Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 16 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır

DÜNYANIN YENİ EKSENİ ve EKONOMİDEKİ DENGESİZLİKLERİMİZ
...

DÜNYANIN YENİ EKSENİ ve EKONOMİDEKİ DENGESİZLİKLERİMİZ

Ali Nejat Ölçen

(Ürün derfgsinin ,1996,7.sayısında yayımlandı)

Avrupa Birliğine kabul edilmeksizin, Gümrük Birli-ği'nin koşullarına boyun eğen ve bunu Türk halkına başarı olarak sunan siyasal iktidar mantığı, Osmanlı dönemindeki ekonomi dişiliğin örneklerinden birini anımsatmaktadır. 1838 Osmanlı İngiliz ticaret anlaşmasının Londrada görüşmelerine katılan zamanın Ticaret Bakanı Nuri Efendi hakkında, İngiliz arşivlerinde 11 ve 13 Mayıs 1835 günlerine ilişkin şu notun Lord Palmerston tarafından yazılmış olduğu anlaşılıyor:

"Nuri Efendi diplomat değil iri bir domuzdu. Ticaret konusunda hiç bir şey bilmiyordu. Yüzde 3'ten daha fazla gümrük vergisi ödememizi istedi. Karşılığında buna eşdeğer ne vereceğini sordum. Bir dost tarafından iyi ve cömert bir iş olarak hoşnut kalmaktan sözetti. Kendisine ticarette hayırseverliğin ve romantizmin yeri olmadığını söyledim. Ama onun maliyet hakkında hiç bir bilgisi yoktu." (Foreign Office, Nr. 78/330, from Ponsonby, 21 April 1838).

Tanzimat Fermanın başmimarı Sadrazam Mustafa Reşit Paşa hakkında yazılanda şu:

"Bakır ibriğini ve tütününü Dover'de bıkarmıştı, onları geri almak ve 600 şişe Fransız şarabını ingiltere'ye gümrüksüz sokmak için Palmerston'dan yardımını rica ediyordu. Çünkü bu modern Türk, peygamberinin yasak ettiği içkiyi seviyordu." ( Webster, Foreign Policy of Lord Palmerston, s. 550).

İngiliz tacirleri 1838 den sonra Anadolu üzerinde sadece bir kez %3 vergi ödeyerek geçip gitmeye ve ticaretlerini Uzakdoğu'ya, Türkiye üzerindan taşımaya başladılar. Osmanlı tacirleri ise Anadolu topraklarında, bir ilden ötekine geçtikçe %3 vergi ödüyor ve İran topraklamrına ulaşıncaya kadar ödedikleri toplam vergi %50'yi aşıyordu. Tazminat Fermanı denilen demokrasi güllacının içine, Osmanlı ticaretini ve yeni gelişmeye başlayan sanayini yerle bir eden gümrük ze-hiri konulmuştu.

1838 ticaret anlaşması ve o anlaşmaya imza koyan Osmanlı devlet adamları da zamanında, bu başarılarından ötürü alkışlanmıştı. Ne var ki Osmanlı devletinin İngiltere'ye dışsatımı 1.2 milyon Sterling'de sabit kalırken İngilterenin Osmanlı'ya olan dışsatımı on yıl içinde 2 milyondan 11.2 milyon Stenling'e yükseldi. Bursa'da 1838'de 1000'in lüzerinde dokuma tezgahı vardı, sayısı 75'e indi ve İstanbul'da 2750 tezgahtan 2725'i iflas ederek kapandı. Mordmann, Anatolien-Skizzen und Reisenbrief aus Kleinasien adlı kitabında (1850-59, s. 293) şunları yazıyor:

"Sanayinin bu denli gerilemesi hiç bir zaman düşünülemezdi. Tek bir yabana ipek kumaşının dışalımı sözkonusu olmadığı istanbul'da, artık Mailand ve İsviçre ipekli kumaşları satılıyor, yerli pekli sanayi%50-60 vergi yükü altındayken, yabancı ipekli ürünlere sadece %5 gümrük vergisi uygulanmaktadır."

Sanayideki bu yıkım sürerken acaba, Osmanlı parası Akçe, değer yitirdi mi? 1836'da 1 Sterling 100 Akçeydi. 1843'de 130 Akçeye kadar değer yitirdi. Bugünün siyaset adamlarımızın geçmişten ders alacak kadar tarih bilincinde yoksun olmalarının sıkıntısını yaşamaktayız. Ya da kendi siyasal çıkarlarının acısını.

Bu yazımızda, ister istemez dünü sorgulama gereksinimi duyduk ve gelecek kuşakların da bugünü sorgulayacaklarını düşünerek. Ekonomimizin dengesizliklerini gözden geçirmeden önce, Avrupa Birliği'nin tarihsel süreç içinde hangi aşamalardan geçerek geldiğini ve 2000'li yıllara nasıl bir yapılanmayla gireceğini tahmin etmeye çalışacağız.

1. Avrupa birliği'nin diyalektiği.

Bugünün AB'si 1957-73 döneminde AET, yani Avrupa Ekonomik Topluluğu idi. Topluluğun tek bir amacı vardı: Ortak ekonomik çıkar dengesini korumak ve gümrükleri ortak bir vergi düzenine bağlamak ve kimi miktar kayıtlarına başvurmak. 1973 de Topluluğun bu tek boyutlu yapısında önemli bir değişiklik oldu: Topluluğun yalnız ortak ekonomi oluşturulması değil fakat aynı zamanda, ekonomi dışı, siyasal ortak kararlar da alabilmesi gündeme girdi. Böylece, AET yerini AT'yani Avrupa Topluluğu'na bıraktı. AT yeni yapılanmasında, miktar kısıtlamalarını kaldıracak, ortak ekonomik alan oluşturacak ve zaman süreci içinde ortak para birimine geçecekti. Dış güvenlik sorunları henüz gündeme gelmemiş idi.Ama günün birinde gelecekti elbet. Geldi de. Sovyet Blokunun dağılması, ABD'nin tek süper devlet olarak ortaya çıkması, AT'ın AB'ye dönüşmesinin temel nedeni oldu. 1992'de Ma-astricht, anlaşmasıyla ortak dış güvenlik ve ortak merkez bankası ve ortak yargı ve yasama sisteminin adımları katıldı. Bu gelişim sürecinin AB olarak kalacağı sanılmamalı. O yüzden, bizim siyaset adamlarımız ve onun Üniversitede sözcüğünü yapan kimi öğretim üyeleri, çok yanlış bir yargının peşine düştüler: Gümrük Birliği'ne girmek bir araçtır, AB'ye girmenin ilk adımıdır, gibilerden yapılan savunmanın ne denli geçersiz ve yanıltıcı olduğu da zamanla daha iyi anlaşı-

lacak. Çünkü AB'ye gireceğimizi umut ettiğimiz bir sırada göreceğiz ki AB ortada yok, onun yerini 2000'li yıllarda "Birleşik Avrupa Devleti" yani BAD almış olacak. Birleşik Avrupa devleti oluştuğunda 2000'li yılların dünyası, ABD ile BAD ekseni etrafında dönmeye başlayacaktır. Gümrük Birliğine girmeyi halkın zaferi gibi müjdeleyen siyaset adamlarımız, gafletten uyanarak, 2000'li yılların Birleşik Avrupa Devleti ile Amerika Birleşik Devletleri ekseni etrafında hızla dönen dünyanın neresinde yer almayı düşünüyorlar acaba? 2000'li yılların BAD'ı oluştuğunda, ortak yasama, ortak yargı, ortak para ve ortak bayrak, Birleşik Avrupa Devletinin temel özelliği olacaktır. O zaman bugünkü Türkiye'nin içinde yuvarlandığı dengesizliklerden nasıl kurtulacağını şimdiden düşünmesi gerekmektedir. Ortak yasamayı, ortak yargıyı, ortak para birimini ve ortak bayrak taşımayı, TBMM'deki ulusal egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur ilkesini kaldırarak ulusal egemenliğimiz BAD'ın elindedir ilkesini yerleştirsek bile ve siyasal iktidarlarımız sağı ve soluyla hiç bir gelişimden haberi olmayan Türk halkına bunu kendisinin zaferi olarak kabul ettirse de, acaba ekonomimiz direnmeyecek, karşı koymayacak mı? Dengesizlikler içinde çırpınırken, ekonomi politiğin ayaklar altındaki dengesizliğinin canhıraş iniltilerine kulaklarımızı tıkamamız mümkün olacak mı?

Bugünkü AB'nin gelişim diyalektiğini irdelemeden, Gümrük Birliği'ne katılmakla yetinmenin gelecekteki maliyetini nasıl ölçebiliriz. Daha şimdiden küçük ve Ortaboy işletmeler (kısa adıyla KOBİ'ler) den gelen yakınmalar, yakın gelecekte kulak tırmalayıcı çığlıklara dönüştüğü ve gelişmekte olan sanayi çöküntüye uğradığı zaman, kitlesel tepkilerin ve devinimlerin önüne hangi güç karşı çıkabilecektir? ABD ve BAD (Birleşik Avrupa Devleti) ekseni etrafında dünya, kapitalist ve emperyalist dönüşünü sürdürürken, Türkiye'nin gündemine şu iki seçenekten biri girebilir:

1. Muhafazakar ve milliyetçi kadrolar iktidardaysa, ABD-BAD ekseninin neresinde yer alacak? Bu eksene peyk olarak nasıl katılacak?
2. Sol ya da sosyal demokrat kadrolar iktidarda ise, ABD-BAD eksenine karşı nasıl, ne yönde alternatif eksen oluşturacaklar? Kendi doğal kaynaklarımızı ve işgücü potansiyelimizi harekete geçirerek, nasıl bir ekonomik büyüme ve gelişme modeli yapılandıracaklar. Ya da pazarlık gücü kullanarak yeni bir ekonomi politik söylem yaratabilecek miyiz? Örneğin, Türkiyesiz BAD tasarlanamaz ama, BAD'sız bir Türkiye daima varola
cak diyen bir sol lider ortaya çıkacak mıdır?

2. Ekonominin üç temel dengesizliği.

Dünyanın yeni paylaşımında, bu sorulara yanıt aramayı Türkiye'nin geleceğinin koşulu görmek zorundayız. Ama acaba bu koşul gerekli olsa bile yeterli mi? Bu soru bizi, Türkiye'nin ekonomisindeki üç temel dengesizliğe çözüm aramaya zorlayacaktır. Nedir bu üç temel dengesizlik? Birinci Arz-Talep dengesizliği, lOAğustos 1970 kararlarıyla Türk Parasının %66 oranında devalüe edilmesiyle ortaya çıkan bu dengesizlik, kendisini son yıllarda enflasyonist baskılar olarak duyurmaktadır. Enflasyon nasıl aşağıya çekilebilir. İkinci önemli dengesizlik, dış ticaret açığında kendisini ortaya çıkarıyor. Dış ticaret dengesizliği, peşinden dış borç olayını sürüklemekte ve biriken dış borç yükü, siyasal bağımsızlığı ortadan kaldıran boyutlara tırmanmış görünmektedir.

Komşu ülkeyi bombalayan ABD uçaklarının ülkemizdeki hangi hava alanından kalktığını ertesi gün Başbakan gazetelerden öğreniyorsa, o ülkenin siyasal bağımsızlığından, hükümranlık haklarında sözedile-mez. Gümrük Birliği'ne dışsatımımız 1987'de 5427 milyon US$ olarak dışalımımızın %89'unu karşılarken bugün bu oran %45'lere inmişse, o Birliğe girmekten ulusal yarar sağlayacağımız düşünülemez. Bırakalım Gümrük Birliğini AB'nin ekonomik alanında, dış satımımız 1993'de 7288 milyon US$ a çıkararak 4 yılda ancak %34 oranında artarken o süre içinde dışalımımızın %215 oranında artığını görmezlikten gelemeyiz. AB'ye daha az satıp oradan daha çoğunu satın alırken, ulusal yarardan hiç kimsenin sözetmeye hakkı olamaz. Tüm bu dengesizlikler yetmiyormuş gibi Türk parası yabancı para tarafından kovulmaktadır. Kırsal alanda bile Türk parasından hızla kaçış başlamıştır. Kasabalardaki kuyumcu dükkanlarının tümü, şimdi birer döviz büfesi oldular. 1987'nin ilk üç ayında dolaşımdaki para ile toplam mevduat hacmi 11.689 milyar TL.nin %24'ü kadar yabancı para dolaşıyordu Türkiye piyasalarında. 1993'ün ilk üç ayında bu oran %56'dır. Yani Türk parasının yarısından fazlası yabancı para tarafından tutsak alınmıştır. Paramızın, 1987-93 döneminde %60 oranında artarken, yabancı para hacmi aynı dönemde yılda %84 oranında arttı. Bu tür dengesizliklerin de ilgililer ve sorumlular tarafından ilgisizlikle izlendiğine tanık oluyoruz. Ama bir üçüncü dengesizlik, hiç kimsenin ilgisizlikle izlemesine izin vermeyecek kadar önemlidir ve siyasal, toplumsal depremin ilk sarsıntılarını sergilemektedir. Gelir adaletsizliği. 1994 verilerine göre (DİE) Gayri Safi Yurt içi Hasıla (GSYİH) Türkiye ortalaması kişi başına 2710 US$'dır.

16 ilimizde, Gümüşhane Yozgat, Aksaray hariç bunların tümü, Doğu ve Güneydoğudadır, ortalama ulusal gelirin ancak üçtebirinden daha düşük gelir sahibidirler. Ve bu illerin 24 Ocak Genel Seçimlerinde 9 unda RP birinci, ve 4 ünde HADEP birinci parti oldular. Doğu ve Güneydoğunun bugünkü sorunlarının dışa vurmasının gerisinde, işsizlik ve yoksulluk olgusunun yeraldığı yadsınamaz. Acaba Gümrük Birliğine boynu bükük girmemiz, bu gelir adaletsizliğini ve bölgesel dengesizliği giderecek mi ya da daha da olumsuz boyutlara mı tırmandıracak? Üçüncü dengesizliğin gündeme getireceği en önemli sorunda budur.

Bilinçsizce uygulanan monetarist ekonominin en sakıncalı sonuçlarından bir önemlisi yatırımların duraksamasında kendisini açığa çıkardı. Türk parasından kaçış sürüp giderken, yabancı para düşkünlüğü, faizlerin aşağı çekilmesinin engeli olmaya devam edecek ve bu durum yatırım yapmanın, repo ve rant gelirlerinden daha akıllıca olmadığı bilincini toplumun zihnine her geçen gün daha fazla yerleştirecektir.

Dünyanın yeni paylaşımında, Türkiye'ye düşen en önemli görev ekonomisini bu üç temel dengesizlikten, kurtarmak olacaktır. Bu üç dengesizlik siyasal ve toplumsal dengesizlikleri peşinden sürüklemeye başlamıştır.

Ancak bundan sonra, Avrupa Birliğine girip girmeme konusunda daha rahat karar verilebilir. Ekonomisi hasta olan bir ülke, dış dünya tarafından kabul edilebilir ekonomi olamaz. Zaten AB'nin temel yapısını oluşturan Maastricht anlaşması da Birliği koruyucu hükümlere bunun için yer verdi. Yani enflasyonun %5'lere inmesi yerli paranın döviz karşısındaki iniş çıkışının %2.25'den daha az olması gibi.

Buradan sesleniyoruz: Yöneticilerimiz uyuyor mu?




 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail