Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 23 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


ÖZELLEŞTİRME ÇAPRAZI

Ali Nejat Ölçen

Devletin ekonomik girişimciliğini ortadan kaldırmayı amaçlayan "özelleştirme eylemi" 20. yüzyılın sonlarında kuramı ve uygulamasıyla, üzerinde en çok konuşulan konulardan biri oldu. Belli egemen güçler, özelleştirmeyi, ekonomiyi esenliğe kavuşturacak, düzenleyecek, verimliliğin artmasmı sağlayacak sihirli bir yol olarak sunmaya başladılar ve kitleleri buna inandırmayı başardılar. Devlet ekonomik girişimciliğinin yine devlet tarafından tahrip edildiği gerçeği örtbas edilerek, o işletmelerin hantallığını, verimsizliğini, yeni teknolojileri özümseyememe-leri gerçeğini, o işletmelerin doğasındaki aksaklıklar olarak anlatmakta başarılı da oldular. Türkiye gibi kimi ülkelerde de, kendi ekonomilerindeki dar boğazdan kurtuluşun, kaynak yetersizliğine çare oluşun çözümü gibi algılandı ve hükümetlerin başarısı özelleştirmeye verdik- leri önemle ölçülür hale geldi. Ve böylece, özelleştirme de belli bir düzeyde gerçekleşmesi gereken makro-ekonomik hedefler arasında yerini buldu. Hatta daha da ileri gidilerek, özelleştirme denilen işlemler, ideolojik özelliğe de kavuşturuldu. Onun tersi devletçilik, devletçiliğin zıddı piyasa mekanizması içine yerleştirilen özelleştirme kavramı, böylesi yeni bir ideolojik bölünmenin göstergesi haline getirildi.

Türkiye, dışarda esen rüzgarlardan en çok etkilenen ülke olmayı sürdüğü için, bilinçli ya da bilinçsiz, bu özelleştirme denilen şeyin nemenem bir kavram olduğunu bile kestiremeden, konunun içine dalarak, özel sektörcü-lüğün kaçınılmaz gereği olarak algılamakta gecikmedi. Çıkar çevreleri de özelleştirmeyi ekonomik ve siyasal boyutuyla olabildiğince sömürmeyi bu arada beceriver-diler ve KİT düşmanlığı içinde, haraç-mezat satışlar bir-

birini kovaladı. Bir gün, elden yok bahasına çıkarılan ve kimi çıkar çevrelerine armağan edilen o KİT'lere gereksinim duyulacağı hiç umursanmadan. KİT'leri elden çıkarma akımına gerekçeler de zaten hazırlanmıştı. Neydi o gerekçeler? Zarar etmeleriydi. KİT'lerin zarar edenlerinden kurtulması gerekirdi kamusal yönetimin. Bütçeden kaynak almamalı, tersine bütçeye kaynak sağlamalıydı. Ama hiç kimsenin -kimi köşe yazarları ve iktisatçı hariç-neden zarar edenlerin değilde kar edenlerin satıldığını sormak aklına gelmedi. Türkiye Sorunları kitap dizisinin 9. sayısında olayı KİT Soykırımı olarak nitelemiş ve kaynak yaratan KİT'lerin, özel bankalardan yüksek faizle kredi alarak işletme giderlerini karşılamak zorunda bırakıldıklarını ve o yoldan nasıl zarara uğratıldıklarını dile getirmiştik. Meraklı olan okuyucularımız bizden o yazının foto kopyasmı isterlerse, göndermeye hazırız. Hak-İş sendikasına zamanın başbakanı Tansu Çiller tarafından yok pahasına satılan ve kamuoyunda uyanan tepkiler nedeniyle satış kararının iptal edildiği Et-Balık Kurumu'nun nasıl zarar ettirildiğini şimdi anımsatmak istiyoruz: 1985'te 300 milyon işletme karı sağlamıştı Et-Balık Kurumu. 190 milyon TL vergi ödemişti üstelik. Aradan 4 yıl geçmeden 1989'da l .3 milyar TL zarara sokuldu. Neden? Çünkü o yıl yüksek faizle aldığı borç kar-, şılığı 2 milyar TL faiz ödemek zorunda bırakılmıştı. Bu gerçeği biz ortaya çıkarmadık. TBMM KİT Komisyo-nu'nun düzenlediği raporun 2. cildinin 1106 (1985) sayfasında ayrıca 1991 yılı raporunun 1. cildinin 543. sayfasında yazılı. Et-Balık Kurumu'nun zarara sokulmasının bir başka nedeni daha var: 1988'den itibaren askeri birliklerin kurumdan et satınalması da engellendi ve Kurumdan aldığı et tonajını %56'dan %29'a düşürdü. TBMM - KİT Komisyonu bundan da yakınmaktaydı o yıllarda.

Özelleştirme için bir de göstermelik yasa çıkarıldı ve üstüne üstelik "Özelleştirme İdaresi Başkanlığı" kuruldu. O kuruluşa, özelleştirilecek kamu kuruluşlarından hiç birisinin temsilci katılmamakta ve satış işlemleri kapalı kapılar arkasmda yapılmaktadır. Açıkça söylemek gerekirse, kararlarının oybirliğiyle alınması gereken Özelleştirme Yüksek Kurulu, başbakanın sultasındadır. Ama Et-Balık Kurumu'nun, hem de tüm taşınmaz mal varlığıyla Hak-İş Sendikası'na satış kararını başbakan ki dudağı arasından çıkan sözcükle iptal ettiğini söylediği zaman, ne Kurum içinden ve ne de dışardan hiç kimse, bu iptal kararı oylanarak mı saptandı diye sormadı. Öyleyse göstermelik bir yasa ve göstermelik "Özelleştirme Yüksek Kurulu" sözcükleri gerçeği betimlemektedir.

Türkiye'de yaşanan özelleştirme dramının en çirkin örneklerindenbiri de T. Lokomotif ve Motor Sanayiinde görülür. 1991'deki zararı 28.2 milyarTL idi ve eğer 37.5 milyar TL faiz ödemiş olmasaydı 9.3 milyar TL kar etmiş olacaktı. Özelleştirme adı altında kimi kesimlere ulufe dağıtmış olan siyasal iktidar mantığı bir taşla iki kuş vurmakta, KİT'ler aracılığıyla özel bankalara faiz kılığında kaynak aktarmaktadır. Özelleştirme kapitalizmin nitelediği soylu! amacından ancak böyle saptırılabilirdi. Özelleştirme dramatiği uğruna Devlet Demir Yolları İşletmesi de 1985'te kar ederken (560 milyarTL) 6 yıl içinde zarar eder duruma getirildi (874.5 milyar TL faiz ödeyerek). Sümerbank'in Bergama Pamuk İpliği ve Dokuma Sanayii de 1985'te 183 milyon TL kar ederken 6 yılda zarar eden duruma getirilmiştir (112.7 milyar TL). Örnekler çoğaltılabilir. Bu kadarı bile KİT'lere nasıl kıyıldığını ve özelleştirme adı altında, ekonominin öncülüğünü ve teknolojik gelişmenin, sektörel uzmanlaşmanm öğretmenliğini yapmış olan Mustafa Kemal Atatürk'ün mirası acımasızca yok edilmiştir. 1980'nin 12 Eylül'ü ile birlikte

Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu ve Halkevleri gibi kurumlar yok edilirken, o darbenin siyasete kazandırdığı yapay iktidarlar da Mustafa Kemal'in mirasını darmadağın ettiler ve ulufeye dönüştürmekten çekinmediler. Hem de kendisine sosyal demokrat ya da demokratik sol adını veren siyasal partilerin gözleri önünde. Asıl gericilik yalnız "şeriat istemek" değil, aynı zamanda çağdaş kültürel ve nesnel kurumları da yıkmak demektir. Köy Enstitülerinin ve Halkevleri kitaplıklarının yakılıp yıkılması gibi. Ve sanılmamalı ki Anadolu'da gericilik 1932'de, 1950'de hortlatıldı, 1807'de 3. Selim'in katliyle hortlamış ve doğumu da Sultan Cem'i yenilgiye uğratan Beyazıt II ile ortaya/çıkmıştı, 450 yıl önce. Yeşil bayrak altında mollalarının desteğiyle dini araç olarak kullanan Beyazıt II'nin uyuşturucu ve şarap düşkünü olduğunu sadece Hammer, Tarihinde yazabilmiştir. Dinin siyasete araç edilmesinin ilk canlı örneğidir bu.

Konumuz dışında kaldığı için o tarihsel olayı irdelemek istemiyoruz. Ama söylemek istediğimiz, gericiliğin ekonomik ve siyasal boyutunun, kökten dincilik kadar tehlikeli olduğu ve genç Cumhuriyetimizi kuşatmaya başladığıdır. O dönemin mimarları bugün yönetimin ve siyasetin en üst düzeylerine tırmanmayı da başardılar.

Konumuza dönüyoruz: Özelleştirmenin gerekçelerinden bir önemlisi, KİT'lerin bütçeye yük olmaması ve tersine bütçeye kaynak aktarılması idi. Acaba Türkiye'de gerçekleşti mi bu? Hayır gerçekleşmedi. Özelleştirme için kurulan örgüt, kendisi zarar eden başka bir KİT haline dönüştü. DPT'nin 1998 Yılı Programı sayfa 129'da bunun rakamsal göstergelerine tanık olmaktayız. 1985-1994 döneminde ilk on yıl içinde özelleştirmeden sağlanan 2.1 milyar ABD doları brüt gelir karşılığı, aynı dönemde 2.4 milyar dolar kaynak kullanılarak 0.2 milyar TL zarar edilmiştir. Şimdi birileri çıkıp ta "Özelleştirme İdaresi"ni de özelleştirmek gerekir dese haklı olmaz mı? 1995'te brüt özelleştirme geliri 440 milyon dolar buna karşın hesap dengesinde 409 milyon dolar açık olduğu görülüyor ki, Hazineye aktarılan kaynakta bu kadardır. 1985'ten 1996'ya kadar 11 yıl içinde özelleştirmenin erdeminden, yararından, ekonomiye sağlayacağı kaynak ve katkılardan sözediledursun, brüt 2.78 milyar dolar gelir karşılığından 281 milyon dolar açıkla hazineye ancak 1.1 milyar dolar aktarılmıştır. Özelleştirme İdaresi'nin rakamlarına göre ise durum şöyle:

1986-96 dönemi Özelleştirme Geliri :.......... Trilyon TL ........%

1. Blok satışlar .................................................36,60............60,5
2. Tesis ve varlık satışları ...................................11,13...........18,4.
3.Halka arz ........................................................1,41.............2,3.
4. Uluslararasısatışa arz.......................................6,41...........10,6.
5. istanbul Menkul Kıymetler Borsada satı.............4,98 ............8,2
6. Yarım kalmıştesislerin satışı.............................0,01.............0,2

Toplam ........................................................... 60,54 ...... 100,0

7. Temmettügeliri ................................................31,01
8. Kapsamdaki kuruluşlara borcun anapara faizi.......1,05
9. Dışkredi ve hibe...............................................12,46
10. Özelleştirme bonosu ihracı...............................1,00
11. Rehinle hisse senedi satışı ..............................3,73

Genel toplam ................................................. 109,80

0 yılda özelleştirme eyleminden sağlanan toplam gelir 109 trilyon TL karşılığı 3.9 milyar ABD dolarıdır. Sermaye hareketlerinden sağlanan gelirler dışında Özelleştirmenin getirisi olan 60.54 trilyon TL'den sadece halka yapılan satış %2 dolayında. Özelleştirme dışında tutulmuştur halk ve emekçi kitleleri. Sermaye hareketleri dahil, 10 yılda 3.9 miyar dolar ise sadece 1996 yılındaki ül-

keye gönderilen işçi geliri kadar. Özelleştirme dışında tutulan işçi kesimi, yurt dışında bir yılda, özelleştirme idaresinin KİT'leri satarak 10 yılda sağladığı brüt geliri Türkiye'ye döviz olarak kazandırmaktadır. Bu hesabımızda "brüt gelir" deyimini kullanıyoruz. Aslında özelleştirme için yapılan harcamaları bundan düşünce net gelirin cüceleştiği görülür. Bunca çabaşa, özelleştirmenin erdemine ilişkin söylemlere karşın, sağlanan net yarar devenin kulağı kadar küçük.

Özelleştirme İdaresi'nin verdiği rakamlara göre 1986-1996 döneminde 10 yıl içinde Hazineye sadece 51.67 trilyon TL karşılığı 1.83 milyar dolar düzeyinde kaynak ak-tarabilmiştir. O da bu kaynağın %8.9'u 1994 öncesinde ve %91.1'i ise 1995 ve 1996 yıllarındadır. Özelleştirme uğruna yapılan harcamalar içinde personel giderlerinin ne düzeyde olduğunu bilmiyoruz. Ama harcamaların dökümü aşağıdaki gibidir:

1986-96 Dönemi Özelleştirme Giderleri ............... Trilyon TL.

1.Kapsamdaki kuruluşlara aktarılan.............................34,14
2.Kredi olarak verilen borçlar.........................................8,26
3.Sosyal yardım zamları...............................................2,09
4.İş kaybı ödemeleri.....................................................0,76
5.Özelleştirme sonrası tazminat....................................0,59
6.Erken emeklilik primleri..............................................0,50
7İlgili kuruluşlara ödenen...............................................3,91
8.Denetim ve danışmanlık giderleri.................................0,91
9.İhale ilanı..................................................................0,37
10.Reklam ve tanıtım....................................................0,27
11.İst.Menkul Kıymetler Borsası hisse senedi ................0,65
12.Borç ödemeleri........................................................2,86
Toplam ................................................................... 55,31

13.Hazineye aktarılan..................................................51,67.
14.Çeşitli.....................................................................1,08
enel Toplam ......................................................... 108,03

Özelleştirmedeki Çirkinlikler:

Özelleştirmenin siyasal iktidarlarca kimi çevrelere çıkar sağlamak amacına yöneldiğinin kanıtları ve belgeleri de ortaya çıktığı için, kapitalizmin bu kavramı da kirlenmekten, hiç olmazsa Türkiye'de, kendisini kurtaramadı. En son örneği Hürriyet Gazetesi yazarı Emin Çölaşan'm dile getirdiği yolsuzlukta görüyoruz. Çitosan genel müdürü Nevzat Özgüven'in raporundan bir bölümü aktarıyor. Şöyle:

"Çitosan, özelleştirme başlayana kadar sürekli kar etmiştir. Şu anda ise 1.3 trilyon TL borcu vardır. Dört ayda ödemesi gereken faiz örneğin yakın zamanda satılan Niğde Çimento Fabrikası'nın satış bedeline eşittir .

Özelleştirme yanlış başlatılmıştır. En karlı kuruluşlar satılmıştır. Özelleştirme kapsamına alınacak fabrikaların seçiminde ÇİTOSAN'ın hiçbir görüşü alınmamıştır. Fabrika ve hisse satışlarından ÇİTOSAN'a hiç bir pay verilmemiştir. Bizim işletme ve personel sorunumuz düşünülmemiştir. (Hürriyet, 5.1.1994)"

1976 kurulan ve 1990'da üretime başlayan PETLAS tesisleri,günde 4 bin oto, kamyon, traktör lastiği üretim kapasitesiyle satışa çıkarılan önemli KİT'lerimizden biriydi. 1995'in başlarında Nadir İmpex firmasının sahibi Pencebendpur adlı bir İranlı 70 milyon dolar teklif vermiş ama nedense Özelleştirme İdaresi 20 Mart 1997 günlü kararıyla 35.75 milyon dolar karşılığı PETLAS'ı KOM-BASSAN'a satma kararı almıştır. Muhtar Pencebendpur, 18 Aralık 1994 günü basma yansıyan demecinde, açık yüreklilikle "ben olsam PETLAS'ı satmam" demişti. Ve de haklı olarak şu gerekçeyi ileri sürmüştü: "Önümüzdeki dönemde GAP'ta ne kadar traktör kullanılacağını düşünün. Otomotiv sektörü de hızla büyüyor. Özel oto sayısı daha da artacak. Doğu Avrupa ve Ortadoğu pazarı, Ortaasya'daki Türk Cumhuriyetleri, hepsi yeni pazarlar. PETLAS bir süre sonra üretim kapasitesini 20 bine çıkarsa bile talebi karşılayamayacaktır."

Prof. Sosyal'ın yadırganacak yorumu.

Bunlar olup biterken, zamanm Dışişleri bakanı Prof. Sosyal'm basına yansıyan bir demeci herhalde şaşkınlık yaratmıştır. Diyordu ki özelleştirme ile demokrasi ikiz kardeştir." Ve devam ediyordu:

"Özelleştirme yasası (Meclisten) geçtiğine göre, sıra ister istemez ikiz kardeşi durumuna gelmiş olan Terörle Mücadele Yasası'nın geçmesine gelmiştir. Vuruşarak çekilmek değil, vuruşarak kazanmak ta söz konusudur. Eşzamanlılık bakımından o yasanın (Özelleştirme yasasını kasıtlıyor) ardından hemen öbürünün çıkması gerekir ki özelleştirmenin ekonomik yararını (bu ne menem bir yarar ise. a.n.ö.) görecek olan Türkiye'nin aynı zamanda demokratikleşmenin de yararını görmesi gerekir." (Hürriyet, 25.11.1994).

Aynı gün Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği başkanı (sonraları bakan olan) Yalım Erez de "Özelleştirmenin Atatürk devrimleri kadar önemli" olduğunu söylüyor. Atatürk'ü ne denli küçülttüğünün farkında mıydı acaba?

Konuyu şimdilik burada bırakarak, İngiltere'de 1994'te ikinci baskısı yapılan "Özelleştirmenin Ekonomi Politiği" (The Political Economy of Privatization) adlı kitabın içinde Thomas Clarke'nin makalesinin bir bölümünü Türkçeye çevirerek okuyucularımıza tanıtalım. Orada özelleştirme için ne düşünülüyor?

***

İNGİLTERE ÖZELLEŞTİRME PROGRAMININ EKONOMİ POLİTİĞİ

The Political Economy of the UK Privatization Programme.
Thomas Clarke
Çeviri: A. N. Ölçen

İngiltere'de özelleştirmeye giriş.

Özelleştirme politikası şimdilerde tüm dünyayı sararken, İngiltere 1980'lerde bu işe başladı. Her ne kadar kimi önemli kuruluşları özel mülkiyete devretmeye ilişkin bir program başlatılmışsada, buna ilişkin çabalar hız kazandı ve pazar ekonomisini düzenleyen kesintisiz hareket haline geldi, devletin rolünü sınırlar oldu. İngiltere'de tüm hükümetlerce gözetilen kamu ve özel sanayiler arası dengeye ilişkin siyasal uzlaşma bir bakıma yerle bir oldu. Kamu sektörünün hemen daima verimsiz ve savurgan olduğuna ve rekabete açılarak girişim hantallığından kurtulucağına ilişkin izlenimler yaratıldı. Zaten öteden beri, İngiltere'de özelleştirmenin uygulamada başarılı olması ileri sanayileşmiş pek çok ülkede özelleştirme için belirgin talep uyarmış ve gelişmekte olan ülkelerde de, ekonomik sorunların çıkış yolu olarak özelleştirmeye uyum sağlamaları baskı aracına dönüşmüştü. Doğu Avrupa komünist devletlerin demokrasiye dönüşleri, kamusal aktiflerin bütünüyle özelleştirilmesi çağrısıyla hemen hemen aynı zamana rastlar. Özelleştirmenin yürürlüğe giren programı oralarda, Batı Avrupa'dakinden daha derin sonuçlar gösterecek gibidir, çünkü komuta eko-nomilerin pek çoğunda devlet sektörü, eskiden ekonomik çabalarm hemen tümünü temsil ediyordu.

Özelleştirme için beliren politik baskılar, İngiltere'de hükümet bildirilerinde başarı sağlanmışcasma ifade edilmiş, örneğin Margaret Tatcher kabinesinde 10 yıl bakan olan John Moore ve 1983-86'da Maliye Bakanı ve özelleştirme programının ilk aşamasındaki sorumlusu, "Harvard Business" sayfasında, az iddialı da olmayan şu sözleri söylemişti:

"Özelleştirme, yalnızca özel sanayini ve bozunmaya yüz tutmuş tüm ekonominin kurtuluşu için değil, kamusal davranışı da ekonomik sorumluluğa ve özel mülkiyet kavramına doğru yöneltmenin de yetkin aracıdır. Köktenci denemeler başladığında, özelleştirme, devletin sahip olduğu bir sanayinin, kendisi, çalışanları ve satın alma gücüyle katkısı olan yurttaşları da kapsamına alarak serbest piyasa ile bütünleşmesine yol açan pratik bir işlevi de söz konusudur Daha da önemlisi, özelleştirmenin ülke halkının temel inançlarını ve özgür girişimin değerini kavramasına yarayan eğitimsel işlevi de olmuştur."

Tüm bu savda bir soru var: İngiltere'de özelleştirme, sanayi için gerçekten belirgin kazançlar sağladı mı ve bu kazançlar ne menem şeylerdir. İkincisi, pay sahipleri, tüketiciler ve istihdam edilenlerin tümü, anlatılan yararları edindiler mi? İlkin özelleştirme politikasının gelişmesine rağmen, İngiltere'de acaba nasıl uygulandı?

Politika oluşturmanın sonrası.

Her ne kadar 1979'dan beri birbirini izleyen muhafazakar hükümetler döneminde, İngiltere'de özelleştirme pek az denenmiş ise de, bu amaca yönelik politik söylemlere pek az rastlanır. 1979'da Thatcher yönetimi, mo-netarist inanca sıkı sıkıya bağlanmış, demeçlerinde para arzının denetlenmesini, kamu harcamalarının azaltılmasını ve gelir vergisinin kaldırılmasını vurgulamıştı. Çıkardığı tebliğlerde "hava alanı ve gemi yapımcılığı"nm özel mülkiyete devrini bildiriyordu. Ulusal Navlun Birliği (National Freight Corparation) bölünecek, otobüs sanayii yeniden düzenlenecekti. Ve nihayet kamuya ait lojmanların kullanıcılarına satılacağı vaad edilmekteydi. Fakat bunlar, önceki muhafazakar yönetimlerin vaadlerinden pek az farklıydı ve yalnız 2. ve 3. Thatcher hükümetlerinde, önemli kamusal girişimlerin satışı öngörüldü.

İlk anda hükümet, ekonomi politikasında bir dizi düş kırıklığıyla karşılaştı: İşsizlik arttı, durgunluk derinleşti, enflasyon yükseldi, imalat sanayii hasılasında azalma oldu, faiz oranları arttı ve daha da kötüsü kamu harcamaları artışını sürdürdü. Bu çerçevede özelleştirme, ekonomik güçlükler içinde hükümet tarafından, belirgin biçimde kamusal borçlanma gereksinimi kısıtlanarak ama kamusal harcamalarda ciddi bir kesinti olmaksızın, askıya alındı. Hükümet politikasının çelişkisi, Abromeit tarafından açığa çıkarılmıştır:

"Özelleştirme, hükümetin monetarist politikasında bir U-dönüşü yaptığını gösteriyor, oysa, özelleştirme monetarizmin ayrılmaz bir parçasıdır. Monetarizmin özü olabilen para arzının kısıtlanması izlenerek mali zorunlulukları çelmenin aracı haline getirildi özelleştirme. Ekonomist dergisinin de belirttiği gibi, açıkça para basmadan devlet hazinesinin artması için devletin aktifleri satılmıştır" (1988)

(Abromeit'in kim olduğunu bilmiyoruz. Ama haklı bir eleştiri ileri sürmektedir ki, bu eleştiri Türkiye için de geçerlidir. Çünkü ülkemizde tutucu siyasal iktidarlar, bütçe açıklarını özelleştirme aracılığıyla kapamayı amaçlıyorlar. Devlet aktiflerini bütçeye kaynak sağlamak için satışa çıkarmaktadırlar. Bu, gelir sağlamak için kışın sobasını satan adama benzer. Ekonomi de bir gün soğuktan donacaktır. Kendi yorumumuzu burada bırakarak, çeviriye devam edelim:)

Keza özelleştirme işlemleri kılık değiştirerek, işsizlerin sosyal güvencelerine ilişkin ödemelerdeki artışları karşılamak için, kamu harcamalarında kullanıldı. Özelleştirme satışlarının geliri, 1980'lerin sonunda dramatik biçimde arttı,hükümet politikası böylece değişikliğe uğradı:

"Hükümet açık biçimde arzı arttıran politikalara yöneldi. Bu çerçevede, özelleştirme programında işlemler, hükümetin vergileri düşürmesinin finansmanında ve öteki harcamaların karşılanmasında kullanılabildi" (Thompson 1990)

Özelleştirme, hükümetlerin sanayide verimliliğe arttırmanın ekonomik gereğinden çok, iktidarda kalmanın

ve ekonomiyi daha fazla denetim altına almanın aracı olarak kullanıldı. Özelleştirmede izlenen yolun ve yapılan işlerin tutarsızlıklarını bunlar yeterince açıklıyor. (Türkiye'de olduğu gibi. a. n. ö.)

Özelleştirme stratejisi mi?

İngiltere'de tutarlı bir özelleştirme stratejisinin varolup olmadığını açıklamadan önce, kamu sektörünün ortaya çıkışı ve gelişmesini araştırmak, hükümetin ısrarlı olduğu özelleştirmenin kaçınılmaz olup olmadığını açığa çıkarmak gerekir. İngiltere'de ve Batı Avrupa ülkelerinde kamu sektörü, katı bir merkezi devlet aygıtı olarak ortaya çıkmış değildir. Tersine kamu müdahalesi, piyasa koşullarının yetersizliğine ademi merkeziyetçi çare olarak ortaya çıktı. 19. yüzyılın başlarında, caddelerin aydınlatılması, temizliği, yol yapımı, kanalizasyon, su getirme ve sağlık hizmetlerini sağlamak için oluşturuldu. Daha sonra yerel yönetimler, gecekondular dışındaki kentsel nüfusu barındırmak için düşük maliyetli konutlar inşa etmeye başladı ve özel okulların dışlandığı kitle eğitimini yerel yönetimler üstlendi. Nihayet düşük maliyetli, güvenilir kamu hizmetleri, ulaşım, su, gaz, elektrik yerel otoriteler tarafından sağlanır oldu.

1945 sonrasında ulusal sanayinin büyümesi, özel sermayenin sorumluluk taşımaya önem vermediği, sanayinin verimliliğini korumak için yatırım gereksinmesini piyasa düzeninin sağlayamadığı ve sağlığın korunması gibi temel hizmetlerin bedel ödenmeksizin karşılanmasından yana bir işçi partisi hükümeti tarafından elde edilmeye çalışıldı. Refah devleti tasarımlanmış, serveti ve geliri olsun olmasın bireylerin haklarını korumak düşünülmüştü. Herkes için olabildiğince temel hizmetler kamu fonlarıyla güvenceye alınacaktı. Ulusçuluk ve refah devletinin amacı o nedenle kar maksimizasyonunu izleinekten çok sosyal güvenceleri sağlamak ve stabl ekono
mik alt yapıyı oluşturmaktı. Bu politika, kamu sanayinin çoğu kez zarar etmesi anlamına gelen fiyatlandırma yapısı üzerine inşa edildi. Bununla birlikte, kamu sektö ründeki zararları, ekonominin özel sektörüne, düşük
maliyetli ürün, sağlıklı ve iyi eğitilmiş işgücü sağlıyarak, yaşamsal katkı olarak algılanmıştı. Her ne kadar, bu fark geniş ölçüde kabul görmüş olsa da, son yıllarda kamu iktisadi işletmelerin kar amaçlı özel sektörle karşılaştı rıldığı zaman, "böyle basit bir karşılaştırmanın özel ve kamu sektör yönetiminin farklı amaçları nedeniyle yapı lamayacağına ve böyle bir durumun her iki sektörün ve rimliliğine ilişkin yarattığı değerleri karmaşaya sürükle yeceği" (Lapsey ande VVright, 1990) ne dair pek az bilgi edinilmişti.

' (Yazar Türkiye'den söz ediyor gibidir. Ne var ki Türkiye'de kamu iktisadi kuruluşları, karma ekonomi düzenini öngören Mustafa Kemal Atatürk tarafından daha sağlam temeller üzerinde kuruldu. Kaynak yetersizliği ve kurtuluş savaşı sonrasında ekonominin kıtlıktan kurtarılması, planlı sanayileşmeye adım atılması, yurt içi arz-talep dengesinin korunması ve dışalımın ikame edilerek, dış satım olanaklarının yaratılması ve arttırılması stratejileri, KİT'lerin doğuşunun nedenleri arasında sayılmalıdır. İngiltere'de olduğu gibi Türkiye'de de muhafazakar iktidarlar, kamu finansman açıklarını kapamanın aracı olarak özelleştirme yöntemini kullanmaya başladılar ama söylemlerinde KİT'leri zarardan kurtarmak olduğu savını ileri sürdüler. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi, tam tersine kâr etmekte olan KİT'leri satmayı yeğlediler. Thomas Clarke'nin de haklı olarak değindiği gibi, özel sektör ile kamu sektörünü, amaç farklılığı nedeniyle karşılaştırmak zihinleri karşüırmaktan başka bir anlama gelmeyecektir. Kamu sektörünün, kâr maksimizasyonuna göre işlemesi, devletin varoluş nedeniyle de çelişir. Devlet kâr peşinde değil tersine toplumsal ve bireysel yarar ve sosyal güvenceler peşinde yürümelidir. Kamu iktisadi kuruluşların, piyasayı dengeleyen, haksız kazanç olanaklarını daraltan ve ortadan kaldıran, sosyal güvenceleri sağlayan işlevi gözardı edilerek, toplum kapitalizmin kar tutkusuna terk edildikçe, bir gün devletin varlık nedeni tartışma konusu olmaya başlar. Ve belki de bu tür tartışma, ulus ve devlet ilişkileri açısından en sakıncalı olanıdır.Çeviriye devam ediyoruz, a.n.ö.)

Kamu sektörünün ölçeği 1970'lerde giderek büyüdü ve kamu harcamaları, ulusal gelirin büyük kısmını tüketir oldu ve perfermonsma ilişkin eleştiriler de artmaya başladı. Bir anlamda bu, kaçınılmazdı, eğitim ve koruyucu ' hekimlikte örneğin, artan talebi karşılamak için daha fazla mal edinmek zorunluydu, tam bir hoşnutluk olanaksız olsa bile. Bununla birlikte, yakınmaların çoğu, tüketiciyi mutlu etmiş olması gekeren kaynakları kamu sektörünün nasıl kullandığıyla ilgiliydi. Ayrıca kamu sektörünün merkezileşmiş bürokratik davranışı tüketiciler ve çalışanlar üzerinde yalnız katı ve verimsiz değil baskıcı ve sorumsuz olmakla tanımlanmaya başlandı. Kamu sektöründeki yöneticiler de finansmanın sıkı denetimi ve politikaların, stratejik planları güçlüğe sokan anlamsız müdahalelerinden yakınır oldular. Kamu sanayiinde gerekli yatırımlar, dış borç gereğiyle yüz yüze gelen hükümetler tarafından yadsınıyor ve demir yol işletmesinin modern alt yapı ve tren, noksanlığı nedeniyle özel sektör taşımacığıyla rekabet edemeyişinde olduğu gibi, kayıplar da zamanla artıyordu.

Başarılı hükümetler kamu sektörünün verimliliğini düzeltme gereksinimini kabul ettiler ve kamu sektöründe parasal değeri ve verimliliği güvenceye almaya girişen bir dizi reformları dikkate aldılar. Bu önlemler, daha çok hazineden sağlanan finansman açıklarını kapatmak yerine, harcamaları kısıtlamak, istihdam düzeyine sınır koymak, yönetim kurulu toplantılarına katılmak, işlevlerine ve yönetimlerine ilişkin düzenli biçimde görüşmeler yapmak ve iç ve dış hesapları denetlemek, maliyet ile ürün arasındaki mukayeseyi yapmak, verimli çalışmayanları bir süre için kiraya vermek ve performans ölçüsü için kriterler getirmek biçimindeydi. (Platzky, 1988). Kamu sektörünün verimsizlik demek olduğunu düşünmekte biraz da haksızlık var ve özel sektörün çok ta fazla verimli olmadığına ilişkin pek çok kanıtta mevcut (Mill-ward and Parker 1983, Vickers and Yarrow 1988).

(Keşke Türkiye'de de özelleştirme, verimsiz kamusal işletmelerin önce kiraya verilmesi ve çalışanların yönetiminde, denetiminde yeniden düzenlenmesi, halka açılması gibi toplumsal yaran fazla olan yöntemler içinde ele alınsaydı. Ele alınamazdı, önce buna özel sektörün siyasete ağırlığını koyan odak noktalan karşı çıkardı, vaktiyle Halk Sektörüne karşı çıkarak CHP'nin programından silinmesini sağladıkları gibi ve ikincisi böylesi bir yönteme başvuran siyasal parti halkın çıkarlarını gözetebilirdi ama o zaman da iktidar olamazdı. Acaba egemenlik kayıtsız şartsız sermayenindir demek çok mu yanlış olur. Çeviriye devam ediyoruz, a. n. ö.)

Kamu sektöründen özel sektöre dönüşümün başarı sağlayacağını iddia eden Batı iktisat teorisinin bir ders "Kitabı, oldukça yanlış yoldadır (Grosfeld 1990).

1980'lerin üç Thatcher hükümetinin kamu sektörünü ticaretleştirmeye ve özelleştirmeye yöneltmesi, ekonomik çözümlemeden çok ideolojik inançla ele alınmıştı, özelleştirmeyi kendisini destekleyen çok amaçlı bir hizmet alanı olarak kabul etmişti. Ekonomik özgürlük: Özelleştirilen kuruluşlar piyasa fırsatlarında yatırım yapacak ve tüketici tercihinde özgür olacaktır. Verimlilik: Sermaye piyasasının Ve ürünün disiplini ve kazancın teşviki, girişimin verimliliğini arttıracaktır. Mülkiyete daha çok katılım: Özelleştirme halk kapitalizminin çoğulcu katılımını özendirecektir. Her ne kadar hükümet bu amaçlarm başarılı olduğunu açıklamış ise de, özelleştirmenin sonuçları yakından irdelendiğinde, gerçekten başarılı olmuş mudur gibi bir soru ivedilik kazanır.

İngiltere'de özelleştirmenin çeşitli biçimleri şunları kapsamıştı:

1. British Gas, British Airways ve British Telecom örneğinde olduğu gibi ulusallığı kaldırıp aktifleri satışa
çıkarmak, kamusal şirketlerin Jaguar ve Rolls-Royce gibi öncelikle özel sektöre aktarılması ya da devlet holdingle rinin BP gibi özel şirketlere satılması.
2. Otobüs, Arsa Ofisi gibi rekabete açılması belirtilen devlet tekellerinin dağıtılması.
3. Bakım evlerinde olduğu gibi kimi hizmetlerin özel sektör tarafından yerine getirilmesine izin vermek.
4. Gözardı edilmiş alanlarda yatırım projesi hazırla mak için özel sektörü özendirmek, kamu sektörü için kar
getirici özel birimler oluşturmak.
5. Sübvansiyonları kısmak ve sağlık ve sosyal refah hizmetlerinde kamu sektörü için sorumluluğun artması,
6. Kamusal konutların satışa çıkarılması.

Özelleştirme programı İngiltere'de 1980'lerin ekonomik durgunluğu ve şirketlerin finansman kaynaklarının daralması nedeniyle, British Airway, British Shipbuilders (İngiliz Gemi İnşaatları) ve National Freight Corparation (Ulusal Navlun Birliği) özelleştirilmelerinin ertelenmesine 1980 başlarında karar verildi. Bu kamusal şirketlerin yeniden yapılanması ile kamu fonları enjekte edildikten sonra satışa sunuldu. British Airway ve ileri teknoloji şirketi olan Amersham kamu sektörünün başarılı tesisleri olmasına rağmen özelleştirildiler. Hükümetçe hisse senetleri değerleri o denli küçük tutuldu ki, fazla alıcı kaydedildi ve spekülatörler bundan aşırı kar sağladılar. 1984'ün özelleştirilme geliri 1.0 milyar £'in üzerindeydi o yıl, fakat British Telecom'un satışıyla 2.5 milyar £'den fazla fon yaratıldı. Hükümet hisse senetleri için iki yeni piyasaya güvenmişti: Hise senedi almayı aklından geçirmeyen nüfus ve denizaşırı yatırımcılar. Mamafih hisse senetlerinin büyük bölümü denizaşırı ülkelere gönderildi ve hükümet, değerinin %90 fazlasıyla bunları sattı, denizaşırı spekülatörlere ölümcül darbe oldu bu.

Sabit fiyatla satışa çıkarılan hisse senetleri ise, küçük senet sahiplerin uzun erimli yatırımlarını özendirmekten çok spekülatörde düş yarattı. British Airvvay ve onu izleyerek çıkarılan tahviller, maliyet tahmini ve fiyat birlikteliğinde kamu ortaklığını da özendirmek için plandı. Hükümetin özelleştirme stratejinin bir başka güçsüz yanı da, British Petroleum'da artakalan %31.5 oranmda 5.7 milyar £ değerindeki hükümetin payının, dünyanın en büyük sermaye piyasasında satışa arz edilmesiydi. Daha önceki özelleştirmelerin tümü yatırımcının hemen kazanç elde edeceğini umduğu piyasanın yüksek fiyat döneminde başarılı olmuştu. PB satışı 1929'dan beri en büyük sermaye piyasasında fiyatların hızla düştüğü döneme rastladı. Financial Time'in endeksine göre hise senetleri fiyatı 19 ve 20 Ekim 1987'de %21.7 oranmda panik yaratarak düştü. BP'nin fiyat teklifi 330 penny, sermaye piyasasında 266 penny ile karşılaştı ki bu, hükümeti satıştan vazgeçmeye zorladı ve Bank of England alıcı bulmayan hisse senetlerini satın almaya razı oldu. Bu tür kitlesel satışların kimi tehlikelerini göz önünde tutan hükümet, su ve elektrik sanayilerinin satışında daha ihtiyatlı davrandı. Bununla birlikte özelleştirme programı sürdürüldü ve devlet aktiflerinin satışı 1992'de kamusal konutlar (36 milyar £) da dahil 44.5 milyar £'yı buldu. Bu politikaya karşı çıkanlar ise giderek yıprandı ve özelleştirmeye kuşku duyan kamu yöneticileri, dış finansmana Hazine tarafından getirilen kayıtları çekilmez sıkıntı olarak tanımladılar.

"Yakınılırken, kamu sektörünün zorlamaları, onun ulusal statüsünün kaçınılmaz sonucu olduğu ve o sınırlamaları gevşetecek yolun yalnızca serbest piyasa koşullarına sanayileri açmak olabileceğini söyleselerdi. Yaşamı gereksiz yere tatsız duruma getirmektense yönetimdeki değişimi ulusal sanayileri ulusdışılığa (denasyonalizme) yöneltmek." (Steel and Heald 1984)

İlk özelleştirme sürecinde örneğin British Steel (İngiliz Demir) işçi sayısını 166 binden 52 bine indirerek dış fon gereksinimi 1119 milyon £'ten 24 milyona inerek 1784 milyon kayıp yerine net 178 milyon kazanç sağlanmış ve ciro 3000 milyon £'yı bulmuştur.

(Thomas Clarke'nin bu inceleme yazısından önemli bir noktayı öğrenmiş bulunuyoruz: İngiltere'de özelleştirme Türkiye'de olduğu gibi kapalı kapılar arkasında, kamusal tesislerin belli bedel karşılığı anahtar teslimi firmalara satışı gibi çarpık bir sistem uygulanmamış, tersine özelleştirilecek kamusal tesisin bedeline özdeş hisse senetleri sermaye piyasasına ihraç edilmiştir. Sermaye piyasasınınişleyiş biçimine göre, ihraç edilen hise senetleri az ya da çok, karlı ya da karsız alıcı bulmuştur. Aslında serbest piyasa ekonomisinden söz edilecek ve kamunun sanayi tesisleri satılacaksa, bunun en sakıncalı yolu Türkiye'de uygulanmış ve bir takım firmalar olağanüstü servetlere sahip çıkarak, kimileri de o yoldan kara paralarını akla-mışlardır. Özelleştirme adı altında -deyim yerindeyse- KİT'ler talan edilmiştir. KİT'lerin pek çoğunun yok bahasına kimi firmalara devredilmesi, özelleştirme olarak nitelenemez. Devlet tekelinin yerine özel tekeller yaratılmıştır, o kadar. Ortaya çıkan özel tekellerin kısa süre sonra o tesisi rantabl çalıştıracağı da sanılmamak. Daha şimdiden, kapısına kilit vurulan ve özel ellere devredilen kamusal tesislerin dramatik öyküleri basına yansımaya başlamıştır bile.

Serbest piyasa ekonomisinden yana görünen siyasal iktidarlar, özelleştirme yöntemini de yozlaştırmış, o yöntemi siyasal amaç için kullanmadan çekinmemiştir. Oysa konu ciddi olarak ele alınsaydı, en azından, tesisin gerçek bedeli hisse senetlerine dönüştürülerek, anonim ortaklıklar haline getirilebilir özelleştirme kurulu gibi yeni bir KİT yaratılmadan, özelleştirmenin maliyeti bile bu denli yüksek olmazdı.

Thomas Clarke'nin verdiği rakamlar son derece ilginç. 10 tane dev kamusal tesis, hisse senetleri olarak satışa çıkarıldığında ilk 7 milyon 348 kişi hisse senedi satın almıştır. Örneğin British Gas 3.1 milyon 111 bin 872 hisse senedi sahibiyle birinci sırayı almıştı ve başlangıçtaki kaydedilen sayının %65'i hisse sahibi olmuştur.

Bir başka bilgi de oldukça ilginç. Hisse senetlerinin değeri ile sahip olanların sayısını aşağıya aktarıyoruz:

Hisse Senedi Değeri . ............. Pay Sahibi %

500 £’den küçük ...............................34
501-1000 £ ......................................19.4
1001-3000 £ ....................................18
3000 £’den büyük............................ 30

Thomas Clark'ın verdiği bir başka bilgi de, özelleştirmeden sonra yöneticilerin ücretlerindeki olağanüstü artışlarla ilgili. Örneğin British Airways'in müdürleri özelleştirmeden önce (1987) yılda 52 bin £ alırken 1 yıl sonra ücretleri % 242 artarak 178 bin £'e çıkarılmıştır.

Özelleştirmenin tam rekabete açık ekonomilerde bile zamanla ne tür olumsuz sonuçların ortaya çıktığını görünüyor. Thomas Clark'a göre özelleştirilen tesislerin verimliliği, üretim araçları sahipliliğinden çok, sermayepiyasasının yapısının bir fonksiyonudur. Eğer onun bu düşüncesinde gerçeklik payı varsa, sermaye piyasasının Türkiye'de gözlemlenen aksak yapısı, özelleştirilmiş KİT'lerin verimliliğini nasıl etkileyecektir. Ne var ki Türk sanayi hala "verimlilik" denilen bir kavrama yabancı. Rekabet de ya yok ya da aksak işliyor. Üretilen mal pahalı ya da ucuz, kaliteli ya da kalitesiz, her zaman yeterince alıcı buluyor. Öyleyse verimlilik kavramına yabancı bir ekonomide özelleştirme denilen bu yeni moda, acaba ilerde KİT'leri aratacak mı? Aratacaktır. Neden? Devlet müdahalesinden bağımsız, olabildiğince spekülasyona açık, serbest piyasa ekonomileri, bunalımlara dayanıksız ve en ufak bir rüzgarda, birbiri üstüne yağılan iskambil kağıtlarını andırır. Ülkeler arası etkileşim, ekonomik bunalımı zincirleme reaksiyonla birinden diğerine hızla yansır. Ekonomiyi piyasa koşullarına terk etmiş devlet, çaresiz kalacak ve elindeki Merkez Bankası musluğunu açması mı, kapaması mı gerektiğine karar veremeyecektir. Hatta iktisatçı kadrolar bunalımın kaynağını ve giderilmesi çarelerini araştırırken bile birbirleriyle çelişkiye düşecektir. 1929 dünya ekonomik bunalımında olduğu gibi. Bizden söylemesi.

Thomas Clarke'nin verdiği bir başka bilgi de özelleştirmeden sonra yöneticilerin ücretlerindeki olağanüstü artışla ilgili. Örneğin British Airıvays'in müdürleri özelleştirmeden önce (1987) yılda 52 bin £ alırken 1 yıl sonra ücreti %242 artarak 178 bine çıkarılmıştır.

Özelleştirmenin tam rekabete açık ekonomilerde bile zamanla hangi sonuçların ortaya çıkacağını kestirmek şimdiden olanaklı görünmeyebilir. Thomas Clarke de kamu tekellerinin özel tekellere dönüşmesinin güvenli ve de kolay olmakla birlikte, gelecekteki verimliliklerine ilişkin hükümet beklentilerinin gerçekleşmediğini vurgulamaktadır. Ona göre özelleştirilen tesislerin verimliliği, üretim araçları sahipliğinden çok, sermaye

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail