Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 15 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SOLDAN SAĞA GİDİLDİKÇE

Ali Nejat Ölçen

Prof.Sadun Aren'in Yanılgısı.

Teknik sorumluluğunu Doruk yayımcılığın kurucusu Niyazi Koçak'ın üstlendiği "Gelecek" dergisi 1996 kış dönemi için Marksizmin tartışılmasını gündeme getirdi ve de çok iyi etti. Prof. Sadun Aren'in bir baş yazısı ilgimizi çekti ve bir şeyler öğreniriz umuduyla okumaya başladık ve okudukça da düş kırıklığına düşmekten kendimizi alamadık. Yıllarca sol ideolojinin savunucusu olan ve resmi ideolojinin zaman zaman hışmına uğrayan Sadun Aren hocamızının, o başyazısındaki yanılgılarına değinmeyi kendimiz için kaçınılmaz görev sayıyoruz.

Yazısının başlarında söylediklerine katılmamak olanaksız: "100 yılı aşkın bir süre sonunda, ülkelerin karşılıklı durumları değişmiştir" diyor ve devam ediyor:

"Örneğin, Türkiye 100 yıl kadar önce yarı sömürge durumunda geleneksel tarım ülkesiyken bugün orta derecede gelişmiş bir kapitalist ülkedir. Bu demektir ki, artık emperyalizmin Türkiye'yi kapitalizm çizgisinde tutmak ve gelişmesini bu sistem içinde sürdürmesini sağlamak için özel bir çaba göstermesine gerek yoktur. Bu işlevi görecek kadar güçlü bir yerli sermayedar sınıfı ülkede vardır. Bu durumda Türkiye'nin emperyalist ülkelerle ilişkisi her ne kadar büyük gelişmişlik farkı varsa da, esas olarak, rekabet ilişkisi biçimindedir. Tıpkı çırağına zanaatı öğreten ustanın artık kendi dükkanını açan eski çırağıyla rekabet etmek durumunda kalması gibi":

Bu haklı betimlemeden sonra yazısında yer alan bir başka anlatım da şu:

"Sovyetler Birliğinin çöktüğü ve soğuk savaşın sona erdiği günümüz dünyasında emperyalizmle mücadele konusu temelli bir nitelik değiştirmiştir. Şimdi bunu kısaca görelim: Emperyalizmin biri küresel ve diğeri sınıfsal düzeyde olmak üzere iki ayrı yüzü vardır. Ülkesel düzeyde emperyalizm karşımıza gelişmiş kapitalist ülkeler olarak çıkar. ABD, Almanya, Fransa, ingiltere, Hollanda, Japonya ve Kanada gibi ülkeler emperyalist ülkelerdir, ister ekonomik ister silahlı biçimde olsun bu ülkelerle mücadelenin de gene ancak ülke düzeyinde yapılabileceği açıktır. Örneğin emperyalizme karşı mücadeleyi Türkiye yapacaksa bunun Türkiye devleti tarafından yürütülmesi gerekir. Yoksa tek bir sosyalist partinin, tek sendikanın, ya da tek bir hareketin böyle bir mücadele vermesi söz konusu olamaz. Böyle bir mücadeleyi düşünmek bile güçtür: Üstelik Türkiye Devleti'nin yapmasını düşünmek te dünyanın gerçeklerine uygun düşmez. Çünkü bir kere tanımı gereği bizden daha güçlü olan (emperyalist) bir ülkeyi ne ekonomik ne askeri açıdan yenemeyeceğimiz ortadadır. Kaldı ki, Türkiye'yi yöneten sermayedar sınıflar emperyalizmle mücadele etmeyi zaten düşünmezler bile. Bu durumda yeterince gelişmemiş ülkeler diyelim, Türkiye için yapılacak en geçerli (doğru) iş emperyalist ülkelerden de yararlanarak ülkeyi geliştirmeye çalışmak ve böylece emperyalist ülkelerle arayı kapatmak ve giderek onların gelişmişlik düzeyine çıkmaktır. Bu gerçekleştirildiği ölçüde ülke gelişmiş kapitalist (emperyalist) ülkelerin özellikle Avrupa, Amerika ve Japonya 'nın birbirleriyle rekabet halinde olmalarını bizim gibi ülkelerin gelişmeleri açısından iyi bir fırsat olarak değerlendirebilir.

İşte bu noktada sosyalistlerin karşısına eski sovyei tipi sosyalist mücadele stratejisi, aşılması olanaksız bir engel olarak çıkmaktadır. Bildiğimiz gibi bu strateji kapitalizmin ülkeyi kalkındıramayacağı (üretim güçlerini geliştir enleyeceği) varsayımına, daha doğrusu inancına dayanır. Bundan ötürü sosyalistler herşeyden önce siyasal iktidarı ele geçirip üretim araçlarını kamulaştırarak kapitalizme son vermek zorunda olduklarını düşünürler. Ülkenin ekonomik gelişmesi ve sosyalizmin inşası bundan sonra gündeme gelecektir. Bu stratejinin doğal sonucu olarak sosyalistler, kapitalist yönetimdeki ülkenin geleceği hakkında daima karamsarlık ifade etmişler ve bunu siyasal çalışma ve propagandalarının temel öğesi haline getirmişlerdir. Bu konuda o kadar ileri gidilmiştir ki, ülkenin kalkınmasını sağlayacak ve hatta emekçilerin doğrudan yararına olabilecek projelere bile karşı çıkılmıştır. Bunun en bilinen örneği TİP'in (Türkiye İşçi Partisi) 19601ı yıllarda Boğaz Köprüsünün yapılmasına karşı çıkmasıdır."

Prof Aren'in bir bölümünü yukarıya aktardığımız düşüncesindeki kimi yanılgılara değinmek için, konuya girmekte kararsızlığa düşmekteyiz. Sovyetlerdeki yaşlı teknokrat kesimin yönetiminde ve güdümünde, işçi kitlelerini içine çekemeyen sosyalizmin yanılgılarını, o teorinin tutarlılığına kuşku uyandıracak biçimde betimlemeyi doğru ve gerçekçi bulmuyoruz. Türkiye'de de sosyalist düşüncenin söylem ve slogan aşamasında kaldığı ve nesnel önerilerden yoksun düştüğü gerçeğini de yadsımıyoruz. Ama bu bile sosyalist ideolojinin, gereklerini ve geçerliliğini değiştirdiği ya da yitirmekte olduğu biçimindeki bir yorumu haklı gösteremez. Sovyetler Blokunun dağılmasıyla, ABD'nin kapitalist ideolojideki tek boyutlu egemenliğinde henüz hangi sakıncaların doğacağını görebilmiş te değiliz. O sakıncaların ipuçları, özelleştirme düzeni ve küreselleşme akımının sonuçlarında kendisini açığa çıkaracaktır. Türkiye'de sosyalistlerin ya da sosyalist geçinenlerin, kapitalist yönetimdeki ülke geleceğine karamsar bakmalarının ne denli yanlış olduğu şimdilerde mi ortaya çıktı? Eğer o sol kadrolar, dönemin faşizmine yenik düşmeseler ve yeterince nesnel boyutlu öneriler üretmenin, kültürüne ulaşmış olsalardı, Türkiye bugünün ahlaksal, toplumsal ve siyasal bunalımına düşmez ve ekonomik bağımsızlığını bu denli yitirmezdi.

"Ülkenin kalkınmasını sağlayacak ve emekçilerin doğrudan yararına olabilecek projelere karşı çık-ma"nın örneğini Boğaziçi Köprüsüyle betimlemek ise çok yanlış. Boğaziçi Köprüsü daha 1958 yılında o zamanın Demokrat Partisi iktidarmca ortaya atılmış ve 1960'da Devlet Planlama Teşkilatı kurulunca da Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı'nın yıllık programlarında yeralması konusu, Yüksek Planlama Kurulunda görüşülmüştü. İsmet İnönü'nün başbakanlık görevinde bulunduğu o görüşmelerde gündeme giren soru şuydu: Neden köprü? Ve neden aynı zamanda demiryolu geçidine olanak tanıyan tüp geçit değil? Ve bu görüşmenin sonucunda bir karara varıldı? TİP, o yıllarda henüz kurulmamıştı bile. "Boğaziçi Geçidi" olmalı ve

köprü ile tüp geçit arasında hangisinin daha ekonomik olduğuna ilişkin fizibilite raporu hazırlanmalıdır. Çünkü o yıllarda haklı olarak Plana giderecek tüm projelerin fizibilite raporlarının hazırlanması ilke kararına bağlanmıştı. Böylesi bir karar hem akılcı ve hem de ideolojik açıdan, toplumsal yarar açısından gerekliydi. O yüzden 1966'da İsviçre de Dip.îng.M.Robin Ros adında bir mühendis, koltuğunun altında "Boğaziçi Geçidinde Yeni Bir Çözüm Yolu: Sualtı Tünel Köpüsü" projesiyle birlikte Türkiye'ye geldi ve projesini DPT'ye sundu. Kendisinin İnşaat Mühendisleri Odasında bir konferans vererek projesini savunduğunu anımsıyo-ruz. O proje, Salacak ile Sirkeci arasında kara ve demiryolu trafiğine olanak tanıyan bir su altı tünel inşaatıydı. Belki de en ekonomik olanı da buydu. Doğu ile Batı arasındaki demiryolu bağlantısını da içinde taşıyordu. Kitle taşımacılığının ekonomik olan biçimiydi. Eğer Adalet Partisi iktidara gelmeseydi ve ABD'nin köprü yapımına ilişkin ilgisi gündeme girmeseydi, belki de bugün daha yararlı olan tüp geçit projesi uygulanmış olacaktı. Acaba köprü, dış finans kaynakla-rınca da Türkiye'ye neden öneriliyordu? Sorunun düğüm noktasıdır bu:

Nasır'ın Mısır'da Süveyş Kanalı'nı kapatması ve gemi batırarak bu kanalın Batı ülkelerince kullanılmasını önlemesi, deniz taşımacılığını güney Afrika'nın ucundaki Ümit Burnu'nu dolaşmaya ve navlun ücretinin çok yukarılara tırmanmasına neden olmuştu. Başta ABD olmak üzere bu durum, Doğu ve Uzak Doğu ile Batı arasındaki ulaşım hattmın Türkiye üzerinden geçmesi projesini ivediyle gündeme getirdi. Bunun yanı sıra deniz taşımacılığında "Kitle"lerin iletilmesi (container transportation), teknolojik yapı değişikliğine uğrayacaktı elbet ve uğradı da. Ağır kitleleri deniz yolundan kara yoluna dönüştüren TIR taşımacılığı doğdu. Büyük kitleler, artık güney Afrika'nın en ucundaki Ümit Burnu'nu gemiyle dolaşmamak, TIR kara taşımacılığı ile Türkiye üzerinden geçip gitmeliydi. Batı yanlısı siyasal iktidarları, Türkiye'de, buna ikna etmenin hiç bir güçlüğü yoktu ve sol kesim ise Türkiye'de ömür boyu teknolojik kültür dışında yaşıyordu. Daha 1968 yılında, DPT Müsteşarı Turgut Özal'a 17 ülkeyle bir dizi kararnamenin ön protokolları imzalattırılmıştı bile. O kararnamelerin ön protokolunda, zamanın Dışişleri Bakanlığında genel müdür olan Rahmi Gümrükçüoğlu'nun da imzası vardı ve Özal sonraları 1980'lerde onu Londra Büyükelçisi atayarak diyet borcunu ödemişti.

Batı'nın TIR teknolojisi, Boğazda tüp geçit değil köprü yapımını öngörüyor ve dış krediyi de bu amaçla veriyordu. O TIR'lar yıllarca karayol ağımızı, hiç bir geçit ücreti ödemeden tahrip ettiler ve DPT Müsteşarı Turgut Özal'ın kurduğu 150 göstermelik frigorafik TIR filosunun 150'side gittikleri yerde kayboldular, geri dönenler de Ankara'nın varoşlarında çürümeye terke-dildi.

Basında konunun önemini kavrayan tek kişi bulmak da olanaksızdı o zaman. Daha önce beyinler yıkanmış, Boğaziçinin göğsüne gerdanlık takılmasına toplum özlemleştirilmişti. Bu olayı tüm çıplaklığıyla TBMM'de gündeme getiren kişi, Hürriyet Gazetesinin 9 Ağustos 1977 günlü nüshasında bir köşe yazarı tarafından şöyle eleştirilmekteydi:

"CHP Grup Başkanvekili Ali Nejat Ölçen, AP 'lilerce ayın adamı seçildi. Hele Boğaz Köprüsü'nden tren yolu geçmeliydi yolundaki önerisi ve ben Planlamadayken bunun raporunu hazırlamıştım ama raporumu dikkate almak yerine beni planlamadan uzaklaştırdılar... demesi " vs.vs.

ABD 'de pek çok asma köprü vardır iki katlı, bir katından demiryolu geçer. Boğaziçi geçidi bu biçimde neden inşa edilmesindi. Demiryol ile karayol taşımacılığı niçin birbirini destekleyecek biçimde gelişmeyip te birbirine rakip olsundu. Türkiye, o yıllarda bunu anlayacak düzeyde değildi ve belki bu gün de değil.

Bugün köprü, İstanbulu bir cehennem kenti haline getirdi. Boğazın boynunda gerdanlık öyküsü tam bir aldatmacadır. Yatırımların büyük çoğunluğu İstanbula kaydı ve tarihsel ve de doğal zenginliğini yitirerek be-tonlaştı ve sanayi merkezi haline geldi. Kapitalist iktidarlarca Türkiye'nin Istanbulu katledilmiş ve kentsel cinayetin örneği işlenmiştir. Pislik ve çöp yığınları altında suyu akmayan, gürültüsüne dayanılmayan ve kışın kirli havası insanları zehirleyen bir İstanbul, o kapitalist iktidarların işlediği kentsel cinayetler dizinidir. DPT'nin yatırım teşviklerinin gerice yörelere kayması yerine İstanbul ve yöresine akması da yanlış politikaların ürünü. Örneğin, İstanbul ve yöresi, teşviklerden %48 pay alırken, Doğu ve Güneydoğunun teşviklerden aldığı pay ise sadece %8 ve daha da az. İstanbul'un çekim merkezi haline getirilmesi, bugünkü siyasal ve toplumsal sorunların da odak noktası olması sonucunu birlikte taşıdı.

Prof. Aren'in sosyalizmi sadece Sovyetler ile ABD arasındaki savaşıma bağlaması ve birinin ortadan kalkmasıyla ABD güdümünde kapitalist dünya oluşumuna karşıt Türkiye'nin arayışlar peşine düşmesini yadırgamak gerekir, eğer bu arayışta: "sosyalizmin kapitalizme son vermek zorunda" olması türünde bir işlevden söz edilecekse. Kapitalizmi ortadan kaldıracak bir işlevi üstlenmeksizin de, sosyalist ilkeleri yaşama geçirmek ve siyasal platformda iktadara taşımak olanaklıdır. Kapitalizmi ortadan kaldırmayı sosyalizmin önüne koşul koyarsanız, bugünün dünyasında böylesi işlev olanaksız görünerek Prof. Aren'in vardığı sonuca ulaşmak türünde bir yanılgıya düşülür. Sy.Aren, sosyalizmin sadece dış siyasal boyutuyla ilgilenmiş görünüyor. Dünyanın gündemini saptamakta ya da o gündemi etkimeyip değiştirmekte, sosyalizmin iktidarı ortadan kalkmış olabilir ve bir ülke o yüzden ekonomik büyümesini ve toplumsal gelişmesini, kapitalist ülkelerin araçlarıyla sürdürmek zorunda da kalabilir, fakat, bu o ülkenin ulusal boyutta sosyalist öğelere sırt çevirmesini gerektirmeyecektir. Emperyalist güçlerden yararlanmadan. Hatta emperyalist güçlere karşı koyarak. Prof.Aren'in bu konudaki yanılgısının, sosyalizmin ulusal boyutunu gözardı etmesinden kaynaklandığını düşünüyoruz. İki nedenle:

1 .Sosyalizmin kapitalist işleyişe son verebilmesi, ulusal boyuttaki işlevinin kusursuz işlemesini gerektirir.
2. Sovyetler Birliği, kendisini dış dünyaya kapamış ancak komutu altına girenlerle sosyalist birliktelik
oluşturacağı varsayımından yola çıkmıştır.

Oysa, sosyalizmin dünya çapında evrensel boyutlarıyla gelişip yaygınlaşması, ulusal boyutunu geliştiren ülkelerin bütünleşmesiyle mümkün olabilirdi. Ve eğer böyle olsaydı, bugün sosyalist küreselleşme, kapitalist küreselleşmenin karşısına çıkabilirdi. Sovyetler Birliğinin dağılmasının hiç bir olumsuz etkisi şim-dilerdeki gibi kendisini duyurmazdı ve Dünya ABD'nin kanatları altına sığınmazdı.

Prof. Aren'in "emperyalist ülkelerden yararlanma" savı ve böylece "arayı kapatmak" umudu, bir teslimiyettir. Sol güçlerin dağınıklığını hızlandırır ve emekçi kitlelere sırt çevirmek sonucunu birlikte taşır. Sosyalizmin ulusal boyutunu, yani ulusal ekonomideki emek-sermaye çelişkisine aranacak çözüm yollarının siyasal ve ideolojik çerçevesini, onun uluslararası boyutuyla karıştırmamak gerekecektir.

Zaten Sy. Aren'in "emperyalist ülkelerden yararlanmak" deyimiyle neyi kasıtladığı da açıklanmalıdır. Teknoloji gelişmesini ithal etmek mi, yönetim biçimine uyum mu, ne tür bir yararlanma. Bu yararlanmada pazarlık gücü nasıl ortaya konacaktır? Dünyanın yeniden paylaşımında, emperyalist ülkelerden yararlanmanın koşullarını, sınırını, nitel yapısını çok iyi ve gerçekçi biçimde betimlemek gerekecektir. Kapitalist ülkelerden yararlanmanın topoğrafyası belirmeden, "yararlanmak" ilkesi, kapıları emperyalizme açmakla sonuçlanır ve emperyalist küreselleşmeye karşı antitez oluşturmak ta olanaksızlaşır. Şimdi, Prof. Sadun Aren'in temeldeki bir öteki yanılgısına değinmenin sırası gelmiştir. Diyor ki "Sosyalizm için eski (Sovyet tipi) mücadele stratejisi yerine, kapitalizmin giderek silikleşti-rilip aşılmasını amaçlayan ve bunun için de demokratik mücadeleyi özellikle de katılımcı demokrasiyi temel bir araç olarak gören yeni bir stratejinin (modelin) konulması, başka yararların yanısıra bu sözkonusu çelişkinin ortadan kalkmasının da tek yoludur". Acaba öyle mi? Kapitalizmin giderek silikleştirilip aşılmasını sağlayacak olan demokratik mücadele" biçimi gerçekten var mıdır, varedilebilir mi? Demokrasi aslında kapitalist dünyanın kendi iç çelişkilerine çözüm olarak ortaya çıkmadımı? Burjuvazinin feodalizmi yıkmasımu aracı olarak kullanıldı ve o tabanda kapitalizm gelişti, serpildi bugünkü vahşi durumu edinmedi mi? Günümüzün demokrasisi, kapitalizmin, sermayenin demokrasisidir. Sosyalist ideoloji ise, kendisine özgü kültürünü ve demokrasisini oluşturmadı. Emekçi kitlelerin demokratik süreç içindeki işlevini betimleyecek kurumları yapılandıramadı. Asıl izlenmesi gereken model, bu kurumlan oluşturmak olmalıdır. Nedeni şu: Demokratik kapitalist ülkeler, 21 nci yüzyıla "firma demokrasi" siyle birlikte girmektedir.

Parlamentonun oluşumu firma demokrasisinin izdüşümünü taşıyacak ve o meclislere halkın temsilcileri değil, sermayenin temsilcileri girecektir. Türkiye daha şimdiden bunun sancılarını çekmeye başladı. Devletin seyirci kaldığı büyük soygunlar ve parlamentoda yolsuzlukların soruşturma konusu olmamasının gerisinde yatan gerçek neden, parlamentonun firma demokrasisine yenik düşmesidir. Ulusun temsilcilerinin yerini firma temsilcilerinin almış olmasıdır. Hükümetin biçimini, yapısını ve ömrünü halk değil, firmalar saptıyor. O halde, kapitalizmin silikleştirilip aşılması, onların biçimlendirdiği demokrasiyle nasıl mümkün olacak? 21 ci yüzyıla sol ideoloji yenik olarak girmektedir. Onun bu yenilgisini ortadan kaldıracak olan demokratik gelişme değil, tersine kapitalizmin kendisini yemesi ve dünyayı, yoksullar, varlıklılar olarak ikiye bölmesinden kaynaklanacak. Yoksul ülkelerin zaferi olacaktır sosyalizm.

20 ci yüzyılın ikinci yarısından sonra, eğer kapitalizm emeğe, insan haklarına ve düşün özgürlüğüne kulak vermeyi öğrenmişse, bunu sol ideolojinin savaşımcılarından öğrenmiştir. ABD'de bugün Mc. Carty'ler yoksa, bu orada bir avuç sol ideolojinin savu-

nucularının halkı bilinçlendirmesinin ürünüdür. Ve yine de o ABD'de insan haklarından sözedilemez ve demokrasinin kırıntısına bile rastlanamaz. Hele uluslararası ilişkiler platformunda hala sıcak savaşın katilleri, Batı'nın siyasal ve ekonomik patronlarıdır. Kapitalizm, savaşlar ortadan kalktığı zaman kendisinin çökeceğini biliyor. Halk yığinlarının meta dolaşımındaki talepleriyle, kapitalizmin ayakta kalamayacağını ve emperyalizm ile kârlarını arttiramayacaklarının farkındadır. O yüzden kendi aralarında sona erdirdikleri sıcak savaşı şimdi gelişmekte olan ülkelerde o ülkelerin yoksul halklarına karşı sürdürüyorlar. Afrika-da 50 yıl öncesinden başlayan ve özerklik adı altında sürdürülen küçücük devletçiklerin oluşturulması stratejisinin gerisindeki neden neydi? Bugünkü sömürü düzeninin yürürlüğe konulması ve büyükler arası paylaşımda Afrikanın da sofraya konması. Savaşlar olmasa demirçelik sanayii, ileri teknoloji nasıl ayakta kalır? Savaşlar, kapitalizmin besin kaynağıdır.

Prof. Aren, eğer sol ideoloji için yeni bir model arayışında ise, bunu ayakları yere basarak yapmalıdır. Sol ve sosyal demokrat kadrolar bugün "yeni" sözcüğünü kullanır oldular. Prof. Aren de "Emperyalizmin baskı ve sömürüsünden kurtulmaya önem veriyorsak, bunu ancak yeni bir sosyalist model çerçevesinde yapabileceğimizi bilmeliyiz" diye yazıyor. Öyleyse sormak gerekir: Bu yeni sosyalist model ve çerçevesi, nemenem bir şey olacak? Teknoloji tercihinden, üretimin nicel ve nitel yapısına, sermaye piyasasından, meta dolaşımına, ücret artışlarından enflasyona, ekonomik büyümeden toplumsal gelişmeye, artıdeğerin bölüşümünden, vergi adaletine, temel hak ve özgürlüklerden, toplumsal adalete, yargı bağımsızlığından hukuk devletine kadar karmaşık yönetim biçimleri içinde nasıl bir Türkiye tasarımlanıyor ve o Türkiye'de "bir ülke tek başına sosyalist olamayacağı" savına göre, kendisinin yanısıra hangi ülkelerin sosyalist olmasına çaba harcayacak. Yoksa tekbaşımıza sosyalist olamayız" diye, tümden mi vazgeçeceğiz. Bu sorulara bir sistem içinde çözüm bulunabilirse, belki o zaman, "bu yeni sosyalist mo-del"in köşe taşlan yerini bulabilir. Sol ideolojinin savunucuları, bir önemli yanlışın içine düştüler. O da sadece toplumsal reform söylemleriyle yetinmeleri ve ekonomik büyümenin nesnel hedeflerini ileri sürecek teknolojik kültürden yoksun olmalarıydı. Bunu ters bir betimlemeyle şöyle açıklayabiliriz: Eğer Süleyman De-mirel solcu olsaydı, Türkiye bugün çok farklı bir düzeyde olurdu. Türkiyenin şanssızlığı, rakamsal dünyaya yön verenlerin sağcı olmalarıdır. Ve laf ebesi solcuların da rakamsal dünyaya yabancı olmaları. Yeni sol ideoloji, rakamlarla konuşmayı öğrenmek zorunda. Onlara Galile Galileo'nun şu sözlerini anımsatmak gerekir:

Ölçemediğiniz,
sayamadığınız,
hesaplayamadığınız, olayı tanıyamazsınız. Ve şimdi de biz ekliyoruz:.

Tanıyamadığınız olayı değiştiremezsiniz.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail