Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 50 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SAHİPSİZ ÜLKEYE SAHİP ÇIKMAK

Ali Nejat Ölçen

Ülkemizin kuşatma altına girdiği bir dönemi yaşamaktayız. Bir adım ilerisini göremeyen siyaset ve devlet adamları(!)nın, dışardan gelen etkiler altında, Türkiye'mizin sömürgeleşme sürecine sürüklemekte olduğunu biliyorlar mı bilemiyoruz. Bir ülke geri ödeyemediği ağır dış borç yükü altına girerse, ulusal onurunu koruyamaz, tam bağımsızlığına sahip çıkamaz. Türkiye'miz ağır dış borç yükü altında, beli bükülmüş durumdadır.

Şimdiki siyaset ve devlet adamları (!) ne yazık ki kurtuluşu, ulusun kendisinde değil, iki büklüm, ABD'nin avucunda ve AB'ye üye olmanın sevdası içinde görüyor; tüm işgücü potansiyelimiz ve doğal kaynaklarımız devinimsiz yüzüstü bırakılmış durumda. Bugün Türkiye, Osmanlının son ikiyüz yılındaki kadar kötü yönetilmektedir.

Anadolunİnsanının Yaratıcı Gücü Gözardı ediliyor.

900 yılı aşkın süre din ile saray arasında, düşün özgürlüğünün erdeminden yosun bırakılan hiçbir ulusun, ulusal bilince ulaştığı andan itibaren 80 yıl içinde, sanatta, sporda, bilimde Batı ile boy ölçüşen koşullara ulaştığına uygarlık tarihi tanık olmamıştır. Anadolu insanının bu yaratıcı ve kendisini her koşulda var edici dinamizmini bir yana iterek, dışardan gelecek yardımla ayakta kalmaya çalışan siyasal iktidarlara da hiçbir ulus tanık olmamıştır. Anadolu, Osmanlı döneminde bile bu denli kötü ve bilinçsizce yönetilmemiş ve kendi değerlerine bu denli yabancılaşmamıştı.

Kendi gücünü güçsüzleştiren bir başka devlet mantığı yer yüzünde kalmış mıdır bilemiyoruz. Ulusuna ve kendisine güvenmeyen, sürekli dış kaynaklı ideolojiler arasında araştırıcı olmakla yetinen siyasal partilerin zararını hepimiz çekiyor ve de çok yanlış seçim yasası, siyasal partiler yasası koşullarında buna tutsak oluyoruz.

İç Politika İle Dış Politika Bağ Kurulamıyor!

Kendisini solda ya da merkez sağda tanımlamaya çalışan tüm siyasal partiler Türkiye'de aymazlık içinde dış politika ile iç politika arasındaki bağı ve etkileşimi kurabilmiş değildir. Dış politikanın koşullarını yorumlamadan, kavramadan ve o politikalardaki hedefleri çözümlemeden, iç politikaların başarı olacağı düşünülemez. Dış politikaların çözümünden arınmış iç politikalar, ülkeyi her zaman sıkıntıya sokmuştur ve Osmanlı Devletinin batış nedenlerinden biri de budur. O yüzden, Osmanlı Devletini yönetenler, Doğu ile Batı arasındaki Anadolu'nun doğal, siyasal ve bölgesel gücünü kavramamış ve onu kullanmasını bilememişti, bugün de bilenimiz yok gibidir.

Türkiye'yi yönetmek savında olanların hemen tümü, 1945'lerden bu yana, içinde yuvarlandık ları çıkmaz sokakta, dış ve iç politikalar ekseninde, nasıl bir konum ve tavır ve strateji saptayacaklarını düşünmediler, bu gerçeği kavramaktan uzak kaldılar.

Dış Politika ile iç politika arasındaki bağı kuramamanın iki önemli sakıncasına son on yıl içinde daha belirgin biçimde tanık olduk. Bu iki sakıncayı,Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra Türki Cumhuriyetlerinin betimlediği Avrasya karşısında uzun erimli, tutarlı, siyasal ve ekonomik ilişki kuramamak; ikincisini de ABD'nin Irak'a (haklı ya da haksız) saldırısı karşısında kesin, tutarlı tavır alamamakta görüyoruz.

Uzağı görmek bir yana, önünü görmekten yoksun böylesi beceriksiz, tutarsız, karar vermekten ürken,siyasal kadroların iktidara nasıl geldikleri, sosyopsikolojik sorun olsa gerek.

Dış Borç Yükünden Kurtulmak Koşul.

Mustafa Kemal Atatürk'ün ilkeleri korunabilseydi, dış borçlar, kendisini geri ödeyen alanlarda yatırıma dönüştürülseydi, ekonomi dilinde, iç tasarrufa, borç ya da kredi dediğimiz dış tasarruf eklenerek, artı değer yaratsaydı, en azından bugünkü ekonomik ve siyasal bunalımlar gündeme girmez daha bağımsız kararlar almak olanağı yitirilmiş olmazdı. Oysa, son 20 yıldır, dışa borçlanarak, çarpık işleyen monetarizmi ayakta tutmaya çalışıyor ekonomi aktör
lerimiz.

3000 dolar düzeyinde duraksayan gelir düzeyindeki yoksulluğumuza bakmaksızın, gelir düzeyi kişi başına 25 bin dolar olan ülkelerle yarışmaya, onların arasında yer almaya, onlar neyi yapıyorsa aynını yapmaya çalışıyoruz. Ve onların uluslarının çıkarlarını küreselleşme içinde senteze ulaştırdığını sanarak yapıyoruz bunu. Ve de Küreselleşmenin, teknolojik gelişmenin türevi olduğunu göz ardı ederek, onun siyasal boyutuna sığınmaya çalışıyor ve bunu çağın gelişmesinin doğal koşulu sayıyoruz. Eğer küreselleşme uluslararası çıkar çatışmasını ortadan kaldırmış olsaydı, ABD'nin Irak'ta işi vardı ve onun Iraka saldırısına İngiltere ivediyle katılırken, AB'nin üyesi olan Almanya ve Fransa karşı çıkar mıydı? Irak petrollerinin ABD 'nin denetimine geçmesi AB'yi ikiye bölerken, küreselleşmenin karpuz gibi ortasından yarıldığını düşünmek yanlış olur mu?

Türkiye'miz bugün kadınların kocalarından, küçük kızların babalarından korkarak kafalarını türban denilen çaput parçasıyla sarıp sarmalamasını, inanç ve vicdan özgürlüğü sayarken, IMF'den kimileri geldiğinde acaba çantasında kaç dolar var diye MEDYASI ile birlikte peşinden koşuyoruz. Kuzeyimizde bir Kürt devleti kurulursa nasıl sakıncalar doğar diye düşünürken, Irak'a saldırısında ABD yanında yer almadığımız için, ABD'nin Savunma Bakan Yardımcısı Wolfowitz, Türkiye'nin özür dilemesini söyleyecek kadar ileri gidebiliyor. Hem de Birleşmiş Milletler kararını hiçe sayarak, Iraj'a dadıran ABD'nine savunma bakan yardımcısı olarak kendisi tüm dünyaya karşı özür dilemesi gerekirken..

AB'ye girmek için, Avrupa müktesebatını üstleneceğimize ilişkin kararnameler yayınayabiliyor kamu vicdanında ve yasalar önünde aklanmayan bir kişinin, Anayasanın 76. Maddesini değiştirerek, Başbakan olmasını sağlayan bir CHP yönetimi kendi örgütünde tepkisiz kalabiliyor. Vergi Barışı adı altında, vergi kaçaklarını aklamayı göze alıyor, Türkiye'nin üzerinde dolaşan kara bulutları görmekten uzak kalabiliyoruz.

Türkiye Sorunları kitap dizisinde yurtseverlik görevi olarak şunu söylemekte ve yazmaktayız: Türkiye'mizin geleceği kaygı vericidir. Anadolu'nun bize fazla büyük olduğunu düşünüyorlar.. Misakı Milli sınırlarımız içinde, kendimizi savunmayı gerektirecek koşullar çok uzağa itilmemelidir. Her şeyden önce dış borç yükünden kurtulmanın çaresini bulmak zorundayız. Dışsatımımızı, TL'nin değer yitirmesi ya da yitirdiği değerde sabit kalmasına bağlayan ekonomi siyasetinden vaz geçmeliyiz.

Açlık ve İşsizlik Yurtseverli Gölgeleyebilir.

Bir ülkenin nüfusunun yarısı açlık sınırında yaşıyor ve eğitimli genç kuşaklar aç ve işsiz kalıyorsa, onlara yurtseverlik görevi yüklemek güçleşebilir. Bugün Irak umulandan çok kısa sürede ABD'nin postallarına boyun eğmiş ve nüfusun büyük bölümü onları kurtarıcı olarak karşılamışsa bunun temel nedeni, 10 yılı aşkın süre içinde,açlık, yoksulluktur. Ambargo ve zülum, mezapotamya uygarlığının torunlarını ulusal onurdan ve gururdan ve insanlıktan yoksun bırakmıştır. Açlık ve işsizlik Türkiye'nin temel sorunudur ve Misakı Milli sınırlarını korumaktaki gücü aşındıracak en sakıncalı tehlikedir.

Türkiye kısa sürede üretime kavuşmak zorundadır. Laikliği koruyacak olan ve gerici akınları etkisizleştirecek olan, üretimdir, üretimde iş güç sahibi olmaktır. Sanayileşme geliştikçe, işsizlik ortadan kalktıkça ve gönenç düzeyi yükseldikçe, tüm gerici akımlar kendiliğinden ortadan kalkacak ve etkisizleşecektir. Gericiliğin antikorudur üretim ve istihdam.

Monetarizm Tutkusundan Kutulmalıyız.

Kişi başına gelir düzeyi 3000 dolardayken, şirketleşmeyi güvenceye alacak yasal ortama ulaşılmadan, sermaye birikimi teknolojik gelişmeyi de kapsamına alamadıkça, Türkiye'nin karma ekonomiye sırtını dönmüş olması büyük yanılgıdır. Devletin ekonomiden elini eteğini çekmesi, gelişmekte olan ülkeler için çok yanlış sonuçlar doğurur. Türkiye, şimdilerde bu yanlışlıkların içinde bocalıyor. Çünkü, devletin boş bıraktığı alanlara özel sektör girebilmiş değildir. Girmesi de zaten beklenemez. Kamu sektörü, her zaman söylediğimiz gibi minimum maliyet ilkesini, özel sektör de maksimum kazanç ölçütünü amaç alır. Devlet için sosyal hasıla, özel sektörde kar amaç olacaktır. Karma ekonomi, kar ile sosyal hasılanın en uygun sentezini yaratabilir.

Ekonomide iki temel piyasadan söz edebiliriz. Burada "piyasa" deyimini kullanmak yanlış olsa bile, alışkanlık gereği kullanmaktayız. Bu iki pazardan biri nihai mal piyasasıdır. Yani alıcı ile satıcı bu piyasada buluşur. Çağımızda nihai mal piyasasında devletin yer almasının gereği kalmamıştır. Devlet artık, kundura, bez, giysi satmamalı. Yani nihai mal piyasasında alıcıyla yüz göz olmamalı.

Bir başka piyasa, "faktör piyasası" var ki, devletin asıl işlevi bu alanda kendisini gösterir. Nedir bu piyasa? O piyasada kimi ürün, başka bir ürünün ham maddesi, yani girdisidir. Örneğin enerji. Enerjinin üretimi devletin denetiminde olmak zorundadır. Enerji politikası, ekonominin omurgasını oluşturur.Termik, hidrolik enerji yapıları, büyük sermaye birikimine, risk üstlenme kararına gereksinim duyar ve gelişmekte olan ülkeler de eksik olan budur. Örneğin enerji sektöründe kamunun cari fiyatlarla sabit sermaye yatırımları toplam 17.4 katrilyon Tl.(1999) içinde devlet % 6.3 pay taşırken, özel sektörün ağırlığı %2.2 idi.

O yıl GSYİH 77.4 katrilyondur ve Türkiye gelirin ancak % 22'sini yatırıma ayırıyor demek
tir. Oysa AB ülkelerinde bu oran, % 40'larda .

Haberleşme ve ulaşım sektörlerinde de devletin etkinliğinin ve denetiminin ortadan kalkması, önemli sakıncaların doğuşuna neden olabilir.

Geniş ve verimli doğal kaynaklarını, dinanik işgücü potansiyelini üretim alanlarında değerlendirmeksizin, umudunu dışardan gelecek krediye dayandırmak ve sermaye piyasasının spekülasyonlara açık yapısını korumak, devleti savurganlıktan ve soygundan arındırmamak, Mustafa Kemal Atatürk'ün deyimiyle, gaflet, dalalet ve ihanet olarak nitelenebilir.

Bugün siyasal arenada yer edinmiş partilerin hiç birinin, yeni, bağımsız, ulusun onurunu ve çıkar
larını koruyacak bir Türkiye'yi yaratacağını düşünmek olanaklı değildir. CHP ise, önünde bekleyen tarihsel fırsatı kullanmaktan gittikçe uzaklaşıyor.

CHP Neredesin?

Bir yıl içinde CHP Genel Başkanının üç farklı ilkeyi benimsediğine ya da benimser göründüğüne tanık oluyoruz. Önce "sosyal piyasa ekonomisi" dendi ve unutuldu. Seçimlere gidilirken "Anadolu Solu" deyimi kullanıldı ve unutuldu. Zaten hiç kimse Anadolu Solu'nun ne tür bir sol olduğunu anlamış değildi. Şimdi de "Merkez Parti" olmaktan söz ediliyor. Sosyal Demokrasi merkeze çekilecekmiş. Sosyal demokrasi merkeze çekilir ve merkeze yerleşirse, o sol nasıl sol olur bilinemez. Türkiye'nin bunca sorunu varken, CHP temel ilkelerini göz ardı edip, ne olduğu bilinmeyen arayışların peşine düşüyor. CHP Genel Başkanı Baykal, bir süre önce de İsmail Cem ile "Yeni Sol"dan söz etmiş ve de "Yeni Sol" adında kitap da yayımlamışlardı. Kitabı okuyanlar da yeni solun ne olduğunu neden yeni olduğunu da anlamış değildi. Şimdi o yeni solun da unutulduğunu görüyoruz. CHP'nin kelebek gibi oradan oraya konmaya hakkı yoktur. Türkiye'nin ciddi sorunlarına sahip çıkacak kadroları ya yaratacak ya da işlevini yeni bir siyasal oluşuma bırakarak, silinip gidecektir.

CHP Genel Sekreteri Önder Sav, iki hafta önce Ankara'da düzenlenen bir toplantıda " kubbeyi mihver, minareleri süngü yapacaklara iktidarı bırakmayacağız" gibilerden sözler söylemiş. O toplantıda çoğunluğu oluşturan gençlerin hiç birisinden ses çıkmadığı anlaşılıyor. . Anayasanın 76. maddesinin değişmesine yardımcı olarak, minareleri süngü yapacak adamı Başbakanlık sandalyasını CHP, teslim etmedi mi?

AKP, gecekondu parti görünümündedir. Devlet ciddiliğinin önemini ölçemeyen kadroların elindedir. Saadet Partisinden ödünç aldığı oyları yitireceğini anladığı için Demokrat Partinin devamı olduğunu söyleyerek, ANAP, DYP, MHP'
Den devşirdiği oyları korumaya çalışıyor. Anayasa da "iktidar-muhalefet" ortaklığının elinde yaz boz tahtasına döndü.

Yeni Bir Türkiye.

Ve Türkiye, unutulmuş kendi yazgısına terk edilmiştir. Tüm topluma umutsuzluk ve karamsarlık sinmeye başladı. En sakıncalı olanı da bu. Oysa, gençleri ve bir yana itilmiş deneyimli kadroları ve doğal kaynakları, üretime sevdalı KOBİLER'i, alın teri dökmeğe hazır işgücü potansiyeliyle, yepyeni bir Türkiye yaratmak olanaklıdır.

Yepyeni tam bağımsız, kendine güvenen, üretim potansiyelini devinime geçirip, dış borç yükünü sırtından atan yepyeni bir Türkiye'yi yaratmak olanaklıdır.

Ürettiğinden daha azını tüketmeye razı olan, tasarrufları, menkul kıymetler borsasının kancasından kurtulan, sıcak parası, yatırımların finansmanında üretime dönüşen, yurt dışı işci dövizlerine reel yatırım olanakları yaratan ve artı değerin adil paylaşıldığı, üretimden ve emekten yana yepyeni bir Türkiye'yi yaratmak zorundayız. Bunun için çok bilgili, çok deneyimli olmaya da gereksinim yok. Paraya da. Güvenilir, yurtsever, bilinçli, dürüst namuslu kadrolara gereksinim var.

Aslında ülkemizde şimdilerde kıt olan da bu.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail