Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 22 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


ENFLASYON:BAZI YANILGILAR ve PARADOKSLAR

Prof.Dr.Bora Ocakçıoğlu'nun makalesşine eleştiri.
Ali Nejat Ölçen

Prof. Ocakçıoğlu 12 Aralık ve Ocak günleri Cumhuriyet gazetesinde birbirini tamamlayan iki makalesi yayımlanmış ve Op. Dr. Aytekin o makaleye ilişkin yazılı tepkisini ortaya koyarak bir kopyasını da bize göndermişti. Söz konusu makaleyi irdelemek gereksinimi duyduk ve makalenin hemen ilk satırlarındaki bir yanlışlık ilgilimiz çekti. Sayın Prof. diyor ki: "İktisattan hiç anlamadığını itiraf eden Sır. W. Churchill, 1930'larda İngiliz Sterling'ini altın esasına bağlamıştı. Herhalde isteği İngiliz parasının altına bağlanması ile sağlam bir para haline gelmesiydi. Bunun sonunda, Büyük Britanya, tarihinin en büyük depresyonuna girmiştir." Bu yazılandaki iki yanılgıdan birincisi, W. Churchill'in .1930'larda iktidarda olmadığı ve İngiliz parasını altın esasına bağlayacak otoriteye sahip bulunmadığıdır. Çünkü İngiltere'de 1929'da hükümet düştüğü zaman, Tory-Liberal koalisyonun-dan yana olan Churchill, Baldvvin'in İşçi Partisi'yle oluşturduğu hükümete karşı tavır aldı ve iki yıl sonra yani 1931'de kurulan Ulusal Hükümeti desteklemekle birlikte hiçbir biçimde görev almadı. İngiliz Sterling'i 1930'larda altın esasına bağlanmamış tersine o sistem terk edilmiştir. Ayrıca, 1930'larda Büyük Britanya'da gözlemlenen depresyon Dünya Ekonomik bunalımının oraya yansımasının bir sonucudur ve ö bunalımın göstergesi, etkilediği ülkelerde depresyona neden olması, fiyatların görülmedik biçimde düşmesi gibi sonuçlarıyla ortaya çıktı. O dönemdeki dünya ekonomik bunalımı genç Türkiye Cumhuriyeti'ne üç yıl sonra yansıdı, örneğin, İstanbul borsasmda buğdaym okkası 1928'de 18.54 ve 1929'da 17.24 kuruş iken, 1933'de 4.95 kuruşa düştü. İzmir borsasında pamuğun balyası 1929'da 99.25 kuruştan 1933'de 42.38 kuruşa kadar indi.

Dünya ekonomik bunalımına karşı her ülke kendi ekonomisini farklı biçimde korumaya çalışırken (ayrıntısına girmiyoruz) ortak davranışları, kendi paralarının altın esasına bağlı kalıp kalmaması biçiminde kendisini göstermiştir. Prof. Ocakçıoğlu'nun sandığı gibi, İngiltere, altın esasına 1931'de dönmemiş, tersine o yıl (19 Eylül'de) altın esasını terk etmiştir. Bu karar Türkiye'yi de etkiledi, parasının altın esasına bağlı kalmasmı tercih eden Fransa frankına (1 TL, 12.06 Frank olmak üzere) bağlandı. Üstelik 1931'de İngiliz Sterling'i de devalüa edildi ve Türkiye o devalüasyon kararının olumsuz etkilerinden kaçmayı başardı. Yıl 1936, bu kez Fransa, kendi parasını devalüe ettiği içindir ki, Türkiye İngiliz Sterling'ine (1 Sterling, 6.35 TL eşitliği üzerinden) geri döndü.

İngiltere'nin asıl yanlışlığı, bize göre 1930'da değil 1925'te altın esasına geri dönmesidir. Birinci Dünya Ekonomik bunalımından önce, 1924'te Baldwin'in kabinesinde Maliye Bakanı olan W. Churchill'in bu yanlışlığını İngiltere pahalı ödedi. Ve dünya ekonomik bunalımından önce depresyonu, işçi grevlerini yaşadı. Aslmda altın esasının yeniden kurulmasını o yıl maliye Bakanı olan W. Churchill'e yüklemek te haksızlık olur. İktisatçılarımızın pek çoğu bu yanılgıdan kendilerini kurtarmışlardır. Bunlardan birisinin de Prof. Ocakçıoğlu olduğu görülüyor. 1923 ve 1928 arası, yaklaşık 30 ülke paralarmı altın esasma bağlama kararı aldılar. Yani bir bakıma altın standartı, uluslararası mübalede aracı olma yoluna girmişti ama arkasından bunu pek çok sorun izledi. En önemli sorun da her ülkenin yeter düzeyde altın rezervine sahip olmayışı ve dış ticaret potansiyelini karşılayacak kadar altın birikimine sahip bulunmayışından kaynaklanacaktı elbet. Ve de öyle oldu. Dünya ekonomik bunalımına adım adım yaklaşılıyordu.

Prof. Ocakçıoğlu'nun makalesinin daha ilk satırlarında rastladığımız bu yanlışlığı düzeltmek gereksinimi duyduk. Yazdığı her iki makale de enflasyonun kaynağına ilişkin düşüncelerdeki yanlışlıkları dile getirirken kendisinin bu alanda hiç bir öneri sunmamasını da yadırgadığımızı belirtmek istiyoruz.

Prof. Ocakçıoğlu'nun ikinci makalesinin (12 Ocak) başlarında bir düşüncesi de yadırganacak nitelikte. Şöyle yazıyor: "Türk Lirası'nın dolar esasına bağlanması, enflasyon ortamında ve enflasyon dinamikleri aktif iken para arzının kesinlikle sabit tutulmasını gerektirir."

Enflasyonun toplam talep ve arz arasındaki farktan kaynaklanması irdelendiğine göre, olayı sayısal olarak açıklığa kavuşturmakta yarar var. Madem ki Türkiye'nin ekonomisi söz konusu, o halde teorilerden ve varsayımlardan yola çıkmak yerine konuyu somuta indirgemek gerekir. Ülkemizdeki üniversiteler, kamusal yönetim de dahil, nedense rakamların dilinden hoşlanmadıkları için, sorunlarımız laf ebeliğine kolayca dönüşmektedir.

Biz, toplam talep yerine onun gerçekleşmesini betimleyen özel tüketim harcamalarını ve toplam arz yerine de toplam sabit sermaye yatırım düzeylerini temel alabiliriz. Zaten istatistiksel veriler de ancak buna izin vermektedir. 1965 - 70 döneminde eflasyon oranı yılda %4'ün altındaydı. Bu ne tür bir ekonomik kararın sonucuydı? Çünkü o dönemde DPT ciddi bir kurum olarak işlevini yerine getiriyor ve yatırımların yılda artış oranı, özel sektörün tüketimlerinin artışından daha üst düzeyde gerçekleşiyordu. Çizelge 1 incelenecek olursa, 1970 ile 1965 arasında sabit sermaye yatırımarının yılda ortalama %11.9 oranında arttığı buna karşın özel sektörün tüketim harcamalarının ancak %5.8 oranında çoğaldığı görülür. Serbest piyasa ekonomisine geçildiği söylenen 1990-95 yılları arasında durum tersine dönmüştür: Sabit sermaye yatırımları enflasyonun yılda %80'in üzerine tırmandığı bu dönemde, yılda ortalama %7.5 oranında artarken, özel sektör tüketim harcamalarının %9 oranında arttığını görmekteyiz. Ürettiğinden daha çoğunu tüketen ve tasarrufundan daha azını nesnel yatırıma dönüştüren bir ekonomi yakasını enflasyondan kurtarabilir mi? Üretken ekonominin yerini rant ekonomisi alarak buna piyasa özgürlüğü adı verilir ve hukuksal alt yapısı oluşturulmadan Türk parasının konvertible olması kararı alınır ve sermaye piyasasının işleyişi sağlıklı bir düzene bağlan-maksızın, nakit dolaşımı kara para saldırısına uğrar ve fiyatlar dövize endeksli hale getirilirse, enflasyonun sıçrayan ya da sıçramayan arz - talep dengesizliğinden kaynaklanıp kaynaklanmadığının tartışılmasının anlamı olur mu?

Çizelge 1. Ürettiğinden daha azmi tüketen enflasyonsuz dönem. (Milyar TL ve 1988 sabit fiyatlarıyla)

Yıllar ........... GSMH ........ Özel sektört..... Kamu ....... Sabit sermaye
...................................................... tüketimi ............ tüketimi ....... yatırımı

1965...............61 183.............52 285............8 898............11 510
1970...............82 602 ............69 145..........13 457.............20 178
Ort.Artış %...........6,2..................5,8...............8,6................11,9

Kaynak. DPT Yıllık Programları.

Not. Neyazık ki DPT'nin yıllık programlarında makro ekonomik-büyüklükler, her yıl değişen farklı yılın sabit fiyat esasına göre verilmekte ve karşılaştırma yapmak için, deflatörlerin hesaplanması gerekmektedir. Çizelge 2'de 1995'e ilişkin rakamlar bu dönüşüm hesabı yapılarak elde edildi.

Çizelge 2. Ürettiğinden daha çoğunu tüketen ekonomi (Milyar Tl, 1988 s.fiyatlarıyla).

Yıllar ....... GSMH ....... Özel srktör ..... Kaamu ....... S.Sermaye
............................................... tüketimi ........ tüketimi .... yatırımı

1990.........111 871...........75 203...........10 475...........27 261
1995.........168 077..........115 859...........16 070..........39 367
Ort.artış %........8,4................9,0................8,9...............7,6

Prof. Orakçıoğlu, enflasyonun nedenini, Merkez Ban-kası'nm para arzını arttırmasına bağlayanları eleştirerek, para arzındaki artış bir sonuçtur diyor. Bir sonuçtur ama, o suncu yaratan nedenler nedir, buna değinmiyor. Ama hemen arkasmdan suçluyu başka yerde aramak gerekir diyebiliyor. Nerede aramalı, bunu da belirtmiyor. Ya da yanlış yerlerde suçluyu arıyor. Betimlediği suçlular çizelgesi de hayli kabarık. Ama içinde gerçek suçlular yok. Üstelik enflasyondan hepimiz suçluyuz diyor:

İşbaşında dalga geçen ve etkin olmayan işçiler, derslere girmeyen öğrenciler, işini savsaklayan memurlar, hasta olmayana rapor veren hekimler, verimsiz devlet işletmelerinin özelliştirilmesine karşı çıkanlar ve sonuçta gelirlerini arttırmak peşinde koşup ekonomik etkinliği baltalayan kişiler. Bununla yetinmiyor, suçlular çizelgesine işsizler, tarım işçilerini ve sendikasız işçileri de dahil ediyor. Sonra da biraz insafa gelerek "Ancak, aramızdan hiçbirini tek başına suçlu saymak doğru olmaz" diyor. Ayrı ayrı suçlu değiller ama bir arada suçlular. Bu tür bir mantığı anlamak olanaksız.

Enflasyonun toplam talebin toplam arzdan fazla olması sonucunda ortaya çıktığını savunanları da eleştiriyor ve bu tür bir düşüncenin "eksik teknik bilgilere sahip olmaktan" kaynaklandığını yazıyor. Ama kendisinin yorumu, bu düşünce biçiminin bir başka versiyonu. Şöyle yazıyor:"Enflasyonu doğuran olgu, toplam talep ve toplam arz fonksiyonlarının bir birinin ardısıra, gerek birbirine bağlı olarak, gerekse dış etkenlerden (şoklardan) dolayı sıçramaları ve yer değiştirmeleridir" diyor.

Prof. Orakçıoğlu bu tasarımıyla ekonominin genel bir kuralından söz etmiş oluyor ama o kuralın Türkiye için geçerli olup olmadığnı ortaya koyamıyor. Neden, çünkü, arzın sıçrama yapması, teknolojik gelişmenin hemen devreye girmesi, üretim kapasitesinin artması, yeni girişimcilerin ortaya çıkması demektir ki, bu olay Türkiye gibi gelişmekte olan ülkelerde, uzun bir zaman sürecini alır. Toplam arzın sıçraması uzun erimli bir süreçtir. Bir kaç yılda toplam arzda bir sıçrama olduğu söylenemez. Toplam talepteki sıçrama ise, aynı miktarda talep için daha yüksek fiyat oluşumuna, dolayısıyla talep enflasyonunun doğuşuna neden olur. noktasından uzaklaşılacaktır.

Toplam talep ve arz eğrilerinin sıçraması ya da sıçramaması, enflasyonun kaynağı değil, aslında talebin arzdan fazla oluşu, enflasyonu doğuran nedenlerden biridir. O yüzden, Prof. Orakçıoğlu'nun enflasyonun arz-talep dengesizliğinden kaynaklandığını düşünenlerin yanıldığını ileri sürerek, enflasyonun talep ve arz eğrilerinin sıçramasından ileri geldiğini söylemesi zihinleri karıştırmaktan başka bir işe yaramamakta.

Prof. Orakçıoğlu'nun, "en kötü ekonomik afet enflasyon değil deflasyondur, fiyatların düşmesidir" biçimindeki düşüncesine bir koşulla katılmak mümkün olabilir, ya enflasyon ya da deflasyon gibi iki kötü durum arasına toplum sıkışmayacaksa. Kötünün iyisi enflasyondur türünde bir sonuca razı olmamak toplumun en doğal hak- kıdır. Çünkü aslında hedef, ekonominin dengeli büyümesini sürdürmesi ve büyümenin gelir adaletsizliğine neden olmayacak biçimde gerçekleşmesi olmalıdır. "Enflasyonla bilinçsizce savaşıldığı taktirde, ekonomik gerileme enflasyonun yerini alır ve insanlar işlerinden atılır, evlerine ekmek götüremezler" türünde bir düşünce, toplumu enflasyona razı olmaya sürüklememeli. Enflasyonun kaynaklarını ekonomi teorileri içine boğularak gözden kaçırmanın yerine biz şimdi yüreklice bu konuda yapılacak işlerin ne olduğunu sıralamaya çalışacağız.

1. Kayıt dışı devletin gelir kaynağı olan kayıt dışı ekonominin alabildiğine genişleyip yaygınlaşması önlenmelidir ve bu önlenebilir. Çankaya'dan gelen "parayı ürkütmeyin" uyarısı dikkate alınmadan, kayıt dışı ekonominin parası ürkütülmelidir. Kayıt dışı ekonomi ortadan kaldırılırsa, kayıt dışı devlet ve devlet içindeki çetelerin gelir kaynakları da kurur ve devleti devletin kendisi yönetmeye başlar.

2. Enflasyonun kaynağını betimlemeye aslında ekonomi disiplini yetersiz kalmaktadır. Çünkü enflasyon ülkemizde ekonomik olay olmaktan çıkmış, siyasal tercih haline dönüşmüştür. Hiç bir siyasal iktidar enflasyonu geriye çekecek önlemleri alamaz çünkü kendilerinin varoluş nedenini oluşturan bir belli sermaye grubunu karşılarında bulurlar. Hem de onların acımasızca uygulaya cağı yöntemlerle. Dr. Aytekin de tepki yazısında bunu belirtmek istiyor. Siyaseti ve dolayısıyla parlamentoyu biçimlendiren sermayenin egemenliği, enflasyonla besleniyor ve enflasyon dar ve sabit gelirli kitlelerden varlıklı kesimlere kaynak aktarımını sağlıyor. Enflasyon ile savaşımı ekonomik çözüm yolundan aramaya girişenler kendilerini kandırmakla kalmaz, halkı da kandırmış olurlar. Ülkemizde halkın sermaye tarafından sömürülmesini sağlayan en verimli araç enflasyonun kendisidir.

3. Bir başka önemli neden, yatırıma yönelmesi gereken kaynakların, askeri ve sivil güvenlik güçlerine ayrılmasından Gayri Safi Milli Hasıla içinde kamu yatırımları payının %4.6 oranına düşmesinden ve %19.4 oranındaki özel sektör yatırımlarının da istihdam ve katma değer yaratma potansiyeli düşük olan konut ve ulaştırma sektörlerini tercih etmesinden kaynaklanmaktadır. Örneğin özel sektörün 1.5 katrilyon yatırım hacminin (1995) %61'i bu iki alana ayrılmıştır. Enerji sektörü dar boğaza girmek üzeredir, kamu yatırımlarının ancak %12'si ve özel sektör yatırımlarının da sadece %0.4'ü enerji alanına ayrılmaktadır. Aslmda ekonominin arz yönü kısıtlanırken, talep yönü de körüklenmekte.

Yunanistan Türkiye'nin yatırıma ayrılması gereken kaynaklarının askeri ve sivil güvenlik sorunlarının çözümüne kaydırılmasını amaçlamak için, PKK'yı desteklemekte, durup dururken, gerginliği tırmandıran anlaşmazlık konuları icat etmektedir. Enflasyonun aşağıya çekilmemesi üzerinde ülkenin (yapay biçimde ortaya çıkarılan) güvenlik sorunun çözümüne kaynak aktarılması da olumsuz etkilerin başında gelmekte.

Prof. Orakçıoğlu'nun "eğitimde fırsat eşitliği sağlana-bilseydi hem ulusal gelir pastası büyür hem de kavgasız, gürültüsüz paylaşılırdı" gibilerden fantazileri herhalde yadırgamak gerekecek ve kimilerince olayı saptırmanın bir yolu olarak yorumlanacaktır.

EKONOMİDE SEFALETİN BUGÜNÜ

Ekonomide sefaletin bugününü yorumlayabilmek için, o sefaletin dününü incelemek gerekir ki, bunu Türkiye Sorunları kitap dizimizin 21 ci sayısında yeterince sergilemiştik. Bir bakıma ekonomimizdeki sefaleti, dünün sefaleti yaratmıştır. Ama akla hemen bir soru gelir: Neden önlem alınmıyor ya da alınan önlemler hangi amaca yönelmektedir? Aslında alınan tüm önlemlerin ekonomide verimliliği, üretkenliği arttırmak ya da kaynak dağılımını antienflasyonist nitelikte yürürlüğe koymak amacına yöneldiğine tanık olmamaktayız. İstikrar paketi olarak ele alınan önlemlerin tümü, fiyat zamlarıyla kamu sektörüne kaynak yaratmak ve kamu sektörünün savurganlığını arttırmaktan başka bir hedefe yönelmiş değil. Hatta 5 Nisan 1994 tedbirlerinde olduğu gibi yaratılan kaynak, o tedbirde öngörülen harcama kalemleriyle ortadan kalkmaktadır. Türkiye Sorunları kitap dizimizin Nisan 1994 te yayımlanan 7 ci sayısında bunu şöyle dile getirmiştik:

"Bütçe daha komisyonda (TBMM) görüşülürken açık % 50'lerin üzerine çıkmaktaydı. 1983'te Bütçe Plan Komisyonu başkanı (başbakanın biraderi) Yusuf Bozkurt Özal, buna bir çare buldu ve komisyondaki ciddiyetsizlik, Parlamentonun devlete olan saygısını zedeler hale geldi. Neydi bu çare? Daha ciddiyetsiz olan bir kurnazlıktan ibaretti: Ek ödenek taleplerini bakanlık bütçelerinin görüşülmesi esnasında oy-lamayalım, tümünü biriktirelim bu birikim bütçenin yüzde kaç artışına denk ise o oranda bütçede kesinti yapalım ve ek ödenekleri bütçeye alalım. O yıl böyle uygulama yapıldı. Bütçenin dağılımı bozuldu ama toplamda kayda değer artış olmaması sağlandı. Şimdi o yöntem (yine uygulanıyor,

1995'te) İnanılır gibi değil. Bütçede belli oranda yapılan kesinti, Komisyon üyeleri arasında paylaştırılıyor ve Komisyon üyeleri, kendi siyasal amaçları uğruna bunu kullanıyor. 1994''te üyelere 100'er milyar liralık ödeneği kullanmak hakkı tamınmıştır. Komisyon üyesi olan parlamenterler, seçim bölgelerinde kendilerine oy kazandırıcı hangi yatırımın yapılmasını istiyorsa bütçeden 100 milyar liraya kadar o yatırım için kaynak ayırtabilmekte".

Dünyanın hangi ülkesinin devlet bütçesinde kişiye özel harcama yetkisine yer verilmiştir?

5 Nisan 1994 tasarruf önlemleri üniversiteleri bile kapsamına almış ve örneğin fotokopya kağıtları ile sınavda kullanılan soru kağıtları üniversitelerden esirgenmiş ama o kararı alan bayan başbakanı, 1 saatlik uçuşu 10.000 ABD dolarına mal olan skorsky helikopteri ile yurt içi gezilerine çıkabilmişti. (Cumhuriyet 19.11.1994) O yıl 38 trilyon bütçe açığının % 25'inin petrole yapılan zamla karşılanması öngörülmüştü. Yüksek faiz konjonktüründe yatırım yapmaktan çekinen özel sektörün yatırım eğilim bu temel girdiye yapılan fiyat zammıyla frenlenmiş olmuyor muydu?

Bütçe açığını kapatmak için vergilerin arttırılması politikası da savurgan devlet modelinde başarı sağlayamamıştı. Örneğin, 1990'da Gayri Safi Yurt İçi Hası-la'da toplam vergilerin payı % 20'den 1993'te % 26'ya çıkarıldığı halde, Gayri Safi Yurt İçi Hasıla'nın sabit sermaye yatırımına ayrılan payında artış olmadı, % 25 olarak sabit kaldı. Neden? Çünkü daha az yatırın yapan ve daha çok tüketen devlet modeli egemenliğini sürmekteydi.

Örneğin 1990 (1968 sabit faktör fiyatlarıyla) 27.6 Trilyon TL. sabit sermaye yatırımı gerçekleşirken 61.1 Trilyon Tl toplam vergi gelirine kavuşan devlet, her 1 TL vergi karşılığı 0.45 TL sabit sermaye yatırımını gerçekleştiriyorken, 1993'te 349.3 toplam vergi geliri elde etmesine karşılık 127 Trilyon sabit sermaye yatırımı gerçekleştirmiş ve her 1 TL vergi karşılığı 0.36 TL yatırım yapabilen verimsizlik içine yuvarlanmıştır. Neden? Devlet daha da savurganlaştığı için. Örneğin 1990'da 286.3 Trilyon GSYİH'nın % 13.9'unu tüketen devlet modeli, 1993'te 1322 Trilyon GSYİH'nın % 18.7 sini tüketir hale gelmişti. Oysa devletin tüketim eğilimi 1988'de % 8.7 idi.

Devlet bütçesini daha çok tüketime ve daha azını yatırıma ayırarak, özel sektöre daha fazla yatırım olanakları mı yaratmış olmaktaydı? Hayır. Yüksek faiz konjonktüründe, yatırımın verimliliğinin yani yıllık getirişinin, sermayenin faizinden daha fazla olmalıydı ki özel sektörün yatırım eğilimi artsın. Örneğin 1968 faktör fiyatlarıyla özel sektörün 1990'daki 48.7 Trilyon tutarındaki sabit sermaye yatırımı 1994'te 54.2 Trilyona yükselerek yılda ancak 3.6 oranında artarken (ki ne denli küçük) kamu sektörünün 1990'daki 30.5 Trilyon TL düzeyindeki sabit sermaye yatırımı 1993'te 31.0 Trilyon TL olarak yılda sadece %0.5 oranında artabilmiştir.

Yatırımı duraksayan ve üretimi artmayan buna karşın tüketim eğilimi hızla yükselen hiç bir ekonomi kendisine musallat olan kronik enflasyondan yakasını kurtaramaz.

Enflasyonun bu en belirgin ve en temel kaynağını nasıl düzeltmek olanaklıdır? Ne DPT, ne Üniversiteler ve ne de siyaset adamlarımız bu soruya gerçekçi yanıt vermekten nedeni nedir bilinmez kaçınmakta, bu önemli virüsü aspirin ile tedavi etmeye çalışmaktadırlar. Devletin küçülmesi ve özel sektörün gelişmesi

söyleminin ne denli yanlış ve geçersiz olduğu Türkiye'de her geçen gün daha da belirginleşecek. Devletin küçülmesi demek, kavuştuğu vergi gelirlerini yatırım alanlarından esirgemesi demek değildir. Tersine sanayinin temel girdilerini üreten sektörlere yatırım yaparak iç verimliliğini arttırması demektir. Oysa ekonomi enerji dar boğazına girmek üzeredir ve özel sektörün boş bıraktığı itibar etmediği, kendisi için kısa erimde kar getirici görmediği bu sektör, devletin küçülmesi modasına uyularak devlet tarafından da terk edilmiş ve ele alman yatırım projeleri de kaynak yetersizliğiyle sürüncemede bırakılmıştır. Bu mantığın izini süren devlet, ister istemez hantallaşacak ve topluma yük olmaya başlayacak ve eğer çetelerin de işgaline uğramışsa varoluş nedenini kendisinin zedelediği ortama sürüklenmiş olacaktır.

Küçülmesi istenen devlet, daha verimli olmak, daha adil olmak, daha tutarlı ve sosyal güvencelere daha fazla kaynak ayırabilen devlet olmak zorundadır. Oysa bugünün devlet modeli, kendi iç çelişkileriyle yalınız yatırımlara değil halkına da sırtını dönmüş olarak karşımıza çıkmakta.

Türkiye Sorunları kitap dizimizin Eylül 1994'te yayımlanan 6 cı sayısında "Devlet Bunalımı ve İbn Haldun" başlıklı yazımızda bu konuyu yeterince açıklamıştık. İbn Haldun, Mukaddime adlı kitabının Türk-çeye çevrilen 2 ci cildinde (çeviri: Zakir Kadiri Ugan s. 85) 600 yıl önce bugünün Türkiyesini şu satırlarla anlatıyor gibidir:

"Bil ki, devlet, hükümdar ve devlet ricali, zevk ve refaha dalarak para ve büyük servete ihtiyaç duydukları için, zülum ve fesade saparlar. Giderleri çoğaldığı için, mutat usul ve kaidelere göre toplanan vergiler ihtiyaç ve masraflarını kapatmaz, bunları kapatmak için türlü adlar ve bahanelerle vergilerin çeşit ve miktarını çoğaltırlar, bu paralarla masraflarını kapatmak isterler. Fakat hayatın süs ve zevki gittikçe arttığı için masraflar da o nispette fazlalaşır, bunun sonucu olarak tebaa ve ahaliden daha çok nispette para çıkarmaya muhtaç olurlar.. devlet yıkılıncaya, iz ve eseri ortadan yok olup gidinceye kadar onun israf ve ihtiyaçları artmaya devam eder. Nihayet başa geçmek isteyenler galebe çalarak devlete sahip olurlar".

Türkiye'nin belkide en verimli çalışan tesisi "Banknot matbaasıdır". Para arzının peşinden yetişmekte zorlanıyor ve üç vardiya halinde üretim yapıyor olmalı. Ekonominin savurganlığı ve verimsiz işleyişi, sonuç olarak para arzının artışı da her halde enflasyonu az-gınlaştırıyor ve enflasyon da yatırımları verimsiz hale getiriyor, faizlerle giriştiği yarışta, adaletin her çeşidini alt üst ediyor. Sosyal adalet, siyasal adalet, vergi adaleti, gelir dağılımı adaleti, hatta yaşama hakkından doğan adalet bile ters yüz oluyor. Devletin adaletsizliği de buradan kaynaklanmakta.

Ekonominin bugünkü şefaleti enflasyonun siyasal niteliğe bürünmesinden kaynaklanıyor. Para arzı da bundan ötürü gittikçe artmakta.

Türkiye, Meksika, Polonya, 1980-90 arası uygulanan para politikası sonucu, para arzı ile ona bağlı enflasyonun en yüksek olduğu ülkeler kategorisinde yer almaktadır. Yıllık enflasyon % 50 nin üzerinde, yıllık para arzının artış oranı da yüzde 45'in üzerindedir. Grafiğe sığmayacağı için Avrupa Birliği ülkeleri arasında sadece Almanya'ya yer verdik. Almanya'da 1980-90 arası 10 yıl içinde tüketici fiyat endeksi % 2.6'dan fazla artış göstermemiş, çünkü para arzının artışı yılda % 4.6 oranının üzerine çıkmamıştır. Avrupa Birliği ülkelerinin hemen tümünde durum böyledir ve o nedenle Maastricht anlaşması enflasyon oranı için böylesi bir sınır getirmiştir ve para teorisinin babası sayılan Milton Friedman da, serbest piyasa ekonomisinden sözedebilmek için para arzının yılda % 5'in üzerinde artamamasını (ençok % 10) koşul koymuştur. Türkiye'de serbest piyasa ekonomisinin var olduğundan söz eden ve bunu savunan iktisat disiplininin öğretim üyelerinden kimileri bu kuralı nedense gözmezliğe gelmektedir.

Uluslar arası enflasyon-para arzı arasındaki bu ilişkinin benzeri Türkiyenin kendisi için de geçerlidir. Türkiye Sorunları kitap dizisinin Haziran 1994 basımı 5 ci sayısında 1965-1993 dönemindeki uzun erimli zaman aralığında enflasyon ile para arzının artış hızı arasında doğrusal bir ilişki olduğu ortaya çıkarılmıştı. O ilişkide para arzının artış hızı % 10 lara indiği zaman enflasyon üzerindeki olumsuz etkisi ortadan kalkmaktaydı. Bu kez uluslar arası şekilde gösterilen ilişke de aynı sonucu ortaya çıkarmıştır. Enflasyon üzerinde egemen rol oynayan ögenin para arzındaki artış olduğu sonucunu, yanına bütçe açığını da katmak üzere ileri sürebiliriz. Enflasyondan kaçarsanız dep-rosyana boyun eğersiniz demiş olsa bile kimi öğretim üyeleri.

Enflasyon üzerinde, güvenlik amaçlı yatırımların da rol oynağı yadsınamaz. 1983'te devlet bütçesi içinde Yunanistan'ın savunmaya ayırdığı kaynak % 13'ten 1990'da % 8'e indiği halde Türkiye'de % 12 dolayındadır.

Devlet savurganlığının dâ rolü olduğunu gözardı edemeyiz. GSYİH içinde tüketim haracamalarınm payı 1980'de Türkiye'de % 88 iken 1993'te % 80 inmiş olmasına rağmen Almanya'da bu oran 1993'te % 73.5 dır. Güney Kore'de % 65, Romanya'da % 76 ve Yunanistan'da % 92.

Ekonomiyi üretkenlik ve verimlilik temeline yerleştirmedikçe, ne yerli paranın değer yitirmesi, ne enflasyonun aşağı çekilmesi ve ne de bütçe açıklarının kapanması sözkonusu olamaz ve Avrupa Birliğinin Türkiye'yi dışlamasının önüne geçilemez. Çünkü onların ortaklaşa oluşturdukları ekonomik alanda boşluk oluşmasına neden oluruz.

Her şeyden önce enflasyonla savaşımın stratejisi konusunda bugünkü siyasal iktidarın üyelerinde görüş birliğinin oluşması gerekir. Ekonomiden sorumlu devlet bakanı Güneş Taner 1 ABD doları 1 Türk Lirası değerinde yeni para türetileceğim açıklıyor (30.9.1997) iki gün sonra Başbakan bu haberi gazetelerden öğrendiğini söylüyor. Ayın gün Güneş Taner enflasyonun 1998'de % 15'e indirileceği müjdesini veriyor sanki enflasyon alınacak kararla inebilirmiş gibi, ertesi gün Başbakan 1998'de enlasyonun % 30'a ineceğini söylüyor ve bir hafta sonra da Bakanlar Kurulu 1998 enflasyonunun % 50 olmasına karar veriyor. Oysa 1998'in ilk ayında yıllık enflasyonun %100'leri aşacağı anlaşıldı. Ekonominin kendi içindeki sefaletine, siyasal iktidarın da sefaleti eklenince, Türkiye'nin nasıl oluyor da batmadan ayakta kalabildiğine insan şaşırıyor. Eğer Anadolunun tarihi, kendi insanlarını bu denli dayanıklı yapmasa ve çile çekmeye alıştırmasaydı, bugün her halde hiçbir iktidar yerini koruyamaz ve toplumu bu denli pervasızca kandırmayı sürdüremezdi.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail