. "Haksız Suçlama" Cumhuriyet, 12.02.1999.
8. "Kurtuluş Savaşı ile ilgili İngiliz Belgeleri" Ulubelen, sf.193, Özgün
Belge No: 678/541 ak., Uğur Mumcu "Kürt-İslam Ayaklanmaları" Tekin Yayıncılık, 19.Basım, 1995, sf.18-19.
9. "Fransız Dışişleri Bakanlığı Gizli Belgeleri" .Levant (1918-192) ,Kürdistan Euase Servisi, V.01.101. sf.21 vd. a.g.e., sf.97.
10. "VVebster'e Biographical Dictionary" sf.194 ak., a.g.e., sf.34.
11. "Kürt-İslam Ayaklanmaları" Uğur Mumcu, Tekin Yayıncılık, 19.Basım, 1995, sf.24.
12. "Bitmeyen Oyun" Peter Hopkirk, Sabah Kitapları, 1995, sf.3.
13. "Milli Kurtuluş Tarihi" Doğan Avcıoğlu, İstanbul Matbaası, 1973, l.Cilt, sf.151.
14. "İngiliz Belgeleriyle Sakarya'dan İzmir'e" Bilal N.Şimşir, sf.349-353
ve 396-398, ak. Doğan Avcıoğlu "Milli Kurtuluş Tarihi" İstanbul Matbaası, 1974, l.Cilt, sf.219-219.
15. "Nutuk 1" Atatürk, sf.292-299,ak. a.g.e., sf.222.
16. "Dinsel Hareketlere VVashington'dan Destek" Cumhuriyet, 16.05.1998.
17. "Global Pradoks" John Naisbitt, Sabah Yayınları, 1994, sf.14 ve 24.
18. "New Perspectives Quaterly (NPQ)" Cilt.2, Sayı.5, ak., Hıdır Göktaş - Metin Gölbay "Soğuk Savaştan Sıcak Barışa" Alan Yayıncılık, 1994, sf.4O.
19. "Yeni Dünya Düzeni" sf.25, Alternatif Üniversite Yayınlan, M.Emin Değer "Düşünce Özgürlüğü Çıkmazı" Tekin Yayınevi, l.Basım, 1995, sf.256.
20. Cumhuriyet, 11 Ocak 1999.
21. Cumhuriyet, 22 Ocak 1998.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail