Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 26 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


HUKUSUZ DEVLET; DEVLETSİZ HUKUK
ÖZDEŞLİĞİ

Ali Nejat Ölçen

Türkiye'nin bugünkü bunalımını iki temel sorun içinde özetleyebiliriz. Bunlardan birisi "devletsiz ekonomi - ekonomisiz devlet" özdeşliği ise ötekisi de "devletsiz hukuka neden olan hukuksuz devlet" olgusudur. Bu yazıda sadece "hukuksuz devlet - devletsiz hukuk" özdeşliğini tartışmaya açmak istiyorum.

Hukuksuz devlet olabilir mi sorusu akla gelecektir bu deyimden ötürü. Devletin hukuksuz olmaması gerçeğinin kuramsal bir tanım olduğunu düşünmek gerekse de, Türkiye'de yaşayan herkes hukuksuz devletin de varolduğunu ister istemez kabul edecektir. Türkiye hukuksuz devlet olgusunu ortaya çıkaran ülkelerden belki de ilki değil ama, ne var ki, hukuksuzluğu kurallaştıran ve kurumlaştıran bir ülke varsa o kesinkes Türkiye'den başka bir ülke değildir. Çünkü hukuk nasıl tanımlanırsa tanımlansın, aslında bir yönetim ya da iktidar sorunudur. Eğer bu düşün biçimi doğruysa o zaman hukukun hangi katmanlardan yana oluştuğu sorusu akla gelir. Halktan yana mı, emekten, emekçiden yana mı, sermayeden ya da soylulardan yana mı gibi. Oysa Türkiye'de hukukun kimden yana olduğu belli değil.

Hukukun oluşumu ve işleyişi, sermayeden yana olabilir ve öylesi bir hukuk bile hukukun var oluşunun kanıtıdır.

Şimdi acaba Türkiye'de hukukun oluşumu ve işleyişinin hangi katmandan.yana olduğunu belirgin biçimde ileri sürmek olanaklı mıdır? Bu soruya yanıt verilemez. Niçin yanıt verilemez? Devletin belirli bir hukuk anlayışı yoktur da onun için. Yasalar halkın yarayı için çıkarılıyormuş sanılır, oysa halkın zararınadır ve halka mutluluk değil, mutsuzluk getirir. Halkın yararına olduğuna ilişkin pek çok sav yasanın gerekçesinde yazılı olduğu halde, tersine o yasadan büyük . sermaye yararlanır. Örnekler çoğaltılabilir. Bir avuç Antep fıstığı çalan çocuk 9 yıl hapse mahkum olurken, milyarlarca TL'yi zimmetine geçirenlerden hesap sorulamaz. Bakkal dükkanı ne kadar vergi ödediğini belirten kartı daracık dükkanının görünen yerine asmak zorundadır ama holdinglerin vergilerinin açıklanmasının yasalara aykırı olup olmadığı devletin ileri gelenleri tarafından tartışılır. Ve o holdingler vergilerini, belirten çizelgeleri nereye asacaklarını bilemezler.

Hukuksuz ya da hukukun dışına kaydırılmış bir devleti acaba hukuk devleti haline getirmek olanaklı mıdır, sanmıyoruz... Hukuksuz devlet, er geç devletsiz hukuku oluşturacağı için olanaksızdır. Kimileri devletsiz hukuka kayıt dışı devlet diyor. Biz de bu sözcüğü kullanıyoruz. Ama o kayıt dışı devlet, aslında devletsiz hukuk kuramının somutlaşmış biçimidir. Eğer bir devlet hukuksuzluğu hu-kuklaştırmış ise, devletsiz hukuka kapıları açmış olur. Basit bir örnek, çek mafyalarının türemesidir. Eğer çek ödenmesi hukukun elinde yıllar sürüyorsa, çeteler bu ödemeyi kendi usulünce kısa sürede çözecektir elbet. Devlet hukuka sahip çıksa çek mafyası, yani devletsiz hukuk ortaya çıkar mı? Türkiye'nin gündemini son bir aydır uğraştıran Çakıcı olayı, hukuksuz devletin yerine geçen devletsiz hukukun en belirgin göstergesidir. Hatta bu konuda şu teori (kuram) bile ileri sürülebilir: Hukuksuz devlet ile devletsiz hukuk iç içedir ve birbirinin doğurganıdır, birinin özdeşi. Biri var olmadan öteki var olamaz. Birbirlerini yapılandırırlar çünkü.

Ekonomisi, siyaseti ve tüm olumsuzlukları ile sorunların kaynağında hukuksuz devlet, devletsiz hukuk ikilemi yatmaktadır. Bu ikilem, iç içe birbirine bitişik ise, acaba daha önce de öylemiydi? Hemen yanıt vermek olanaklıdır. Hayır. Daha önce böyle değildi ve böyle olamazdı. Mustafa Kemal Atatürk'ün kurumları henüz çökertilmemişti. Kamu sektörü ile özel sektörün akrabalığı doğmamıştı. Sermayenin kâr tutkusu toplumun değer yargılarını çökertecek düzeye ulaşmamıştı. Ve Türkiye; "din, siyaset, ticaret" üçgeni içine girmemişti. Kamusal yarar kavramı yok edilmemiş ve devletin hukuk dişiliğinin belirtileri, 1980 öncesi ortaya çıkmıştı ama, karşısında güçlü, halktan yana bir muhalefet vardı. Üretimsiz tüketim, emeksiz kazanç ortamı yaratılmamıştı. Enflasyon azgınlaşmamış ve yoksul kitlelerden varlıklı kesime kaynak aktarmanm aracı haline dönüşmemişti. Lise de felsefe derslerinin okutulmasından vazgeçilmemişti ve matematik kitaplarının sayfaları arasında Kur'an'dan ayetlere yer verilmemişti. Milliyetçilikle ümmetçilik birbirine katışmamıştı. Tarikatlar hortlamamış, çıkar ve seks aracına dönüşmemişti. Aksak ta işlese sürenin uzamasından yakınsak ta, eninde sonunda hakimin haklı, haksızın haksız olduğu ortaya çıkıyordu. Şimdiki gibi haksızın haklı, namussuzun namuslu sayıldığı bir anlayış biçimi belirmemişti. Parlamentoya halkın temsilcilerinin girmesinin önündeki engeller bu günkü gibi aşılamaz değildi. Parti liderlerinin yarattığı despotizm bu denli umursamazlığa kapılarını henüz açmamıştı. Hukuktan yana işleyen hukuk vardı. Bugün öyle mi? Hukuk hukuszuluğun kaynağı olmaya başlamıştır. O yüzden Türkiye'nin bugünkü sorunlar yumağının içinde hukuksuz devleti ve onun ürünü olan devletsiz hukuku görmekteyiz.

Devleti hukukun içine çekmek ve hukuku adaletle kaynaştırmak nasıl olanaklıdır sorusu bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin çözüm aramak zorunda olduğu temel sorudur. Bu sorunun yanıtı bulununcaya değin zihinleri kurcalaması ve kitleleri devinime geçirmesi gereken sorudur bu. Ekonomiyi de düzlüğe çıkaracak çareler bu sorunun yanıtından çıkacaktır. İç barış ve çetelerin çökertilmesi, hatta PKK müsibeti bile çözümünü bu sorunun yanıtında bulacaktır.

Hukuksuz devleti devletsiz hukuktan ayırıp koparacak olan çözümün özünü "adalet" kavramında bulabiliriz. Devlet adaletten ayrılmıştır. Türkiye de ve bireyler de adalete sırtını dönmüştür. Oysa adaletin ve adalet duygusunun örselendiği toplumlarda, hukuk daima güçlüden yana işler. Güçlüyü güçsüze eşit duruma getirecek olan adalettir ve adalet sadece devletin temeli değil fakat aynı zamanda devlet te adaletin temeli olmalıdır. Oysa bugün Türkiye'de ne adalet devletin temeli ve ne de devlet adaletin temeli olmak işlevini yerine getirememekte.

Mustafa Kemal Atatürk'ün hazırlattığı 1930 İktisat Programının 3'üncü maddesini bugün her zamankinden daha çok anımsamak ve o madde ile nasıl bir adalet kavramının bundan 68 yıl önce betimlendiğini yeniden belleğimize yerleştirmeliyiz. 3'üncü madde bugünün devlet bunalımının nereden kaynaklandığını bizlere anımsatacak ve çözüme nasıl yakınlaşılacağını öğretecek niteliktedir. Şöyledir 1930 İktisat Programının 3'üncü maddesi:

Adalet, devletin bütün hayat ve faaliyet şubelerinde olduğu kadar ve bilhassa, iktisadi hayat ve faaliyetin de temelidir. En iyi kanunlar ve adil hakimler, iktisadi teşebbüs ve inkişafın başlıca muhafızı ve müşevvikidir...
En iyi yasalar ve en iyi yargıçlar nasıl olmalıdır? Ekonomik girişim ve gelişmeyi özendirici, koruyucu olmalıdır. Vicdanı ile cüzdanı arasında sıkıştığı Yargıtay Başkanınca açıklanan yargıçların, ekonomik girişimin koruyucusu ve özendiricisi olması olanaklı mıdır? Yukarıya aktardığımız ilke, hukuk devletinin özüdür. Ve bu öz, aslında adaletin devlete ve devletin adalete temel olması ilkelerini bir bütün olarak betimlemektedir. Hukuksuz devlet ile devletsiz hukuk olgusuna geçerli çözümü de içermektedir aynı zamanda. Eğer bir ülkede adil yasalar ve iyi yargıçlar ekonomik girişim ve büyümeyi özendirici ve koruyucu olsa, çek mafyaları türer mi ve Çatlılar ve Çakıcılar ortaya çıkabilir mi? Mustafa Kemal Atatürk'ün yapılandırmaya çalıştığı ülke insanı, bu günlerin çirkinliklerine tanık olur muydu?

Anayasa'da sosyal hukuk deyimine rastlıyoruz. Bir Anayasa bu denli içtenliksiz ve bu denli gerçek dışı olabilir mi? O Anayasa ki, Sultan Hamit'in 1877 tarihli Anayasanın da gerisine düşürüldü. O Kanunu Esasi'nin konut dokunulmazlığıyla ilgili maddesi şöyledir:

Memalik-i Osmaniyede herkesin mesken ve menzili taarruzdan masundur. Kanunun tayin ettiği ahvalden hiç bir sebeple Hükümet tarafından cebren hiç kimsenin mesken ve menziline girilemez .

Yİ Eylül 1980 Askeri darbesinin ürünü olan 82 Anayasasında ise 21'inci madde ile konut dokunulmazlığı dokunulur hale getirilmişti. Şöyle:

.. kanunla yetkili kılınan merciin emri bulunmadıkça, kimsenin konutuna girilemez, arama yapılamaz .

Kanunun gösterdiği merciler ise, iktidarın emr-i kumandasındaki vali ya da emniyet müdürü. Öyleyse rahatça her konuta prototip bir emir ile girilebilir. Valiler tarafından kimi güvenlik görevlilerine gerekince arama yapacakları konutun bulunduğu yerin adı boş bırakılarak "açık bono" biçiminde yazılı arama emri verilmektedir. Anayasanın bu ikircikli maddesi görüşülürken, maddeyi savunmak amacıyla darbenin uygulayıcısı Kenan Evren basına açıklama yapmış,

Konuta anarşist gireceğine devletin polisi girsin , diyebilmişti.Bu mantık hukuksuz devlete kapıların açılmasının başlangıcı oldu. Onu izleyen dönemde bir başbakanın bir kez Anayasanın delinmesinin sakıncalı olmayacağını söylemesi de belleklerimizden silinmiş değil.

Baskın yaparak ilgili merciin konutu aranmakla nasıl yetkilendiğine ilişkin bir örneği 28.4.1989 günü saat 09.30'da Halkevi Genel Merkezinin Cihan Sokak'taki bürosuna yapılan polis baskınında yaşadığımızı söylemeliyiz. 15 sivil ve resmi giysili kişilerin ellerinde thompson silahlarla arama yapacaklarını bildiren ekipler amirinin yanında aramayla ilgili yazı yoktu. Sonradan ivediyle bir yerlerden getirilen ve aylarca cepte dolaşmaktan buruşmuş kağıt parçası ise bir yıl önceki tarihi taşıyordu ve aranacak adresin bulunduğu yer yan yana noktalarla gösterilmiş ve boş bırakılmıştı. Bunun geçersiz olduğunu onlar da kabul etmek zorunda kaldılar ve telsizle ikinci bir arama emri saat ancak 13.00'te, yani 4,5 saat sonra gelmişti, o kağıtta da bir gün önceki tarih yazılıydı. Ankara Valisi, şimdi DYP'nin Grup Başkanvekili Saym Be-dük ve Ankara Emniyet Müdürü de dokunulmazlığı kaldırılmış olan Mehmet Ağar'dı. 15 sivil ve resmi giysili kişiler iki odalı Genel Merkeze güçlükle sığdılar ve resim çekmek isteyen Ulus Gazetesi'nin foto muhabirini tartakladılar ve elindeki makineyi alarak filmi çıkarıp attılar. Bunları yaparken küfretmeyi de ihmal etmemişlerdi/2) Çünkü, onlar Anayasanın yetkili kıldığı merciler idi.

Demokrasinin işlerliğini tanımlayan en önemli ilke "düşünce ve düşünceyi yayma" özgürlüğüyle betimlenebilir. 82 Anayasasının 26'ncı maddesiyle, düşünce Özgürlüğünü, kişinin doğal hakkı olmaktan çıkarmış, hatta sakıncalı görerek, kaldırmıştır. "Haber ve düşünceleri yayma araçlarının kullanılmasına ilişkin kısıtlayıcı" hükümlere yer vererek. Haberleşme özgürlüğü de böylelikle yetkili kılınan mercilerce kısıtlanabilmekte, duruma göre ortadan kaldırılmaktadır. Yetkili kılınan merciler konuta girmekte, kuşattıkları binanın içindekileri canlı yakalama olanağı varken yaylım ateşiyle öldürülmekte, yolda gidenleri çevirip üstünü aramakta, elin-dekileri almakta, göstericileri dağıttıktan başka arkadan koşarak yere düşenleri, tekmeleyebilmekte, TV kameramanının elinden aracı alıp parçalayabilmektedir, çünkü 82 Anayasası tarafından yetkili merci olarak betimlenmiştir. Bu yetkili kılınan merciler, yetkisizlik ve sorumsuzluk içinde, devletin yerini almaya başlamış ve kayıt dışı bir başka devleti ya-püandırmıştı.,(3) Devletsiz hukuk olgusunun somutlaşmış biçimidir bu.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ulusuna güvenmeyen ve ulusundan çekinen devlet haline gelmiş ve kendisini bunun doğal sonucu, kayıt dışı devletin güdümüne bırakmıştır. Her gün gazete başlıklarında yer alan büyük yolsuzluk ve soygun olaylarının gerisinde devletsiz hukuk ve hukuksuz devlet ikileminin olduğu yadsınamaz. Her büyük soygunun içinde mafya ile ortaklık sağlayan bir kamu görevlisi ve siyaset adamının adinin açıklanması boşuna değildir. Çeteler devletleşmiş gibidir. Devletin de çeteleştiğinden söz etmeye dilimiz varmıyor.

Kanımızca bugünün temel sorununu şu dört boyutuyla ortaya koyabiliriz:

1. Nasıl bir Anayasa?
2. Nasıl bir Devlet?
3. Nasıl bir Toplum ve
4. Nasıl bir Birey?

Çünkü bu dört boyutun dördü de yeniden yapılaşmak zorundadır. Her biri olması gereken sağlığından uzaklaşmıştır. 21'inci yüzyılın taşıyacağı sorunlar karşısında her biri çaresizliğin içine düşecek gibidir. Önce nasıl bir Anayasa ve nasıl bir Devlet sorunsalı ile işe başlamak gerekecek. Anayasa ve devlet sorunsalı, toplumu ve bireyi biçimlendirecek, onu yeniden yapılandıracak etkinliğe sahiptir de onun için.

Bir devletin sosyal hukuk devleti olabilmesi için önce hukuk devleti olması gerekir. Hukuk devletinin temel niteliği kendisinin koyduğu kurallara yine kendisinin bağlı kalmasını gerektirir. Ya da bağlı kalmayacağı kuralları var etmekten kaçınır. Kapitalizmde bile, kuralların eşitlikle ayrıcalıksız uygulanması koşuldur hukuk devletinde. O hukuk, sermayeden yana da olsa, farklı yorum ve uygulamalara alan oluşturmaz. Böylece herkes hukuk devletinde neyin suç olup olmadığını bilir. Hukuk kurallarının vazgeçilmez kuralıdır bu. Hukuk devleti böyle tanımlanırsa, birey ya da birey grupları, yanlış ile doğru arasındaki farkı ayırd edebilir. Bu tanıma göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin bir hukuk devleti olduğu söylenebilir mi? Söylenemez. Çünkü hukuk devletinde yargının çifte standardı yoktur. Suç karşısında bireyler arasında ayrıcalık gözetilmez. Yargı bağımsızdır, kararlarını yasalara göre verir. Siyasal ve yönetsel erkin etkisi altında kalmadan. Türkiye hukukun hem işleyiş biçimi ve hem de kuralları yönünden hukuk devleti olma niteliğini edinememiştir. Bir başka deyimle, hukuksuzluğun iki kaynağı var demektir: Yasama ve yürütme. Yasamadaki hukusuzluğun en belirgin örneğini "Kanun Gücünde Kararname" kavramında görürüz. Anayasanın 91'inci maddesine göre yürütmeye tanınan bu yetki belirli bir süre içindir ama ne var ki süre gelip geçtiği halde pek çok kanun hükmündeki kararnameler yürürlükte kalmaktadır. Yasamanın yürütmeye aktardığı bu yetkinin de kötüye kullanıldığını görmekteyiz. Hatta kanun hükmündeki kararnamelerle daire başkanlıkları kurulmakta, hiç kimse çıkıp ta bu kamusal örgüt nasıl yürütme yetkisini kullanmaktadır diye sormamakta. Ne yasamanın kendisi ve ne de Cumhurbaşkanı!

Olaya şöyle de bakılabilir mi? Devleti hukuksuzluğun içine sürükleyen iktidar biçimi acaba iç göç olayının ortaya çıkardığı feodal güçlerin iktidara yerleşmelerinin ye kent kültürünü özümsemeden devleti ele geçirmelerin ürünü müdür? Feodalitedeki ağalık sisteminin devlete uyarlanmasına mı tanık olmaktayız? Sosyal bilimcilerimiz bugün yaşanan hukuksuz devlet olgusunu incelemeye başlarsa belki de bu tür bir soruyu ortaya atmamızın pek te gereksiz olmadığı anlaşılabilir. Neden ne olursa olsun tüm bunlar, hukuksuzluğun hukuku olarak karşımıza çıkıyor. Bir başka deyişle/hukuku oluşturan yasama organını, hukuksuzluğun kaynağı olabilmektedir. Hukuksuzluk öyleyse kurumlaşmıştır Türkiye'de. Tüm kurum ve kuruluşlarıyla başta yasama organı olmak üzere Devlet, hukukun içine çekilmelidir. Ancak ondan sonradır ki hukuk devletinin sosyal nitelikli olup olmaması koşulları tartışılabilir ve sosyal hukuk devletine ulaşmanın kapıları açılır.

Kaynakça:

1. A.N.Ölçen, Adalet Dergisi, Mart 1991, s.2.
2. Halkevleri Genel Merkez Çalışma Raporu, 1990, s.41.
3. A.N.Ölçen, Türkiye Sorunları, sayı: 24, Mayıs 1998, s.21.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail