Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 22 Geri Tavsiye Et Yazdır


TÜRK PARASINDA DEĞER KAYBININ ELEKTRİK ENERJİSİNE ETKİSİ

Alptekin Erdoğan
DPT

Ekonominin döviz ve dış borç gereksinimi ekonomi uzmanları tarafından ötedenberi, iç tasarruf yetersizliğiyle açıklanmış ve asıl nedenin ekipman üretim teknolojisinin yetersizliğinden kaynaklandığı gözardı edilmiştir. Ülkemizde 19601ı yıllarda başlayan planlı ekonomi siyasetinden çok önceleri, sanayileşme süreci, ekipman sorunu nedeniyle kısıtlı yürütülmekteydi. O yüzden kalkınma hızı, istihdam artışı ve hatta eğitim ve sağlık hizmetleri düşük düzeyde kalmaktaydı. Adalet, güvenlik hizmetleri bile. Sanayileşmeyi teşvik politikası da, ekipman dışalımına dayalı olarak yürütülmekteydi. Kalkınma hızının arttırılması istendiğinde, iç kaynak yetersizliğinin yanı sıra, döviz gereksinimi ve enerji yetersizliği sorunuyla karşılaşılmaktaydı. Ekonominin dış ticaret açığı ve ona bağlı olarak dış borç stoku da artacaktı elbet. Ne yazık ki, makina ve ekipman üretimi alanında kamu ve özel sektör duyarsız kalmıştı.

Sanayileşmenin ihtiyaç gösterdiği ekipmanlar, sürekli sanayileşmiş ülkelerden dış borç ve kredi karşılığı (döviz temelinde) ithal edildiğinden, halkın refahını yükseltmek için gereken katma değer artışının önemli bölümü, faiz ödentileriyle yurtdışına aktarılmaya başlanmış oldu. 1996'ın ilk üç ayında ulaşılan 74 milyar ABD doları dış borç stoku ile Osmanlı dönemindeki Duyun-u Umu-miye'den miras kalan 465 milyon doların 159 katı Cumhuriyet Türkiyesinin ekonomisi dış borç yükü altına girmiş oldu.

* DPT Müsteşarlık Müşaviri 34

Planlı dönemin başlangıcı olan 1963'den bu yana ekonomi bürokratları, iktisatçı akademisyenler ve iktisat yazarları, ekonominin dış para gereksinimini sadece iç tasarruf yetersizliğine bağlı olarak gördüler. Oysa bu bakış tarzı ve yugulanan politikalar gerçeklere pek te uygun değildi. Dış kaynak gereksinimi, sadece iç tasarruf yetersizliğine bağlı bir olay olmayıp, önemli ölçüde sanayi-leşmenin gerektirdiği ekipmanın dışalım yoluyla gelişmiş ülkelerden tedarikinin bunda etkisi vardı.

Her ne kadar hemen tüm uzun vadeli kalkmma plan-larında, dış kaynaklara bağımlılığın azaltılması öngörülmüş ve örneğin 1973-77 arasında uygulanan 3. Beş Yıllık Kalkınma Planında da (sayfa 121 ve 216 sayılj pa-ragraf) "AET topluluğuna katılmanın gereği olarak daha yüksek düzeyde dışsatım ve dışalım gerçekleştirilerek dış ticaret dengesinin sağlanması" öngörülmüş ise de, makine üretim sektörüne yatırım yapılması hedeflenmiş değildi. Planlı dönem boyunca, hep basit sanayi malları üretimi ve ihracatı mantığı uygulanmıştır. Bunun doğal sonucunda, ülkemizde binlerce dönüm arazide onbinler-ce insan tarafından üretilen tarım ürünlerinin dışsatımı karşılığında, Batıda pek az insan tarafından üretilen sanayi dış alımı söz konusu olmuştur. Buna karşın bugün ekonominin geldiği noktada Batıdan yalnız sanayi değil tarım ürünleri de satın almak zorunda kalan bir Türkiye ile karşılaşmış olduk.

Bu genel açıklamadan sonra durumu elektrik enerjisi sektöründe irdeleyebiliriz. Önümüzdeki yıllarda ülkenin enerji darboğazına girmesi olasılığı karşısında konu son derece önemlidir ve bugüne kadar ki uygulamalarda gözden kaçan bir hususun ivediyle dikkate alınması gerekmektedir. Bu da elektrik enerjisi santrallarrnda makine araç ve gereçleri ve ekipman donanımının yurt içinde üretilmesini öngören yeni bir planlama kavramına yer verilmesini gerektirmektedir. Bugüne kadar gözardı edilen sorun buydu. Türk parasının dönemler itibariyle değer kaybı aşağıda gösterilmiştir.

1975-1980 arası değer kaybı % 39.66
1975-1985 arası değer kaybı % 43.18
1980-1990 arası değer kaybı % 40.00
1975-1995 arası değer kaybı % 50.00

Türk parası her yıl ortalama % 50 değer kaybına uğramakta ve bu olay, dış borca dayalı yatırımların tesis maliyetindeki faiz ve geri ödeme yükünü çok olumsuz düzeyde etkilemektedir. Örneğin 20 yıllık geri ödemede, bir elektrik santralının tesis maliyeti, Türk parasının yıllık ortalama değer kaybı % 42.4 iken 102 katı artmaktadır. 1980-1995 döneminde kur değişimi % 53 olduğuna göre, bunun tesis maliyetine arttırıcı etkisi 477 katıdır. Bu sonuçlar şaşırtıcı ve inanılması güç olmakla birlikte, gerçeğin kendisidir. Enerji maliyetinin bu ölçüde yüksek sonuçlara ulaşması, tüm ekonomik sektörleri etkilemekte, enflasyonun olumsuzluğuna katılmakta ve kaynak israfına yol açmakta, büyüme hızını frenlemektedir. Eğer santralın toplam maliyeti kur değişikliği nedeniyle 20 yıl süre içinde 102 kat artıyorsa, bunun anlamı, 120 santralın parasal kaynağını tüketmiş demektir.

Bunun kadar önemli olan, enerji santral yatırımlarının süresi içinde gerçekleşerek üretime geçmemesi ve gecikmeler nedeniyle uğranılan zaman kaybı ve zaman kaybı nedeniyle de dış kredinin faiz yükünün artışıdır. Örneğin 1971'de programa alınıp 1978'de işletmeye geçeceği programlanan Karakaya Santralı, 7 yılda değil 22 yılda gerçekleşebilmiş 1992'de üretime geçmiştir. Denizli'de Adıgüzel barajının 1975 de başlayan yatırımı 5 yıl içinde

sonuçlanıp 1980'de işletmeye açılması gerekirken inşaat 19 yıl sürmüş 1993'e üretime geçebilmiştir. 14 adet dev ölçekte hidroelektrik santralın inşaat süresi ortalama 6.5 yıl olarak planlanmasına rağmen, ortalama 15 yılda gerçekleşmiş ve 9 yıl gecikme sözkonusu olmuştur. Çayır-han termik santralı 1974'te programa girdiği ve 4 yıl içinde yani 1978'de yatırımın gerçekleşeceği öngörüldüğü halde, inşaat 20 yıl sürmüş ve ancak 1993'te enerji üretimine başlayabilmiştir. Gecikme 16 yıl. Bu denli yatırımı geciken santralların ekonomik olacağı düşünülemez ve elektrik bedelinin de sanayileşmeyi özendirecek düzeyde düşük tutulması beklenemez.

Gecikmeler daha çok, programa alınan yatırımlara yeterince kaynak ayrılmamasından ve yüklenicilere zamanında ödeme yapılamamasından kaynaklanmaktadır.

Yatırımların gecikmesinin maliyet artırıcı olumsuz etkilerine eklenen dış kredinin döviz kurundaki değişmelerden kaynaklanan geri ödeme yükünün de, olayın boyutunu bir kat daha önemli düzeye çıkarmaktadır. Dış borçsuz peşin ödeme koşulunun gerçekleşmesine çalışılırken, aynı zamanda, yerli ekipman üretimi konsepti-nin planlamaya hakim olması ve gecikmelerin giderilmesini sağlayacak biçimde yatanlara yeterince kaynak ayrılması gerekmektedir.

ABD'de yapılan bir araştırmaya göre, Türkiye'de 150 MVV'lık bir linyit santralının, 20 yıl geri ödemeli dış borç (kredi) karşılığı inşa edilmesi, ABD'de 1800 MVV'lık bir nükleer santralının tesisine eşdeğerde mal olmaktadır. Dış kredi kullanımı yüzünden, ABD'de 1 milyar KWh yeni enerji üretimi için Türkiye'de onun 12 katı harcama yapmak gerekmektedir.

Ülkemizde, 1960 öncesi kurulacak santralların termik mi hidrolik mi olması gerektiği tartışılırdı. Bu tartışma 1960 sonrasında santralların fuel oil mi ya da linyit mi olmasına dönüştü. 1980 sonrasmda da enerji darboğazını aşmak ön plana geçti ama:

- Linyit ocaklarının kullanımında ekipmanların
- Kömür üretim merkezlerine ve son kullanıcıya ile ütilmesinde taşıt araçları ve yakıtlarının
- Kömürün, elektrik üretiminde kullanılmasında, santral dahil iletim, dağıtım ekipmanlarının yurt içinde üretilmesine ilişkin bir tasarım gündeme girmedi.

Süre yitirmeksizin, enerji tesisleri ekipmanlarının yurt içinde üretilerek tesis maliyetlerinin olağanüstü aşağılara çekilmesi mümkün olacak ve aynı zamanda enerji darboğazına girilmesi olasılığını ortadan kaldıracak, bunun yanısıra önemli döviz tasarrufu sağlanmış olacaktır. Bunun için kamu sektörünün yeterince arz yaratamayışı göz önünde tutulursa, bu alana özel sektörün ağırlık vermesi koşulları yaratılmalıdır. 24 Ocak 1980 sonrasmda yürürlüğe giren, gerçekçi döviz kuru uygulaması sonucunda, ona bağlı olarak, enerji tesis ve üretim maliyetleri olağanüstü artışlara uğramıştır. Yükseklerde seyreden enerji fiyatları, ekonominin rekabet gücünü azaltmakta, sanayi yatırımlarının duraksamasına neden olmakta ve halkın ekonomik sıkıntısının kaynağını oluşturmaktadır. Elektrik enerjisine yılda % 80 oranında fiyat zamlarının yapıldığı ülkemizde, ne enflasyonun aşağıya çekilmesi mümkün olabilir ve ne de ödemeler dengesini sağlayacak olan dışsatım artışı gerçekleşebilir. Üstelik resmi makamlarm da artık kabul ettiği gibi, olası enerji darboğazına çare getirilebilir. DPT'nin bir önceki Müsteşarı sy. Necati Özfı-rat'ın İşveren Dergisinin Nisan 1997tarihli nüshasmda yayımlanan makalesinde belirttiği gibi aşağıda kendisini göstereceği anlaşılan olumsuz tabloya ne de çözüm getirilebilir. Sy. Özfırat şunları vurgulamıştı o yazısında:

- Yedinci Beş Yıllık Kalkmda Planı'nda enerji sektöründe temel amaç, ülkemizin artan nüfusunun ve gelişen
ekonomimizin enerji ihtiyacının sürekli ve kesintisiz bir şekilde ve mümkün olan en düşük maliyetle karşılan
ması olarak tanımlanmıştır. Halen ülkemizin elektrik enerjisi kurulu gücü 22 000 MW ve üretim kapasitesi ise
yılda 105 milyar kwh düzeyindedir. Bu üretim kapasite siyle 1996'daki 94 milyar kwh enerji talebi kesintisiz kar
şılanabilmişti. Ancak 1997 yılı sonlarmda elektrik enerjisi yetersizliğiyle karşı karşıya kalınacaktır. (Elektrik ithal edilerek bu açık kapatılabildi ama benzer olanak elde edilmeyebilir).

- 2000 yılında elektrik enerjisi talebi 130 milyar kvvh ve 2010 yılında da 270 milyar kwh olacak ve o yıla kadar
elektrik kurulu gücü 60.000 MW'a çıkarılarak 3 katı arttı rılması gerekecektir. Parasal karşılığı 60 milyar dolar
düzeyindedir.

- Kamu finansman imkanları dikkate alındığında yüksek seviyedeki bu yatırımı karşılayabilmesi güç gö
zükmektedir. Bu nedenle özel sektörün enerji sektöründe ağırlıklı bir rol üstlenmesi yararlı görünmektedir. Diğer
taraftan, dünya enerji sektörünün tekelci karekteristiğini değiştirici mahiyetteki gelişmeler de değişik modeller
kapsamında özel sektörün bu alana girmesi desteklen mektedir.

Bir önceki DPT müsteşarının belirttiği gibi 2000 yılında enerji dar boğazma girmeksizin arz-talep dengesini sağlamak için 60 milyar dolar düzeyinde yatırımın 5 yıl içinde gerçekleşmesi, bunun en az üçte ikisini ekipman ve mühendislik hizmeti oluşturacaktır. 40 milyar dolar düzeyinde bir bedelin dışalımında yitirilmesine yol açmamak karşımızda en büyük sorun olarak duruyor.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail