Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 52 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


MUSTAFA KEMAL'İN SAMSUN'DAN SADARETE ve VAHİDEDDİN'E UYARILARI

T.B.M.M'nin açılışının ikinci günü. 24 Nisan 1920. Mustafa Kemal kürsüde. İstanbul'u neden terk ettiğini açıklıyor. Konuşmasına başlarken ilk tümcesi şöyledir:

Vicdanı millinin iradei aliyesine tabi olarak milleti, müstakbel vatanımızı masun görünceye kadar Dersaadet'i terk ettim.

Dikkat ediyor musunuz, bir devlet adamı vicdan kavramını ilk kez ulusallık niteliğiyle birlikte kullanıyor. Ulusal vicdan sözcüğünü kullanmış bir başka devlet adamı var mıdır bilemiyoruz. Milletin vicdanı demiyor: Milli vicdan diyor yani, vicdanın ulusallaşmasından söz ediyor.. Böylesi bir kavramı,ona yabancı kalan bugünün siyaset ve devlet adamlarına (!) ve MEDYA'nın kimi ünlü kişiliksiz kişilerine anımsatmak istiyoruz.


Karanlık dünyalarını ülkemizde yaşatmak için kullandıkları "vicdan özgürlüğü"nün anlamsız basmakalıp sözcük (slogan) olduğunu söyleyen ya da yazan bir kişiye rastlamadık. Özgür olmayan vicdan tasarlanabilir mi? Vicdan, özgürse vicdandır ve ona başkasının özgürlük bağışlamasına gereksinimi yoktur. Vicdan özgürlüğü sözcüğü, aslında laikliği yadsıma hakkının gerekçesi olarak kullanılmak isteniyor.

O tarihsel konuşmasında Mustafa Kemal'i, vicdana aynı zamanda ulusallığı ekleyen kişi olarak görüyoruz.. Vicdanı milli gereği İstanbul'u terk etmiştir. Konuşmasını şöyle sürdürür:

İlk düşündüğüm, memleketimizde asayişin istikrarına kendi vesaitimizle (araçlarımızla) muktedir bulunduğumuzu görmek oldu...27 Mayıs sene 1335 (1919) "Türkiye Havas Reuther"namında, İtilaf Devletlerinin tesis ettikleri ajans, malum olduğu üzere inikad eden (toplanan) Şurayi Saltanat (Padişahın başkanlığında devlet ileri gelenlerinin oluşturduğu meclis) hakkında tafsilatla (ayrıntılarıyla) "Heyeti umumiyenin fikri, Türkiye'nin Düveli Muazzamadan birinin muzaheretini (koruyuculuğunu) temin merkezindedir" kaydını neşr ve tamim etmiştir..Bunun üzerine makamı sadarete berveçhi ati maruzatta bulundum ve keyfiyetten haberdar eyledim:

Makamı Celil-i Sadareti Uzmaya.

27 Mayıs sene 1335 (1919) tarihli, Türkiye, Havas Reuther ajansının Şurayı Saltanatta heyeti umumiyenin fikri "Türkiye'nin tamamiyeti mülkiyesini (varlığının bütünlüğünü) muhafaza şartıyla Düveli Muazzamadan birinin müzaheretini temin merkezinde olduğu kayıt ve ihbar ediyordu. Şurayı Saltanat müzakeratını (görüşmelerini) aynen neşreden 27 Mayıs 1335 tarihli İstanbul gazetelerinin tavzihatına (açıklamalarına) nazaran yalnız Sadık Beyin ifadei tahririyesinde (yazılı açıklamasında) İngiltere himayesinin teklif olunduğu ve bunun heyeti umumiyenin fikri olduğu anlaşılıyor. Ajans ile gazetelerin neşriyatı arasındaki tezat bazı taraflarca nazarı dikkatı calip (kimilerin ilgisini çekerek) ve ajansın tahrifi hakikat selahiyetine cüreti cayi sual görülmüştür. (gerçeği çarpıtma yetkisi soru sorulacak nokta olarak görülmüştür) İçinde bulunduğumuz hassas devirde artık her hakikatı kemaliyle müdrik ve bütün avaki
bi meşumeye karşı en son fedakarlığı göze alarak muhafazai istiklaliyeti milliyedir.
(tüm uğursuz sonuçlara karşı en son özveriyi göze alarak ulusal özgürlüğü korumanın bilincinde olmaktır)
Azim (büyük)
olan milletin mazharı sükunet ve teslimiyet olması merkezi hilafet ve saltanatta vasıl olacak işaratı sahiha ve samimiye
ye vabeste olduğu kanaatindeyim
(büyük ulusun huzura ulaşmasının teslimi hilafet ve saltanat merkezindeki doğru ve içtenlikli işaretlere bağlı olduğu kanısındayım)
Vicdanı milli
yeyi temsil etmeyen ihbarat
(haberler, bildiriler) , şayanı endişe akisler tevlit edeceği cihetle bu bapta tenvir ve irşad buyrulmaklığımı hassaten istirham eylerim.

Üçüncü Ordu Müfettişi ve
Fahri Yaveri Hazreti Şehriyari
M.Kemal.


Mustafa Kemal Atatürk'ün, Saraya ve Sadarete, gerçek kurtuluş kaynağının ulus olduğuna ilişkin kararını, devletin kuralları içinde kalarak açık ve kesin bir dille bildirdiğini görüyoruz. O sıralarda Sadrazam damat Ferit Paşa, İtilaf Devletleri tarafından Paris'e çağrılır. Burada "davet edilir" sözcüğünü kullanmıyoruz. Mustafa Kemal o günkü celsede (24 Nisan 1920) olayı şöyle yorumlayacaktır:

Ferit Paşanın riyaseti altında giden heyete milletin itimadı taallük etmedi, ben de şahsen milletin bu musib (yanılmayan) şüphesine iştirak ettim. Bu pek nazik zamanda idi ki Harbiye Nazırından atideki telgrafı aldım:

"Maiyeti alinizdeki istimbotlardan biriyle hemen buraya teşrifiniz rica olunur.
8 Haziran,Sene 1335 (1919)
Harbiye Nazırı Şevket Turgud.

Bu davetin mana ve mahiyeti (içeriği) ni anlayamadım. Erkanı Harbiyei Umumiye Reisi olan Cevat Paşadan sordum: Aldığım cevapta "Kıymetli bir generalin, Anadolu'da seyahati efkarı umumiyeye iyi tesir yapmayacağı cihetle İngilizlerin beni talep eylediği" bildiriliyordu.

Zatı akdesi (kutsal) hazreti Padişahiye şu maruzatta bulundum.

"Mabeyni Hümayun Cenabı Melükane Başkitabeti Celilesi vasıtasıyla atebei Hümayunu Cenabı Padişahiye . (Saray'da büyük Hükümdara yaraşır yüksek yazmanlık aracılığıyla yüce Padişahlık katına)

Büyük milletin ve mukaddes hilafetin imadı sahih ve yeganesi (hilafetin gerçek ve yegane direği) bulunan Hümayunlarını Cenabı Hak masunu afat buyursun. (afetlerden korusun) Şevket Penahım! Memleketin uğradığı afatı tazyik ve tehlike-i inkisam ( afetin baskısı ve parçalanma sakıncası) karşısında ancak Zatı Hümayunları başta olmak üzere, milli ve mukaddes bir kudretin sayhai mevcudiyeti ,(ulusal ve kutsal bir gücün varoluşu) vatanı ve istiklali devlet ve milleti ve hanedanı celilüşşanınızın ( şan ve şerefi yüksek) altı buçuk asırlık mübeccel tarihini kurtarabilir. Her tarafta bu içtihat ve kanaat yektadır. En son Huzuru Şahanelerinde şeref müsüle mahzar buyrulduğumda İzmir vakai müellimesinden pek mahsun olan kalbi hümayunlarının bu noktai necata ait ilhamatı bu anda hafızai arayı intibahımdır. ( acı veren İzmir olayından mahzun olan kalbinizin kurtuluş noktasına ilişkin ilhamı belleğimdedir).
Bu ilhamatı izah etmek isterim. İstanbul'dan en son mürafakat edeceğim (ayrılacağım) gün şeref müsüle nail olmuştum. (onurlandırılmak şerefine ulaştırılmıştım) Bu esnada Zatı Hazreti Padişahı, Boğaziçinde bulunan İngiliz zırhlılarının Saraya müteveccih olan toplarını göstererek, görüyorsun dedi (niz) ben artık memleket ve milleti nasıl kurtarmak lazım geleceğini tasavvurda tereddüte duçar oluyorum ve ellerini kaldırarak millet mütenebbih ve müteyekkız olur, bu vaziyet-i elimden (bu acı veren durumdan) gerek beni ve gerekse kendisini tahlis eder buyurmuşlardı. Binaenaleyh, maruzatımda arz etmek istediğim bu ifadei hümayunlarıdır...İstanbul muhitinin tefessühe müsait (kokuşmuşluğa elverişli) ahlakı ve bundan istifadeyi bilen ecnebiler, devlet ve milletin imhası ve devlet ve millete ve Padişaha hizmet kabiliyetinde olanların ortadan kaldırılması için pek ileri gitmek cüretini gösteriyorlar. İşte vicdanı milliyedeki intibahatı ciddiyeyi (ciddi izlenimleri) ve tecelliyatı cedideyi ( yeni oluşumları) menfaatı istilacuyanelerine münafi ( işgaldeki çıkarlarına aykırı) gören İngilizler ve vatanın zararına da olsa İngilizlere mümaşatı ( yanaşmayı) meslek edinen zayıf seciyeliler bu kere acizlerini bil iğfal İstanbul'a celbe teşebbüs ediyorlar. Hakanı Celilüşşanına, milletine, vatanına sadık ve bu uğurda ölümleri ( dikkat ediniz ölümü değil ölümleri diyor) istihkar ile meluf kulları ( küçümsemeye kendini alıştırmış) gibi bir kumandandan elbette hukuku saltanatı hümayunlarının ve milletin beka ve mevcudiyetinin düşmanı olanlara mümaşaatkarlık (yakınlık) beklenemezdi. Binaenaleyh abdi memlukları ( kulları) Malta'ya gitmek en hafif olarak hali atalete mahkum edilmek ( görevden uzaklaştırılmak ) gibi ihtimaller karşısında bırakıldım ve bittabi buna muvafakatte (razı olmakta) mazurum ve eğer icbar edilirsem memuriyeti acizanemden istifa ederek kemaken Anadolu'da ve sinei millette kalacağım ve vazaifi vataniyeme bu kere daha sarih hatvelerle (atılımlarla) devam edeceğim. Ta ki millet mahzarı istiklal ve saltanat ve hilafeti muazzamayı hümayunları masunu indiras (yokolmaktan kurtulmuş) olsun.

Ulusun kendisini kendi gücüyle kurtaracağına olan inancıyla Mustafa Kemal Atatürk'ün Padişah Vahidettin'e gönderdiği bu yazı, hiçbir olumlu etki uyandırmamış olmalı ki, 24 Haziran 1920 günü Dahiliye Nazırı Ali Kemal'den bir tamim gelir . O tamim, Osmanlı devletinin varoluşunu İşgalci devletlerin insafına nasıl terk ettiğinin belgesidir. İçişler Bakanı Ali Kemal o tamiminde şunları yazmaktaydı:

Hakşikenane ve gasıbane ve gaddarane işgallerden ne derece müteessir olursa olsun Hükümet, ne Yunanistan ve ne de kimse ile bu esnada harb ve darbe tutuşamaz. Paristeki konferansa giden murahhaslarımızın şimdiye kadar eczayı asliyei (en küçük parçasıyla) vatanı kurtaracaklarına ümüdimiz günden güne artmaktadır. Esbabı müdafaa hazırlayanları men ediniz, haklarında insafsızca davranınız. Bunlar eski düşmanlarımızdır. İşleri bozulmaktayken yeniden düzelmesine meydan vermeyin ( mırıltılar, alçak sesleri)..

Mustafa Kemal, 27 Haziran 1919'da Sıvasa geldiği zaman İçişleri Bakanı Ali Kemalin şifreli tamimiyle İngiltere'nin olağanüstü yetkili temsilcisinin isteği üzerine görevden azl edildiğini öğrenir. İngiltere'nin buyruğuna girmekte sakınca görmeyen Dahiliye Nazırı Ali Kemal'e Mustafa Kemal'in gönderdiği yanıt ta bir o kadar ilgi çekicidir: Çünkü kendisini göreve atayan Harbiye Nezareti olduğuna göre Dahiliye Vekilinin kendisini görevden almaya yetkili olmadığını bildirir. 28 Haziran 1919 'da hemen bir gün sonra Harbiye Nezaretine ve Sadarete şifreli telgrafla gönderdiği yanıt şöyledir.

Ali Kemal Beyin bu gizli neşir ve tamiminin ne gibi mülahazatı sakime (hastalıklı düşünce)
tahtında cereyan ettiği ve rüesayı devlet arasında tefrika ve memlekette kanunsuzluk, inzibatsızlık ve bin netice millet arasında anarşi tevlidine saik olan bir zihniyetin ne kadar hatarnak (sakıncalı) olduğunu varestei arz görüyorum.

Yanıt gelmez. Mustafa Kemal'in görüldüğü yerde tutuklanıp öldürülmesine ilişkin fetva yayımlanır.

Padişah Vahidettin, kendisinin vatana ihanet etmediğini sonradan yazmış olsa bile, o dönemde vatana ihanet eden sadece kendisi değildi ki, başkanlığını üstlendiği Şurayı Saltanat üyeleri, damat Ferit ve kabinesindeki nazırlar ve daha binlercesi...

Mustafa Kemal Atatürk, Nutkunda 1919 yılındaki durumu şöyle özetler:

Millet ve ordu, padişah ve hilafetin hıyanetinden haberdar olmadığı gibi o makama ve o makamda bulunana karşı asırların kökleştirdiği dini ve an'anevi rabıtalarla (geleneksel bağlarla) muti ve sadık. Millet ve ordu çarei halas düşünürken bu mevrus (kalıtsal) itiyadın sevkiyle, kendinden evvel makamı muaallayı hilafet ve saltanatın halas ve masuniyetini (yüce hilafet ve saltanatın kurtuluş ve korunmasını) düşünüyor. Halife ve padişahsız halasın manasını anlamak istidadında (yeteneğinde) değil. Bu akideye muhalif rey ve içtihat izhar edeceklerin vay haline! Derhal dinsiz,vatansız, hain ve merdut (red edilmiş) olur.

Diğer mühim bir noktayı da ifade etmek lazımdır. Çarei halas ararken, İngiltere, Fransa, İtalya gibi düveli muazzamayı gücendirmemek esas telakki olunmakta idi. Bu devletlerden biriyle dahi başa çıkılamayacağı fikri hemen bütün dimağları işgal etmişti.

Bugünkü devlet mantığı da ABD'yi ve AB'yi gücendirmemeyi amaçlamış değil mi? Onlar bizleri gücendirseler ve askerlerimizin başına çuval geçirseler bile.Mustafa Kemal'in Cumhuriyetinin ihanetler arasından süzülerek geldiğini görüyor ve bugün de ihanetler arasından gene süzülerek çıkacağına inanıyoruz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail