Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 16 - YAZAR : Prof.Dr. Mustafa Altıntaş Geri Tavsiye Et Yazdır

ATATÜRK CUMHURİYETİ SÜRÜYOR DÜŞÜ
Gazi Üni.

ATATÜRK CUMHURİYETİ SÜRÜYOR DÜŞÜ

Mustafa Altıntaş
Prof.Dr.
Gazi Ünüi

Laik, demkratik ve sosyal hukuk devleti olarak tanımlaman ya da algılanan Atatürk Cumhuriyeti, ikinci Dünya Savaşı sonrasında biçimlenen "Yeni Dünya Düzeni" ekseni çerçevesinde, adım adım yıkıma uğratılmış ve 1980'li yıllarda ise bu yıkımdan sorumlu olanlar, "Cumhuriyet çınarına" acımasızca baltalarla saldıranlar "cumhuriyeti'i numaralamaya, cemaat ve tarikat temeline oturtmaya, "Yeni Osmancılığı" kurmaya girişmişlerdir. Cumhuriyet devriminin "sınıfsız zümresiz bir toplum yaratma" projesinden ve "üretici köylüyü efendi kılma" girişimlerinden en çok yararlanabilecek yoksul yığınlara sunulan iki önemli ilke vardı. Bunlardan birincisi "Ulusal bağımsızlık" ötekisi ise "ulusal egemenlik" idi. Ulusal bağımsızlık ilkesi, "bizi yutmak isteyen emperyalizme ve bizi çökertmek isteyen kapitalizme" bir başkaldırının ötesinde, ulusun emeğinin yabancı çıkarlar eli ile sömürü ve yağma konusu yapılmasının önüne geçme projesi idi. Ulusal egemenlik ilkesi ise, ulusun kendi yazgısını belirleme erkini kendi eline geçirmesi idi. Bu da yazgıcılığa, inanç sömüren ve geçimini ve servetini bu yoldan sağlayan molla /yobaz takımı ile soydan gelen ayrıcalığını korumak isteyen haneden çevrelerine karşı bir kurtuluş, bağımsızlık istenci idi.

Gerek ulusal bağımsızlık ve gerekse ulusal egemenlik ilkelerinin yaşama geçirilme çabalan ve bunun altyapısını oluşturucu kurumlaşmalara yönelmelerden çıkarları zedelenen ve yiten iç ve dış egemen çevreler, büyük bir direnç göstermişler; ancak cumhuriyetin inançlı ve kendine güvenli kadrolarının direnmeleri, onların devrim karşıtlığında mesafe almalarını önlemiştir. Çünkü, Ulusal Bağımsızlık Savaşı, Birinci Dünya Savaşı'nı kazananların biçimlemek istedikleri "Yeni Dünya Düzeni'ne" karşı, mazlum bir ulusun, utkuya varan bir başkaldırısı özelliğini de taşımaktadır. Belirleyici konumlarının tartışılmasına bile hoşgörülü olmayan dünyanın efendileri(!) efendilikleri konusunda kuşkuların doğmasına neden olan Ulusal Bağımsızlık Savaşımızı hiç mi hiç bağışlamamışlar ve içlerine sindirememişlerdir.

Toplumun ensesine kene gibi yapışarak, onun kanını emerek beslenmeyi tek yol belleyen hanedan ile onların müttefiki molla /yobaz takımı da kan emicilik-lerine son veren ve erklerini ortadan kaldıran Cumhu-ruyet devrimini hiç mi hiç onaylamamışlar, kabul etmemişlerdi. İç ve dış sömürücü güçler, intikam ve kin duygularını hep ayakta tutmuşlar ve Atatürk Cumhu-riyeti'nden öç alabilmek için fırsat kollayıp durmuşlardır. Bu türden bir olanağı ise, ikinci Dünya Savaşı sonrasında ele geçirmişler ve oluşturdukları "Yeni Dünya Düzeni"ne Birinci Dünya Savaşı sonrasında oluşturmak istedikleri "Yeni Dünya Düzeni"ne uyma-zı-yaramazı olan Türkiye Cumhuriyeti'ni de uyarlamışlardır. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ulusal bağımsızlık ile ulusal egemenlik ilkesinde adım adım sapmanın ve giderek Atatürk Cumhuriyeti'nden uzaklaşmanın altında yatan temel neden, bu yerli ve yabancı işbirlikçiliktir.

Başlangıçta, Cumhuriyet kadrolarının ve kurumlarının varlığından olacak, sinsice yürütülen bu çabalar, 1980'li yıllarda açıktan ve adı da konularakgerçekleş-tirilme noktasına gelmiştir. "U-2 uçakları", "Barış gönüllüleri", "ABD üsleri", "Cezayir'in bağımsızlığına karşı çıkma", "siyasi ve yönetim kadrolarının ABD tarafından onaylanması ve belirlenmesi", "ulusal çıkarlarımızı bile korumaktan alıkonma", "afyon yasağı ve zaviyelerin yeniden hortlatılması", "yeni hanedanların yaratılması", "neyin ekileceğine, ne fiyattan alınacağına, işçiye memura, emekliye ne kadar zam yapılacağına hangi ulusal kuruluşun, kime, nasıl satıla-cığına ya da kapatılacağına ilişkin kararların yabancı finans kuruluşlarınca belirlenmesi", "siyasetin din-selleştirilmesi, dinin siyasallaştırılması" benzeri yaklaşımlar, program ve projeler bütünü ile Atatürk Cumhuriyeti'nin çökertilmesine yönelik eylemli kalkışmadan, daha doğrusu ulusal bağımsızlık ilkesi ile ulusal egemenlik ilkesinden intikam alınmasından başka bir anlam taşımamaktır.

Ulusal bağımsızlığın ve ulusal egemenliğin çökertilmesi sonrası, toplumun ensesine ve emeğine yeniden keneleşme olanağını elegeçiren yerli ve yabancı sömürücüler, bu ilkelerden kopartılmanın sonucu olarak giderek yoksullaşan ve yoksunlaşan toplumu "Atatürk Cumhuriyeti'ne" karşı, çok başarılı biçimde, yöneltmişlerdir. Atatürk Cumhuriyeti'nden kopmanın sonucu olan toplumsal yoksulluk, yozlaşma ve çürümeyi Atatürk Cumhuriyeti'nin bir sonucu olarak algılayan geniş kitleler, kendilerinin öz yararlarının tam karşısında olan siyasal çizgilere destek verme yanlışını sürdürüp durmaktalar. Bunun yanısıra sürüp giden düzeni Atatürk Cumhuriyeti olarak algılayan kimileri de bu yoz, sömürüye dayalı, toplumu yoksuUaştıran ve yoksunlaştıran sistemi savunur bir konuma düşmektedirler, İkinci Dünya Savaşı'ndan özellikle 1950'den sonra DP iktidarı ile bilinçli ve sistemli bir biçimde gittikçe artan hızla günümüze değin sürdürülen devrim karşıtlığı, hem düzenini yeniden egemen kılmış, hem de kadrolarını yetiştirmiş bulunmaktadır.

Günümüzde, kim söyleyebilir. Meclis'in, yargının, emniyet güçlerinin, siyasal kadroların, kamu görevlilerinin, kurumlarının Atatürk Cumhuriyeti'nin kadroları ve kurumları olduğunu? Atatürk Cumhuriyeti çökertilmiş, yıkılmış bulunmaktadır. Bunun gerçekleştirildiğini, Atatürk Cumhuriyeti'nin yıkıldığını, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik ilkelerinden uzağa düşüldüğünü, bütün bunları gerçekleştirenler de açıktan söylemiyorlar mı, bizlerin belleğine kazımak istemiyorlar mı? "İkinci cumhuriyet'ten söz etmeler, "Son sosyalist devleti yıktık! çığlıkları, "Atatürk Cumhuriyetini" tüm dayanakları ile çökertenlerce Atakürk Cumhuriyeti'nin başkenti Ankara'daki Anıtkabir'e koşup İstanbul'da "anıtmezar" yaptırmalar, Atatürk Cumhuriyeti'nin kurucusunun cenazesinin İstanbul'dan, Cumhuriyetin başkenti Ankara'ya taşınmasına karşın, Atatürk Cumhuriyeti'ni çökertenlerin önemli temsilcilerinden birisinin cenazesinin ilahilerle, devlet protokolüne sokulan şeyhler, mollalar öncülüğünde Ankara'dan İstanbul'a taşınması, TBMM'de RE-FAHYOL hükümetine hangi yönde oykullanılmasını tarikat ağalarınca şeyhlerince belirlenmesi. "Müslüman başbakana sahip olmamızı engellemeyin!" buyrukları, "Ataktürk Cumhuriyeti'nin ruhuna okunan dualar" anlamına gelmiyor mu?

Atatürk Cumhuriyeti'nden yana olanların artık bu gerçeği görmeleri, bunu algılamaları gerekmektedir. Var olan sistemin tüm kural, kurum ve kadroları ile Atatürk Cumhuriyeti ile bağlantı ve ilintisinin koptuğu gerçeğini içimize sindirmeli, ulusal bağımsızlık ve ulusal egemenlik ilkesi üzerine yapılandırılacak yeni Cumhuriyeti, biz Atatürkçüler, halkla birlikte kurmalıyız.

Var olan düzeni ve sistemi, Atatürk Cumhuriyeti olarak algılama yanlışımızı sürdürürsek Atatürkçü Cumhuriyet yanında yer alması gereken toplum kesimlerini kazanmamız, onları yanımızda görmemiz giderek güçlüşecektir. Atatürk Cumhuriyeti yıkılmıştır. Onun yeniden kurulması temel görevimizdir. Atatürkçü Cumhuriyetin sürüyor olduğu düşünü görenlerin birinci görevi, bu düşten kurtulmaktır.

Bakınız, gazetemiz Cumhuriyet, 10 Temmuz 1996 günlü "Tarihsel Sınav" başlıklı başyazısında şu çağrıyı yapıyor: "Türkiye, tarihsel bir sınav karşısındadır: Cumhuriyet devriminin bütün değer yargılarına karşıt bir akımın siyasal partisi iktidarı el geçirmiş görünüyor. (...) Şimdi Türkiye, Cumhuriyet devrimlerinin özünü çok partili rejimde korumak ve gerekirse yeniden kazanmak gibi bir sınav karşındadır. Eğer bu sınavı veremezsek, Ortadoğu'da örnekleri görülen şeriatçı devletlerin dünyasına doğru kayarız, uygar dünyanın bir üyesi olmak hakkına sahip olmadığımız ortaya çıkacak (...) Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin vereceği sınav, güç koşullar içinde yaşanacak... Ama yaşanacak... Hamlet'in ünlü deyişindeki 'olmak ya da olmamak' bu sınavın sonucunda belirlenecektir."

(*) Cumhuriyet gazetesinin 17.8.1996 günlü sayısında yayımlanmıştır.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail