Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 22 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'NİN GİZLİ CELSELERİNDE MUSTAFA KEMAL

Ali Nejat Ölçen

Mustafa Kemal Atatürk'ün bir temel niteliği, TBMM tutanaklarında hemen göze çarpar. O nitelik te konuşmalarında kesinlikle ikna yöntemini değil, tersine ispat yöntemini kullanmasıyla betimlenebilir. Şimdiki siyaset adamlarımızın demagojiye kaçan ikna yöntemine Mustafa Kemal'de rastlanılmaz. Çünkü o biliyordu ki, ikna edilen olaylar kendileriyle çelişebilir ve kişinin yanılgısı, ona olan güveni sarsar. Şimdiki siyaset adamlarımızın, bir kaç gün içinde değil, bir kaç saat içinde birbiriyle çelişik tutarsız konuşmalarına Mustafa Kemal'in Millet Meclisinde rastlanmazdı. Günümüzde, sorunların çözümsüz kalmasının temel nedenlerinden biri de siyaset adamlarımızın ve onların atadığı üst düzey bürokratların demogoji yoluyla kendilerini ve ulusu yanıltmış olmalarından kaynaklanmaktadır.

TBMM'nin 3.7.1336 (1920) günlü 26'cı bileşiminde Mustafa Kemal Atatürk şunları söylemekteydi:

Düşmanı Ankara 'ya kadar yürümeye teşvik eden şey, Meclisin dağılmış olması rivayetleriydi. Binanaleyh eski usulde bütün mukadderatı memleketi beş on kişiye tevdi etmek, düşmanlarımızın eline kuvvetli bir silah verecek mahiyettedir. Bu sebeple Meclisin dağılması taraftan değilim. Yine bir arkadaşımız dedi ki: Bugün bir hükümet mevcut ise, memleketimizi, mukadderatımızı idare edecek kuvvet mevcut ise, o beş on kişiden ibaret insanlardan mürekkep değildir. Evet, siz beş on kişiye tevdii umut etmiş ve bu suretle siz mesuliyetten muarra olacak(arınacak) bir vaziyette değilsiniz. Her şeyi siz düşüneceksiniz ve vekillerinizin tarzı hareket ve düşünceleri sizin düşüncelerinize tesir yaparsa onların yerine başkalarını ikame edersiniz. Size hakim olan hiç bir kuvvet yoktur, size hakim olan hiçbir şahıs olamaz (Alkışlar)

Mustafa Kemal, Millet Meclisinin kendisini feshetmesi konusunun görüşüldüğü bu dönemde yukarıkı konuşmayı yapmış ve ulusal egemenliğin ne anlama geldiğine ilişkin ilk dersini vermişti. O yıl kendisi hem başbakan ve hem de Meclis başkanıydı. ama tam bir yıl sonra, Meclisin 5.8.1337 (1921) günlü 62 ci bileşiminde Başkumandan olarak seçilecekti. O gün Başkomutanlık görevini bir koşulla kabul edeceğini Meclise yazılı olarak şöyle açıklamıştı:

Ordunun maddi ve manevi kuvvetini azami surette tezyid ve ikmal ve sevki idaresini bir kat daha tersin için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin haiz olduğu selahiyeti meşruayı fiilen istimal etmek şartıyla bu vazifeyi deruhte ediyorum .

Mersin Mebusu Selahattin Bey buna itiraz etmişti. Şöyle:

Efendim, bu teklif hususunda bendeniz bazı maruzatta bulunacağım. Teklifim başkumandan unvanı yerine başkumandan vekili denmesidir. Fiiliyatta ikisi aynı şeydir. Bendenizce bir başkumandanlık, Meclisi Alinin hüviyeti maneviyesi ve şahsiyeti maneviyesidir. İstanbul'da bugün bizi takviye ve tehyiç eden (coşturan) , yarın takbih (suçlayan) ve tehdit edecek eller vardır. Siyaseti devletin vaziyeti devam etmeyebilirse, bilmiyorum, orada bir Meclisi Mebusan toplanması imkanı vücut bulursa Anadolu'da yekdiğerini kırdıran bir şekil vücuda gelir.

Mersin Mebusu Selahattin Bey, Ankara'da toplanan Millet Meclisi ve onun yeni devletinin ortadan kalkması olasılığına karşı, İstanbul'da bir Meclisi Mebusanın kurulması halindeki ikilemin sakıncasından söz etmek istiyor olmalıydı. Mustafa Kemal şu yanıtı verir:

Selahattin Beyefendinin dermeyan buyurdukları varit ve vakidir. Fakat bununla beraber ben kendileriyle hem fikir olmayacağım. Bizde Padişah, bir de başkumandan vekili istimal olunmuş ve yıpranmış bir kelimedir... Başkumandan vekili eskiden istimal edilmiş, daima hoş görülmemiş olan bir ünvan ile bu vazifeyi ifa edemem. Vekil sıfatıyla yapamam.

Yakın tarihimizde saraya damat olan ve Osmanlı ordusunu Sarıkamış savaşında kırdıran Enver Paşa'nın Sultan Hamit tarafmdan "Başkumandan Vekili" olarak atanmasmı anımsatmak istiyordu o gün Mustafa Kemal. Konuşmasında şunları söylemeyi de ihmal etmemişti:

Yalnız ordunun maddi ve manevi kuvvetini tezyid ve ikmalde ve ordunun sevki idaresini tersinde lüzum görülecek hu-susatı başkumandanlığın derakap yapmasıdır... Yoksa Meclisin vazı kanunisini, selahiyeti umumisini, mevcudiyetini zerre kadar atalete duçar edecek taraf hayalime gelmemiştir. Meclisin selahiyetidir ki bana veriyor. Binanenaleyh üç ay. sonra ya da tecdit veya lagv edersiniz. Böyle bir selahiyet vermek doğru değildir. Bunun için üç ay gibi kısa bir zaman ile takyit ediniz (sınırlayınız) . Ordunun sevki idaresi öyle müzakerelerle, münakaşalarla olmaz .

O günden sonra Mustafa Kemal, TBMM'nin başkanı, Başbakan ve Başkumandan olarak üç sorumluluğu bir arada taşımıştır. Ve sözünde durmuştur, içtenlikle ve alçak gönüllülükle. Meclisi yönetirken kürsüden inerek, Meclisten Başkumandan olarak cepheye gitme izni ister ve cepheden döndükten sonra da Meclise savaşın durumuna ilişkin bilgi verir. Onun bir benzerine sadece bu niteliğiyle yer yüzünde rastlanamaz. Ulusal iradeye bağlılığını her zaman her koşulda kanıtlayan kişiliğini daima canlı tutmuştur.

TBMM'nin kuruluş yıllarındaki gizli celsedeki konuşmaları bir efsanenin kalıcı izlerini taşır.

Birinci TBMM, bir bakıma hükümeti gensorularla kıskaç altına almıştı. Bu gensorulardan biri de Genel Kurmay Bakanı (Erkanı Harbiyei Umumiye Vekili) İsmet Paşa yanıtlamış ve Yunan ordusunun kaderinin yenilmek olduğunu Millet Meclisine şu sözlerle açıklamıştı:

Yunan ordusuna gelince, bugün işgal etmek istediği yerlerde bütün kuvvetini ortaya dökmüş bir vaziyettedir. Bir milletin bir kısım arazisini işgal etmek kafi değildir. O milletin iradesine galebe etmek ve o milleti teslime icbar eylemek lazımdır. Yunan ordusu bütün ortaya döküldükten sonra bizim irademizin başladığı noktada bulunuyor. Binanenaleyh Yunan ordusu harekatı taarruziyesini tevsi edecek (yaygınlaştıracak) bir hedefi istihsal ve o hedefi ıskat ile bizi teslime icbar edecek bir vaziyette değildir. Varmak istediğim, izah etmek istediğim netice şudur ki, bütün kuvvetini sarf etmiş olan Yunan ordusu bize aman dedirtmek için yeni bir vasıtaya malik değildir. Bundan sonra zamanlar hep lehimize cereyan edecektir. Düveli İtilafiyenin tahşit ettiği kuvvettir ki, bugün Adana ve Urfa havalisinde bulunuyor. Bu kuvvetler biraz sonra izah edeceğim veçhile, bugün bize aman demişlerdir.

İsmet İnönü bu mantıklı açıklamasının bir yerinde Meclise ne denli moral kattığı anlaşılan şu sözleri eklemeyi de ihmal etmez:

Anadolumuz ve dağlarımız kolay istila olunacak, yüz bin, iki yüz bin, beş yüz bin kişi ile bir ayda, beş ayda, tir ucundan girilerek öteki ucundan çıkılacak yerler değildir. Allah bizim dağlarımızı tepelerine çıkalım, dünyaya karşı serbest, hür teneffüs edelim diye yaratmıştır... Bütün memleketi işgal ettikten sonra bir tek dağ başı kalacak olursa o tek dağ başına da ayrıca kuvvet göndermek lazım olduğuna düşmanlarımızı ikna etmeliyiz.

İstiklal Marşı çalınırken ayağa kalkmayan ve ben yalnız Allaha ayağa kalkarım diyen o genç kızın zihnini çarpıtan siyasal İslamcı kadrolar, Mustafa Kemal Atatürk'ün Millet Meclisinin 3.7.1336 (1920) günlü 26 cı bileşiminde yakındığı Damat Ferit'in torunları olsa gerek. Mustafa Kemal o gün konuşmasının sonunda şunları söylemişti:

En son aldığımız telgrafta Ferit Paşa ve kabinesi heyeti murahhasımın üç gün evvel sulh muahedesini imzaladıkları işitilmiştir. (Türkiye'nin parçalanmasını öngören Sevr anlaşması) Malumu aliniz Ferit Paşa zaten, sulh muahedesini imza etmek için mevkii iktadara gelmiştir. Fakat yalnız imza kafi değildir. Onun tatbiki de lazımdır. Ferit Paşanın bütün dahili isyan teşebbüsatı neticesiz kaldı ve mağlup oldu ve itilaf hükümeti Ferit Paşaya dediler ki, işte sulh şeriatini tatbik için istediğiniz kuvveti size veriyoruz: İşte Yunan ordusu. Binaenaleyh asıl düşman İngilizlerden evvel Ferit Paşa ve rüfekası (arkadaşları) ve himaye edenlerdir. (Kahrolsun sesleri)

İstiklal Marşı söylenirken ayağa kalkmayan genç kızımız acaba bu sesleri işitir mi?

1920 yılında TBMM'de Eylülün 25 ci günü 72 ci bileşimde görüşülen "Hilafet" konusuna değinmenin sırası gelmiştir. O günkü gizli bileşimde ilk sözü Karasi mebusu Basri Bey almış ve görüşülmekte olan önergeye "Makamı hilafet, esaretten tahlisinden sonra vazı meşruunu ahzedar" türünde bir maddenin eklenmesini önermişti. Yani Türkiye düşmanların işgalinden kurtulacak, hilafet makamı meşruiyetini yeniden elde edecekti. Karasi Mebusu Basri Bey o gün şunları söylemişti:

Efendiler, malumu alileridir ki, hilafet meselesi tarihi is-lamda en çok kan dökülmesine saik olan mesailin birincisini teşkil eder. Tâ Hz. Peygamberin vefatından sonra başlayan hilafet meselesi Hz. Osman'ın şehadetini müteakip bir çok kanlı safhalara girmiş alemi islam üzerinden pek elini, pek vahim netayiç husulüne bais olmuştur... Efendiler hilafet var mıdır, yok mudur? Bendeniz bunu burada tekrar etmeyi faidesiz addederim. Şu muhakkaktır ki, cumhuru islam için bir baş ve o baş için bir makam lazımdır. Hilafetin en meşru ve en doğru tabiri malumu alileri imamettir. İmamet demek ahkamı diniyeyi (gürültüler) rica ederim meselenin ehemmiyeti azimesi vardır. Havariçten bir fırka, umuru ammenin cumhuriyet usulüyle hal ve idaresi taraftarıdır. Fakat bu reddedilmiştir. Hakkında da pek çok delail vardır. (gürültüler)

Hilafeti savunan ve gerekli gören bu konuşmaya Bolu mebusu Tunalı Hilmi Bey'in yerinden şunları söylediği işitilir:

Tunalı Hilmi B. (Bolu)- Arkadaşlar bu noktadan Cenabı Hak adil, âkil, kamil bir padişah bir halifei müslimin maatteessüf muahedeyi (Sevr anlaşmasını kasıtlıyor) imzalamakla kendilerini hâl ettiler (tahttan indirdiler anlamındadır).

O bileşimin ilginç yanı Mustafa Kemal'in kesin tavır alması hiç kimseye ödün vermeksizin kürsüye çıkıp şunları söylemesidir:

..Arz ettiğim veçhile makamı hilafet ve saltanat olan merbutiyetimiz ve o makamın bütün şeraiti lazimesiyle mahfııziyeti birinci esasımızdır. Bu islam dünyasının istinatgahı olan rabıtai hakikiyesini tesise birinci derecede medar olan bu makamı ihmal etmek hiçbir vakitte kân akıl değildir. Ve bunu bizden zorla almak mümkün değildir... İki de bir de Meclisi Alinizin hilafet ve saltanat ve halife ve sultan meselesiyle iştigal etmesinde mehazir (sakıncalar) vardır... Bugün bu makamı işgal eden zat bu millet ve memleket için hain bir adamdır. (Alkışlar). Müsaade buyurunuz hain bir adamdır. (Alkışlar, bravo sesleri)... Buna mumasil bir ifadeyi koyunca bize sorarlar, halifeniz nerede? Halifeniz esir mi? Nerededir halife ve padişah? Ne cevap vereceksiniz? Esir mi diyeceğiz? İşte ulema ve fuzelayı ki-ramımız vardır. Esir olan adam padişah olamaz. Biz öteden beri diyoruz ki, halife ve padişahımız kuvvet ve kudreti şeriyesini istimalden memnudur, hainane hareket ediyor. Binaenaleyh bu mesele ile iştigal caiz değildir..

Basri Bey söz alır ve "Madem ki böyle bir mahzuru siyasi var, biz de vaz geçiyoruz", der ve konu kapanır. Ama bir gün gelecek saltanat ve hilafet, yerini Cumhuriyet Türkiyesine bırakacaktır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail