Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 23 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal Atatürk'e karşı olan gerici kadrolar, O'nu laiklik ilkesini yönetim ve yaşam biçimi olarak Cumhuriyetin temel dayanağı haline getirmesi nedeniyle yadsırlar. Hilafeti ortadan kaldırmış, şeriat düzenini yadsımış olduğu, siyasal İslamın köşe taşlarından en önemli olan bu iki öğeyi devlet yönetiminin dışına ittiği için kınamaktadırlar ve Kemalizmin düşmanı olmayı sürdürürler. Özellikle, 19. yüzyılın ortalarında, İslam birliğini oluşturmanın onu siyasallaştırmakla olanaklı olduğunu düşündüklerinden Sultan Hamit te, Osmanlı devletinin Balkan yarımadasında kurulan yeni devletçikleri yitirdikten sonra, Arap dünyasıyla birlikte saltanatı koruma tasarımını, "Panislamizm" (İslam Birliği) ilkesine bağlamıştı. Mustafa Kemal Atatürk'e gerici kadroların karşıtlığı, bu tasarımın hala güncelliğini koruduğu varsayımında kaynaklanıyor. Türkiyemiz Cumhuriyetinde bu sanal tasarıma umutlarını bağlayan siyasal İslamcıların, yanıldıkları en önemli konu, aslında İslam dünyasının birbirine düşman hasım kamplara bölündüğünü görmezlikten gelmeleri oluşturmaktadır. Bu bölünmüşlük, sadece Batı emperyalizminin çıkarına uygun bir senaryonun doğuşundan değil, bundan daha da önemlisi İslam dininin birbirinden farklı, hatta birbirine zıt yeni yorum biçimlerinden de kaynaklanmakta. Bu yorum farklılığında, temel unsur, "cihat" kavramına getirilen

anlam farkını kapsamına almakta. 1998'in Şubatında ABD'nin Iraktaki Birleşmiş Milletler denetimine kapalı tutulan ve zehirli gaz depoları olduğu düşünülen sarayları imha edecek saldırıyı planladığı bir dönemde, Irak siyaseti, "Arap birliği" ilkesini yeniden gündeme getirmiş ve İslamın kutsal kitabındaki "cihad" kavrammı yürürlüğe koymaya çalışmıştır. Oysa, savaş teknolojisinin acımasızlığı karşısında kadınlar ve çocuklar, silahlarını havaya kaldırarak "cihad" çığlıklarıyla, savaşa mı, ölüme mi, barışa mı meydan okuyorlar belli değil. Ama bir gerçek belli ve ortada, dinsel inançla kitleler despotizme, zulme ve akılsızlığa araç haline getirilebilmektedir.

Siyasal islamın ülkemizdeki temsilcileri, Mustafa Kemal Atatürk'e karşıt, O'na kızmayı sürdüredursunlar, acaba, aydın ve ilerici kaddolar da O'nu yeterince tanıyor mü, anlıyor mu ya da O'nu tanımak ve anlamak gereksinimi duyuyor mu? Bu soruya da olumlu yanıt vermek güç olabilir. Çünkü, O'nu anlamak ve tanıyabilmek kolay da değil. Önce, belli bir tarih bilincine sahip olmak ve yakın tarihimizin diyalektik yorumunu yapmak gerekir. Devrim Tarihi adıyla okutulanlar ise, aslında o dönemi sevimsiz göstermekten başka bir işe yaramamakta ve övgüler dizisi olarak olayları anımsatmanın ötesinde, tarihsel diyalektiğin özünü ortaya koyamamaktadır.

Biz bu yazı dizimizde, T.B.M.M.'nin gizli celselerinin tozlu sayfaları arasında, Mustafa Kemal'i yakından daha iyi. tanıyacağımızı düşündük ve onun tarih bilincine hayran olmaya, hemen her konuşmasında, bir tarihsel gerçeğin diyalektik özünü yakalamaya başladık. 25.9.1336 (1920) günlü 2 ci celsedeki "Hilafet" konusu görüşülürken, şu sözlerinde Irak'ın düş dünyasındaki lideri Saddam'ın alması gereken dersler var. O gizli celsede Mustafa Kemal konuşmasının sonlarına doğru şunları söylemekteydi:

Zaif olan, kavi olanın mutlaka mahkumudur. İnsanlık, adalet, bütün prensipler, kaideler, ikinci derecede kalır. Her şeyden evvel kuvvettir. Binaenaleyh, bizim halâsımız ikurtuluşumuz) çin bize vukubulacak muavenetler, (yardımlar) gayemizi ihlal etmeyen, ki istiklalin mahfuziyeti için kendi kuvvetimize istinat ittiğimizi ispat etmektir. Bize muavenet etmek için gelecek kuvvetler, bizi yutacak kadar olursa yutar.Bu sebeple vekillerimiz gayet dikkatli ve vesveseli, bu ciheti nazarı dikkatte tutmaktadırlar. Evet, bizim için hakikaten kuvvet, insan menabimiz vardır. Daha fazla silah, cephane, paramız olursa kuvvetimizin iki üç mislini daha ikmal edebiliriz .

Mustafa Kemal o gizli celsede neden böyle konuşmak gereksinimi duymuştu, konu neydi ve nasıl bir olayla karşılaşılmıştı? T.B.M.M.'nin o gün ve ondan önceki günlerde gündeme giren sorunun, ne denli önemli ve Anadolu hareketinin İstanbul'daki Saltanat artıklarınca ne denli çelmelendiği anımsanırsa, Mustafa Kemalin sözlerindeki gerçekçilik o denli belirginleşir. O günlerde İstanbul'da Damat Ferit Paşa hükümeti son günlerini yaşarken, Mustafa Kemal ile görüşmek üzere bir heyet gönderir. Heyet, İzzet ve Salih Paşalardan ve Hüseyin Kazım ile Fatin beylerden oluşmaktadır. Mustafa Kemal bu heyetle yapılan görüşmeyi o celsede şöyle anlatır:

Maksadımız memleketin saadet ve selameti hakikisidir ve bunun da muayyen hudut dahilinde istiklalin mahfuziyetiyle kaim olacağını düşündük. Binaenaleyh bizim hayatımıza sui kastetmekten ve bizi esir ederek rezil etmekten sarfı nazar olunduğu gün, biz en koyu düşmanımızla anlaşmaya hazırız. Bu itibarla bu yeni heyet erbabı namus ve hamiyetten müteşekkildir. Bunlar emirsiz bu mevkie gitmiş olmaları ihtimali olmadığı bir çok dimağlarda düşünülmüş idi. Biz de böyle olmak ihtimalini nazarı dikkate alarak, bu temas tarikini red etmek istemedik. Yalnız böyle bir temasın bizim için muzır olması ihtimali vardı. Çünkü ötedenberi Garp'ten hiç bir şey görmedik. Rus Hükümeti Cumhuriyetinden maddeten muavenet görmekteyiz ve bir takım münasebeti siyasiye ve uhuvvatkârana (güvenilir siyasal ilişki kurmakla) tesisiyle iştigal etmekteyiz. Bunlar bizim garp emperyalizmi ile olabileceğimizi düşünerek bizim hakkımızda mütereddit bir vaziyet aldılar. Binaenaleyh Garpte böyle bir temasta bulunmak için o mühim faideyi biliyorduk. Berideki ümidi daha faideli buluyorduk. Bunlara rağmen bu teması kabul ettik. Yalnız fevkalade mahrem olmasına dikkat etmek istedik. Onlar da bu temasın mahrem olacağını söylüyorlardı. Halbuki daha buraya adamlar gelmezden evvel, İngilizler, Fransızlar bunu neşrettiler, telgraf çektiler. Henüz bir cevap vermeden dünyaya programlar neşrettiler ve en nihayet nasıl bir şekil hasıl oldu: Biz aciz ve dehalet edecek yer arıyormuşuz. Onlar lütfen kabul ediyorlar. Pekala dedik. Bu, Rusya'da anlaşılınca derhal vaziyet aldılar ve bize göndermekte oldukları silah, cephane ve parayı tevkif ettiler. Derhal tedbir almaya başladılar. Bu vaziyet karşısında kaldığımız vakit heyet te Bileceğe gelmişlerdi. Ben de başka bir mesele için-bunun için değil-belki bilen arkadaşlar vardır, cephe işleriyle meşgul iken bunların geldiklerini işittim. Eskişehir'e tekrar geri geldim ve bunları dinledim. İzzet Paşa, Salih Paşalar, süferadan Hüseyin Kazım, Fatin Beyler. Bu zevat ile iki şey yaptık. Birincisinde ben yalnız İsmet Bey (İnönü) ile görüştüm. Büyük Millet Meclisi azasından Hakkı Behiç ve Celal (Bayar) Beyler vardı. Heyeti vekileden Celal Bey vardı ve Kılınç Ali Bey de vardı. Onları da beraber bulundurdum ki, daha iyi iştişare edeyim. Efendim tekmil bu zevat, bu zavallılar, kendi evlerinde tahtı tarassut ve tehdit ve terzilde bulunmuşlardır. Ellerinde İngiliz ve Fransız adamlarının verdikleri kağıtta, herşey bitmiştir ve biz de burada birbirimizin başını kırıyormuşuz. İnhilal etmek üzereyiz. Bu namuslu insanlar kendileri bitmiş. İstanbul bitmiş. İstanbul ahalisi mahvolmuş. Anadolu ahalisi mahvolmuş ve bunlarda delalet edelim zihniyeti hasıl olmuş ve yine İngilizlerin vesairenin delaletiyle iktidara gelmiş ve bu işi halletmek için, yani bizi daha fazla kırılmaktan siyanet için buraya gelmişler. Bizim hududa girer girmez bu fikirlerinin gayet vahi olduğunu büyük şükranlarla anlatmışlar. Diğer taraftan malumu alileri bir buçuk yıldan beri benim bu şahıslara hürmetim vardır. Bu işlerde daima kendilerinin noktai nazarlarına, mütalaalarına iştirak etmişimdir. İddia ediyorum ki Meclis İstanbul'da toplanırsa tecavüze uğrar.

Salih Paşa Hazretleri bana rapor veriyorlar ki, bu katiyen vaki olmaz. Hiç bir milletin mümessillerine tecavüz edecek namussuz bir devlet, bir millet olamaz. Binaenaleyh bu nasıl olur ve olacaktır?

Damat Ferit kabinesi düşmek üzereyken, Anadoluya gönderilen İzzet ve Salih Paşalar nasıl bir sonuçla karşılaştılar. Mustafa Kemal'in açıklamasından anlaşılıyor ki, onlara, "Sevr muahedesi parçalanmış ve bunun parçalanması için kuvvetimizin idamesine de gayret sarfedi-yoruz" denilmiş? O gün Mustafa Kemal gizli celsede:

Heyeti Aliyenize temas ve milletin ağuşuna iltica ettikten sonra, milleti içinden vurmak için çalışan hain bir padişahın hatırı için dönemezler. Bunlar bunu gayet vazıh bir surette bildiklerinden gelmişler ve bize iltihak etmişlerdir (Alkışlar) .

Karasi Mebusu bu açıklama üzerine yine de zihninde uyanan bir kuşkuyu gidermek için soru sorar ve der ki:

Rusya Sovyet idaresinin sorduğu sualler dostane bir tarzda ise diyecek yok. Fakat herhangi bir şekilde bizim için evvelce beyan buyurduğunuz veçhile herşey den evvel istiklal ve istikbalimiz olmasına nazaran böyle kendi memleketimizin bir kısmı addettiğimiz İstanbul'dan gelen adamlardan şüphelenerek bize karşı vaziyet almaları ne dereceye kadar şayanı nazardır?

Mustafa Kemal yanıt verir:

Bununla beraber hiç kızmamışlar dır. Yalnız istediğiniz siyaseti anlayalım demişlerdir. İstediğiniz adamlarla görüşebilirsiniz ve istediğiniz siyaseti takip etmekte serbestsiniz, demişlerdir. Para veriyoruz, silah veriyoruz, cephane veriyoruz . İlkbahara kadar fırkalar vaat ediyoruz. Hiç olmazsa bizi siyasetinizden haberdar ediniz dediler."

Vehbi Bey (Karasi)- . Bir noktayı istirham edeceğim. Bendeniz demek istiyorum ki yalnız bize para, mühimmat, levazım göndersinler. Başka birşey istemeyiz.

Mustafa Kemal Paşa Hazretleri (Devamla)- Efendiler, her şeyde olduğu gibi ahlakiyat noktai (şimdikiler, "ethic" sözcüğünü kullanıyor, a.n.ö.) nazarından da, kuvvet noktai nazarından da dikkate alınmalıdır. Arkadaşlıkta ve kardaşlıkta dahi kuvvet muvazenesi nazarı dikkate almak lazımdır. Zaif olan kavi olanın mahkumudur..

O gün bunları söyler ve bu yazının başına aktardığımız konuşmayı yapar. Uluslararası ilişkilerde güç dengesinin ve güçlü olmanın erdemini açıklar. Onun bu konuşmasını bugünün siyaset adamları yeniden okumalı, zihinlerine o konuşmanın betimlediği gerçeği yerleştirmelidirler. ABD'ye ya da AB'ye boyun eğen dış politika müptezelliğinden kendilerini kurtarmalıdırlar. Türkiye'nin büyük ve güçlü olduğunu söylemle değil, eylemle, bağımsız karar verme yetisiyle ve üzerinde yaşadığımız doğanın ve birlikte yaşadığımız insanlarm gerçek değerini ölçerek kanıtlamalıdırlar, kabul ettirebilmelidirler. Mustafa Kemal'in yaptığı, gibi. Önemli olan Mustafa Kemal'e hayran olmak, onu beğenmek değil, onun tarih bilincine sahip olabilmek ve O'nun Anadolu'ya taşımak istediği çağdaşlığı ve gerçekçiliği, her türlü dogmadan arınarak kavrayabilmektir.

İstanbulun ne amaçla gönderdiği bir heyet, gördükleri, duydukları ve tanık olduklarıyla, İstanbul'a dönmeyip, Anadolu hareketine katılmışlardır. Ve eğer o gizli celsede bununla ilgili bir soru söz konusu olmasaydı, belki de Mustafa Kemal, o alçak gönüllü davranışı içinde bu konuyu gündeme bile getirmeyecekti.

Mustafa Kemal'in T.B.M.M. gizli celselerde yaptığı konuşmalarda belirginleşen önemli bir niteliğinin, gerçekler karşısında "hatır-gönül" dinlemeyen realizmidir. Bu niteliği, özellikle "Çerkez Ethem" sorununu TBMM'ye açıklarken takındığı tavırda göze çarpar. Ehimmin mü-himme tercihi türünde bir yönteme başvurmaz. Önemli olan gerçeğin ta kendisidir. Oysa şimdiki devlet adamlarımız ve de politikacılarımız, kendilerinin de ürktüğü gerçekleri toplumdan gizlemenin peşinde, ne denli yanılgılara düşmekte ve o yanılgıların bedelini de yine halk kesimleri ödemektedir.

Gerçekleri görmekten ve dile getirmekten neden çekiniyorlar? Nedeni var. O gerçeklerdendi başarısızlıklarının ürünüdür de onun için. Kendilerini başarılı gibi göstermenin kaygısı peşinde süründüklerinden, gerçekleri gizleminin uzmanlığını ediniyorlar. Mustafa Kemal'in başarısının gerisindeki önemli bir neden onun her zaman gerçeğin ne olduğunu görebilmesinden kaynaklanmaktadır. Bugünün devlet adamlarında ve siyasetçilerinde bir başka düşkünlük, gerçek ile "hatır-gönül" ilişkileri arasındaki tercihte, hatır ve gönül sorunlarma daha fazla önem vermelerinden kaynaklanmakta. Hatta şimdilerde ne yazık ki bu hatır ve gönül ilişkileri arasına parasal çıkar ilişkileri de girdi. Ve de manevi değerlerden daha çok söz edenlerin, maddi değerlere daha çok yer verdiklerine tanık olmaktayız. Maneviyatçılık, maddiyatçılığm maskesi oluverdi.

T.B.M.M.'nin 9.12.1336 (1920) günlü 3 cü celsesinde, Diyarbekir (sonradan kentin adı Diyarbakır olarak değiştirildi) mebusu Hacı Şükrü Bey'in savunmasına Mustafa Kemal'in verdiği yanıt, düzenli ordu kurarak savaşa girilmesine ilişkin azmini yansıtır. Çerkez Ethem ile ilişkisi olduğu anlaşılan ve hakkında suç duyuruları bulunan Hacı Şükrü Bey, her ne kadar o günkü gizli celsede kendisini savunmak istemiş ise de, aslında o savunması, konunun ve suçlamaların çevresinde dolaşmaktan öteye geçememişti. Kurtuluş Savaşı'nda Çerkez Ethem, önemli bir olay. Düzenli Ordu kurulmasına karşı. Kendi diledi-ğince davranmak yanlısı. Hacı Şükrü de öyle. Hatta kimi mebuslar, savaşın çetelerle sürdürülmesinden yana. Bu konuda Meclise önerge bile verirler.

İstanbul İngilizler tarafından işgal edilmiş ve Yunan ordusu Anadoluya ayak basmış, ama ülkede yer yer ayaklanmalar da yeni kurulan T.B.M.M. için sorun olmaya başlamıştı. Mustafa Kemal içten ve dıştan kuşatılmıştır. Çember gittikçe de daralıyor. Sorunların üstesinden nasıl gelinebilirdi? Bunun bir tek yanıtı vardı: Gerçekçi olmak.

Bu yazıda Hacı Şükrü olayına değinmemizin özel bir nedeni var. Çerkez Ethem olayına ilişkin kamu oyundaki kimi yanlış değerlendirmeleri gidermek ve T.B.M.M.'nin gizli celselerinde, olayın gerçek boyutunu ortaya çıkarmak.

T.B.M.M.'nin 9.12.1336 (1920) günlü 3 cü celsesinde, ulustaki küçücük binada okuldan getirtilen sıralar üzerinde ülkenin büyük sorunları tartışılıyordu ve onlar ceylan derisinden yapılmış kırmızı koltuklarda oturmuyorlar ve tepelerinde tozu 20 milyar liraya alman avize sarkmıyordu. Amasya mebusu Miralay (Albay) Ömer Lütfi Bey, Müdafai Milliye Encümeninden (Milli savunma Komisyonundan) istifa etmiş ve Hacı Şükrü de Komisyon reisi olarak bir konuşma yapmıştı. Konuşmasında "Milletin artık erkanı harplerin baziçesi (oyuncağı) olmayacağını söylemesi büyük tepki uyandırmıştı. Mustafa Ke-mali'in bir hafta sonra 16.12.1336 (1920) de şifreyle Konya Cenup Cephesi Erkanı Harbiye Riyasetine yazdığı yazı duyulan tepkiyi dile getirmekteydi. O celsede bu yazıyı okuyarak konuşmasını sürdürmüştü:

(Büyük Millet Meclisinin Müdafai Milliye Encümeni Reisi tarafından millet erkanı harplerin baziçesi olamaz mealinde bu kürsüden söz söylemiş olduğunu işittiğim zaman müteessir olmuştum. Bu sözde tamamen suikast vardır. Halbuki Meclisi Aliniz dimağında böyle hasis maksatlar dolaşanlara iştirak etmekten pek alidir. Millet ve ordunun vahdetini ihlale matuf mesaiden Ulusun ve ordunun birliğini bozan uğraşlardan) çok uzaktır. Milletin ve ordunun vahdetini ihlal etmek isteyeceklerin bu Meclis bu millet kafasını ezer ve ezmeye muktedirdir. Bunun cümle tarafından bilinmesini isterim. Müdafai Milliye Encümenin vazifesi, ordunun teşkil, tanzim ve ilasına sarfı zehin etmektir (çaba harcamaktır) . Orduda ayrıca bir erkanı harbiye sınıfı yoktur. Ordumuzun zabitan ve kumanda heyeti vardır. Binaenaleyh Hacı Şükrü Beyin söylediği sözleri geri almasını ben de talep ederim.). Bu izahat heyeti umumiye tarafından alkışla karşılandı ve onu müteakip Mecliste amik bir sükun hasıl oldu. Heyeti umumiyenin bu noktai nazara temayül ve teveccüh-ü kat'isi (kesin eğilim ve yönelimi) olduğu anlaşıldı ve Hacı Şükrü Beyin ifadatının keenlemyekün tutulmasına (yok sayılmasına) ekseriyetle karar verildi.

T.B.M.M.'deki konuşmasında, yazısında yer verme gereksinimi duyduğu tepkiyi dile getirirken, şu satırları eklemekten de geri kalmaz:

Bir çok mebuslar ve samiin (dinleyiciler) meyanından bazıları, bu ifadattan (ifadelerden, sözlerden) dolayı beni tebrik ettiler. Bu esnada tesadüfen Mecliste bulunan yeni Ankara Kumandanı Kaymakam Çolak Kemal Bey, celsenin hitamında ve bir kısım mebusan muvacehesinde, bu nifakçı beyanatın zabitanı fevkalhad galeyana getirdiğini ve bunu söyleyen zatın Meclis meyanında bulunmasına tahammül edemeyeceklerini beyan ve Meclisin bu zatı arasından çıkarması lüzumundan ve Meclis bu zatı tecziye etmezse kendilerinin tecziye edeceklerinden şedit ve müteheyyiç bir lisanla bahs eyledi. Fevzi Paşa Hazretleri (Fevzi Çakmak) Meclisin esasen bunu tasvip etmediğini ifade ile başka bir şey yapılmasına lüzum olmadığını beyan buyurdu.

Ulus ile ordu arasındaki birlikteliğin son derece önemli olduğu bir dönemde, Hacı Şükrü'nün konuşması bölücülük (nifakçılık) olarak yorumlanmıştı. Konya, Adapazarı, Düzce, Zile isyanları sürüp giderken, Kurtuluş Savaşının başladığı bir zamanda Hacı Şükrü'nün bu konuşmasıyla yetinmediği de anlaşılmakta. Harp Tarihi Arşivi, dolap 46 klasör 2485 dosya 99'da yer aldığı anlaşılan ve T.B.M.M. Gizli Celse Cilt 1 sayfa 261'de belirtilen bir belgede, Erkanı Harbiyeyi Umumiye Reis Vekili Fevzi (Fevzi Çakmak) imzalı şifreli bir yazıda, Hacı Şükrü'nün "Garp cephesinde güzide kumanda şahsiyetlerinin birer birer cepheden uzaklaştırıldığı hakkında dedikodular yapıldığından bahisle" şifreli telgraf çektiği de anlaşılmakta. Hemen aynı günlerde Çerkez Ethem'in de T.B.M.M.'ini aşağılayan bir şifreli telgrafı var. Şifreli telgrafta "İsrafat ve ihtirasat ile dolu şerait tahtında milletin ve memleketin harbe tahammülü kalmamıştır" deniyor ve şöyle devam ediyor:

.. Ankara'da içtima eden Meclisin ne şekilde içtima ettiğini tabii hepimiz biliyoruz. İlk icraatları da bu fakir milletin sırtından kendilerine senede üç bin küsur lira tahsisat yapmaları olmuştur ki, senede içlerinde yüz lirayı bir arada gören pek azdır. Şimdi bol bol dalkavuklukla me'lufturlar. Gelen heyeti aliyenin hemen istanbul'a iadesi ehemmiyetle maruzdur. İmza Ethem.

Telgrafı 6.1.1337 (1920) de Cenup Cephesi Komutanlığına göndermiş. Ama, 10 gün sonra da Simav-Demirci-Gördes ve civarı halkı bir beyanname yayınlayarak Çerkes Ethem ve kardeşlerinin davranışını kınanmaktadır. Beyannamede:

Zalim ve hunhar Yunanlıların istilasından henüz kurtulamayan memleketimizde bazı propaganda ve teşkilat yapmakta olan Çerkez Ethem ve kardeşlerinin masum ve hakikatten haberdar olmayan ve bu canilerin cebir ve tasallut ve tahakkümünden kurtulamayan, mücehhez ve müsellah efradını, düşmana iltihaka sevk eden ve düşman safları arasında hükümetine ve milletine karşı harp ettiren hainlerin bu hareketini, müslümanlığın ve Türklüğün vakar ve hamasetle dolu olan tarihi şimdiye kadar kaydetmemiştir. Her şeyce bizden çok dun olan milletlerin tarihinde bile bu leke yoktur .

Hacı Şükrü Bey hakkında yapılan eleştirilere yanıt vermek için söz aldığı zaman, konunun özünü bir yana atarak, kimi olaylara ilişkin öyküler anlatmış ama söylediklerinin bir yerinde, Mustafa Kemal'in haklı tepkisine neden olan bir açıklama yapmıştı. Şöyle:

..Aydın cephesinde bulunduğum zaman milletimin bana vermiş olduğu milli kumandanlık mühürü ile bir vesika verdim. Rica ederim o vesikadan başka bir vesika kabul etmem. Yörük Ali'ye yazdığım mektupların hepsini de getiriniz ve burada okuyunuz. Ben nüfusumu memleketimin nef'inden ve vatanımın saadetinden başka hiç bir yere sarf etmedim. Tevfik Bey, Reşit Bey, Ethem Bey olsun, benim arkadaşlanmdır. Onlarla beraber bu harekatı yaptık. Efendiler ortada bazı alçak nıüfsit herifler var, iki tarafın arasını bozuyor... Efendiler ben sözüme hitam vermeden önce heyeti umumiyeden rica ediyorum, benim hakkımda ufak bir cürüm isnadı vaki ise, yapmış olduğunuz Hıyaneti Vataniye Kanunu ile beni idam etmenizi hassaten istirham ediyorum. Eğer cürüm varsa, tahkikat icra edeceksiniz ve beni bu Millet Meclisiyim kapısı önünde asacaksınız. Ben bu milli hareketin amiliyim. Efendiler bütün vesaik neşredilmeli ve benim hiyanetim varsa herkes anlamalı.

Hacı Şükrü Beyi davranışlarından ötürü eleştirebiliriz. Kınayabiliriz de. Ama konuşmasının sonunda söyledikleri, bugünün siyasetçilerine erdemin ne olduğunu anımsatmalıdır. Şimdikiler gibi yüce divana gitmekten ürkmüyor ve soruşturmanın ortadan kalkması için iğreti hükümet ortaklığı peşine düşecek kadar küçülmüyor.

Mustafa Kemal'in Hacı Şükrü'ye verdiği yanıt şöyle:

.. Hacı Şükrü Bey, Eskişehir'den muhtelif yerlere şifre telgraf vermek istemiş ve vermiştir. Bittabi bilahare Garp Ordusu Kumandanı ittihaz ettiği tedabir sayesinde bunu menetmiştir. Kendilerini Mudafai Milliye ve Riyasetten soruyorlar: Hacı Şükrü Beyin, kumandanlığına dair vermiş olduğu cevap budur. Makamı Riyasetten yazılanı sonra okuruz. Şimdi onun yazdığını okuyacağım: (okur) Kendine bir defa milli kumandan diyor. Hangi millet? Kim vermiş sana bu sıfatı? Bana da Anafartalar kahramanı dediler diye, Arıburnu kahramanı dediler, Bitlis, Muş, Suriye kahramanı diye, imzamı öyle mi atacağım? Binaenaleyh bu bir suiistimaldir. Kumandan diye nasıl imza ediyorsun? Ancak kolordu kumandanları, kumandanlığını muhafaza edebilir..Yalnız sizin o kadar muhakemeniz olsaydı, ben sizi tevkif etmek isteseydim ne için sizi, alıp ta buradan oraya götürecektim. Ben sizin hepinizi tevkif eder, idam eder ve öldürürdüm. Halbuki ben sizi orada bıraktım ve ben oraya gittiğim zaman o kararı vermiş olsaydım- bakınız askere tesadüf etmişsiniz- kaçabilir miydiniz? Böyle bir şey hiç hatır ve hayalimden geçmemiştir..Yalnız bir şey sormak istiyorum, madem ki kendinizi müdafaa ediyorsunuz, belki izah edersiniz. Demin verdiğim izahatta bir çok zevatça malum mesele hakkında ve Ethem beyin Reşit Beyle görüşürken San Efe hakkındaki muhabereyi arzetmiştim. Haber veriniz, adamı mahsus gönderiniz, derhal terketsin orasını, öteki efe ile birleşsin ve beriki de demiş ki, belki ben yapamam siz yapınız ve icap ederse isyan edersiniz. O muhabereyi müteakip de Hacı Şükrü Bey makine başında görülmüştür ve cereyan eden muhaberede şu sözler vardır:
- Sen nasılsın?
- Bildiğin gibi
- Söylediğin şeylerle de görüştüm, iyi cevap aldım, Sarı Efe çok iyi, sıhhati yerindedir.
- Evet beraber çalışıyorum
.

Hacı Şükrü Bey- :- Cevap vereyim müsaade ediniz, bunları zatı alinize kim vermiş ise namussuzdur, alçaktır. Ben muhaberelerden bile haberdar değilim. Yanımda kim varmış ise söyleyin.
Mustafa Kemal Paşa- (devamla) Biz Divanı Harp Heyeti değiliz. Kendinizi orada, Divanı Harpte müdafaa edersiniz. Şimdilik hakkınızda başka bir şey söylenemez, işi tahkikata bırakıyoruz.

Ve o celseye son verilir.

Tüm bu konuşmalarda olayların oluruna bırakılmadığını görmekteyiz. Bugünün davranış biçiminden çok farklı idi o dönemin yönetim biçimi. Hiç bir olay zamana bırakılmaz ve oluruna terk edilmezdi. Doğru olan da zaten budur. Şimdi durum öyle mi? Sorunların çözümünü zamana bırakmak, sorunları daha da çetrefilleştiriyor. Toplumun belleği o yüzden aşınmakta, suçlu ile suçsuzu gerçekle doğruyu ayır etmekten uzağa düşmektedir. Belki de böyle olması isteniyor. Sy. Demirel ile başlayıp, Özal ile devam eden bir yöntem idi bu. Sorunları zamana yayıp unutturmak, etkinsizleşmesini sağlamak.

Hacı Şükrü ile ilgili sorunun görüşülmesi, o dönemdeki siyasal yapıya ve o yapıdaki karmaşaya da ışık tutuyor. Çerkez Ethem ve kardeşlerinin hiyanetini ve düzenli ordu kurulmasına karşı çıkışının nedenlerini yine Mustafa Kemal'in T.B.M.M.'ne verdiği bilgilerden öğreneceğiz.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail