Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 52 Geri Tavsiye Et Yazdır





TUBİTAK GİBİ BİLİM KURULUŞLARI ÖZERK KALMAMALI MI?

İbrahim Ortaş
Prof.Dr.
Çukurova Üni.

Son günlerde Hükümet ile ülkemizin yükseköğrenim kurumları ve saygın bilim kuruluşu olan TÜBİTAK arasında ortaya çıkan tartışma kendi mecrasından çıkarılarak MEDYA'nın elinde kavga alanına çekilmeye çalışılmaktadır. TÜBİTAK, toplumun değişik kesimleri tarafından YÖK gibi olumsuz yönden eleştirildiği için, bir çok insan olayla doğrudan ilgilenmemektedir. Konunun doğrudan meclise sevk edilmek yerine, ülkemizin bilgi çağını yakalaması için bilim ve teknoloji alanında ne tür yenilikler düşünüldüğü ve buna bağlı olarak kurumda yapılması gereken reformlara bağlı olarak yöneticilerin değişmesi dahi bilim çevrelerince tartışılmaıa açılsaydı daha uygun olurdu

Ne var ki Hükümet, kendi öngördüğü bilim politikası doğrultusunda kurumun kaliteli insan profilini arttırıcı hiçbir öneri getirmeden, konuya ilişkin tarafların görüş ve önerilerini almadan, tek yanlı olarak TÜBİTAK başkanının ve Bilim Kurulu üyelerinin bir defaya mahsus olmak üzere Başbakanın önerisi ve Cumhurbaşkanının atanmasına ilişkin tasarıyı T.B.M.M'ne sunmuş bulunmaktadır.

Bu uygulamanın doğru olup olmadığına bakmak için bilimin işleyiş ve ruhunu anlamak gerekir. İnsanın merak etmekle başladığı ve sorgulayarak öğrenme ve bilme süreci, insanlık tarihi boyunca otoriteyi elinde bulunduran statükocu güçlerle yaratıcı aklın çatışması türünde uzun ve çetin savaşımlar sonucu bugünkü düzeyde özerk ve bağımsız kimliğini kazanabilmiştir.

Bu anlamda tüm dünyada bilim kuruluşları, üniversite, TÜBİTAK gibi üst bilim kuruluşlarnını, "Öğrenci Seçme ve Yerleştirme Merkezi" gibi kurumların işleyiş ve yönetim modelleri siyasiler tarafından değil, doğrudan özerk kurumlar tarafından belirlenmelidir. Siyasiler bu konuda ülkelerini en iyi biçimde temsil eden bilim kuruluşlarına ve bilim adamlarına güvenerek, dünyada öncelikli söz sahibi olmak ve toplumların gelecekteki mutluluğu için kurumların istedikleri desteği ön yargısız olarak fazlasıyla sağlamaktadırlar.

Ülkemizin Gelişmişlik Düzeyi ile Bilimsellik Arasındaki İlişki.

Cumhuriyetimizin kuruluşundan bu yana 80 yıl geçmiş olmasına karşın, Atatürk'ün bilime verdiği yüksek önem ve hedefleri yönünden gelinen noktada Türkiye, bilim üreten bir ülke değil, bilimi dışarıdan pahalıya öğrenen ülke durumunda kalmıştır. Yetişmiş insan gücü için sürekli dışarıya yükseköğrenim öğrencisi gönderilmekte. Ve sürekli dışarıdan teknoloji satın alınmaktadır. Her yıl askersel ve sivil amaçlı yurt dışından alınan uçaklar için ödenen bedel trilyonlarla ifade ediliyor. Bitkinin toprakta nasıl beslendiğini ve neye gereksinimi olduğunu bilmeyen ne gübre üretebilir ne de toplumun gelecekteki besin talebini güvenceye alabilir. Tüm bunlar, bugün kısaca sosyo-ekonomik statümüze ve kullanmakta olduğumuz üretim araçlarına bağlı ve bu araçların da doğanın yansıması olduğu gerçeğinin kanıtıdır. İnsanın yaşamını kolaylaştıran araçların üretilmesi için doğanın iyi incelenmesi, yani fizik, kimya ve biyoloji bilimlerinin ve bunların ifade biçimi olan matematiğin kavranması için temel bilimlere yatırım yapılmalıdır. Bu bilişimler geliştirilmeden öteki bilim dalları geliştirilemeyecektir. Temel bilimler konusunda geri kalmış ülkeler, sürekli dışardan bilim satın almak için ulusal gelirlerinin önemli payını dışarıya aktararak gelişmiş toplumlara göre her geçen gün biraz daha yoksullaşmaktadırlar. Dışardan sanayi ürünü alan üçüncü dünya ülkeleri bu nedenle giderek yoksullaşmakta ve bunun sonucu toplumsal huzursuzluklar oralarda daha çok artmaktadır.

Türkiye'nin kendi topraklarında bilim yapan ülke olması için , bilimsel araştırmalara bütçeden ayıracağı payın, gelişmiş ülkelerdekinin üzerine çıkarılması zorundadır. Bunu başarmadan gelişmiş toplumları bırakınız geçmeyi, izlemek bile mümkün olmayacaktır.

Neden Siyasetçiler, Bilim Kuruluşlarının Yöneticilerini Değiştirmek istiyor?

Neden Hükümet, uluslar arası başarılı kariyeri ve başarı konusunda hiçbir sorunu olmadığı bilinen kurumun seçtiği bilim adamının atanmasını Çankaya'ya niçin önermek istemiyor? TÜBİTAK başkanı olacak kişinin bilimsel niteliği mi yoksa partiye yakın isim olması mı önemli? Bir öteki sorun: siyasetçinin isteğiyle kurumun başına gelecek olan yöneticinin bugünkü durumdan daha mı kurumu ileri götüreceğini kim garanti edebilir? Bu soruların yanıtı iki noktada düğümlenmektedir:

1.Toplum olarak bilimin ve onun yaşamımızdaki öneminin tam anlaşılmış olmaması.

1963 yılında kurulan TÜBİTAK planlı dönemin bir yansıması olarak bilimsel gelişmelerden kopmamak amacıyla dünyadaki benzerleri gibi her türlü siyasal etkilerin dışında tutulmak amacıyla özerk bir yapıda oluşturulmuştu. Çünkü kurucuları, bilimin bir felsefi bakış açısı olarak her türlü etkiden uzak ve bağımsız olmanın gerektiği bilincindeydiler. Nedense ülkemizde siyasal iktidarlar bilim kuruluşlarını elinde tutarak güçlerini pekiştirmek istedikleri için, TÜBİTAK'ın kurulduğu günden beri sürekli değişimi istenmiştir. 12 Eylül 1980 sonrası TÜBİTAK yöneticileri "Bilim ve Teknik" dergisinde metodolojiye dayalı bilimsel felsefenin ve aklın ürünü olan bilimsel bilgi aktarımı yerine, İmam Gazali ve benzeri nakli ilimleri öven, aklı ve felsefi bakış açısını küçümseyen, sık sık mucize ve benzeri olguların işlendiği geçmiş sayılarla tespitlidir. Bu ve benzeri girişimler bilimin öneminin toplum tarafından anlaşılmamış olduğunun göstergesidir.

2. Ülkemizde kurumsal bilincin olmayışı

İkinci konu, kurumsal kültürün süreklilik kazanmamasıdır. Ülkemizin temel sorunu, yalnızca bu Hükümet döneminde değil, son 50 yılda, ülkemizdeki tüm kurumların yapılarının bozulmasından kaynaklanıyor. Siyasal yönden istikrarlı olmayan ülkemizde, hükümetlerin ömürlerinin ortalama iki yıl olması ve kurum yöneticilerinin değiştirilmesi sonucu tam bir yaz-boz tahtasına dönüşmektedir.. Hükümetin TÜBİTAK ve bilim kuruluşlarına daha fazla özerklik sağlaması ve destek olması gerekirken, kurum yöneticilerinin benden mi yana ölçütüne göre saptanması da önemli sorunların kaynağı olmaktadır. Son 50 yıl içinde açıkçası ülkemizde kurumsal kültürün sönümleşmesi ve dünya gerçeğini yakalama Mustafa Kemal'in muasır medeniyetler seviyesine çıkma konusundaki öngörüsünün 80 yılda yakalanmış olmamasında siyaset adamlarımızın sorumluluğu vardır.

TÜBİTAK, Şimdi Ne Tür Projelere İmza Atmakta.

Bugün ülkemizde bilim alanında bunca zorluğa karşın, başarılı olmaya çalışan TÜBİTAK, bütçesinin sürekli daraltılmasına rağmen, ülkenin uluslararası internet erişimini sağlamakta, AB 6 Çerçeve programının uygulanması, ulusal bilim ve teknoloji, inovasyon politikalarının Cumhuriyetimizin 100.kuruluş yıldönümü olan 2003 vizyonu kapsamında teknoloji öngörüsü ve envanterinin ve AR-GE altyapısının geliştirilmesi, üniversitelerin bilimsel projelerine katkıda bulunmak gibi bir çok alanda başarılı projeleri yürütmektedir. Ayrıca ülkemiz sanayinin rekabet gücünü arttırmaya yönelik teknolojinin geliştirilmesi, ulusal savunma sanayinin teknoloji alanında dışa bağımlılıktan kurtarılması yönünde de ciddi çalışmaları yürütmektedir. Bilim adamı yetiştirme uğraşları, bilim olimpiyatları ve bilimsel yapıtların dilimize kazandırılması yüz ağartıcı çalışmalardır.

Buna karşın uluslararası alanda bilime katkımız çok düşük. Bilimsel anlamda 1990'lı yılların başında bilimsel makaleler yönünden dünyada 45.sıradan 2002 yılında 22.sıraya kadar çıkılabilindi. Her ne kadar sayısal anlamda önemli bir yere gelinmiş olmakla birlikte, kalite yönünden ve yapılan bilimsel çalışmaların pratiğe aktarımı bakımından istenilen düzeye gelmiş değiliz. Ayrıca bilim adamı yetiştirme konusunda da ciddi eksiklikler sürüyor.

TÜBİTAK' da sorun yok mu, var.Yapılan eleştiri lerin temelde, kurumun kendi içinde temsili demokrasinin kapalı sistem oluşturduğu, bilim kurulu ve grup üyelerinin seçiminde hep aynı bireylerin kendi kısır döngüsü içerisinde gerçekleşmesi, organlara seçimlerde hangi bilimsel ölçüt ve seçim esaslarına göre yapıldığının net olmadığı şeklindedir.Ayrıca tüm üniversitelerin ağırlıkları oranında temsil edilmediği de sık sık tartışma konusu edilmektedir. Bütün bumlar senin adamın benim adamın türünde her yerde rastlanılan olaylar, zaman zaman da basına yansımaktadır.

Ülkemizde Devletin Bilim Politikasının Olmayışı.

Soruna bir bütün olarak bakıldığında, bunun temelinde Devletimizin bilim ve üniversiteler konusunda ciddi politikalarının olmadığı, yetkililerin geleceği yakalama konusunda çok ta kaygı duymadıkları gerçeği yatmaktadır. Yükseköğretim ve bilim kurumlarımızın ciddi sorunları bulunmaktadır. Ancak kamuoyuna yansıtılan resim, hangi kurumun başına kimin getirileceği noktasına kilitlenmiştir. O yüzden yeteneğin sözü geçmemektedir. Adamsendecilik, yukarıdan aşağıya doğru kabul gören düşüncelerin benimsenmeye zorlanması gibi, otoriteryan bakış açısı da günden güne kurumların işleyişlinde psikolojik faktör olarak kendisini gösteriyor. Bu psikolojik faktör, kurumların verimliliğini önemli ölçüde düşürmekte ve geleceğe olan güveni zedelemektedir.

Özerk Bilim Kuruluşlarına Sahip Çıkılmalı.

Siyasal etkilerle bilim kurumlarının yöneticilerinin sık sık hükümetler tarafından değiştirilmesinin önünü açacak olan söz konusu yasa tasarısı, ülkemizde bilgi çağını yakalama hedefiyle bağdaşmamaktadır. Adam değiştirmek yerine, ulaşılacak bilim hedefleri ve kurumların kalitesinin yükseltilmesini sağlayacak verimli kadroların oluşması için nelerin yapılmasının tartışılması çok daha yararlı olacaktır.

"Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir"

ilkesi ile bilim ve bilim kurumlarımızın özerk ve özgür olarak gelişmeleri için daha fazla maddi ve manevi destek sağlamak zorundayız. Bu konuda sağ duyunun egemen olması en büyük dileğimizdir.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail