Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 25 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

SÖMÜRGE EKONOMİSİNE DOĞRU DEVLETSİZ EKONOMİ EKONOMİSİZ DEVLET
...

SÖMÜRÜ EKONOMİSİNE DOĞRU:DEVLETSİZ EKONOMİ; EKONOMİSİZ DEVLET

Ali Nejat Ölçen

Atatürkçü Düşünce Dergisi'nin Temmuz ve Ağustos aylarında yayımlanan 51 ve 52 ci sayılarında yer alan iki makaleyi, Türkiye Sorunları kitap dizimizin okuyucularına sunmaktayız. Sömürge Ekonomisine Doğru adlı makalede serbest piyasa ekonomilerinin kırılgan olduklarını ve en ufak olumsuz bir rüzgarda bunalıma sürükleneceklerini belirtmiş ve dışardan esen bir rüzgarla hatta yerle bir olabileceklerini yazmıştık. O yazdıklarımızın bugün gerçekleşmiş olduğunu ve Türkiye 'nin pa mük ipliğine bağlı ekonomisinin nasıl bir girdabın içine sürüklendiğini görmekteyiz. Görünen köy kılavuz istemez ata sözünün bir kez daha gerçekleştiğine tanık oluyoruz. Doğal olarak kılavuzu karga olanın burnu b.k'dan çıkmaz atasözünü de anımsamak gerekir.

Türkiye, hukuku, siyaseti ve ekonomisiyle 1980lerde hazır olmadığı bir girdabın içine sürüklenmişti. 12 Eylül 1980 ile 24 Ocak 1980 kararları birbirini tamamlayarak, ülkenin üretken ekonomisini çöküntüye uğratmış, verimlilik, üretkenlik kavramları gerilere çekilerek, paranın para kazandırdığı çarpık bir yol izlenmiştir. Böylece sermaye, üretimin girdisi olmaktan çıkmış, bunun yerine sermaye sermayenin girdisi çıktısı olmuştur. Hatta kimi kavramlar bile amacının dışına taşırıldı. Örneğin, "yatırım" denince 1980'lerden önce, baraj, yol, fabrika tesislerine kaynak ayırma akla gelirken, şimdi yatırım, kaynağın tahvil, hisse senedi, döviz gibi para ya da parasal kağıtlara aktarılması anlamına gelmektedir. 1980 öncesinde iktisat eğitimi gören öğrenciler, Gayri Safi Milli Hasıla 'nin büyümesi için ne oranda yatırım yapmak ve o yatırımı sağlamak için tasarruf' eğilimini nasıl arttırmak gerektiğine ilişkin sorular sorarken, bugünün öğrencileri, tasarrufların faize mi, dövize mi, tahvil ya da hisse senedine mi yatırılmasının daha karlı olacağını sor-maktalar. Bu tür sorulara yanıt veren profesörler de türemiş ve bunlar gazete köşelerinde, ekonomi disiplinini toplumsal niteliğinden uzaklaştırıp, paranın nasıl para kazandıracağına ilişkin öğütler de vermeye başlamıştır. .

iktidar katındaki siyaset adamları da, Doğu dan gelip Batıyı etkisi altına alan bugünkü parasal bunalımdan ülkenin zarar değil yarar göreceğini söyleyebilmektedirler. Ekonomiden sorumlu (aslında ekonomiden kimin sorumlu olduğu da belli değil) Devlet Bakanı Güneş Taner "Rusya 'daki kriz bizi etkilemez" dediği zaman, ne yazık ki birleşik endeks 4600'lerden %50 kayıpla 3200'e inmişti. Ekonomiden sorumlu öteki Devlet Bakanı Işın Çelebi de bir kaç gün önce (17.8.1998) "bugünlerin ortaya çıkan bunalımını 1997 de görerek istikrar programını hazırladıklarını ve o programda gözetilen makro-ekonomik dengelerin korunmasına özen gösterilerek bunalımın Türkiye'ye yansımayacağını" söylerken birleşik endeks 2500'lerin altına inmekteydi. Şimdi 2000 'lerde ve Başbakan borsaya yönelik "özel paket" hazırlandığı müjdesini vererek 1948'e kadar gerileyen birleşik endeksin 330 puan artmasını sağlamış (18.9.1998) ama, bir günsonra 137 puan düşmüştür, yine birdenbire. Bu kez T.C. Merkez Bankası başkanı Erçel'in demeç verdiğini görüyoruz: "Krizden karlı çıkarız". (18.9.1998)

Dört gün sonra da basında manşet haber: "Borsa istediğini kopardı". Özel paket ise "vergi reformu" nu "Vergi Deformu"na ' dönüştürmekten başka bir amaca yönelmiş değil. Öyle bir borsa ki, bir önceki başbakanı yuhalarken, şimdiki başbakanı alkışlıyor. Alkışlanan başbakandan alınan ödünler ise özetle şöyle: "En az üç ay elde tutulan hisse senetleri vergiden bağışıktı olacak. Halka açık (hangi şirket halka açıldı bilemiyoruz) şirketlerin temettü ödemelerinden vergi alınmayacak, banka sigorta işlemlerine uygulanan vergi de %5'den %1'e inecek. Gelir vergisi stopajı da sıfır olarak kalacak".

Tüm bu çelişkili, tutarsız demeç ve kararların, borsayı düştüğü bunalımdan kurtarmayacağı elbette görülecektir ama, Türkiye'nin ekonomisinin neler yitirdiğini gören olacak mıdır bilemiyoruz.

Atatürkçü Düşünce dergisinde yayımlanan ve burada okuyucularımıza sunduğumuz iki makaleyi okumanızı öneriyoruz. Ekonomimize musallat olan AİDS virüsünün parasal önlem-

lerle giderilemeyeceğini yakından görmeniz için. Eğer bugünkü bunalıma para ve paranın türevleri neden oluyorsa, tedavi için para ve paranın türevlerinin çare olamayacağı gerçeğini göre^ bilmek için.

1.Sömürge Ekonomisine Doğru.

Türkiye'nin genç Cumhuriyeti, Osmanlı Devletinin uzun süren geri kalmışlık sürecini gerilerde bırakarak, Mustafa Kemal Atatürk'ün öncülüğünde, çağın koşullarına adım atarken, aynı zamanda kendi doğasına, tarihsel verilerine uygun yeni bir devlet felsefesini oluştarmaya başlamıştı. O yeni devlet mantığı, tam bağımsızlık ilkesinde, dışa açık, kendisine yeterli, karma ekonomi disiplinini ve planlı gelişme yöntemini öngörmekteydi. Ne yazık ki çağdaşlaşma düzleminde dogmaları yadsıyan bu yenileşme ve gelişme süreci kısa sürdü. Oysa o dönemin devlet mantığı, ekonomik büyüme ile adaleti, birbirini tamamlayan koşul kabul etmişti. 1930 İktisat Programı, Birinci (1932) ve İkinci (1935) sanayi planları bunun tarihsel belgeleridir. 1950'lerden sonra özentisel ve bilinçsizce kapitalizmin buyruğuna girilmesi giderek 1980'lerde resmi devlet ideolojisi haline dönüştü. Ekonomide, siyasette ve toplumsal yapıda bugün gündeme gelen bunalımlar, 1930'larda Serbest Fırka deneyi ile su yüzüne çıkan gerici kımıldanışın, Demokrat Parti, Adalet Partisi, ANAP ve REFAH ile sinsice sürüp giden karşı devrim sürecinin ürünüdür. O yüzden, ülke şimdilerde birkez daha yeni ile eskinin çatışma alanına girmiştir.

Kayıt dışı devlet, kayıt dışı ekonomi ve tarikatların güdümünde kayıt dışı din olguları, karşı derimin belirtileri olarak yorumlanmalıdır. Sorunun köklerine tanım konmadıkça bunalımları sistemin kusurunda aramak tam bir yanıltmaca olur. Ve tarih karşısmda gerçek sorumluların aklanması sonucunu getirir. Oysa, sistem onlar tarafından yozlaştırıldı. O yüzden yasaların eksikliği, eski-mişliği ya da geçersizliği, nedenlerden en önemli olanı değildir. Bundan daha da önemlisi devlet ile toplum arasında doğan çelişkilerin kendisidir. Sadece bu da değil:

Ekonominin kendini besleyemez, üretemez hale gelmesi (daha doğrusu getirilmesi) değer yargılarının üretim yerine tüketime bağlı hale dönüşmesidir. Ürettikçe değil, tükettikçe değerlenen toplumsal ilişkiler, devlet savurganlığı, üstelik yolsuzluklara seyirci kalınması, ülkeyi sömürge ekonomisinin kollarına bırakmış görünüyor. İşgal altında olmayan bir ülke sömürge ekonomisinin koşullarını yaşayabilir, dış borç yükü altında, sömürge ekonomisinin kurallarını uygulamak zorunda kalabilir. Türkiye'de olduğu gibi.

O yüzden sömürge ekonomilerinde hangi siyasal parti sorumluluk mevkiine gelirse gelsin kendisini ve topulu-mu yanıltmaya tutsak düşecektir. Bunun en yakın ve son örneğini, Haziran 98'de yıl ölçeğine göre, enflasyonun yüzde 90.6'ya inmesini başarı olarak yorumlayan resmi demeçlerde görüyoruz: Oysa, bir yıl önce aynı ayda enflasyon yüzde 78 idi. Dahası var: Ekonomiden sorumlu devlet bakanı 1998'de enflasyonun belinin büküleceğim ve yüzde 30'a ineceğini müjdelemiş ama üç gün sonra Yüksek Planlama Kurulu, 1998 için yüzde 50 olarak öngörmüştü. Ve gerçekleşme yüzde 90. Böylesi yanlış ve yanıltıcı demeç veren siyaset adamları hükümet üyesi olmasalardı, bunu onların kişisel kusuru olarak yorumlayabilirdik. Belki kişisel yaşamlarında yalan söyleme alışkanlıkları yoktur bilemiyoruz. Ama üstesinden gelemeyecekleri ülke sorunları karşısında yalan söylemek zorunda kalmaktadırlar. Gerçekleri görmeye ve sorunları çözmeye güçleri yetmediği için.

Enflasyonla birlikte yaşamaya sadece Türk toplumu değil, ekonomisi de alıştırılmış görünüyor. Enflasyon bize göre ekonomik olay olmaktan çıkmış siyasal niteliğe bürünmüştür. Sermaye kesimine kaynak aktarmanın aracı olarak kullanılmaktadır. Dövize endekli ekonominin özelliği hale gelmiş ve Türk parasının değer getirmesi ile enflasyon arasmda akrabalık ilişkileri doğmuştur. Ve şimdi kimileri, yerli paradan birkaç sıfır atmanın çözüm olacağını sanmakta. Oysa, yerli paranın değer yitirmesi ve enflasyon ikiz kardeş gibidirler, nitelikleri sayısal değil oransaldır. Önemli olan bu oransal artışların düşürülmesidir. Herhalde siyasal iktidarların güçleri yetmiyor. Çünkü, sömürge ekonomilerinde ahlak dişiliğin artışı ile enflasyon ve paranın değer yitirmesi karşılıklı ilişkiler içindedir. Bu ilişkiler çözüm arayışının önemli ölçüde engeli olurlar.

Bugün yerli para öylesine değer yitirmiş ve mübadele aracı olmaktan çıkmıştır ki, 1 DM karşılığında, 1985'de dolaşıma giren 1 cm. çapında, ceket düğmesinden küçük, o denli hafif (belki de aleminyumdan) 1 liralardan 158 bin adedini ancak kesintisiz iki gün boyunca saymak olanaklıdır. Oysa Kemalizmin ekonomisinde 1 DM, 1 TL idi.

Öylese ekonomide bir yanlışlık var. Nerede? Yanlışlıkları şu temel noktalarda özetleyebiliriz:

1. Hukuksal alt yapısı ve kuralları oluşturulmadan 1980'lerde parasal işlemlere yüklenen yeni bir rol, bugün
lerin Türkiyesine birbirini izleyen sayısız sorunlar taşıdı. Üretim sürecinin finansmanını karşılaması gereken para sal işlemlerin (banker faciası bir yana) 1980 sonrasında üstlendiği bu yeni rol, ekonomiyi kararsız dengeler, daha doğrusu dengesizlikler üzerine yerleştirmiştir. Monetarizmin en beceriksiz uygulamasına geçildi. İster istemez reel ekonomi parasal ekonominin gerisine düşecekti, öyle oldu.

2.Sürekli açık veren dış ticaret düzleminde Türk parası konvertibl hale getirilmiş, ve paranın para kazandırdığı
ekonominin temelleri atılmıştır. Tasarruf sahiplerini korumak savıyla yüksek faiz konjonktörü tercih edilmiş ve
bunun sonucunda fiziki yatırım alanları ve üretken ekonomi terci edilir olmaktan uzaklaşmıştır. Kuralları ve hu
kuku oluşturulmadan özentisel olarak alınan o yanlış kararların bedelini bugün Türk toplumu sancılar içinde
ödüyor. Üstelik o kararlar alternatifi olmayan model olarak sunulmuştu.

3. Sermaye piyasasına ve parasal işlemlere böylesi sağlılık, bir tıkanıklıkta tüm ekonomiyi bunalıma sürük
leyebilir. 1929 dünya ekonomik bunalımı, bunun en yakın örneklerinden biridir. Kimi iktisatçılar, o bunalımı tarım sektöründeki üretim bolluğundan ileri geldiğini iddia etmiş olsalar bile, sermaye piyasasının doğası gereği kararsız dengeler üzerine yerleşmesinden kaynaklanmıştır. Wall Street'teki panik, aslında bunalımın hem kaynağı, hemde sonucu olmuş, hisse senetlerindeki büyük düşmeler biçiminde kendisini açığa vurmuştu. 1929 dünya ekonomik bunalımından en az zarar gören ülkelerin Sovyet Rusya ile Türkiye olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü bu iki ülkede de reel ekonomi kendisini koruyabilmiştir. O yüzden Keynes adlı ünlü bir iktisatçı, kapitalizmi bu tür bunalımlardan sakındırmak için, para arzı ve onun araçları ve türevleri üzerinde devletin müdahalesini betimleyen yeni bir doktrin ileri sürmüştür. 1970'lerde Friedman'ın geliştirdiği parasal ekonominin kuralları gündemdeki yerini alıncaya kadar, hiç kimse Keynesci ekonomiyi eleştiremedi. Bize göre, Keynesci ekonomiyi uygulamakta başarılı olamayan ülkelerin, Friedmancı parasal modele geçmeleri büyük yanılgıdır ve Türkiye özellikle 1980 sonrasında kendisini bu yanılgıya sürükleyenler tarafından yönetilmiştir. Parasal, işlemler ile reel ekonominin birbirine gereksinimi olduğu gerçeği gözardı edilmişti.

4. Reel ekonominin aracı olarak işlemesi gereken mo-netarizm, ülkemizde araç olmaktan çıkarılarak amaç haline getirilmiştir. O yüzden böylesi ekonomiler için "kırılgan" deyimini kullanmak uygun olur. Bugün Türkiye'de kırılgan ekonominin sorunlarını da yaşamaktayız. Örneğin, sermaye piyasasındaki dalgalanmalar büyük ölçüde sorumlu siyaset adamlarının iki dudağı arasından çıkan sözcüklerden etkilenmektedir. Başbakan, nedeni bilinmez demeç vermiş ve CHP genel başkanı Baykal'a "Haziran 98'ekadar destek ver" demişse (13.4.1998) Birleşik endeks hemen etkilenerek 3443.04'den 3645.41'e yükselmiştir. Gün 15.4.1998, PKK'nın önde gelen liderlerinden Sakık, askeri bir operasyonla yakalanmıştır. Baykal konuşuyor: "Yatla gezen operasyonu seyreder" Başbakanın yatla gezdiğini öğreniyoruz, ama birleşik endeks 3821.73'e tırmanıyor. Demeçler birbirini izlediği için birleşik endeks tırmanışını sürdürecektir elbet. 23 Nisan'da rekor düzeye çıkacaktır. Çünkü, Başbakan "Azınlık hükümeti Mart 98'den sonra zor yaşar" demiştir. Birleşik endeks 4098.58'e çıkıyor. "Ülkeyi kararname ile yöneten başbakan olmam diyor. Birleşik endeks 3873.56'ya düşüyor, 29 Nisan 1998. Birgün sonra "seçimler Nisan 98'de yapılır" diyor. Endeks 4194.50'ye yükseliyor.

Birleşik endeksin bu denli inip çıkmasından kimlerin kazanç sağladığı ve kimlerin kayıplara uğradığını bilemiyoruz. Ama bildiğimiz bir gerçek varki, bu denli kırılgan ekonomiler, dışardan gelen bir rüzgarla yere yuvarlanabilir. Yerle bir olma, kapitalizmde kırılgan ekonomilerin kaderidir. Konjonktürel kaderi.. O yüzden kapitalizmin kurallarına uyan ülkelerde sorumlu siyaset adamları ne zaman konuşup ne zaman susacaklarını bilirler. O eğitimin içinde yetişmiş oldukları için. Ama ülkemizde öyle mi? Sorumlu siyaset adamlarımız, sorunları kendileri yaratıyor ve yarattıkları sorunları kendileri çözmeye çalışıyorlar.

O yüzden IMF'nin gözleri, Türkiye'nin üzerindedir. Ekonominin sağlığına kavuşması, adil ve dengeli büyüme sürecine girilmesi için mi, sanmıyoruz. Türkiye'nin dış borçlarını ödeyemez duruma düşmemesi için olsa gerek. 75 milyar dolar dış borç, az para değil. Devlet bütçesi, zaten borç ödeme bütçesi haline dönüşmüş durumda. Örneğin, 1995'te konsolide bütçenin 1.4 katrilyon TL olmasına karşın, 1.12 katrilyon borç ödenmesi gerekmiş ve o yüzden yeniden 1.3 katrilyon borçlanmaya gidilmiştir. 1980'de GSMH'nm yüzde 25'inden fazla değildi dış borç yükü. 1985'te borç yükü GSMH'nm yüzde 37'sine çıktı, 1994'te yüzde 50.1. Ürettiğinden daha çoğunu tüketen ve ürettiğinin yarısından fazlasmı borçlanan bir ekonomiyi esenliğe kavuşturacak teori henüz keşfedilmedi.

Ekonominin sağlık derecesi, GSMH'nın büyüme hızıyla, dış borcun artış oranı arasındaki ilişkiyle ölçülebilir. Örneğin 1979-83 Dördüncü Beş Yıllık Plan döneminde büyüme hızı yüzde 1.7 ile plan hedeflerinin çok gerisinde kalmış, buna karşın aynı dönemde kişi başına dış borç yükü ortalama yüzde 46 oranında artmıştır. Beşinci Beş Yıllık Plan döneminde (1985-89) Gayri Safi Milli Hasıla,

yılda ortalama yüzde 4.7 oranında büyürken dış borç yükü kişi başına yılda yüzde 12 oranında artışa uğradı. Türkiye'nin böylesi sağlıksız ekonomisinden ortaya çıkacak olan çözüm yolu ancak şu olabilir: Üretim, yine üretim ve adil bölüşüm.

2.Devletsiz Ekonomi-Ekonomisiz Devlet.

Cumhurbaşkanı Demirel'in sık sık yinelediği bir düşünce, giderek devletsiz ekonomiye ve bunun sonucu ekonomisiz devlete yol açabilir. Devletin ekonomiye seyirci kalması, zamanla ekonomisiz devlet olgusunu ortaya çıkaracak ve devletin niçin varolduğu sorusu zihinleri kurcalamaya başlayacaktır. Piyasa özgürlüğü ile demokratik hak ve özgürlükler özdeş kabul edildiği ve aradaki zıtlık gözardı edildiği için, günün birinde bu iki farklı özgürlük türünün birbirine karşıt olduğu gerçeği belirginleştiği zaman, geç kalınmış ve ekonomisiz devlet, bölgesel adaleti, adil gelir dağılımını ve dengeli büyümeyi sağlayan araçlardan yoksun kalmış olabilir. Bundan daha da sakıncalısı, ulusal devlet kavramanın çöküşü olgusunu birlikte sürükleyebilir. O yüzden, devletin ekonomiden elini eteğini çekmesi önerisinin Çankaya'dan işitilmesi en sakıncalı olanıdır.

O sözün yerine, Çankaya'dan toplumun işitmesi gereken söz şu olmalıydı: "Devlet tüm yolsuzluklardan elini eteğini çekmelidir". Ekonomiyi esenliğe kavuşturmanın ve topluma huzur getirmenin gözardı edilemez koşuludur bu. Yolsuzlukları, soygunu ve talanı önlemek devletin varoluş nedenidir. Hiç bir kesimin haksız kazanç sağlamasına hoşgörülü davranmaması beklenir devletten. Yaratılan değerlerin,adil, dengeli, hakça ve eşitlikle dağılımı ve kullanımı devletin temel görevidir. Anayasalarda yazılı metinlere dönüşmüş olmasa bile.

O yüzden gelişmiş batılı ülkelerde, siyasal iktidarların kamusal fonları diledikleri gibi kullanma özgürlükleri yoktur. Onların bu alanda, özgürlüklerinin kısıtlı oluşu, demokrasinin vazgeçilemez koşuludur. Siyasal iktidarlar, kamusal fonları kullanmakta ne denli özgür iseler, halkın demokratik özgürlükleri o denli kısıtlı olur. Batı ülkelerinde yatırımların yerini saptayan başbakanlara ve cumhurbaşkanlarına rastlanır mı? Rastlanmaz. Çünkü, oralarda bu tür kararları alacak organlar başka yerde, başka konumdadır ve halkın gözetim ve denetimi altındadır. Siyasal tercihlerle, ekonomik tercihler birbirinden bağım-sızlaşmıştır. Bu kısa açıklamadan sonra, Türkiye'nin makro-politik konumunu, ekonomi açısından şöyle özetleyebiliriz:

1. Ekonomiyi esenliğe kavuşturmayı, sermaye kesiminin insafına terk eden ülkeler, devleti temel işlevinden uzaklaştırmış olurlar. Süreç ağır bir tempo ile başlar ve yıkım ise hızla belirginleşir. Türkiye'nin bugün ekonomideki darboğazların tümü, devletin devlet olma niteliğinden uzaklaşmasıyla açıklanmalıdır ki, çözümün nasıl ortaya konulacağı anlaşılabilsin. Yasama, yürütme ve yargı ile betimlenen devlet erkinin, adil ve tutarlı, gerçekçi ve kararlı yöntemler uygulayabilmesi için, tüm ekonomik ve sosyal gelişmeyi özendiren, koruyan bir anlayış içinde işlevini yerine getirmelidir. Türkiye bugün, siyasal, ekonomik ve sosyal bunalımlar yumağını çözmeye uğraşırken, ilk önce yakın tarihin içinde, Mustafa Kemal Atatürk'ün döneminde, planlı sanayileşmeye adım atılırken hazırlanan "1930 İktisat Programı"nın ilkeleri gözden geçirilmelidir. Adı İktisat Programı olmasına rağmen, aslında Türkiye'de yeni kurulan genç Cumhuriyetin temel felsefesini betimliyordu. Özellikle 3 cü maddesini anımsamalıyız. Şöyleydi 3 cü madde:

"Adalet, devletin bütün hayat ve faaliyet şubelerinde olduğu kadar ve bilhassa iktisadi hayat ve faaliyetin de temelidir. En iyi kanunlar ve adil hakimler, iktisadi teşebbüs ve inkişafın başlıca muhafızı (koruyucusu) ve müşevviki (özendiricisi) olmalıdır."

Mustafa Kemal Atatürk'ün devlet anlayışında, sadece "adalet mülkün temeli" değil fakat, aynı zamanda "mülk te adaletin temeli" olmalıdır. Şimdi sormak gerekir, devlet, adaletin temeli olmayı sürdürüyor mu? Bu soruya olumlu yanıt verilemediği sürece, sömürge ekonomisine

kapılar kapatılamaz, kayıt dışı ekonominin kayıt dışı devletle koalisyonu çözülemez.

2. 1930 İktisat Programında bir 64 cu madde var ki: "Milli iktisadın her şubede tesis, tevsi ve inkişafı için lazım olan sermayenin en bereketlisini milli tasarruf" olarak betimliyor. Bugün Türkiye'de milli tasarruf kavramı yürürlükte midir? Tüm değerlerin, dövize endeksli olmasını öngören bir ekonomi anlayışı ve yerli para yerine Mark ve Dolar tercih eden bir toplum, kendisinin tasarruflarını ulusallıkla bağdaştırabilir mi? Dolaşımdaki paranın yarısından fazlasının yabancı para olduğu bir ekonomide, TL'nin sağmdaki sıfırlar atılsa bile, değer yitirmesinin önüne geçilebilir mi ve değer yitirmesi önlenemedikçe, enflasyon aşağıya çekilebilir mi?

1930 İktisat Programı, bugün bize Türkiye'nin iki temel sorunla karşı karşıya olduğunu öğretiyor:

- Adalet, ekonomiyi korumuyor ve adaleti özendiren yasalardan yoksunluk sürüyor. Yani adalet ne mülkün temeli ve ne de mülk adaletin temelidir.

- Ekonomi bugün ne ulusal ve ne de uluslararasıdır.

3.Yeni çıkarılan ve reform olarak nitelenen Vergi Yasası'nm kayıt dışı ekonomiyi ortadan kaldıracağı savının
düş olmaktan ötede gerçekçiliği de tartışmaya açıktır. Kayıt dışı ekonomi ile kayıt dışı devlet arasındaki bağlar
koparılmadıkça, yeni Vergi Yasası, belgi Bütçe gelirlerinin artışmı sağlayabilir ama, sorun Bütçe gelirlerinin artışının ötesinde, o gelirlerin siyasal iktidarlarca nasıl kullanıldığı sorunudur. Bugünkü devlet yapısı, Bütçe olanaklarını toplumsal mutluluk amacına göre kullanmaktan çok uzaklara düşürülmüştür.

4. Tüm sorunların devlette odaklandığı bir dönemi yaşamaktayız. Bunun başında da parlamentonun bugün kü yapısı gelmektedir. Bu yapı, amacını yitirmiş, sermaye kesiminin temsilcilerinden oluşan bir dokuya dönüşmüş tür. Bu gerçeği sermaye kesimi bile artık kabul etmekte ve "Meclisteki işadamlarını holdinglerin askerleri" olarak nitelemektedir. (İstanbul Sanayi Odası Başkanı'nm demeci( 7.8.1998). Varolan seçim yasası ve siyasal partiler yasası kökten değişmedikçe, her genel seçim, bugünkünden farklı bir yapı ortaya çıkaramaz. Neden çıkaramaz? Çünkü, seçimler halkın tercihlerini ve iradesini yansıtmamaktadır. Halk, parti merkezlerinden öne sürülen listelerden hangisine oy vereceğinde kararsız kalmakta ve Parlamentoya girmesini istemediklerini dışlamak özgürlüğünü kullanamamakta. Hemen tüm siyasal partilerin erken seçimden yana olmaları da, aday listelerinin düzenlenmesinde genel merkezlerin daha özgür kalmalarından kaynaklanıyor. Genellikle de parti liderleri tek seçici olmak avantajını elinde tutabiliyor. Bundan daha vahim olanı, partilerin ve aday olan bireylerin harcamalarının her türlü denetim dışında oluşudur ve seçimle birlikte büyük sermaye hareketlerinin başlaması bundan ötürüdür. Bunun doğal sonucu, Parlamentonun yapısını halk değil sermaye betimlemektedir.

5. Güvenlik güçlerine, temel hak ve özgürlükleri kısıt lama ve ortadan kaldırma yetkisi veren 82 Anayasası, kayıt dışı devlete ve devlet adına güç kullanan yasa dışı görütlerin ortaya çıkışına neden olduğu için tümden değiş
tirilmelidir ki, kuvvetler ayırımı ilkesi işleyebilsin. Devlet, giderek kuvvetler ayırımı ilkesinin dışına sürüklenmektedir. Örneğin, İHD başkanının beynini 24 saat içinde duvara yapıştıracağını yargı önünde bir sanığın iddia edebilmesi, Türkiye'de iç içe iki devletin varolduğunu göstermektedir.

6. Seçimlerde 10 milyar TL harcayarak beş yılda 100 milyar TL kazanacağını bakanlık yapmış, üstelik sosyal demokrat sayılan bir partinin milletvekili açıklayabiliyorsa, yargı bile tehdide uğruyorsa, Parlamentonun kâr-zarar hesabına dayandırıldığı bir ülkede ekonominin esenliğin den, siyasal ve toplumsal düzenin hukukundan ve kamusal yönetimin ciddiyetinden söz edilebilir mi?

7. O yüzden, ekonominin esenliğe kavuşması, varolan koşullarda, ne tür yasalar çıkarılırsa çıkarılsın ve hangi önlemler alınırsa alınsın, olanaksız kalır düşüncesi toplumun genel kanısına dönüşmeye başlamıştır. Toplum ulaştığı bu kanıyı, çoğu kez nasıl uygulayacağını bilemez, yer yer o yüzden şiddet olayları, başkaldırılar ve yasalara meydan okuyuşlar ve sokak çatışmaları, faili meçhul cinayetler sürüp gider. Güvenilir siyasal kadrolar ortaya çıkmadıkça, halkın umutsuzluğu, umarsızlığa dönüşerek, iktidarı ele geçirmeye yönelik darbeler birbirini izler. Böylesi bir çizelge, kendi yörüngesinde çoğu kez, iç savaş ya da darbeyle sona erer, bir yenisinin koşullarını hazırlayarak. O nedenle, Türkiye, tarihinin en bunalımlı döneminden geçmektedir ve çözüm yolu ne erken seçim, ne hükümet değişikliğidir, kişisel çıkarlarını ulusal çıkarlarm gerisine çekebilen yeni siyasal kadroların elinde, hukuksal ve siyasal alt yapının sağlıklı temellere ve ilkelere dayandırılması sorunudur.

Mustafa Kemal Atatürk dönemi,bu ilkeleri oluşturmanın tarihini yazmıştır. O yakın tarihin belgeleri içinde, o ilkeler aranıp bulunabilir. Adalet ile devlet ve devlet ile ekonomi arasındaki bağ, ekonomik büyümeyi, toplumsal gelişmeyi ve yeni girişimlerin doğuşunu koruyup özendirecek biçimde yeniden kurulabilir, kurulmalıdır.

2000'li yılların başında Türkiye, yeni ve çağdaş bir iktidar modeli oluşturmayı tartışmaya açabilmelidir. Bize göre bu yeni iktidar modelinin kanavası:

- Ulusal tasarrufu ekonominin büyümesine temelalan,
- Kaynakların kullanım ve dağılımında toplumsal yarar ve mutluluğu gözeten,
- Halkın kararlara katılımını sağlayan ve devleti saydamlaştıran,
- Savurganlığın yerini verimliliğin ve üretkenliğin alacağı yönetim biçimini yapılandıran,
- Dengeli ve adil bölüşümü ve büyümeyi gerçekleştirebilen ve kendisini buna göre planlayan,
- Kendine yeterli, dışa açık, rekabet olanaklarını kullanabilen, nitelikli ve tasarrufu üzendirici; sermaye biriki
mini toplumsal yarar ve minimum maliyet açısından değerlendiren,
- Ekonomik büyüme sürecini, yerel karar ve gereksinmelerin merkeze yansıtıldığı mekanizmalar aracılığıyla düzenleyen,
- Çevreyi, insanı, doğal kaynakları koruyacak ve geliştirecek büyüme modelini özümseyen, nitelikleri taşımalıdır. Belki o zaman ekonominin esenliğe kavuşmasının çareleri somut olarak araştırılabilir.

Şimdi bu ilkeler ışığında bir senaryoyu kurgulayabili-riz: Böylesi bir siyasal iktidar, ilkin kendisine şu soruyu sormalıdır. Doğal olarak böyle bir senaryoyu, konumuz gereği sadece ekonomiyi esenliğe kavuşturma açısından tasarımlıyoruz. Oysa ondan önce siyasal ve hukuksal alt yapının yeniden düzenlenerek, sağlıklı ilkelere ve işleyiş biçimine, kavuşturulmuş olması sürecinin gerçekleşmiş olacağını düşünmekteyiz. İlk soru şu olmalıdır: "Ekonomik ve Sosyal Konsey niçin kuruldu? Kurulduğu halde niçin işletilmiyor. Devlet Planlama Teşkilatı ile söz konusu Konsey, bir bütün oluşturamaz mı? Devlet Planlama Teşkilatı, kabarık ve bürokratik yapısından arındırılarak, temel makro ekonomik kararlarda, iktidarı uyaran ve yönlendiren bir çekirdek kadroya indirgenemez mi ve söz konusu Konsey, yerel gereksinmeleri yansıtan ve halkın kararlara katılımını sağlayan bir dokuya kavuşturulamaz mı?".

Bu soruları kendisine sorabilen bir siyasal iktidar, çözüme yaklaşmanın yoluna girebilecektir. Bununla yeti-nilmeyecektir elbet. Modelin dinamizmine uygun kadrolar yaratmak gerekecektir. Ve buna uygun tüm eğitim sisteminin değişmesi gereği ortaya çıkacaktır. Eğitim, bilgi bellemeyi değil, bilgiyi bulmayı, bilgili olmayı değil, bilgilenmeyi, üretken ve verimli olmanın yöntemini, gerçekçiliği, kolayı değil zoru seçmeyi, dogmaları değil, bilimselliği, çıkarcılığı değil, toplumsal sorumluluğu özümseten bir anlayış ve yapıya kavuşmalıdır. Yavaş olacaktır bu iş. Ama toplum, yararlı olduğunu sezinlediği zaman süreç hızlanacaktır.

Kurguladığımız bu yeni siyasal iktidar modelinin nasıl davranması gerektiğine ilişkin basit bir örnek vermekle yetineceğiz bu yazımızda. O siyasal iktidar DPT müsteşarına bir soru yönetecektir:

- Yatırım programmda kaç adet ve kaç milyar düzeyinde kamu yatırımı mevcut ve gerçekleşme oranları sektörler ve yıllar itibariyle ne durumdadır?

DPT müsteşarı şu yanıtı verecektir:

- 5221 adet irili ufaklı yatırım projemiz mevcut. Toplam maliyeti 1997 fiyatlarıyla 8.2 Katrilyon TL. dir. Oysa, o yılın bütçesine ancak 0.5 Katrilyon TL. ödenek konuldu. Programa hiç bir yeni yatırım projesi alınmasa bile, sürüncemede kalanların sonuçlanması için 16 yıl geçecektir. 1975'te Programa alınıp hala sonuçlanmamış 175 yatırım projesi mevcut, tutarı 1.8 Katrilyon TL. dır. Aradan 22 yıl . geçmesine rağmen sonuçlanmış değil,

DPT müsteşarına verilen görev şu olmalıdır: "Ekonomiye en kısa sürede kendisini geri ödeyecek olanların bir çizelgesini hazırlayınız ve öncelikle sonuçlanması gerekenleri belirtiniz."

Bu öneri, denk bütçeye geçişin ve enflasyonu aşağıya çekmenin ilk hareket noktası olacaktır. Ve bu aşamada verilmesi gereken en önemli karar şu olmalıdır: Siyasal tercihler hiç bir zaman ekonomik tercihlerin önüne geçmemelidir.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail