Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 12 Geri Tavsiye Et Yazdır


TBMM'İNDE İGÜMRÜK BİRLİĞİ KONUSUNDA İLGİNÇ BİR KONUŞMA

Okuyucularımıza yansıtacağımız aşağıdaki konuşmayı, TBMM'de grubu bulunan sosyal demokrat partinin bir sözcüsü tarafından yapılmasını isterdik. fakati ne yazık ki soldaki en büyük partinin iç çekişmelerinden zaman ayırıp ta ülke sorunlarına değinilmesine sıra gelmiyor. Hem DSP ve hem de CHP nin tarihsel işlevinden uzaklaştığını, sol ile sağ arasında kararsızlığını sürdüğünü görüyoruz. Bıraktığı boşluğu, sağdaki partiler içinde kimi yurtsever üyelerin doldurduğu gerçeğiyle karşılaşmaktayız. Kasım ayının ilk günün gecesinde her zaman olduğu gibi, pek az milletvekilinin bulunduğu birleşimde, ANAP Grubu adına Engin Günerin ilgi çekici bir konuşmasına tanık olduk. MEDYA mız sansasyon peşinde koştuğu ve onun yazılı organı olan kimi gazetelerin de promosyon savaşımını sürdürdüğü için, böylesi konuşmalara yer verecek zamanı bulamıyorlar. Aralarındaki promosyon savaşımını, MEDYA nin patronları adına, köşe yazarlarının sürdürmesi de sorunun ayrı bir boyutu. Ama şimdi İstanbul Milletvekili Engin Güner'in yaptığı konuşmadan bazı ilgi çekici pasajları gözden geçirelim ve Gümrük Birliğine koşulsuz girme isteğinin peşinden sürükleyeceği kimi sorunların neler olduğu görelim.

Sayın Engin Güner Grubu adına yaptığı konuşmasında diyor ki:

"Avrupa Birliğinin, hiç olmazsa Türkiye'yi tam üye yapacağına dair siyasi irade beyanında bulunması gerekirken, son yapılan toplantıda bu hususta en ufak bir ilerleme kaydedilmemiştir. Bunun önemi, niçin, çünkü, diğer tüm ülkeler önce üye olmuşlar ondan sonra gümrük birliğini gerçekleştirmişlerdir. Tam üye olduktan sonra, çok büyük miktarda maddi yardımdan yararlanmışlardır. Halbuki Türkiye, ilk önce gümrük birliğini gerçekleştirecek tek ülkedir. Dolayısıyla da tam üyeliğin sağladığı yararlardan faydalanamayacaktır, bu büyük bir handikaptır. Bunun dışında, bizim asıl amacımız tam üyeliktir. Bu bakımdan, sadece Gümrük Birliği ile sınırlı bir ilişkinin Türkiye'nin yararına olmadığı kanaatındayız...

Avrupa Birliği'nin alacağı kararlara Türkiye uyacaktır. Ama bu kararların alınmasında en ufak katkısı olmayacaktır. Bunun da bizi ne kadar güç durumlara düşüreceğini tasavvur edebilirsiniz. Bir misal vermek gerekirse, Avrupa Birliği, Kuzey Kıbrıs Cumhuriyetine ambargo uygulayın dediğinde Türkiye de buna uymak durumunda kalacaktır.

Bunun dışında, mali yardımlar konusunda son derece yetersiz kalmıştır. Daha önce ifade ettim, sadece gelecek yıl bizim kaybımız 2.9 milyar dolar olacaktır. Halbuki, Avrupa Birliğinin, 5 yıl içinde bize o da çoğu kredi olmak üzere vereceği 3.2 milyar dolardır, yani aşağı yukarı aynı miktardır. Bizim bir yıllık kaybımızı 5 yılda, o da çoğu kredi olmak üzere, telafi etmeye çalışacaktı, bu da sadece verilmiş bir sözdür... Bakınız elimde bir belge var. Bu belge, 24 Şubat 1995 tarih SN 1661/95 sayılı, Avrupa Birliği Komisyonu tarafından hazırlanmış bir belgedir. Bu belge şunu söylüyor: Türkiye Avrupa Birliği ilişkileri ve Kıbrıs Avrupa Birliği ilişkileri hakkında bir karar metni. Şimdi Avrupa Birliği Türkiye arasında gümrük birliği konusuyla Kıbrıs konusunun ne ilgisi var? Bakınız burada, Kıbrıs Cumhuriyetini kuran 1959 Londra ve Zürich Antlaşmalarıyla, 1963 Garanti Antlaşmasını hatırlatmak istiyorum. Bu antlaşmalara göre, Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan'ın birlikte üye olmadıkları hiç bir uluslararası kuruluşa müracaat edemez. Kıbrıs Cumhuriyeti, yani Rum yönetimi, 1990. yılında Avrupa Birliğine tam üyelik başvurusu yaptı, ancak, buna Avrupa Birliği hiç bir cevap vermedi. Neden? Bu hükümden dolayı. Çünkü, Kıbrıs'ın müracaat etmesi mümkün değildi. Ama, bakınız, bizimle görüşme masasına oturmadan bir hafta önce, bunu, Türkiye Hükümetinin önüne getiriyorlar. Bu belge şu şekilde hazırlanmıştır: Komisyon, önce Yunanistanla ko-nuşuyor, Yunanistanın olurunu alıyor, ondan sonra, diğer 14 üye ülkeyle konuşuyor, onların da olurunu aldıktan sonra, sizinle masaya otururum ve görüşürüm, diyor. Peki bu belgede ne deniyor? Belge esas itibariyle, Kibrisin üyeliğiyle ilgilidir. Kibrisin üyeliğine öncelik verileceği ifade ediliyor. Yani 1997 yılında Rum kesimiyle tüm üyelik müzakerelerini başlatma kararını alıyorlar ve bunu da Türk tarafı kabul ettikten sonra masaya oturuyorlar.

Bunun, manası şudur-bizim burada aylardır anlatmaya çalıştığımız, maalesef dinletemediğimiz husus budur- Türkiye dışında bütün ülkeler, Avrupa Birliği dahil, Rum yönetimini, Kibrisin tek temsilcisi kabul etmektedir. Bu üyelik müracaatı başladıktan sonra, far-zedelim 1998 yılında, Kibrisin tam üye olmasına karar verildi, yani bu durumda, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin hukuki varlığı kalmayacaktır. Çünkü bütün dünya Rum yönetimini, Kibrisin temsilcisi olarak tanıdığından, Avrupa Birliği de bu görüşte olduğundan, Rum yönetimini tüm Kıbnsta hükümran kabul edecektir. .... Hal böyle olunca, karar mekanizmalarında yoksunuz, istediğiniz mali yardımı alamamışsınız, tam üyelik yolunda size hiç bir vaatte bulunmamış, üstelik bir de Kıbrıs konusunda sizden taviz alınmış, değerli arkadaşlarım, o zaman Gümrük Birliği meselesini çok ciddi olarak sorgulamamız gerekir."

30 Ekim günü 18 ci birleşimde Sy. Engin Güner bu konuda Başbakan Tansu Çillere yönelik eleştirisini de şu sözlerle dile getirmişti:

"Gümrük Birliğine taraftarız ama, tam üyelik yolunda gerçekleşecek Gümrük Birliğine. Bizim itiraz ettiğimiz nokta şudur: Ya gireceğiz, ya gireceğiz, felsefesiyle başlatılan müzakereler de Türkiye maalesef pazarlık gücünü kullanmamıştır. Siz bir dükkanın vitrininde bir elbise görseniz, üzerinde fiyatı olmasa, "ben bu elbiseyi ya alacağım, ya alacağım" diye dükkan sahibine giderseniz o dükkan sahibi size istediği fiyatı biçmez mi, Gümrük Birliği hadisesinde yaşanan olay budur.

Bu sözlerinde sy. Engin Güner ne denli haklı. Ardaşık yazımızda, Gümrük Birliği kıskacı'nı anlatıyoruz. Okumanızı öneriyoruz. Türkiye Sorunları dizisinin 9 cu sayısında "Akla Kara Arası Gümrük Birliği" adında bir makale yayımlamıştık. O makaleyi aynı zamanda Siyah Beyaz gazetesi de kullandı. Özetle şunu vurgulamaya çalışmıştık:

"Türkiye, yazarı, siyasetçisi ve halkıyla akla kara arasındaki salınımı yüzyıllar boyu sürdürüyor. En son örneğini Gümrük Birliği'ne koşullu katılmamızın açıklanış biçiminde görüyoruz. Başta Başbakan olmak üzere kamusal yönetimlerin tümü, bu koşullu katılmayı büyük zafer olarak yorumladı. Kimi yazarlar da Birliğe girişi kolaylaştıran ya da sağlayan bürokratları "kahraman" olarak niteledi. Hatta CHP Genel Başkanı olarak göreve getirilen eski dışişleri bakanı Hikmet Çetin de 1978'de böylesi bir fırsatın kaçırılmasını çok yanlış karardı, o günlerde solculuk meselesi vardı, biçiminde yorumladı. Aynı Hikmet Çetin, Gümrük Birliği temelini CHP'nin attığını söylemişti".

Batı dünyasında dergilerde ve gazetelerde çıkan yazılar, yapılan tartışmalar, genellikle Türkiye'nin Avrupa Birliğine alınmaksızın sürekli barışın korunmasındaki olanaksızlıklara değinmektedir. Bu yazılardan birini Türkiye Sorunları dizimizin 9 cu sıyısında (s.10) Tages-Anzeiger gazetesindeki Werner Keller ile yapılan söyleşi içinde özetlemiştik. Bu sayımızda da Avrupa Birliğinin derinleşmesi ve genişlemesi savını iler süren bir makalenin çevirisini bulacaksınız. Durum böyleyken: ulusal onuru ayaklar altına alarak, Batıda çalmadık kapı bırakmamanın ve deyim yerindeyse yüz suyu dökmenin ne anlamı var? Gümrük Birliğine katılmaya bu denli istekli olmanın ve Anadolu ekonomisini tarihte örneği Ka-pitilasyonlar döneminde görüldüğü ve en yakın örneğinin yeşermekte olan Osmanlı sanayiini yerle bir eden 1838 Osmanlı-Ingiliz ticaret sözleşmesinde yaşandığı anımsanırsa, bu kez yoğurdu üfleyerek yememiz gerekirdi.

Gümrük Birliğine bu tek yanlı ve ödün verilerek katılmanın tarihsel vebalini taşıyan DYP-CHP Koalisyon Hükümetini gelecek kuşakların bağışlayacağını sanmıyoruz. O birliğe katılımın koşulları Batı tarafından değil, tersine Batıya Türkiye tarafından önerilmeliydi. Eğer böylesi haysiyetli bir dış politika izlenseydi, Gümrük Birliğine katılmanın bedeli yüksek olmazdı.

O yüzden sy. Engin Güner'in konuşmasındaki gerçeklere bu sayımızda yer verme gereksinimi duyduk.

Özellikle Batı ile bütünleşmenin koşullarından biri AB üyesi olmaksa, Gümrük Birliğine katılım AB üyeliğini izlemeliydi ve o katılımda Yunanistanm oy ve söz sahibi olması sonucu doğan dengesizlik bir ölçüde giderilmeliydi. Ama şimdi artık kesinleşmiştir ki, sy Engin Güner'in de değindiği gibi Kıbrıs Rum yönetimi 1998'de üyeliğe katıldıktan sonra Kuzey Kıbrıs F. Türk Cum-

huriyetinin hukuki varlığı kalmayacaktır. Nitekim Başbakan Tansu Çilleri, azınlık hükümetinin porgramında (10 Ekim 1995) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinden sadece, "Kıbrıs Türk tarafı" olarak sözetmeye başlamış ve bu hukuksal yok oluşun zımnen kabulünden yana tavır koymuştur. Gümrük Birliğine katılmanın karşılığı verilen ödüne sadık kalarak! (s.24)

Avrupa Birliğine üye olmadan ve birliğin siyasal, hukuksal, askeri ve hatta iç ve dış güvenlik konularında alacağı kararlara katılmadan ama alınan bu kararlara boyun eğmek zorunda kalarak, Gümrük Birliği koşulları, emekleme döneminde olan ve Bati pazarlarında nicel ve nitel yönden rekabet gücüne sahip olmayan ve bir süre daha korunması gereken saniyimizi çökme tehlikesiyle karşı karşıya getirebilir. Avrupa Birliğine tam üye olmadan Gümrük Birliğine giren Türkiye, Batıya pazar durumuna gelecek ama kendisi Batinin pazarlarında benzer serbestliği elde edemeyecek. Ekonomik yetersizliği ve sorunları yüzünden. Ekonomisi yeterli düzeye de gelse, Avrupa Birliğine üye olmadığı, serbest dolaşım hakkına sahip olamayacağı için. Buna benzer bir olayı Cumhuriyet Türkiyesi, 1970'li yıllarda yaşadı. Batı'nın TIR taşımacılığı, hiç bir ücret ödemeden ülkenin asfalt kaplamalı yollarını tahrip ederken, Frintaş adıyla kurulan ve 150 TIR kamyonundan oluşan konvoy Bati yollarında kayboldu, elden çıktı, ve bir kaç yıl içinde de Ankara'nın varoşlarında çürümeye terkedildi. Bati ile yapılan TIR anlaşmaları Gümrük Birliğine benzer biçimde karşılıklı ücret ödemeden imza sahibi ülkelere geçiş hakkı tanıyordu. Osmanlı döneminde de Akdenizde İngilizlere karşılıklı dolaşım hakkı tanıyan Ahitname de eşitlik ilkesine göre düzenlenmişti ama Ingiltereye bir tek Osmanlı kadırgası gitmedi, gidemedi, İngiltere, 1600'lı yıllardan imparatorluk yıkılıncaya kadar Akdeniz ticaretini elinde tuttu. Karşılıklı siyasal ve hukuksal eşitlik ancak ekonomik eşitlik varolduğu sürece işler. Ekonomik eşitliğin olmadığı ve karşılıklı çıkar dengesini koruyacak düzeyde ekonomik güç oluşmadığı sürece hukuksal eşitlik sadece kağıt üzerinde kalır ve o kağıt parçası, taraflardan birinin ötekine sömürge olması sonucunu doğurur.

1970'li yıllarda yaşanan TIR olayının iç yüzünü Türkiye Sorunları kitap dizisinin bir başka sayısında ele alacağımız için burada ayrıntılarına girmiyoruz. Ama o yanılgının, Bugünkü Gümrük Birliği tutkusuna açıklayıcı bir örnek olduğu kanısındayız. Şunu da belirtmekten kaçınmamak gerekir ki, Avrupa Birliğini yaşama geçiren Maastricht antlaşması, ekonomisi çürük ülkeleri dışlayan ve birliğe almayan hükümleri öngörmüştür. O koşulların neler olduğu Türkiye Sorunları kitap dizisinin 4cü sayısında (Mayıs 1994) anlatılmış ve Alman Parlamento üyesi bayan Mattheus Maier'in verdiği konferansı özetlemiştik. Avrupa Birliği sözleşmesinde saptanan ekonomik koşulların çok ötesindedir, Türkiye. Örneğin kamu bütçe açığı Gayri Safi Milli Hasılanın %3'ünü geçmeyecek oysa bizde bu oran 1992'de %10.6, 1993'te %11.7 idi. 1994 te % 8.2 olduğu tahmin ediliyor. Avrupa Birliğine dahil ülkelerde en düşük enflasyon oranına sahip üyenin ortalamasından ancak %1.5 daha fazla olacak. Yıllık enflasyonu en düşük üç ülke Almanya, Fransa ve Ingilterenin yıllık ortalama fiyat artışı 1994 te %2.9 ve 1995 te %2.4 olduğuna göre Türkiyenin Avrupa Birliğine kabul edilebilmesi için enflasyonu yılda %4.5'e indirmesi gerekir oysa bu, aylık enflasyon oranıdır. Maastricht sözleşmesi bununla yetinmiyor, faiz oranlarında da Türkiyenin kabul etmesi olanaksız, uyamayacağı, uygulayamacağı koşul getiriyor. Üç ülkenin eri düşük faiz oranlarının ortalamasından ancak %2 daha büyük faiz haddi uygulanabilecek. Fransa, Almanya ve Ingilterenin uyguladığı uzun vadeli faiz oranlan ortalamasının %6 olduğunu görüyoruz 1994'te. Türkiye bunun 10 katıra 20 katını uygulamaya devam ediyor hatta faiz yarışmasının önüne de geçemiyor.

Avrupa Birliği sözleşmesi (Maastricht) başka bir koşul daha getirmektedir. Diyor ki, aramıza katılabilmeniz için, yerli paranızın değerini yılda ancak % 2.5 oranında dalgalanmaya bırakabilirsiniz ve öylesine reel Merkez Bankası politikası izlemelisiniz ki paranızın değerinde, yapay dışsatım artışına neden olacak düzeyde paranızın değerinin düşmesine engel olmalısınız. Bu koşula uyan bir Türkiye dışarıya kibrit çöpü ihraç edemez. Eğer bugün dışsatımımız artıyorsa, bu dış pazarlarda göreceli ucuzluğun ürünüdür. Dışsatım ürünlerimiz hala nicel ve nitel olarak rekabete dayanaklı hale getirilebilmiş değil ve özel sektör ayaklan üzerinde durabilmek için sırtını küçülmesini istediği devlete dayamaktadır.

Maastricht'in ortaya koyduğu ekonomik koşullara acaba Yunanistan uymakta mıdır. Ekonomisi daha iyi durumda mı? Hayır. Ama AB'ın üyesi ve Türkiye için alınacak kararlarda oy ve hatta veto hakkına sahip. Kimi kararlar oybirliğiyle alınmak zorunda o zaman Yu-nanistanın olumsuz oyu kararın alınmasını engellemektedir. AB'nin çifte standart uygulayan ikircikli yapısını gösteriyor bu.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail