Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 22 - YAZAR : Dr.Hüseyin Pekin. Geri Tavsiye Et Yazdır


DÜNYANIN ÇEVRESİNDE DOLAŞAN HAYALET

Marcus Somm
Çeviri: Dr.Hüseyin Pekin
Kaynak: Tages Anzeiger,22.12.1997

Zürih'te (İsviçre) yayınlanan "Tages ANZEIGER" (TA) gazetesinin 22.12.1997 tarihli sayısından dilimize çevirdiğimiz bu makalede yazar, "ekonomilerin küreselleşmesi" olgusunun, "Ulusal-Devlet"i zayıflatıp zayıflatmadığı konusunu incelemekte ve üzerinde derinliğine düşünülmeğe değer sonuçlar çıkarmaktadır.

Günümüzdeki, 1990'lardan beri moda haline gelen sözcüklerden biri de "küreselleşme" (globalleşme)dir. Bir ekonomik girişim iş hacmini daraltmak ya da başka bir ekonomik girişimle birleşmeyi (fusion)mi tasarlıyor, veya fabrikasını söz gelimi Polonya'ya taşımayı mı istiyor, hemen daima aldığı bu karara gerekçe olarak "küreselleşme"yi göstermektedir. Politikacı da bu modanın dışında kalmadı o da, iyi görünmeyen ekonomik tabloya bir gerekçe için , hemen "küreselleşme" ye sarılmaktadır.

Dünyadaki bu genel gidişe paralel olarak, İsviçre'nin iki büyük bankası olan "Union Banque Suisse" (UBS) ile "Societe Banque Suisse" (SBS), 8 Aralık 1997'de aldıkları "birleşme" (fusion) kararının gerekçesini, "küreselleşme" gereksinimi ile açıklamışlardır. Kısacası, "küreselleşe", dünyamızın çevresinde bir hayalet gibi dolaşmaktadır. Genel kanı, "küreselleşme"nin, "Ulusal-Devlet'i yıpratıp güçsüzleştireceği noktasında yoğunlaşmakta.

Ne var ki, bu tezin doğruluk derecesinin kanıtlanmasına zorunluluk vardır. Herşeyden önce, "küreselleşme nedir?" sorusuna yanıt bulmakla işe başlanmalı. Kanımızca, konuya, sayıları konuşturmakla girilmesi sağlıklı bir yaklaşım olur. Bundan on yıl kadar öncesinde New York, Tokyo ve Londra borsalarının döviz tacirleri, günde 190 milyon dolarlık satış yapıyorlardı. Kısa bir süre öncesinde, 1995'te ise satış hacmi 1200 milyon dolara yükseldi. Dünya ticareti döviz ticaretinden daha fazla gelişti. Günümüzde, 1950'ye göre, yaklaşık 16 kat fazla mal, bir ülkeden ötekine taşınmakta. Buna karşın aynı süre içerisinde bütün dünyada sadece 5.5 kat fazla mal üretildi. Bunun anlamı, bir kısım ülkelerin ürettiklerinin daha büyük bir bölümünü başka ülkelere ihraç etmiş olmalarıdır. Sayıların böylesine yükseklikteki değerlere varması, son 20 yıl içinde, iki alanda köklü değişimleri de beraberinde getirdi. Birincisi, iletişim (haberleşme) giderlerinin düşmesidir. Örneğin, bundan 70 yıl öncesinde, Londra ile New York arasında 3 dakikalık telefon konuşmasının faturası 240 dolar iken bugün sadece 3 dolardır.

İkinci büyük değişim ulaştırma alanmda oldu. Aynı dönem içerisinde hava, deniz ve kara ulaştırması maliyetleri önemli ölçüde azaldı. Bu alandaki devrim , deniz taşımacılığında başlamıştır. 19501i yılların sonlarına doğru, bir Amerikalı tarafından bulunan gemi ile kon-teyner (container) yani kitle taşımacılığı bu sonucu yarattı. Buluş basit gibi görünse de sonuçları hayret verici derecede büyük olmuştu. Bundan önce, deniz yolu ile taşımacılık çok masraflıydı. Taşınan mal, üreticiden alıcıya ulaşıncaya kadar belki de yüz elden geçiyordu. Kon-teyner, mal akışını kökten değiştirdi. Şimdi, üretici, sev-kedeceği malları büyük bir metal sandığa (container) doldurmakta ve bu kilitli sandık, ilk önce alıcı tarafındanaçılmaktadır. Taşıma sırasında, içerisine mal doldurulan container, bir römorkla taşınmakta, limanda vinçle kaldırılarak gemiye yüklenilmekte ve bir başka limanda da yine vinçle alınarak trene yüklenilip, alıcıya sevkolun-maktadır.

Her şey tıpkı domino taşlarını oynatır gibi gelişti .

Uygulanan bu rasyonalizasyon tekniği ile ulaştırma giderleri, ilk önce deniz taşımacılığında azaltıldı. Peşinde de kara taşımacılığında, 1970'li yılların ortalarında Amerikan politikacıları kara taşımacılığını liberalleştirdiler. Demiryolları, zarar eden güzergahlarda hizmet vermekten kurtarıldı. Kamyon nakliyecileri, nereye ne taşınacağına, kendileri karar verir hale geldiler. Belirli yollar için işletme izni (ruhsat) alma zorunluluğu kaldırıldı.

Ve sonunda 1980'li yılların başlarında politikacılar hava taşımacılığını düzenleyen tüm kuralları da kaldırdılar. Böylece, hava taşımacılığında fiyatlar önemli ölçüde düştü. O tarihten beri ABD'de hava yolu ile giderek daha fazla mal, daha ucuza taşınır hale geldi. Ve de Amerikanın yaptığı bu iş tüm dünyayı etkiledi. Avrupa dahi, demiryollarını serbest rekabete açma yoluna gitti ya da buna zorlandı.

Böylece taşımacılık alanında yeni teknik (container) ve yeni politik karar yöntemi egemen hale geldi. Aynı şekilde bilgisayarlar da politika ile bütünleşti ve uluslararası finans piyasaları zincirlerden kurtuldu. 1980'lerin başında ABD'de başlatılan bu liberalleşme süreci bilgisayarlar desteğinde çok büyük gelişme gösterdi. Bu iki devrim (liberalleşme ve bilgisayarlar), günümüzde adına "küreselleşme" (globalleşme) denilen olguyu doğurdu. Günümüzde, pek çok ülkedeki çok uluslu bir şirket, dünyanın her yerinde üretim yapabilmekte, borsalardan sermaye satmalabilmekte, elemanlarını Japonya'dan Şili'ye kadar dünyanın dört bir yanına gönderebilmekte, görev verebilmektedir.

Sonuçta ne olmuştur? "Ulusal-Devlet" zayıflamış, güçsüzleşmiş midir? Yakın geçmişin olayları incelenecek olursa, dünya ekonomisinin küreselleşmesi ile, büyük devletler yönünden böyle bir şey olmadığı sonucuna varılacaktır. Gerçekten de, "küreselleşme"nin koşullarını ilk kez yaratan "Amerikan Ulusal Devleti"dir. Aynı şekilde, İngiliz Devletinin desteği olmasaydı, Londra dünyanın ikinci büyük finans merkezi olamazdı. Kuşkusuz, Londra'yı bu kimliğe kavuşturan, ekonominin bir banka gibi yönetilmesi değil, Margaret Thatcher'in başbakanlığındaki muhafazakar (veyahutta moda deyim ile yeni -liberal) hükümet idi. Eleştiriler devam etmiyor değil. Politikacıların yasa yaparken, yan etkilerinin neler olacağmı önceden kestiremedikleri ileri sürülebildiği gibi, bilerek ve isteyerek de devleti zayıflattıkları savlanabilmektedir.

Bu buğulu yaklaşıma karşılık, sayılar, gerçeği herhalde daha doğru yansıtmakta. Geride bırakılan son yüz yıl içerisinde, dünyanın hiç bir ülkesinde, devlet harcamalarının brüt milli gelire (gayri safi milli hasılaya) oranları düşmemiştir. Tam tersine, örneğin dünyanın en eski Refah Devleti olan Almanya'da 1870'de, milli gelirin yüzde 10'u askeri, eğitim, hukuki yapı ve sosyal harcamalara ayrılıyordu. 1913'de Devlet harcamaları yüzde 15'e, 1960'ta yüzde 32'ye, nihayet 1996'da yüzde 49'a çıktı. Aynı gelişme liberal İsviçre'de de kendini gösterdi. Devlet harcamalarının kotası 1913'te yüzde 3 iken, 1996'da yüzde 37'ye yükseldi. Neo-liberallerin bizzat kendileri dahi söylemlerinin tersine devleti küçültebilmiş değillerdir. İngiltere'de başbakan Thatcher, 1980'de, yüzde 43'lük bir Devlet harcamaları kotası ile işe başlamış, iktidarda kaldığı yirmi yıllık uzun bir sürede, sürekli "Devleti Küçültme Politikası" uygulayacağını vadettiği halde, iktidardan ayrılırken bu oranı sadece yüzde 42'ye düşürebilmiştir. Sonuç: Demir Lady de devleti küçültememiştir.

"Küreselleşme" olgusunun Devleti dize getirememesinin nedenleri nelerdi? Bir kez Devlet, dünya ekonomisinin kurbanlarına yardım etmektedir: İşsizlik parası ve sosyal yardımlar hemen her yerde giderek daha fazla ödenmektedir. Artan kamu harcamaları, sadece bunlar da değil, devlet, bugün eğitim, sağlık, hukuk devleti örgütlenmesine eskisinden çok daha fazla harcama yapmaktadır. Öte yandan, politika gerekleri ile de sosyal giderler artmaktadır. Şayet devlet diktatörlük biçiminde olsaydı, hükümet sosyal yardımları kısabilecek ve sosyal huzursuzluklarla savaşmak için polis örgütünü güçlendirecekti. Buna karşılık demokratik bir hükümet, yeniden seçilebilme endişesi taşıyacağından, yokluk içerisindeki seçmene yardım elini uzatılmasından başka bir şey bulamı-yacaktır. Bu demektir ki, "küreselleşme" olgusu dahi, devleti pek çok sorunu çözmeye zorlamaktan kurtarama-maktadır. Bununla birlikte devletin karşılaştığı sorunları çözememesi yeni bir olgu da değildir. Devletin sorunları çözemeyip havlu atması hiç bir şekilde iktidarsız olduğunu kanıtlamaz.

Bir ülkeden ötekine....

Tarih; yapısal reformların şimdiye dek devleti zayıflatmadığını, tam tersine, büyüttüğünü göstermiştir. On-dokuzuncu yüzyıldaki durum, pek çok bakımdan bugünkü tablo ile karşılaştırabilir. Avrupanın liberal hükümetleri, Fransız devrimi sonrasında, toplumu köklü biçimde liberalleştirmeye yönelmişlerdir. Bu çerçevede, ayrıcalık hakları, devletin sahip olduğu ön haklar kaldırılmış, yurttaşlar feodal bağlardan kurtarılmış ve insanlar dilediği kişilerle serbestçe ticaret yapabilme sözleşme imzalayabilme haklarına kavuşmuştur.

1850'den itibaren demiryolu ve buharlı gemi taşıma-cilığı hızlandırılmış, iletişimde telgraf ön plana geçmişti. Böylece, bir ülkenin peşinden ötekisi endüstrileşmeye yönelmiş, dünya ticaretinde sıçrama olmuş, sermaye akımları gelişmiştir. Bugün, "küreselleşme" adı altında yeni bir şeymiş gibi gösterilen pek çok olay, o zaman da olmuştu. Gerçekte, Birinci Dünya Savaşı öncesinde, dünya ticareti çok daha az sayıda ülkeyi kapsamış olmakla birlikte, yapılanlar, bugünkünden daha fazla birbiri içine girmiş işlerdi. Peki, bu zaman içerisinde devlete ne olmuştur? Devlet çökmemiş, zayıflamamış, tam tersine eskisinden daha fazla işlevler yüklenir hale gelmiştir. Kilise ve ailenin sosyal gelişmenin gerisinde kaldığı yerlerde, ekonomik girişimcinin darda kaldığı hallerde, devlet kendini göstermiş, işe karışmıştır. Bugün de, güçlü "Ulusal-Devlet" ulusal düzeyde yeni düzenlemeler yapmaktadır. Olan şey budur.

Kapitalizm, devleti tarihe gömmedi. Tam tersine, her ikisi de birlikte devleti, daha çağdaş bir kurum haline dönüştürdü. 17. ve 18. yüzyılların "Hukuk Devleti" kurumu, özel mülkiyeti, sözleşme yapma özgürlüğünü güvence altına almamış olsaydı, piyasa ekonomisi doğabilir miydi? "Modernleşme" sürecinde "Devlet" ve "Ekonomi" hemen daima hem kurban ve hem de fail olmuşlardır. Bir defasında devlet toplumu değiştirince, girişimciyi olaya boyun eğmeye zorluyor. Bir defasında da, meydana gelen ekonomik yapısal değişiklik, sorunları çözmesi için politikayı zorluyor.

Kısacası, geçmişte olanlar, 20. yüzyılda da yinelenmektedir. Öncesinde de sonrasında da devlet sürekli büyümektedir. Ve kalın çizgilerle altı çizilen husus, devletin tepeden tırnağa yeniden düzenlenmesi, koşullara uydu-rulmasıdır. Dünya ekonomisi balta girmemiş bakir ormanlar (Dschungel) değildir ki. Uluslararası kuruluşlar, uluslararası ekonominin gidişine karışırlar ve onu hızlandırırlar. Şayet, günümüzde, "Uluslararası Para Fonu" (IMF), örneğin, Güney Kore gibi egemen bir "Ulusal-Devlef'e, karşılaştığı mali buhranı atlatabilmesi, bankaları denetleyebilmesi ve piyasaları açabilmesi, konularında buyruklar verebiliyorsa, bunu, o "Ulusal-Devlef'in yenilgiyi kabullenmesi sonucunda yapabilmektedir. Ama, ne varki, bunun bir uluslararası kuruluşun (örneğin IMF'nin) başarısı imiş gibi yorumlanması temelden yanlıştır. Tam tersine utku, sadece güçlü bir "Ulusal-Devlef'in utkusudur. IMF'ye tüm zerreciklerine kadar damgasını vuran ABD'nin utkusu...

Ve Amerikalı Dostlarımız

Dünya ekonomisi içerisinde ABD'nin sahip olduğu durum çok özel bir haldir ve bunun üzerinde ayrıca durulmalıdır. Bir gerçeği kabul etmek zorundayız: "Küreselleşme" denildiğinde işin aslında amaçlanan "Amerikanlaş-ma"dır. ABD, "Ulusal-Devlef'in çöküşünden sözeder. Ama o "Ulusal-Devlet", başkalarınınkidir. ABD'nin "Ulusal-Devlef'i değil. Öteki devletlerin, "küreselleşme"den yakınmaları, çok büyük ölçüde dünyanın tek egemen gücünün simgelediği gelişmişlikten acı çekmelerindendir. "Alman Yeşilleri"nin fraksiyon başkanı, Joschka Fischer, bundan kısa bir süre önce, "küreselleşme"den acı çekenlere şu öneride bulunmuştu: ABD'ye karşı kendilerini koruyabilmeleri için zayıf Devletlerin nerede olursa olsun, bi-raraya gelmeleri zorunludur. Örneğin, "Avrupa Birliği" (AB) içinde. Ve böylece, güçlü ya da zayıf olduğuna bakılmaksızın "Ulusal-Devlet" gerçeğinin hiç bir şekilde yoke-dilemeyeceği yeniden kanıtlanmış olacak.

TÜRKİYE SORUNLARI Kitap dizimizin yorumu:

Dr. Pekin'e İsviçre'de yayımlanan "Küreselleşme"ye ilişkin makaleyi Türkçe'ye çevirerek göndermesi nedeniyle teşekkür ediyoruz. Kitap dizimize yakın ilgisini esirgemeyen bu duyarlı ve aydın kişi hepimize örnek olmaktadır. Ülkemizden uzakta ama ülkemizde yaşamakta olduğu için. Düşüncesi, gönlü, özlemleri ve kısacası yüreği bizimledir.

Makale, ülkemizde pek çok yurtsever aydının "ulusal devletin küreselleşmeyle yok olacağı ya da gücünü yitireceği" kuşkusuna yanıt vermektedir. Özellikle makalenin sonunda yer alan ve "Amerikalı Dostlarımız" başlığını taşıyan paragraf bir gerçeği apaçık ortaya koymakta. Dünyanın teknolojik alandaki egemenliği ABD'nin elindedir ve bu egemenlik siyasal, ekonomik üstünlüğünü beraberinde getirmektedir. Egemenliğinin kaynağmı oradaki teknolojik gelişme ve yeniliklerde odaklandığmı bir kez daha bu yazıda tanık olmaktayız. Türkiye Sorunları kitap dizimizde küreselleşmenin, ulusal devleti tehdit ettiğini yazmıştık. Dr. Pekin'in dilimize çevirdiği makalede, yüreklice ortaya konulan bir gerçek var: "Küreselleşme denildiğinde, işin aslmda amaçlanan amerika-lılaşmadır. ABD, ulusal devletin çöküşünden söz eder. Ama o ulusal devlet başkanlarınınkidir, kendisininki de-ğil.

Tüm politikalarını ABD'nin güdümünde düzenleyen ve kendisini buna alıştırmış olan ülkemiz siyasal ve devlet adamlarına bu söz önemli bir uyarıdır. Bizlerin yıllardan beri üstüne basa basa yinelediğimiz bir gerçeği, İsviçre'de yayımlanan bir makalede yeniden görmekle "aklın yolu birdir" özdeyişini anımsamış olduk.

Türkiye ne batılı ne de doğulu bir ülkedir. Türkiye,Türkiye'dir. Kendisidir, kendisi olmak zorundadır. Tarihiyle, yüzlerce yüz yılı kapsayan kültür mozaiğiyle, batıdan da doğudan da çok farklı bir dünyadır Türkiye. Ama bir güçsüz yanı var: Türkiye kendisini tanımıyor. Türkiye gittikçe kendisine yabancılaşıyor ve gittikçe kendisinden uzaklaşıyor. Asıl kendi ulusal devletini çöküntüye uğratacak olan bu sakıncalı gidiştir, yoksa ne küreselleşmedir ne de ABD. Türkiye kendi kendisinin hasmı olmuştur. Devletiyle, parlamentosuyla ve bireyleriyle, bürokrasi-siyle.

Dr. Pekin'in dilimize çevirdiği makalede, küreselleşmenin 20. ci yüzyılın ortalarında beliren, ulaşım ve haberleşme alanmdaki teknolojik gelişmenin sonucu ortaya çıkan verimlilik ve bunun sonucu düşürülen maliyetler. Ülkeleri birbirine yakınlaştınrken aynı zamanda üretici ile tüketiciyi de birbirine yaklaştırmış oldu. Kitle taşımacılığının kara, hava ve deniz ulaşımını kapsamma almasının sonucudur bu yakınlaşma, zaman boyutunun küçülmesi, uluslar arası hızlı etkileşim olanaklarını peşinden taşıdı ve 20. yüzyıl uygarlığına damgasını vurdu. Şimdi 21. yüzyıl bir başka devlet modelini ortaya çıkaracaktır. 21. yüzyılın yeni devleti, ekonomik çabalardan uzaklaşırken, toplumun ve bireylerin, sosyal güvencelerini sağlamakta, yaşam risklerine karşı koruyucu önlemler almakta, daha mutlu daha gönençli bir yaşam biçimini oluşturmakta, insan-çevre ilişkilerini düzenlemekte kaynakları daha yoğun ve daha etkin biçimde kullanmak zorunda kalacak ve ulusal devlet kavramı daha da pekişecektir. Ö nedenle makalenin yazarı Marcus Somm'ın düşüncesine katılmamak olanaksız. Ama burada biz bir önemli soruna değinmek gereksinimi duymaktayız ve yorum yazımıza o nedenle yer verdik.

ABD, denizde uygulamaya başlattığı kitle taşımacılığını karayoluna aktarmayı planlarken TIR adını alan treyler teknolojisinden yararlanmak zorundaydı. Doğu ile Batı arasındaki karayolu taşımacılığının kesintisiz devam etmesi ise, Boğaz üzerinde sadece TIR taşımacılığına olanak sağlayan bir köprünün yapımıyla gerçekleşebilirdi. 1955'li yıllarda, boğaz üzerindeki köprünün proje çalışmaları ABD'de başlatıldı ve bu düşünce o zamanın siyasal iktidarmca bir fantazi olarak kabul edildi: "Boğaza üzerinde gerdanlık". Doğu ile Batı arasındaki Boğaziçinin boynuna köprüden oluşan bir gerdanlık takılmalıydı!

1960'da köprü projesi, yeni kurulan Devlet Planlama Teşkilatına getirildi ve hazırlanmakta olan Birinci Beş Yıllık Plana girmesi önerildi. O zamanki İsmet İnönü başbakanlığında kurulan koalisyon hükümetine, projenin köprü olarak türünün saptanması yerine "Boğaz Geçidi" adıyla yıllık programa girmesinin daha uygun olacağı savı kabul ettirilmişti. Ne yazık ki bu sav, 1965 seçimleri sonucunda gündemden düştü ve iktidara gelen Adalet Partisinin üst düzey yöneticileri ve başbakan olan Demirel tarafından tercih edilir seçenek "Köprü projesi"ne dönüşmüş oldu.

Oysa, Boğaziçi üzerinden doğu ile batı bağlantısı için karayolu, demiryolu geçidine birlikte olanak tanıyan bir proje, en uygunu olabilirdi. Planlama teşkilatının kuruluş amacı da bu değil miydi? Hangi yatırımın ne ölçüde ve nasıl inşa edilirse en uygun ve en verimli olmasmm koşullarını araştırmak amacıyla kurulmamış mıydı bu örgüt. Yaşamını genç yaşta yitiren saygın bir köprü mühendisi Muhittin Toköz, İnşaat Mühendisleri Odasına "Boğaziçi Tüneli" konulu bir tebliğ vermiş ve sualtı tünelinin, aynı kesimdeki asma köprüden daha ekonomik olacağını hesaplamıştı. 1968'de bir İsviçre firması da Harem ile Sancak arasındaki sualtı tünelinin, karayolu ve demiryolu geçidine olanak tanıyan daha ayrıntılı projesini hazırlayarak DPT'ye sundu.

Ne yazık ki, Başbakan Demirel ile DPT müsteşarı Özal ikilisine demiryolu geçidine olanak tanıyan projenin kabul ettirilmesi sağlanamadı. Boğazın iki yakısını inci gerdanlıkla bağlamak daha çekici gelmişti o dönemin siyasal iktidarına.

Onları suçlamak da bir ölçüde haksızlık olabilir. Çünkü dış krediye gereksinim gören büyük yatırımların finansmanı, ulusal irademizin dışında, kredi veren uluslararası finans kurumlarının egemenliğine bağlanmıştı. Ekonomik bağımsızlığın kısıntısına ilişkin ilk olumsuzluk o dönemde başladı. Uluslararası finans kurumlarının örneğin Dünya Bankası'nın (ya da o tarihte AID) uygun görmediği bir yatırım projesine dış kredi sağlamak hemen hemen olanaksızlaşmıştı ve bunun temeldeki nedeni de Adalet Partisi iktidarıyla birlikte, dış ticaret dengesinin yeniden önemli ölçüde açık vermeye başlamasıydı. O nedenle dış güçler, sadece karayolu geçidine olanak tanıyan asma köprü için kredi vereceklerse, iş başında hangi iktidar olursa olsun asma köprü inşaatına karar vermeye bir ölçüde (deyim yerindeyse) mahkumdu. Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planında, beş yıl içinde dış borca gereksinim kalmayacak biçimde dış alım-dışsatım dengesinin korunması ilkesi sürdürülebilirse, ve borç yiğidin kamçısıdır ilkesi benimsenmeseydi (bu deyim o tarihte başbakan Demirel'e aittir) dış kredi anlaşmalarında ulusal egemenliğimizin izleri silinmiş olmazdı.

Karayolunda TIR taşımacılığının yaygınlaşması ve gelişmesi için Anadolu topraklan üzerinde demiryolu siyasetinin geri çekilmesi ve kara taşımacılığının tercih edilmesi gerekiyordu. Türkiye boynunu giyotine uzatmıştı bir kez. Tarih hükmünü yürütecek, ekonomik bağımlılık, siyasal bağımlılığı peşinden sürükleyecekti. DPT müsteşarı Turgut Özal ile Dışişleri Bakanlığından Rahmi Gümrükçüoğlu, 17 ülke ile TIR taşımacılığına ilişkin protokolları imzalayarak, bakanlar kurulu kararı haline dönüşmesini sağlayacaklar ve 17 ülke, daha köprü inşa edilmeden, Türkiye üzerinden hiç bir geçiş bedeli ödemeksizin geçiş ayrıcalığı (imtiyazı) elde etmiş olacaklardı. Türkiye Cumhuriyetinde belki de ilk küreselleşme böyle başlatılmış oldu.

Boğaziçi asma köprüden oluşan gerdanlığını takınca da , 17 ülkenin TIR'ları yıllar boyu karayol ağını tahrip ettiler ve aradaki anlaşma gereğince de tahrip edilen karayolu ağının bakım ve onarımının yükümlülüğünü de Türkiye üstlenmişti, üstüne üstlük, TIR'ların gecelemesi için belli aralıklarla onlara park alanları tahsis etmekle yükümlüydü. Ücretsiz geçiş kararnamelerinin yeniden gözden geçirilmesi ve sembolik düzeyde geçiş ücretine bağlanması ancak 1977'lerin sonlarında gündeme girebildi.

ABD, 1955'lerde container (kitle) taşımacılığını karayolu ağma uygulayarak TIR teknolojisini geliştirmeyi planladığı bir dönemde, Türkiye üzerinden demiryolu rekabetinden kurtularak, hem de bir geçiş ücreti ödemeksizin, doğudan batıya, batıdan doğuya geçişisin ayrıcalığı (imtiyazı) da bu planın önemli bir parçasını oluşturuyordu ve 1972'de gerçekleştirildi. Demiryolu taşımacılığı çöktü ve 20 yıl sonra Boğaziçi'ne Fatih'in anısına da ikinci bir gerdanlık geçirildi. Bu gerdanlıkların günün birinde ülke ekonomisinin boğazını sıkan çelik halatlar olacağı düşünülmeden.

Tam 400 yıl önce de İngiliz, Fransız, Venedik tacirlerine Akdenizde dolaşım imtiyazının verilmesinde de karşılıklı çıkarlar söz konusu edilmiş ve Osmanlı kalyonlarının da İngiltere limanlarına serbestçe girip çıkacağı sanılmıştı. Ama o 400 yıl içinde tek bir Osmanlı kadırgası, bırakınız İngiletereyi Malta adasının batısına geçmedi ama, Akdeniz kısa sürede İngilterenin iç denize haline geldi.

Yabancı TIR ulaşımı için 17 ülkeyle yapılan anlaşma içinde benzer öykü ileri sürülmüş ve Türk TIR taşımacılığının batının kapılarını açacağı savunulmuştu. Hatta 1971'in başlarında DPT müsteşarı 150 adet frigorofik (soğuk hava donanımlı) TIR kamyonun işletmeye girişi töreninde, Türkiyenin batıya entegrasyonundan sözet-miş, yaş meyve ve sebzelerimizin batının pazarlarında müşteri beklediğini müjdelemişti. Fakat iki yıl içinde batıya giden TIR'lar ya geri dönmedi ya da dönenler çürümeye terk edildi.

Kendi tarihini böbürlenme aracı haline getiren ve tozlu sayfaları arasındaki yanılgılardan ders almasmı bilmeyen ülkeler/sömürülmeye tutsaktırlar. Tarih bilincini özümsemekten yoksun olan yöneticiler ve siyaset adamları, bireysel olarak belki dürüst olabilirler, yurtsever bile olabilirler, ama yanlışlıklarının bedelini tarih ödeyecek ve gelecek kuşaklar onları dürüstlükle ve yurtseverlikle nitelemeyeceklerdir.

Türkiye üzerinde oynanan oyunun farkına varmak için, çok akıllı ve bilgili olmaya bile gerek yok. Lise tarih kitaplarının doğru yazılması ve tarih dürüstlüğünün (tarihe karşı sorumluluk bilincinin) gelişmiş olması, oyna-

nan oyunu bozmaya yetebilir. Ama bunun temel koşulları gözardı edilmezse. Nedir bu temel koşullar: Üretimden daha fazla tüketmemek ve üretimi dış satıma yönelterek artırmak. Ve üretmek, üretmek

Yalnız ürün değil. Dürüstlüğü üretmek, tarih bilincini üretmek, sorumluluk duygusunu üretmek, yurt sevmeyi üretmek, ahlakı üretmek, sevgiyi üretmek ve bilim üretmek.

Oysa bizler, bu üretmemiz gereken değer yargılarını bir süreden beri sadece tüketiyoruz.




 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail