Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 16 Geri Tavsiye Et Yazdır

ÇAĞDAŞLAŞMANIN İTİCİ GÜÇLERİ
Kitap:Prof.Dr.C.E.Black.
Çeviri:Doç.Dr.Fatih Gümüş.

ÇAĞDAŞLAŞMANIN İTİCİ GÜCÜ

Prof.Dr.C.E.Black'in Kitabı hakkına
Doç Dr. Fatih Gümüş

Çağdaşlaşmanın yapmaya çalışanlar için, önemli bulguları ve ip uçlarını da yansıtıyor. Okurken, Prof. Black'ın kitabını Türkçe olarak yazdığını sanabilirsiniz. Dilimize o denli ustalıkla, arı bir dille çevrilmiş. Çeviri değil, sanki Doç. Dr.M.Fatih Gümüş, kendisi yazmış gibi. Ve Prof. Black'ın çeviriye yazdığı önsözün bitiş tümcesi de ayrıca çok önemli. Diyor ki Prof.Black:

"Türkiye, çağdaş gelişmenin önkoşullarına örnek olduğundan, çağdaşlaşma çalışmalarında önemli rol oynamıştır. Sayıca az olan bir kaç toplumla birlikte Osmanlı imparatorluğu da etkili merkezi hükümet geçmişine ortaktır ve Batı kurumlarının Türk gereksinmelerine seçilerek uyarlanmasında hayli deneyimi vardır.itici güçleri kitabı, bugünün Türkiye’sindeki olayların tarihsel, toplumsal ve siyasal açıklamasını Bu geçmiş, 20. yüzyılın en etkili çağdaşlaşma önderlerinden biri olarak tanınan Mustafa Kemal tarafından gerçekleştirilen dikkate değer reform programlarının kurumsal temelini teşkil etmiştir."

VERSO Yayıncılık A.Ş nin, Doç.Dr. H.Fatih Gü-müş'ün bu güzel çevirisini dilimize kazandırdığı kitap, "tüm insan etkinliklerinin beş yönlü bir çerçeve içinde tartışalabileceğini ileri sürmektedir: Düşünsel alan, siyasal alan, ekonomik alan, toplumsal alan ve psikolojik alan." Çağdaşlaşma da böylesi bir etkinlik çerçevesine sahipse, farklı beş alan onun önkoşulu olacaktır. Prof.Black'ın "düşünsel alan" ile konuyu irdelemeye başlamasının bir özel anlamı var. Çünkü o, çağdaşlaşma eylemini birincil boyutta, düşünsel devrime bağlamaktadır. Şunları yazıyor:

"Onikinci yüzyıldan ondokuzuncu yüzyıla bu düşünsel devrimin hemen hemen doğrudan doğruya hep Avrupa'nın ürünü olması çok anlamlıdır. İnsanlığın, ilk çağlarında Yunanlılara, Araplara, Hintli matematikçi ve astronomlara borçlu olduğu biliniyor. Aynı zamanda Çinde ve Güneydoğu Asya'da bunlara koşut ve katkı niteliğinde gelişmeler oluyordu. Bununla birlikte insan ve madde dünyasını anlamakta gösterilen büyük modern çaba, aslında öbür toplumların da bu büyük serüvene katılmak için gereksindikleri tekniği elde ettikleri ondokuzuncuyüzyıla dek hep Avrupa'da gösterilmiştir. Üniversitelerin ve araştırma enstitülerinin yeryüzünü kuşattığı günümüzde bile, Avrupa'nın ilk düşünsel merkezleri hâlâ bir çok etkinlik alanlarında yeteneğin en büyük birikimine sahip buluyor. Bu merkezlerle bazı alanlarda yarışan, bazılarında ise geride kalan ülke ve halklar daha çok İngilizce konuşan deni-zaşarı ülkelerle Avrupa'nın öğrencileri Rusya halklarıdır. İşte bundan dolayıdır ki, birçoklarına göre çağdaşlaşma, "Avrupalılaşma" ya da "Batılalaşma"dır. Bilgi birikimi ve bunu sağlayan ussal açıklama yöntemleri, kuşkusuz çağdaşlaşmanın en yaygın biçimde benimsenen yönleridir ve bunlar, zihinsel davranış olarak bu sürecin merkezinde yer alarlar." (s.22)

Prof.Blackın çağdaşlaşmayı sadece dar anlamda Batılılaşma ya da Avrupalılaşma olarak aldığı sanıl-mamalı. Çünkü o zaman Avrupa ya da Batı'nın çağdaşlaşması duraksamış olur. Aslında çağdaşlaşma ona göre, ilerleme, gelişme, ileriye doğru yönelen devinimlerdir. Bunun biricil boyutunu düşünsel alandaki devrim, rönesans (aydınlanma) ile başlayan ve Prof.Black'a göre "insanın dayandığı yaşam değerlerini bile örneğin Tanrıbilim (teoloji) yi de etkileyen" bilimsel davranış biçimidir. "Düşünsel devrimin en önemli öğesi de, insanın pratik işlerine bilimin teknoloji biçiminde uygulanması olmuştur" diyor.

Çağdaşlaşmanın siyasal alanını incelerken, söyledikleri de büyük ölçüde gerçeklik taşımaktadır. Örneğin diyor ki:"

"İsviçre ve ABD gibi yerel haklar geleneği güçlü olan toplumlarda bile, zamanla gelişme, merkezi hükümetle bağdaşmaz değildir ve genellikle üretimin en verimli yöntemidir. Devletin geleneksel olarak büyük rol oynadığı, ya da savaşın ve başka yıkımların özel girişimi baltaladığı durumlarda, çoğukez çağdaşlaşmaya devletçiliğin şu ya da bu biçimi eşlik eder. Her iki durumda da devlet, öbür kurumların verimlilikle yürütemedikleri işlevi üstlenme eğilimindedir ve kamu girişimiyle özel girişim arasındaki ilişki belli toplumların geleneksel planda gelişmiş yeteneklerine göre değişir. Çağdaş devletler bugün yerel yönetimin, kamu gri-şimlerinin ve sosyal güvenliğin giderlerini karşılamak üzere gayri safi ulusal hasılanın bir çeyreği ile yansı arasında bir miktarda gelir toplar. Oysa geleneksel toplumlarda bu gibi gelirler, üretilen zenginliğin yüzde 5'i ya da daha azı kadardır."(s.25)

Son yıllarda devletin ekonomik çabalardan elini çekmesi ve küçülmesi savını coşkuyla ileri süren ve bunu verimli büyümenin ön koşulu sayan çevrelere Prof Black'ın bu yorumunu anımsatmakta yarar var. Serbest piyasa ekonomisinin tüm dengelerinin kararsızlık içinde birbirine bağlı olduğunu ve birinde oluşacak bir dengesizliğin tüm öteki ekonomik göstergeleri de hızla etkileyeceği dış ticaretti birbirine bağlı ülkelere zincirleme yansıyacağı gerçeği, 1929 Dünya ekonomik bunalımında yaşanmıştı. Türkiye'nin o yıllarda tüm öteki ülkelerden daha az zarar görmesinin nedeni de Mustafa Kemal Atatürk'ün KiT'lere dayanan ekonomik büyüme modelinde görülür. Prof.Black'e göre, Özel girişimin en güçlü biçimde köksaldığı toplumlarda bile üretime ayrılan mülkiyet geniş ölçüde özel mülkiyetten toplu mülkiyete aktarılmıştır. Toplu mülkiyet halinde bunu yönetenlerin malik durumda olmaları gerekmez ve mülkiyetin kullanılması devletin kamu yararına koyduğu sınırlamalarla daralır." (s.27)

Türkiye'de KiT'leri verimsiz hale getiren siyasal iktidarların şimdilerde oların verimsizliğinden yakınarak, özlelleştirmelerdeki sakıncaları yakın zamanda yeniden yaşayacağımız günler gelecektir. Haklı olarak Prof.Black,

"Çağdaşlığa temel olan düşünce verimliliktir ve bir toplumda verimli olan örgütsel biçimlerin başka bir toplumda da mutlaka verimli olmaları gerekmez. Verimlilik bir ölçüde toplumun geleneksel kültürüne dayanır. Bazı toplumlar özel girişim işletmeciliğinde yüzyıllar boyunca çok ileri gittiler, oysa bazıları gene yüzyıllarca özellikle kamu yönetimine bel bağladılar, başka türden girişimler için gerekli perseneli ya da değer sistemini geliştiremediler. O halde bir toplumda kamusal ve özel girişim ilişkisi o toplumun gelişme düzeyinden çok kültürel kalıtımın (mirasın) işlevidir", diyor.

Çağdaşlaşmanın sancılarına da değinirken, ilginç düşünceler ve gözlemler ileri sürmekte:

"Yeni bir yaşam biçimi yaratılması kaçınılmaz olarak eskinin yıkılmasının gerektirir. Eğer çağdaşlaşma toplumların yeni ilkeler üzerinde bütünselliğe kavuşturulması ya da yeniden bütünleştirilmesi olarak düşünülürse, bu durumun geleneksel toplumların parçalanıp yokolmasını da kapsayacağı irdelenmelidir. Makul ölçülerde iyi kaynaşmış bir toplumda, kurumların çalışması verimli olur. Halk amaç ve araçları benimser, şiddet ve kargaşa düşük düzeyde tututulur. Ama önemli ve hızlı değişiklikler getirildiğinde bir toplumun iki yarı öğesinin yeni duruma uyarmaları aynı hızla gerçekleşmez ve kargaşa öylemsine tam olabilirki sonunda yaygın şiddet olayları başgösterir, çok sayıda insanlar göçerler, normal bir hükümet olanağı da kalmaz, bütün bunlar çağdaş zamanlarda sık sık yaşanmaktadır". (s.36)

Kitabı çeviren Doç.Dr.Gümüş'e ne denli teşekkür etsek, azdır. Bu satırları okurken, Türkiye'nin son 30 yıl içindeki serüvenlerini anımsıyoruz. Kemalist devrimlerin köklü değişiklikleri hızla getirdiği gerçeği karşısında, demokrat, aydın ve ilerici kadrolar arasındaki uyumsuzluğu günümüze kadar yaşamayı sürdürmekteyiz. Laiklik karşıtı akımların siyasal iktidarlarca da benimsenmesi, din ticaretinin oy kazanımlarına dönüştürülmesi, ülkenin yazgısına ile-rici-gerici çatışmasını yerleştirmiş gibidir. Sağ ve sol ideolojilerin bile gelip üstüne yerleştiği bu ikilemli yapı, aslında Prof.Black'ın da değindiği gibi, devrimin getirdiği yeni yaşam biçimine uyum sağlayamayan kadroların dirençlerinden kaynaklanmakta.

O kadrolar önceleri örneğin arı Türkçeye karşıydılar. Sorun sözcüğü yerine ısrarla "mesele", aşama yerine "merhale" ya da okul yerini mektep demeyi sürdürüyorlardı. Burada bir anımızdan sözetmenin sırası gelmiştir:

"1973'te Millet Meclisi Başkanı seçimleri uzayıp giderken, Korkut Özal, kuliste, bu durumdan kaygılanarak, bu satırları yazan kişinin bu bir aşamadır, sonuç alınacaktır demesi üzerine ne demek aşama, diye sormuştu biraz da bu arı türkçe deyimi küçümseyerek. Merhale gibi daha anlamlısı varken, aşama sözcüğünü yadırgadığını belirtmek istiyordu. Kendisine şöyle dendi: Merhalenin Arapça mı, Farsca mı olduğunu bilirseniz, yaşam boyu aşama sözcüğünü kullanmayacağım. Merhalenin Arapça mı Farsça mı olduğunu bilmiyordu Korkut Özal, oradan, yanındakilerle birlikte yanıt vermeden uzaklaşmıştı. Şimdi aynı Korkut Özal, aşama sözcüğü ullanıyor."

Gericiler, devrime daha geç uyum göstermekte ve eskiyle bağlarını daha geç ve güç koparabilmekteler. Zaten Kemalist devrimler giderek daha da kökleşiyor ve toplum katmanlarına gericiler de dahil yerleşiyor. Gericiler bunun farkında olduğu için, kendilerine yapay da olsa ideolojik temel kızandırmayı amaçlamak-talar. Belki de o yüzden Prof.Black, şöyle yazıyor:

"Çağdaşlaşma, insanın bozulması ve acı çekmesi türünden yüksek fiyat karşılığında yeni olanak ve umutlar getiren ve aynı zamanda hem yaratıcı, hem de yıkıcı bir süreç olarak düşünülmelidir." Ve devam ediyor:

Modern çağ, başka herhangi bir çağdan daha çok, alçakça yürütülen öldürüler çağı, içsavaşlar, dinsel ve uluslararası savaşlar çağı, çok çeşitli biçimlerde yapılan kitle katliamı ve temerküz kampları çağı oluyor." (s.36)

Türkiye'de 20ci yüzyıl sona ererken, Maraş, Çorum katliamlarını, Sivas Madımak olayında 37 kişinin yakılarak öldürülmesi, birinci ve ikinci milliyetçi cephe hükümetlerinin planladığı kanlı sokak olaylarında çağdaşlaşmanın beraberinde sürüklediği ölümcül olaylar dizininde, Prof.Black'ın ne denli haklı olduğunun kanıtlarını görüyoruz. Türkiye şimdilerde, çağdaşlaşmanın bedelini yüksek enflasyon ve ölümcül olaylar içinde ödemeyi sürdürmektedir. Prof.Black: Birlik ve bağımsızlık için savaşan toplumlarda (Sanki Türkiye'yi anlatıyor.a.n.ö) ulusçuluk, bir kez ulus aşamasına varıldı mı artık kolaylıkla tutuculuğa ve baskıya yönelik güç oluyor." Onun bu sözlerinden, ulusçuluğu makul ölçüler içinde tutmanın gerektiği sonucuna ulaşıyoruz. Çünkü diyor Prof.Black: "Çağdaşlaşmayı başarmanın araçları sık sık amaçlar haline dönüşüyor ve bunlar için verilen savaşlar, amaçları feda etme tehlikesi yaratan bir bağnazlık ve acımasızlıkla yürütüyor."

Şimdilerde Türkiye de olduğu gibi. Ve kitapta önemli bir sakıncaya daha değinildiğine tanık oluyoruz:

"Genellikle dinsel doğmaların ve ilahiyat (göksellik) kavramlarının içinde yeralmış olan sonsuz (ebedi) doğrular düşüncesizce bir yana atılmakta, çünkü bunların açıklanma tarzına modası geçmiş bir yol olarak bakılmaktadır. Bu doğruların daha sonra yeniden ilan edilmeleri hiç te seyrek değildir. Eskki zamanlarda iyi anlaşılan insanın ikili doğasının paradoksu-aynı zamanda hem rasyonel, hem irrasyonel olması-bilginlerin us'a tapmayı öğütledikleri kuşaklar boyu bir süreç geçtikten sonra çağdaş ruhbilimce zorunlu olarak yeniden ileri sürülmüştür." (37)

Türkiye'da durum böyle. Dinsel inançlara güç katmak için, şimdilerde islamın kutsal kitabı, pozitif bilimlere kaynak olarak gösterilmekte ve pekçok ayet çarpılarak bilimsel bulguların önceden açıklandığı biçiminde yorumlanmaktadır. İslamm doğruluğu bilimle ispatlamak isteniyor. Oysa bilimin ne denli değişip gelişen düşün biçimi olduğu unutulmaktadır. Bilim, bilinmeyeni bilinebilir hale getirmekle yetinmez, aynı zamanda bilinir hale getirdiği olayın ilerde nasıl değişeceğini bilmeyede yardımcı olur. Bilim ne felsefedir ne de metafizik. Olayların kaynağını değil, aralarındaki bağımlılığı, değişim yasalarını açıklığa kavuşturur. Dinsel inançlarla temel çelişki de buradadır. Bir bilim adamı kendisine güvenir ama inançlarını bir yana atarak, olayın ilişkiler yasasını çözümlemeye çalışır. Bunu yapabilmesi için inançsız olması gerekmez. Prof.Black'ın da değindiği gibi, her insanın rasyonel ve irrasyonul doğasi ikilemli yapısı vardır. Önemli olan bilim adamının irrasyonul yönünü, gözardı edebilmesidir.

Prof.Black'ın, "şiddet olaylarının bazılarını siyasal önderlerin bilinçlice kötülük etme isteklerine bağladığını, ama (Demokrat Partinin 1957 den sonra yaptığı ve ona özdeş birinci, ikinci milliyetçi cephe iktidarının uyguladığı gibi a.n.ö) şiddetin büyük çoğunluğunun çağdaşlaşmanın özündeki değişmelerin köktenci (radikal) niteliğiyle açıkladığını görüyoruz. Şöyle yazıyor:

"Siyasal iktidarın geleneksel önderlerinden çağdaşlaştırıcı önderlere geçişi hep şiddet olaylarına ve sıklıkla da oldukça yoğun ve uzun süren iç savaşlara yol açmıştır. Uluslararası düzeyde çok uluslu imparatorlukların parçalanması, bağımlı halkların özgürlüğe kavuşması, yeni devletler oluşturmak üzere toprakların birleşmesi ve gerek eski, gerek yeni devletlerin ulusal güvenliğinin korunması da hep şiddet yolundan geçmiştir. Bu şiddet olaylarının çoğu çağdaşlaşmayı en önce gerçekleştiren Avrupalı ve İngilizce konuşan toplumlarda odaklaşmakta ve belki de halkların çağdaş bilgiyi geliştirerek onu sosyal sorunlara uyarlaya-bilmelerini sağyayan yaratıcılığa ve dinamizme pek alışılmamış bir savaşçılık eşlik edebilmektedir. Şiddete daha az başvurarak benzer bir çağdaşlık düzeyine varılabileceğini ispatlamak artık Latih Amerika, Asya ve Afrika toplumlarına kalıyor."(s.42)

Yazar, kitabında geleneksel deyimiyle, ülkemizde ona koşut olan "tutucu, muhafazakâr, dinci ve değişime karşı" liderleri ve kadrolarını kasıtlamaktadır. Ve öylesi geleneksel önderler:

"Kendi yaşam biçimlerine ve kişisel çıkarlarına bağlılıkları nedeniyle iktidarlarını ancak zorlandıkları zaman bırakmalarında şaşılacak bir şey yoktur. Geleneksel siyasal sistemler normal olarak anayasal yollarla esaslı reformlar yapmayı amaçlamazlar ve gelenekseloligarşinin iktidarıdan uzaklaştırılmasını gerektiren bir önder değişikliği şiddete başvurmaksızın yapılamaz." (s.71)

Yazar sanki Türkiye'de olup bitenleri anlatmaktadır. Gelişmekte olan ülkelerin çağdaşlaşırken, şiddet aşamasından geçmeleri alın yazıları gibidir. Bu alın yazısının diyaletiğini anlatıyor yazar. Ve çağdaşlaşmanın dört aşamasından sözediyor:

1. Çağdaşlığın zorlaması aşaması. Toplum kendi geleneksel bilgi çerçevesi içinde çağdaş düşünce ve kurumlarla ilk kez karşılamakta ve çağdaşlığı savnanlar ortaya çıkmaktadır.
2. İkinci aşamada, çağdaşlaştırıcı önderliğin doğuşu sözkonusu. Çoğukez kuşaklar boyu süren ve normal olarak sert olan ihtilalci uğraş sırasında iktidarın geleneksel önderlerden (iktidar erkinin) çağdaşlaştırı cı önderlere geçmesi.
3. Ekonomik toplumsal dönüşüm aşaması. Ekonomik büyüme ve toplumsal değişimin gelişmesi sonu cunda toplumun kırsal ve tarımsal ağırlıklı yaşam biçiminden, kentsel ve endüstrisel ağırlıklı yaşam biçimine dönüşmesi.
4. Dördüncü aşamada toplumun bütünleşmesi süreci yaşanmaktadır yazara göre. Çünkü bu aşamada ekonomik ve sosyal dönüşümün bütün yönleriyle, toplumun sosyal yapısının esaslı biçimde yeniden ör gütlenmesi gerçekleşecektir. (s. 74)

Bu birbirini izleyen ya da izlemesi gereken çağdaşlaşma aşamalarının Osmanlı İmparatorluğunda lll.Selim ile başlayan zaman kaman kesintiye uğrayan, Jöntürklerle Batı standartlarının özümsenmesi ile süren ve çağdaşlaştırıcı önderini ancak 1920 lerde Mustafa Kemal ile bulan bir süreci anlatmaktadır bu satırlar. Ama acaba yazara göre, çağdaşlaşma kuramsal ve kurumsal olarak gerçekleşirken, Cumhuriyet Türkiyesinde dördüncü aşamaya yani bütünleşmeye geçilebildı mi? Kanımızca Mustafa Kemal'in genç Cumhuriyetinin getirdiği en önemli kazanım, üçüncü aşamadır ve bu aşamanın nesnel kanıtı olan Birinci ve İkinci Sanayi Planları ve o planların ilkinin başarıyla uygulanması olayıdır. (1923-37) Prof.Black'ın kitabında yukarıki sorunun yanıtını 95-97 ci sayfalarda yeralan çizelgede görebiliyoruz. Çağdaşlaştırıcı önderliğin sağlamlaştı-rırılması, ekonomik ve sosyal dönüşüm ve toplumun bütünleşmesi aşamaları 150 ülkenin tarihsel gelişim süreçleri içinde yazar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Kitabın en can alıcı noktası da burası.

Kimi ülkelerin durumunu o çizelge den aşağıya aktarıyoruz:

Ülkeler .... Çağdaşlaştıran ....... Eko-sosyal..... Toplumsal
....................... önderlik ..................... dönüşüm ......... bütünlük

İngiltere...........1649-1832............1832-1945............1945
Fansa.............1789-1848............1848-1945............1945
Kanada...........1776-1865............1865-1933............1933
Avustralya........1801-1901...........1901-1941............1941
Belçika............1795-1848...........1848-1948............1948
Lüksemburg.....1795-1867...........1867-1948............1948
Hollanda..........1795-1848...........1848-1948............1948
İsviçre........-.....1795-1848..........1848-1932.............1932
Rusya..............1861-1917..........1917-
Japonya...........1868-1945...........1945-
Çin..................1905-1949...........1945-
İran.................1906-1925...........1925-
İrak.................1921-1948...........1948-
Türkiye............1908-1923...........1923-

150 ülke içinden sadece yukarıya aktardığımız ülkeler arasında,Türkiye için ekonomik ve sosyal dönüşümün 1923'de gerçekleştiği ancak bütünleşme aşamasına henüz ulaşamamış ülkeler arasında yer aldığı görülüyProfçBlack'ın bu yargısı doğruysa, bütünleşme aşamasına geçebilmemiz için,ne yapmak gerektiğini düşünmek zorundayız.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail