Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 15 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


TÜRK PERSPEKTİFİ Araştırmasına İlişkin Yorum

Ali Nejat Ölçen

Kristine Binder-Krauthoff'un araştırmasına yorum. Türkiye Sorunları dizisinin 14.cü sayısında, Kültür Sosyologu bayan Kristine Binder'in Die Neue Gesellschaft'ta yayımlanan araştırmasını türkçeye çevirerek okuyucularımıza sunmuştuk. Şimdi, bu sayımızda o araştırmaya ilişkin yorum yazımızı bulacaksınız. Konuya girmeden önce, 1984'te Duisburg Üniversitesinde Türk İşçilerinin Almanya'dan geri dönüş eğilimleri üzerindeki ekonomik ve psikolojik etkileri inceleyen araştırmamızda, bir olaya nasıl tanık olduğumuzu anlatmakta yarar görüyoruz. O günkü gözlemlerimi yazmış ve sözkonusu araştırma hakkında benimle söyleşi yapan YANKI dergisi, metinden her nedense şimdi okuyacağınız bölümü çıkarmıştı. (29.7.1985-11 Ağustos 1985 sayı 748-749). Şunları yazmıştım:

Nieder Strasse'deTürk-Danış bürosunun bulunduğu gotik türü, kırmızı tuğla ile yapılmış bina bir meydana bakıyor. Günlerden pazar. Yabancı azınlıklar için şenlik düzenlenmiş. Sık sık düzenlenir zaten. Yunan, Yugoslav, Marocco ve başka uluslar, kendi müziklerinin eşliğinde gösteriler sergiler. İlkin Yugoslav gençler, meydandaki sahneye çıkıyor ve deviniyorlar. Bizim Karadenizliler gelmiş horan tepiyorlar sanki. Karadeniz köpüklü sularıyla, masmavi, Yugoslavlarla birlikte Nieder Strassede. Tuzlu ve serin. Kızlar, delikanlılarla birlikte, yanyana titriyor, sıçrıyor, ayaklarını yere vuruyorlar. Yere değil, yerden 70 cm. yüksekte sahnede titriyor, deviniyorlar. Kolları, omuzlan ve ayaklan Karadenizde, bizim Kara-denizimizde, diri ve canlı.

Nerede bizimkiler? Sonra Yunanlı gençler çıkıyor sahneye. Beyaz dar bacaklarını ipince ortaya çıkaran kadınsı giysileriyle. Kısa yelekleri kar beyazı. Başlarında siyah püskülleri yandan salınan takkeleriyle. Güneş mum ışığı gibi. Renksiz ve ölgün. Göğün sonsuzluğundan korkuyor sanki. Yunanlı gençlere dar geliyor sahne. Aşağıya atlıyor hepsi. Şimdi halkın arasındalar. Almanlar, biraz önce kartoffel salatlarını yemiş ve doymuşlar. Nasıl oynanacağını anlatıyor yunanlı genç. Ein, zwei, drei. Kollar omuzlarda kenetli. Ayaklar kalkıyor, sağa, ileri, sonra yere inerken sıçrıyor. A. Bunlar halay çekiyor. Halka büyüyor, büyüdükçe, çapı da genişliyor ve tüm meydanı kuşatıyor: Anadolu'nun halayı şimdi Ni-eder Strasse'de. Çekin kızlar halayı, ince beller süzülsün, üzülsün, deli gönlüm üzülsün. Ahmet Kutsi Tecerin dizelerini anımsıyorum.

Nerede bizimkiler diyorum yanımdaki gence. Bundan sonra besbelli çıkarlar, diyor. Halay bitiyor. Sahneye sandalyalar konuyor bu kez. Kırmızı kadife giysileri, ayak bileklerine değin uzun üç hatun kişi ellerinde sazlarıyla, sandalyalara oturuyor. Bunlar bizimkiler olmalı. Esmer, iri gövdeli: Sonra üç adam geliyor. Kafalarında, kıyıları pullarla işlenmiş, tülbentler sarılı. Ne söyleyip, nasıl oynayacaklarını anlatacak. Belki de coşup sahneden aşağıya atlayacaklar ve Almanlara da öğretecekler nasıl oynandığını. Esmer, siyah dar poturu, geriye doğru bolla-şıyor adamın ve konuşmaya başlıyor:

Wir sind Kürden. Die Kinder in unserem Hande wachsen ohne Vater, ohne Mutter. Nun wir werden gegen unseren Feinde singen. Die Türken sind unsere Feinde. Wir bezahlan Steuer, die türkische Armee kaufen Panzern und Waffe um uns Tod zu machen. Wir singen...(*)

Bunlar bizimkiler değil diyorum yanımdakine. Yanıt vermiyor. Bizimkiler de var meydanda. Döner satıyorlar. Yanlış konuştuğu Almancayla şunları söylüyordu:

Biz kürdüz ülkemizde çocuklar anasız ve babasız büyür. Şimdi düşmanımıza karşı şarkı söyleyeceğiz. Türkler düşmanımızdır. Vergi ödüyoruz, Türk ordusu bizi öldürmek için tank ve silah satın alıyor. Şarkı söylüyoruz .

Kendi sorunlarına ulusuyla birlikte sahip çıkmayan bir başka devlet var mıdır acaba. Sanmıyorum. Şimdi Doğu ve Güney Doğudaki olaylardan yakınma hakkını kendimizde nasıl bulabiliriz. Kristine Binder'in haklı olduğu görüşleri ve saptamaları var, haksız oldukları da. Ama bir dramın üzerindeki perdeyi aralamıştır. Gerçekleri görmeliyiz artık. Gerçek nedir ve nerededir. Belki bunu da bilmiyoruz. Çünkü olaylara yeterince serin kanlı, yansız gözle bakabildiğimizi de sanmıyorum.

Almanya'da Kürtlere hayranlık yeni değil. 1960'lı yıllarda bir radyo istasyonunda her pazartesi günü saat 9 da başlayan ve Kürtlerin özelliklerini tanıtan yayın yapılıyordu Almanya'da. Biraz da abartılı biçimde anlatılanların özel bir amacı vardı, kamuoyu oluşturmak isteniyor olmalıydı. Karl May adında bir yazar da, Kürtlerin yaşadıkları yerlerin hiç birini görmeden "Durch VVilde Kurdistan" (Vahşi Kürdüstan İçlerinde) adlı bir roman yayınlamıştı. Acaba, Kristine Binder de Doğu ve Güney Doğuyu görmeden duyduklarına dayalı olarak mı araştırma yaptı, diye düşünmekten kendimizi alamıyoruz. Çünkü yaptığı kimi yanlışlıklar böylesi bir izlenim edinmemize neden olmaktadır. Örneğin, "Cumhuriyetin kuruluşundan beri, yargıda devlet temsilcisi, polis, okul vb. dışardan gelir" demektedir. Ona göre dışarı sözcüğü, Türkiye'nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinin dışındaki yöreler. Böylelikle belli bir coğrafi, siyasal ve yönetsel ikilem ortaya çıkarıyor. Ama şunu araştırmaya gereksinim duymamış ki, Kürt asıllı yurttaşlarımız genellikle kendi doğup büyüdükleri Doğu ve Güneydoğuya giderek hizmet etme gereksinimi duymamakta, bu ödevin kendilerine ait olmadığı kanısıyla, daha varlıklı kentleri tercih etmektedirler. Doğu ve Güneydoğu kentlerinde hizmet görenlerin sayısal dağılımı incelenmiş olsaydı, genellikle, Doğu ve Güney doğulu kamu görevlisi ya da işadamına raslanmayacaktı. Orada kalıp yaşayanlar, daha çok halk ve halkın arasında yetişen küçük esnaftır. Güneydoğunun Kürt asıllı varlıklı kesimi, Türki-yenin batısını, hatta batının da batısını tercih etmekte. Kristine Binder'in bir yanılgısı da şu: Türkiye'de sorun aslmda "devlet sorunu"dur. Demokratik işleyişe kendisini alıştıramamış devlet mantığından kaynaklanan sorunlar, bireylerin etnik yapısına bakmadan, hemen her kesimden düşün özgürlüğünü esirgiyor, eğer Güneydoğunun bir okulunda meslek öğretmeni yoksa, kesinlikle Batının bir kentindeki okulda da meslek öğretmeni yoktur. Hatta, kimi yerlerde büyük kent merkezlerinde gereğinden fazla öğretmen olmasına karşın, bir başka kentte ya da ilçede öğretmen sıkıntısı çekilmektedir. Bunun önemli nedeni, Valilere bırakılan atama işleminde siyasal etkilerin egemen oluşu. Bu kısa açıklamadan sonra Kristine Binder'in araştırmasına ana çizgileriyle değinebiliriz:

1. Doğu ve Güneydoğudaki çatışmaların bir iç savaşa doğru tırmanması olası görünüyor. Terörist dav
ranışlarda, şiddetin nedenini aramak devlet ve toplum davranışlarının diyalektiğini gözden geçirmek de
mektir, biçimindeki görüşüne katılmamak olanaksız. Doğrudur. Ve Türkiye'deki kamu yönetimi bu diyalek
tiği gözden kaçırmış, hatta görmezliğe gelmiştir. Devlet, kendi resmi ideolojisini daima egemen kılmak eği
limindedir ve bunu kendisinin varoluş nedeni haline getirmiş görünüyor. Yanlış olan da bu. Kristine Bin
der'in böylesi bir yorumla konuya girmesini, bizim kamu yönetimimiz için ders verici görmek gerekir. Devlet
adına insan haklarının yokedilişi, savaş kültürüyle çelişkilere yakınlaşmayı ne denli eleştirsek azdır.

2. Kristine Binder'in haklı olduğu bir gerçek te şu: "Terörizm, doğum hatası değil, tersine, özerk yaşam
kararlarının kısıtlanması ve temel hak ve özgürlüklerin barışçıl gelişme için koşul olduğunun kabul edilme
mesidir" sözlerindeki gerçeklik payı. Ama bir noktayı da unutmamak gerekir. Acaba, özerklik taleplerinin,
Türkiye gibi çok kritik coğrafya parçası üzerinde yer alan bir ülkede ve tarihinin 1000 yılı aşkın süreci için
de, daima işgale paylaşılmaya karşı kendisini koru maya zorunlu görmüş ve toplumsal kurallarını bu
yönde geliştirmiş bir ulus-devlet ikileminde bu olanaklı mıdır? Yani özerk yaşam kararları, Doğu ve Gü-
neydoğu'da uygulamaya konabilir mi, ya da ne zaman konabilir? Devletin bölünmezliği koşulu Anadolu'da
nasıl sağlanacaktır? Anadolunun etnik mozayiği ve onun birlikte taşıdığı kültür yapısı, acaba özerk yaşam
kararları için uygun ortamı oluşturmakta mıdır? Ulusal süper sistemin yerli tarihi, kültürü yadsıması, dilin
ve dinin dışlanması olguları, Kristine Binder'in tanımına göre, nüfusun kimliğini yitirmesine neden olmakta mıdır? Aslında nüfusun kimliği kavramı, gerçekçi bir kavram mı ve zaman içinde etkilendiği gibi, başka kimlikleri de etkilemez mi? Sanıyoruz, K. Binder bu soruya yanıt aramamış ve araştırması eksik kalmıştır.

Ancak araştırmasında herkesin kabul edeceği bir gerçeği dile getirmekte: Diyor ki, "Batı'da toplum, kendi reform taleplerini siyasal sisteme örgütlenerek yerleştirmişti, burada ise, kendi yasallığını yabancı gelişme basamaklarından devşirmiş olan seçkinlerin devlet yönetimine, toplum razı değil". Batı'nın gelişme basamaklarını devşirmeden Anadolu'ya demokratik işleyiş nasıl gelebilirdi? Seçkinler devleti kurulmadan bu nasıl olurdu? Türkiye'nin çelişkisi de burada. Batı'da demokrasiyi halk yapılandırdı, Türkiye de ise seçkinler devleti. O yüzden demokrasinin işleyiş biçimi ve özü de halktan yanadeğil, devletten yana. Devlet kendisine karşı çıkana karşı çıkmayı kendisinin varoluş nedeni saymaktadır ve bunun tersine çevrilişi ne denli istenirse istensin, Türkiye'de çok büyük sorunla-rıda birlikte taşır. Ulusun kimlik arayışı etnik kimlik arayışından da o nedenle daha önemli bir sorundur. Kısacası, tüm olarak ulus, devlet karşısında kendi kimliğini saptayabilmiş değil. Sanıyorum, Kristine Binder, Anadoluda yaşayan birey olsaydı, bunun ne denli güç bir süreçten geçmesi gerekeceğini daha iyi anlardı.

3. Türkiye'nin bir önemli çelişkisi de, demokrasiyi koruma ödevini ordunun üstlenir görünmesidir ve bir bakıma bu da belli bir zorunluluk olarak ortaya çıkıyor. 1996'nın Türkiyesinde bile, siyasal bunalım tüm ekonomik ve toplumsal sorunları geri plana itecek biçimde demokrasinin kalım dirim sorununa dönüşmüştür. Radikal dinci kadrolaşma, insan haklarının ve demokratik işleyişin, kendilerine ait olması ve kendileri gibi inaç kategorilerine uyulması savını açıkça belirtebil-mektedirler. Vicdan özgürlüğü, onların inaç özgürlüğüne özdeştir ve o inancı paylaşmayanlar ise katli vacip bireylerdir. Siyasal yapı, bu tehlikeli gelişim sürecine seyirci kalırken, Ordu ister istemez demoklesin kılıcını elinde tutuyor. Batı dünyası Türkiye'nin bu iç-düzenine belki de tamamıyle yabancı. Çünkü oralarda ordu da kilise de siyasetin dışındadır. Oysa Türkiye'de ordu da din de siyasetin içinde, siyasetle birlikte. Arada bu fark var. Öyleyse seçkinler devleti bir süre egemenliğini sürdürmek zorunda.

4. Batı mantığı ve onun demokrasi anlayışı içinde, Türkiye'nin eleştiriye açık pek çok eksikliği ve kusuru
var. Kristine Binder, araştırmasında belkide bu yüzden "Ordunun isteğinin demokrasi olduğu söyleniyorsa da"
diyerek zaman zaman demokrasiyi askıya aldığını vurguluyor. Burada çelişki şu: Ordu demokrasiden
yana ve demokrasiden yana olduğu için zaman zaman demokrasiyi rafa kaldırıyor" diyebilir miyiz acaba.
Sanmıyorum ama gerçek bu. Kristine Binder de bunu söylemek istiyor. Ama bu sonuç kendiliğinden mi or
taya çıkmakta? Kuşkusuz hayır. Bu sonucu doğuran, ortaya çıkaran, nedenler var. Siyasal partilerin henüz
demokratik işleyişi özümsemiş olmamaları. Kendi demokratik olmayan yapılarının gereği, parti delegas-
yonuyla iktidarı paylaşmaları ve halk kitlelerinden kopuk olmaları.

5. Kristine Binder'in ordu ile ordunun ticari işletmeler kurmasına ilişkin eleştirisine katılmamak ola
naksız. 1965'li yıllarda OYAK benzeri kamu görevlileri için MEYAK, işçiler için İYAK tasarımları vardı ama sadece OYAK gerçekleşti. Önemli bir çelişkidir bu.

6 . Kristine Binder, bizlerin yerine bir yaraya parmak basıyor ve diyorki: "Toplumun modernleşmesi yeni
seçkinler sınıfını ortaya çıkardıkça, ordu yalnız siyasal denetimi ve halkın taleplerini ele almakla kalmıyor,
doğrudan siyasal insiyatif te kullanıyor". Doğru, siyasal insityatifi kullanırken, demokratik gelişme süre
cinde kesintiler olduğunu görüyoruz. Ordunun tabu oluşu da demokratik işleyiş geliştikçe, yaşam ve yö
netim biçimine dönüştükçe ve ahlakın alt yapısı haline geldikçe, zamanla önemini yitirecektir.

7. Binder'in çok haklı olduğu bir başka eleştirisi de şu: "Ordu, düzeni koruma işlevini polise devretmediği
için, polis te güvenlik gücü olarak kendisim asker eğitimine tabi tutmaktadır". Türkiye, tek partili siyasal
yaşamında jandarma devletiyle yönetiliyordu diyenler şimdilerde polis devletiyle yönetilmekte olduğumuzu
her halde tahmin edemezlerdi.

8. Türkiye'nin toplumsal koşullarını ve yerel özel liklerini bilmeyen yabancı yazarlar, Batının normlarına
göre düşünmeye alıştıklarından pek çok olguyu yadırgamaktadırlar. Bunlardan biri de son yollarda "çok
lu kültür" deyimiyle anlatılmak istenendir. Çok halklı ve o nedenle kültür çeşitliliği olan Türkiye'nin bu ya
pısında bir özerklikten sözediyorlar. Kültür özerkli ğinden. Oysa Osmanlı döneminden beri, kültür özerk
liğinin yürürlükte kaldığı ülkelerin başında Türkiye'nin geldiği hep gözardı edilir. Hangi etnik grup
olursa olsun, kendi kültürünü, yaşatma, kullanma ve işleme hakkına sahip çıkmıştır. Zaten Anadolu kültü
rünün çeşitliliği onun etnik yapısından kaynaklanıyor da değil. Tarihsel zaman sürecinin coğrafi gelişmişlik farklılığından da kaynalanmaktadır. Devletin resmi ideolojisi bir yana, Halk arasında hiç bir dil, hiç bir örf ve adet, halkın tepkisine uğramamış, halk tarafından yadırganmamıştır. Bugün benzer özerkliğin ya da özgürlüğün, azınlıktaki Türkler için Bulgaristanda, Yu-nanistanda olduğu söylenebilir mi? Hayır. O nedenle, Kristine Binder'in "ulusal kültür ile kırsal kültür" deyimlerini kabul etmek olanaksız görünüyor bize. Kırsal kültür, ulusal kültürün içinde onun ayrılmaz parçasıdır Türkiye'de. Hatta kültürün büyük parçasıdır. Okul eğitimiyle, çocukların aileye yabancılaşması olgusu-nu-bu gerçek bile olsa-ulusal kültür ile kırsal kültür arasındaki farka bağlamak yanıltıcı olur. Böylesi bir yabancılaşma olayın doğasında var. Her yerde ve her ülkede, okul dışı nüfusun geleneklerini, okul eğitiminden geçen nüfusun yadsıması, gelişme isterlerinin doğal sonucu olarak yorumlanmalı. Türkiyedede, tüm eksikliklerine karşın, okul, çağdaşlaşmanın kapılarını açmaktadır. Nitekim, Kristine Binder de, araştırmasında "Türkiye, gelişmekte olan pek çok ülkenin düşünü bile göremeyeceği sayıda bilim adamı, kültür yaratıcısı ve aydınlara sahip olduğunu" söylemektedir. Osmanlı döneminde varolmayan bu kadro, Mustafa Kemal Atatürk'ün "Bilim en hakiki mürşittir" sözünden yola çıkan çağdaş eğitim kurumlarımızın üründür. Okuma yazma oranının artışıyla, Binder'in sözünü ettiği yabancılaşma olgusunun sönükleşeceği görülecektir.

9. O yüzden, "Evrensel ölçütlere göre, yerel kültürün özgürce gelişmesi yerine, merkezci teknokratik devletçiliğin geleneksellik içinde, yerli kültürü baskılaması" sözlerinde Kristine Binder'in bir parça haksızlık ettiği kanısına ulaşıyoruz. Geleneksel kültür aslında Anadolu kültürünün evrensel boyuta ulaşmasının engelidir. Çin'de bir zamanlar Mao'nun yaptığı gibi yerel kültürün tümden yıkılmasını elbette savunamayız ama o yerel kültürün gelişmesinin engelinin yine kendisi olduğunu da düşünmek zorundayız. Eğer yerli müzik çok sesliliğe ulaşamayacaksa, birbirinden ses düzeninde farklılaşmaya yol açmayacaksa, yerinde çakılı kalan o yerel kültüre sıkı sıkıya bağlı kalmanın ne yararı ve ne anlamı olur. Yabancı turistlere ilginç gelen yerli kültürün kimi motifleri çağın gelişimine uygun olarak biçimlenmeli. Zaten modernizasyon denilen değişim süreci, tekniği, üretim ve tüketim kalıpları, sanatı ve kültürüyle bir bütün olarak kendisini yeniden yapılandırır. Ya da yapılandırmalıdır.

Kendisine bir alanda katılmamak olanaksız. Ülkemizde en geri kalmış sekörlerden biri de eğitim sektörüdür. İlk okuldan itibaren öğrencilerin belleğine çağdışı bilgiler tıkılıyor ve o bilgilerin ne oranda öğretmene geri verilmesi de başarının ölçütü kabul ediliyor. Bireyin kişiliği, yaratıcı gücü, sorgulama ve sorumluluk taşıma yetkisi, bu içtensizlikler içinde çürütülüyor. Öğretim, eğitimin yerini almıştır. Çağın ve toplumsal sorumluluk bilincinin gerektirdiği davranış ve düşün biçimi öğrencilere verilmemektedir. Neden, çünkü Milli Eğitim Bakanlığı bir bürokratlar yığınına dönüşmüştür de onun için. Daha da kötüsü o yığın sözümona milliyetçi olan olmayan biçiminde ikiye de bölünmüştür. Kristine Binder, eğitim sistemimizi az bile eleştirmiş.

10. Kristine Binderin şu yargısına tümüyle katılıyoruz. Diyor ki: "Eğer bugün devlet kurumları-ordu hariç- genişliğine islami niteliğe bürünüyorsa, devletçe kabul edilen ve yüksel okul olarak gelişen batı karşıtı İmam-Hatip okullarında 1 milyon öğrenci mevcutsa,

Türk toplumunda sürüp giden zıtlaşmanın önü alınamaz". Ve devam ediyor: "Kemalistlerin ve yeni solun tüm zıddı olan islamcıların çoğalması, din adına güç kullanmaya hazır olmaları, devlet kusuruna bir kanıttır".

Bize göre, bugün siyasal bunalımın kaynağında da islamcı akımın temsilcilerinin parlamentodaki çoğunluğu yatmaktadır. Uzun erimli olmayan koalisyon ortaklığının nedeni, kendisiyle birlikteliğe girmeyi sakıncalı gören REFAH partisinin varoluşudur ve o partiyi besleyen kanallar ise, bu gün ondan kaçan sağ siyasal partilerin sorumluluğunu taşımaktadır, din sömürüsünün ürünüdür.

11. Kristin Binder'in araştırmasının odak noktasını, "Kürt kentleri" ve "Kürt çıkmazı" başlıkları altında ileri sürdüğü düşünceler oluşturuyor. İleri sürdüğü savların bir bölümüne katılmak olanaklıdır ama bir bölümü de gerçekleri yansıtmaktan uzak.

Kristine Binder'in Türkiyenin iç sorunu olan bu konuyu tarihsel süreç içinde ele almamış, görünüyor. Sevr Andlaşması başlarında konu Llyod George tarafından gündeme getirilince, Lord Curzon şu konuşmayı yapmıştı:

"..Türklerden ayırıp özerklik vermenin iyi olacağı düşünüldü. Ancak, Kürtlerin kendilerinin ne istediğini ve özerk bir devlet olarak örgütlendirilecek olursa, ne denli bir denge oluşturabileceklerini kestirmek güçtür...Hiç bir Kürdün, kendi özel kabilesi ötesinde, hiç bir şey temsil etmediği izlenimi edinilmektedir. Şerif Paşa kendisini Kürtlerin temsilcisi gibi göstermek istemişse de onu böyle tanıyan olmamıştır. Öte yandan Kürtlerin arkalarında bir büyük devlet olmadıkça, varlıklarını sürdüremeyecekleri düşüncesinde oldukları izlenimi edinilmektedir. İngiliz korumanlı-ğını isteyecekleri kabul edecekleri ve Fransız koru-manlığı isteyecekleri kuşkusuzdur. Ama ne Fransa, ne de Büyük Britanya bu görevi üstlenecek olurlarsa, ki her ikisinin de istemeyeceği umulur, kendilerinin Türk korumanlığı altında bırakılmalarının yeğleneceği düşüncesinde oldukları sanılıyor. Ülke Türk yönetimine alışmıştır ve değişik bir koruyucu keşfedi-lemeyecekse, Türkiyeden ayrılması güç olacaktır". (Bakınız: Osman Olcay. Sevres Andlaşmasına Doğru. AÜ. SBF. Yayın No. 455, s. 466).

Görüşmelerde bu düşünceler çevresinde oluşacağı sanılan andlaşma metni ters yönde gelişerek, "Kürtlerin bulunduğu bölgeler için bir özerklik planının hazırlanmasına ve bu planın bölgede yaşayan Asuri-Geldani ve öteki soy ve din azınlıklarını da kapsamasına, bu amaçla Britanya, Fransa, italyan, Acem ve Kürt temsilcilerinden oluşacak bir komisyonun ne gibi düzenlemeler yapılmasına karar vereceği " hükme bağlandı ve Türk Hükümetine de bu kararı uygulama ödevi verildi. Lozan Andlaşmasıyla yırtılan Sevr Andlaşmasının bu maddesi de doğal olarak ortadan kalktı ve şimdiler de o maddenin yeniden gündeme girmesi savaşımını veren kürtçülük akımının öncüleri, PKK ile birlikte şiddet yöntemini uygulamaktadır. Her şiddet, karşı şiddeti doğurmakta.

Batı'nın olaya insan ve azınlık hakları olarak bakmasında içtenlik bulunduğunu sanmak yanıltıcı olur. Üstelik Güney Doğu ve Doğu'daki PKK'nın yarattığı terörizm, dış destekli niteliğini sürdürmektedir. Olayın dış politikalara ilişkin boyutu gözden kaçırılarak sağlıklı bir sonuca varılamaz. Doğu ve Güney Doğu Anadoluda, PKK ile ordu güçleri arasında, Kürt asıllı yurtdaşlarımıza yazık olmaktadır. Onlar ne yanda

olacağının kararsızlığına düşürüldüler. Acı içinde yaşamalarının sorumluluğunu Tarih Önünde Batının gelişmiş ülkeleri de artık duyumsamalıdır. Sorun, demokratik koşullar içinde siyasal yönden çözüm aşamasını aşmış görünüyor. Kılıçlar kınından çekilmiştir. Artık kazananın kuralı yürürlüğe girecek. Sorunun bu boyuta ulaşmaması gerekirdi. Bunda Batılı siyaset adamlarının, yazar-çizer takımının sorumluluğu var. Olayı tahrik ettiler, tek boy utuyla görüp, göstermek istediler ve Anadoluda kuruacak bağımsız Kürt Devletine, Türkiye'nin razı olmasının kendisini yadsımak olacağını görmek istemediler. Bağımsız Kürt devletinin, kendi güvenliğini ve özerkliğini yine kendisinin nasıl koruyabileceğine ilişkin olanaksızlığı gözardı etmeyi kendi çıkarları doğrultusunda uygun buldular. Türkiye Cumhuriyeti Devleti de bu alanda elinden gelen yanlışlığı yapmaktan geri kalmadı. Doğunun ekonomik büyümesini ve toplumsal gelişmesiyle uyumlu olarak bütünleştiren bir sistemi oluşturamadı. Gelir bölüşümü ve düşük istihdam koşullarını giderici nesnel ve yararlı kararlar da alamadı. Şimdi bunun bedelini ödüyor. Köy korucularıyla ya da Olağanüstü Hal yasasıyla soruna çözüm getirilemeyeceğini bilerek ya da bilmeyerek farkedemez oldu. Kristine Binder'in de değindiği gibi "Doğuda halk eski feodal yapı altında yaşıyor". O yörenin illerinde "göreceli olarak gerilemenin unsurları yoğunlaşmıştır."

Kristina Binder bir noktada haklıdır. "Türk Devleti, eşitliğin sahibi, insan haklarının koruyucusu olsa da olmasa da, şiddet, siyasal görüşmenin yerini alırken ve başarı her iki taraftaki kurban sayısıyla ölçülürken, siyasal etkinliği olan ordu yönetiminin ve ne de Hükümetin, barış içinde bir Güneydoğu'yu nasıl tasarladıklarını düşündükleri görülmüyor".

Oysa 1970 li yıllarda böyle bir tasarı vardı. Doğu ve Güneydoğu'yu kalkındırma projesi, Devlet Planlama Teşkilatında hazırlanmaktaydı. Sonra neler oldu ve o çalışmalar niçin raflara kaldırıldı, bilemiyoruz. Belki de bir gün öğreneceğiz bunu.

Özetle:

Devletimiz, polis devleti olmaktan kendisim kurtaramadıkça, parlamento şirketler demokrasisinin izdüşümünde ve gölgesinde kaldıkça, Kristine Binder gibi araştırmacılara hak vereceğimiz pek çok kusurlarımız yüzümüze vurulacaktır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti, gücünü adaletten,, hakkaniyetten ve eşitçilikten almayıp, uygulayacağı kaba kuvvetten aldığı sürece, haksızlıklar karşısında bireyin Türk ya da Kürt oluşu far-ketmeyecektir. Yeterki Devletin haksızlıkları ve gücü karşısında boyun eğilsin.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail