Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 12 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


SOKRATES İLE ONUR ÜZERİNE SÖYLEŞİ

Ali Nejat Ölçen

- Ey Sokrates, seni görmeden, düşüncelerini öğrenmeden kendimizin haklı olup olmadığını anlayamaz olduk. Söyle bize, niçin seni görmeden, düşüncelerini öğrenmeden edemiyoruz. Bu gereksinim, nereden kaynaklanıyor. Bilge kişiliğinden yararlanırken kendi eksikliğimizi görmekle yetinmiyor, üstelik düşüncelerimizdeki tutarsızlıkları da anlamış oluyoruz. Bizlere düşüncenin, doğru düşünmenin ne olduğunu öğretiyor, bizleri düşün tembelliğinden arındırıyorsun. Bu gün yine sana geldik. Onur denilen kavrama bu denli yabancılaşacağımızı düşünemiyor, anlayamıyorduk. Ama artık biliyoruz ki, yıllar onurumuzu da aşındırıp götürüyor. Onursuz kişiler olmakla kalmıyor onursuz toplum olmanın da acısını duymaya başlıyoruz. Nedir onur söyle bize, bu denli onursuzluğu göze almak için iktadara mı gelmek gerekir, ya da onursuzluk iktidarın ayrılmaz parçası, kuralı mıdır? Söyle bize, onurumuza yeniden nasıl sahip çıkabiliriz. Yoksa onur da mı göreceli bir kavram. Zamanla değişir ve onursuzluk yadırganmaz mı olur. Onurlu yaşamanın kuralını öğret bize. Dünyamıza döndüğümüzde, beyler, efendiler, ağalar, bu kadar onursuz olmaya hakkınız yok, diyelim. Kişi olarak onursuzluğunuz sizi değil, tüm ulusu, bizleri ilgilendiriyor. Onursuzluğunuz, bizlerin de onurunu zedeliyor, diyebilelim. Söyle bize, onurlu yaşamanın gizini öğret. Bugün her zamankinden daha çok onura gereksinimimiz var.

Sokrates:
Bana kadar gelip yaşamın temel kavramlarını ve insan olmanın gözardı edilemez evrensel kurallarını sormanızdan anlıyorum ki, sizler feodal toplum yapısını geride bırakarak, kentsel düzenin ahlaksallığını henüz varetme şamasındaki çelişkileri yaşıyorsunuz. Yaşamakta olduğunuz çelişkiler, uygarlığın toplumsal düzene getirdiği sübjektif ka-zanımları, geleneklerinizin içine yerleştirmemiş olmanızdan kaynaklanıyor. Eskiyen ve zaman aşımına uğrayan gelenekleri gerilerde bırakırken, ileriye yönelik ve geleceğin gelişme aşamalarına yanıt verecek ahlaksal değerleri betimleyememiş ya da o değerleri yaşam biçimine indirgeyerek özümseyememiş olabilirsiniz. Doğru mu düşünüyorum. Bu yargıya varmam için yoksa zaman erken mi? Yani birkaç yüzyıl sonra ulaşacağınız uygarlık aşamasına göre, ben şimdiden karamsal bir çizelge içinde mi kalıyorum. Sizi yanıltırsam, aslında kendimi yanıltmış olurum. Onurdan sözederken ben onursuzluk içine düşmüş olurum. Öyleyse önce onurun ne olup ne olmadığını birlikte gözden geçirelim. Onur hem evrensel ve hem de bireysel "veri" nitelikli bir kavram.

- Sokrates, doğrusu anlayamadık. Ne demektir bireysel veri. Onur nasıl veri olabilir ve aynı zamanda da evrensel niteliği nasıl kazanır. Felsefe yapmadan anlayabileceğimiz sadelikte anlat bize.

Sokrates:
Onurun bireysel veri olması, onun sizinle birlikte doğuşu, doğarken sizin genlerinize ya da koromozomlarınıza doğanın yerleştirdiği bir veri olması demektir. Onurun evrensel niteliği ise onun toplumsal boyutunun sonucudur. Şimdi sizler, iki türdeki onur kavramını açıklığa kavuşturmamı istiyorsunuz. Bana üstesinden güç gelinir bir görev verdiğinizin farkındasınız sanırım. Önce onurun köşe taşlarını betimlemeliyim. Birey için onur, kendine gü-venmek, başkalarına en az düzeyde gereksinim duyacak biçimde davranmak, kendine güven duygusunu böbürlenme ya da başkalarını aşağılama aracı olarak kullanmamak demektir. Bu da yeterli olmaz, bireysel onuru betimlemek için. Onur, özverinin bedeli olmaması demektir. Onur, sömürünün karşısında insanı insan yapan yüceliği kavramak demek, üretkenliği olabildiğince geniş perspektif içinde, gerçeğe, doğruya ve güzele ulaşmanın aracı olarak kullanmaktır. Onur eğilmemeyi, dimdik durmayı ve güven duygusunu üretkenlikle donatmayı gerektirir. Başkalarının haklarına yalnızca saygılı olmak değil o haklar için sa-. vaşımı göze almaktır onur. Başkalarından yardım görmeyi bir talep konusu olmaktan arındırmak onurlu olmanın da koşuludur. Kişinin kendi çıkarını emeğinin ve niteliğinin dışında çıkarlar dengesine dayandırmayı yadsır onurlu olmak. O denge hesaplarının üstüne çıkabilmektir. Kişinin kendisine saygı duyması ve saygınlığını davranışlarının, düşün dünyasının ve üretkenliğinin sentezi haline dö-nüştürebilmesidir. Güçlüklere karşı gelmek ve güçlükleri yendikten sonra da onu büyük bir başarıymış gibi yorumlamamaktır onur. Gururla, kendini beğenmişlik ya da kibirle bir tutmamak gerekir onuru. Kibirde ötekini berikini küçümsemek ama onurda önemsemek vardır. Onurlu bi-reyseniz, karşınızdakini küçümsemez, önemsersiniz. Kendinize duyduğunuz saygı ve güven karşınızdakine duyacağınız güven ve saygının kaynağı olmalıdır. Onur budur.

- Güzel söylüyorsun, doğru söylüyorsun ey Sokrates ama, bu ilkeler sadece onurlu olmanın mı koşulu ya da bu ilkelere sahip çıkınca mı onurlu olunur? Onuru betimleyen başka nitelikler de yok mu?

Sokrates:
Var elbet. Kişinin kültüründen edindiği onur tanımına değinmek istemiyorum. Burada sadece veri olan, insanın doğumuyla kendisinde beliren genetik onurdan sözetmek istedim. Kültür düzeyinin kazanımı olan onursal yaşam biçimiyle, toplumsal onurun boyutları arasındaki özdeşliği görmezlikten gelemeyiz elbet. Öylesi onuru tarihsel gelişim süreci içinde incelememiz gerekir.

- Tarihsel gelişim süreci içinde oluşan toplumsal onuru bize anlatmalısın Sokrates. Ülkemizde bugün, bizleri yönetimi altında tutmayı yaşamlarının temel amacı haline getirenler ulusal onurumuzu, meta dolaşımı ara-cıymış gibi alınır satılır duruma indirgeyenler, tarihsel onur çizgisinin neresindeler? Onlar hangi feodal kalıntının ürünü? Nasıl olup ta, onursuzlukları ulusal onurumuzla özdeşleşiyor. Asıl bunu anlayamıyoruz. Anlat bize. Böylesi onursuz kadrolardan ülkeyi nasıl kurtarabiliriz?

Sokrates:
Yaşadığım antik çağda onur, soylular sınıfının doğal hakkıydı. Çünkü onlar köleci toplumda onurlarıyla doğar,, onurlarıyla yaşarlardı ve onurlarının kaynağı da ellerindeki hükümranlık hakkıydı. Onur soylular sınıfının çelik zırhları gibi kendilerini koruyor ve bireysel onursuzlukları bile onların onurlarını oluşturuyordu. Köleler varlığı ve yokluğuyla soyluların mülkiyetindeydi ve onlara bu hakkı savaştaki zaferleri kazandırıyordu. Öyleyse soylular, savaşanların oluşturduğu üstün sınıftılar. Onların yol göstericileri, rahipler, büyücüler, falbakıcıları, akıl hocaları vardı. Hıristiyanlığın doğuşuna kadar antik çağın kültüründe, soylular arasında eşitliğin ve onurun simgesi kahramanlık ögesiyle kaynaşmıştı. Soyullar sınıfının gölgesinde sanatsal etkinlikler, özellikle amphtheatre'deki kitlesel şölenler, gladyatörlerin savaşı, soylular sınıfının onurunu pekiştiren, onların gücünü kitlelerin bilincine yerleştiren ve çivileyen devinimlerdi. Böylesi devinimleri bugün demokrasilerde bile gözlemlemiyor muyuz.

Nasıl oldu da Aristotle'ler, Platolar, Thales'ler, He-racleitus'lar, onursuzluğu onurlaştıran bu despotizm içinde yetiştiler ve özgür düşüncenin, felsefenin temel taşlarını yarattılar. Onlara bu olanağı tanıyan neydi? Bu soruya gerçeğe yakın yanıt bulamadan onur kavramına doğru dürüst bakamayız. Bu soruya gerçekçi yanıt verebileceğimi sanmıyorum. Olası yanıtların içinde biri beni daha çok ilgilendiriyor. Herhalde toplumun secular niteliğinden kaynaklanıyordu bu: Her birey kendi inancında özgürdü ve soyluların onuru zedelenmedikçe ve güçlerine gölge düşmedikçe, düşün ve inanç özgürlüğünün sınırı yoktu. Soyluların felsefeye ılımlı yaklaşımları ve sanata hayranlık duymaları toplumun o dönemdeki secular niteliğinden kaynaklanıyordu. Sizler bugün demokratik ortamda laik olduğunuzu sanıyorsunuz ama, kanımca henüz secular nitelik kazanamadınız. Öyleyse sizin laiklik İlkeniz tek boyutludur. Tüm düşün kategorilerini kapsayan düzlemsel ya da hacımsal nitelik kazanmamıştır. Hıristiyanlığın doğuşuna değin, Helenistik çağın en çarpıcı özelliği onun secular oluşuydu. Eğer bu yanıt biçimi gerçeğe yakınsa, Hıristiyanlığın ilk döneminde Roma İmparatorluğunda tepkiyle karşılanışının temel nedeni, onun secular niteliğini ortadan kaldırması ve tekdüze ve bir tek inanç sistemini getirmesiydi. Eski Mısırda da uygarlığın secular niteliği kendini koruyor ve Hıristiyanlığı Akdenizin doğu kuzey kıyılarına sürmekle Roma'yı sarsıyordu. Sonunda Hıristiyan inancına yenikdüştü Roma ve bu, Batı dünyasında Renaissance kadar süren karanlığın başlangıcını oluşturdu. Soyluların hükümranlığından kaynaklanan onuru yıkılırken, Hıristiyanlığın kollarına teslim edildi. Onur Isa'ntn göğe uçan kanatlarındaydı. Plato'lar, Thales'ler, Aristotle'ler unutuldu ve onlar gibi düşünmek Tanrı gücüne karşı gelmekle bir tutuldu. Düşüncenin duvarlarla çevrilmesi, dondurulması, kalıplaşmasıydı bu.İnsanlar özgürce düşünemiyor ve düşüncelerini özgürce tartışamıyorsa, onurlarını da koruyamazlar. Onuru besleyen ve kitlesel kültür haline dönüştüren, düşün özgürlüğü ve düşüncenin tartışılmasındaki özgürlüktür.

- Bu, sizi din karşıtlığına götürmez mi? Din karşıtlığı toplumda yeni dengesizliklerin kaynağını oluşturmaz mı?

Sokrates:
Din karşıtlığıyla neyi kasıtladığınızı tam anlamış değilim. Ben dinin kitlesel inanç kategorisi olmasındaki sakıncadan sözetmek istiyorum. Dine karşı değilim ama dinin karşı olmasına karşıyım. Din kitlenin inanmak zorunda kaldığı düşün sistemi haline dönüştüğü zaman o kitlenin bireyleri yalınız kendi onurlarını yitirmezler ve toplumsal onurlarından zaman süreci içinde yoksun düşerler. Hıristiyanlık başlangıçta, zulme ve merkezi otoriteye karşı tepki olarak kitleleri peşinden sürüklerken kendisi zulmün kaynağı olmadı mı. Sizler İslam dünyasında da aynı zulmü yaşamadınız mı? Göksel dinler insanlığı kölelikten kurtarmaya çağırırken, Tanrı 'nın kölesi haline getirmedi mi? Köleleri onurlandıran soylular tarihteki rollerini yitirirken aynı rolü kitlesel din kategorileri ya da onların kuramcıları (sizler peygamber diyorsunuz) üstlenmedi mi. Göksel dinlerin kuramcıları yaşama gözlerini yumdular ama bıraktıkları vekiller (Hıristiyanlıkta rahipler, İslamda müftüler, Musevilikte hahamlar) Tanrının kulu oldukları inancını sürekli bilinç altına yerleştirme işlevini üstlenmiş değiller mi? Düşün özgürlüğü karşısında yasakları bol bir dünya kendi kendine mi oluştu?

Havası, suyu ve insanları kirlenen dünyanızda şimdi sizler toplumsal onursuzluğun üçüncü aşamasını yaşıyorsunuz. Soylulardan dinlerin eline geçen otorite, şimdilerde sermayeye sizin deyiminizle kapitalizme devredilmektedir. Kapitalizm yalnızca bir üretim ilişkisi olmakla yetinmemiş, 20 ci yüzyılın ortasından sonra devlet siyaseti haline gelmiştir. Kapital devletin kendisidir ya da devlet kapital nitelikli hale dönüşmüştür. Öyleyse onurunuzu yapılandıran artık ne soylulardır, ne dindir sadece kapitalin kendisidir bir başka deyimle kapitalin ürettiklerinin ne kadar çoğunu ve çeşitlisini edinebiliyorsanız o denli onurlusunuzdur. Size duyulan saygı ve o saygının gerisindeki korku o denli büyük olur. Kitleler, sermayenin kölesi olma yolunda ilerliyor. Toplumu sermayeye kö-leleştiren güçler kendi aralarında örgülenmeli ve ortak sermaye dünyası oluşturmalı ki, ulusal bilinç giderek erisin ve köleci yoksulluğunyönetimi kolaylaşsın.

- Ey Sokrates kuşkularımıza saydamlık, açıklık getirdin. Ama biz böylesi onursuzluk dünyasında bir başka onursuzluğu daha yaşıyoruz. Ulusallığın yerini almaya başlayan küreselleşme denilen ayak topuna hangi ülke daha çok vurursa, yoksulların kalesine o denli daha çok gol atılıyor.

Sokrates:
Anlayamadım. Ne demek kale, gol atmak ne anlama geliyor. Bu kavramlar bana tüm yabancı. Benim çağımda, soylular cirit, gülle ya da disk atardı ve onları ne denli uzağa atarlarsa o denli başarılı sayılırdı. Helenistik kültürün ayrılmaz bir parçasıydı atletizm. Şimdi ne oldu da top denilen yuvarlağa ayakla ya da kafanızla vurmaya başladınız. O topa kafanızla vurupta karşı taraftakini yenince, neden sokaklar» çıkıyor, taşkınlık, ediyor, göğe top attığınız yetmiyormuş gibi silah ta atıyorsunuz. Sevinmeyi bil-medinizden mi bu yoksa pek çok alanda yitirmiş olduğunuz onurunuzu, o top mu kurtarmış oluyor. Asıl buna siz yanıt bulmalısınız. Onursuzluğunuza duyduğunuz tepkinin dışa yansımasıdır bu. Ezilmişliğinizin, horlanmanızın, küçümsenmenizin tepkisini, yerde yuvarlanan topun arkasına bağlamış olmayasınız. O topun deviniminde vuran ayağın becerisi kadar rastlantısallığın etkisi de yok mu. Onurunuzu rastîantısallığa nasıl bağlıyor ve bundan ulusal onur payı çıkarıyorsunuz. Bu denli onura gereksinim duymaya mı başladınız?

- Haklısın Sokrates. Bireysel başarıları toplumsal onur olarak yorumlamanın yanlışlığını bunun onura muhtaçlıktan kaynaklandığını da kabul ediyoruz. Ama bir noktada ne düşündüğünü öğrenmek gereksinimi içindeyiz. O da siyasal iktidarların ülkemizde böylesi rastlantısal basanları ulusal onur biçiminde topluma sunmalarıdır.

Batının son iki yüz yıl içindeki teknolojik gelişmesi karşısında duyulan hayranlığın ulusal ezikliğe ve onur kaybına uğramanın dışa yansımasıdır bu. Toplumsal şizofreni de olabilir.* Ama bunun kadar sakıncalı bir konumu daha yaşamaktayız. Siyaset adamlarımızın Batı ülkelerinin kendi aralarında oluşturduğu Gümrük Birliğine girebilmek için takla atmalarından kaynaklanan toplumsal onur kaybımızdır. Herhalde hiç bir siyaset adamı başka ülkede, Gümrük Birliğine girmek için bu denli kapı aşındırarak ulusal onuru ayaklar altına almaz ve Batının onayını kazanmanın topluma büyük başarı olarak sunulmasına razı olamaz. Belki bizdeki siyasal iktidarlar, yurtiçinde uğradıkları başarısızlıkları topluma bu yoldan unutturmak türünde bir yöntem uygulamaktadırlar. Anlat bize, yanılıyor muyuz. Ulus olarak bu denli küçülmeye neden razı oluyoruz?

Sokrates:
Yanıtını kendinizin bulması gereken sorulan neden bana sorduğunuzu anlayabilmiş değilim. Ulusal onura ulusun sahip çıkmayıp ta ulusu yönetenlerin mi sahip çıkması gerektiğini söylemek istiyorsunuz? Bir ulus kendisinin sahip olduklarının bilincine ulaşmadıkça ona kendisini yönetenlerin sahip çıkmasını beklemek hakkına sahip olamaz. Ulus olmanın ön koşulu, kendisini vareden koşullara sahip çıkabilmektir. Bu türden önkoşulları hiç bir ulus, kendisini yönetenlere sipariş edemez, etmemelidir. Önce bu temel ilkede düşün birliğinde olmamız gerekir ki sorunuza doğru yanıt verebileyim.

- Haklısın Sokrates. Mantığımızı tersine işletmeye kendimizi alıştırmışız. Yanılgımızın ne olduğunu anladık. Ulus olma bilinci, ulusal onur, ulusal çıkar ve ulusal birliktelikle bir senteze ulaşılmalı. Belki de biz bu sentezi yakalayamadık.

Sokrates:
Sorunun yanıtına yakınlaşmaya başladınız öyleyse. Din ve padişah ikilemi arasına sıkışarak, kul olma bilincini sırtınızdan ve zihninizin içinden atarak, kendi kişiliğinizi yakalayabilir ve onu onurla erdemle ve de akılla donatabilirseniz, ulusal onurunuzu zedelemeye kimse cesaret edemez ve öylesi iktidarları sırtınızdan hemen atarsınız. Önce ulusal kimliğinizle kendi kişiliğiniz arasındaki uyumu, özdeşliği sağlamanız gerekir. Birey olarak kendi ayaklarınız üzerinde durabiliyorsanız, kimseden yardım ğörmeksizin, kendinizi yapılandırıyor ve onurla erdemin, akılla duygunun ve yararla zararın çirkinle güzelin iyiyle kötünün arakesitini yaklayabiliyor ve hangi düzlemde bulunmanız gerektiğine karar verebiliyorsanız ve böylesi bireyler toplumun çoğunluğunu oluşturmaya başlıyorsa, ulusal onurunuzu ve ulusal gelişmenizi amaçlayan, iktidarlara sahip olmanızın engellerini aşabilirsiniz. İmparatorluğunuzdan devraldığınız kof gururu bir yana atarak, Cumhuriyetinizin sizlere sağladığı düşün özgürlüğünü sonuna kadar kullanmalım onu kullanmaya engel olan kurumlan ve kuralları devirmeyi aklınıza yerleştirmelisiniz. Sizler kendinize güveniyor ve ulus olarak kimseye avuç açmadan gelişmeye karar verebiliyorsanız, siz Batı'ya değil Batı size gelecektir. Batı'da olmayan insancıllık sizde var, Batı'da olmayan duygu zenginliği sizde var ve Batı 'da olmayan yürek sizde var.

Anımsayınız, padişah altın kaplamalı saltanat arabasıyla Cuma namazı çıkışında sizin halkınız "gururlanma padişahım, senden büyük Allah var" diye onu coşkuyla alkışlamaz mıydı. Bunu padişahın ne denli alçak gönüllü olması biçiminde yorumlamaya alıştırıldınız.

Oysa Tanrı ile padişah arasında başka hiç bir kişinin ve makamın olmadığı anlamına geliyordu bu söz. Evet o anlama geliyordu ve Tanrıdan sonra gelenin sadece padişah olduğuna ve onun kullan olduğunuza yüzyıllar boyu alıştırılmış bir toplumdan ya da ümmet bilincinden bugünlere ulaştınız. Hem de pek çok padişahınızın onurdan nasibini almamış olduğunu bilemeden ve öğrenemeden. Çünkü o Tanrının yeryüzündeki gölgesi olarak sizlere kabul ettirilmişti. Şimdi ulus olabilmenin güçlüklerini yaşıyorsunuz. 1000 yıl süreyle size ulus olduğunuz unutturuldu. Bunun güçlüğü içindesiniz. Ama bir konuya değinmeden de geçemeyeceğim.

- Nasıl bir konu, söyle bize ey Sokrates Yolumuzu aydınlattın, karanlıkta kalan düşüncelerimize ışık tuttun.

Sokrates:
Ve ben Araf'ta sizleri gördükçe üzüntüden ve şaşkınlıktan ne düşüneceğimi bilemiyorum. Topraklarınızın, insan varlığınızın ve tarihten gelen moral değerlerinizin çoraklaşmasına nasıl razı olduğunuza inanamıyorum. Bireysel onurunuzu böbürlenmenin aracı haline getirmenize şaşıyorum. Bireysel onurunuzu, kabadayılığa dönüştürmenizi yadırgıyorum ve bireysel onurunuzu kendinizi beğenmişliğe doğru kaydırmanıza anlam veremiyorum. Onurun özündeki kendine güveni ve kendine saygı duymayı hala kavramamış olmanızı anl yamıyorum.

- Haklısın Sokrates, hem de çok haklısın. Tarih bize içi boş gurur bıraktı ve kişiliğimizi din-padişah ikilemi içinde yeterince geliştiremedik. Dini devletin kurumu olarak kabul ettikçe de geliştiremeyeceğimiz kuşkusunu taşıyoruz. Onur denilen olgunun kültür sorunu, davranış biçimi, erdemin özü olduğunu anlayamadık. Okuldan aileye, babadan oğula yansıtamadık bu kültürü. En büyük eksikliğimizin bu olduğunu şimdi senden öğreniyoruz. Ülkemize dönünce olaylara bir başka gözle bakacak ve bizleri yönetenlerin yanlışlıklarını bir başka türde yüzlerine haykıracağız. Ve bir gün bizleri erdemli, Onurlu ve namuslu insanların yöneteceği ülke olacağız.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail