Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 12 - YAZAR : Ali Nejat Ölçen Geri Tavsiye Et Yazdır


GÜMRÜK BİRLİĞİ KISKACI

Ali Nejat Ölçen

Türkiye Sorunları kitap dizimizin bu sayısında "Gümrük Birliği" konusuna ağırlık vermemizin nedeni, konunun güncel olmasından çok, Türkiye’nin başına nasıl çorap örülmekte olduğunu okuyucularımıza açıklamak içindir. Hemen şunu belirtmek gerekir ki, Türkiye’nin hiç bir siyaset adamı birliğe katılmak için en küçük bir girişimde bulunmasa, Başbakan olan hanım ile onun yardımcısı CHP Genel Başkanı (tarihsel misyonunu bir yana bırakıp) Batı sokaklarına düşmeseydi kesinlikle, bu kez Batı'nın siyaset adanılan Türkiyenin sokaklarını aşındırır ve Türkiye olmaksızın bizler Gümrük Birliğini yaşatamayız derlerdi.

Onurlu siyaset ve devlet adamlarından oluşan kadrolara sahip bulunsaydık, kapımıza gelen Batıya şunları söyleyebilirdik: Türkiye'yi Avrupa Birliğine kabul etmiyorsunuz, ama Yunanistanı kabul ettiniz. Hakkımızda alınacak kararlarda o ülkeye söz ve oy hakkı tanıdınız. Gümrük Birliğinin uygulamaya koyacağı koşullara uymak yükümlüğünü tek yanlı olarak Türkiyenin sırtına yüklüyor ama o kararlar hakkında düşüncelerini ileri sürmesine olanak tanımıyorsunuz. Avrupa Konseyinin alacağı kararları uygulamaya koyacak olan Birlik Komisyonu, Türkiye de herhangi bir şirketin hesaplarını incelemek ve rekabet koşullarına uygun olmayan bir durumu saptadığı zaman o şirkete para cezası uygulamak ya da tümden kapatmak yetkisini kullanırken Komisyona o yetkiyi veren Konseyde ve Avrupa parlamentosunda

Türkiye'ye hiçbir söz ve oy hakkı tanımamayı, Birliğin demokratikleşme süreciyle bağdaştırabiliyor musunuz. Birliğin çifte standart uygulaması bir yana, Türkiyeyi, Birliğinizin kapısı dışında görmenizin gerisindeki amacınız nedir. Yeşermekte olan sanayimizi çökertmek mi, ileri teknoloji ürünleine en uygun pazar olarak Türkiye'yi seçerek, işsizler yığınının artmasına neden olmak mı niyetiniz?

Ulusal onurumuzu ve gelişmekte olan sanayimizi korumayı amaçlayan siyaset ve devlet adamlarına sahip olsaydık, yerimizde oturur ve kapımızı çalan Batı'ya bunları söylerdik. Bunları söylemekle de kalmazdık. Bu önemli konuda hükümet olarak ulusal iradenin yerine kendi kararlarımızı yerleştirenleyiz. Bu konuyu Parlamentoya sunarak Parlamentonun onayını aldıktan sonra ancak sizinle masaya oturacağız derdik. Buna karşı mı çıkıyor: "Ama Ortak Pazar Katma Protokolunu Parlamentonuz 1970'te onayladı"mı diyorlar, onurlu siyaset adamımız olsaydı hemen şu yanıtı verirdi: Maastricht sözleşmesi, AET katma protokolunu baştan aşağı değiştirerek, yeni hükümler getirip, AT (Avrupa Topluluğu)ın siyasal, yönetsel ve hukuksal yapısını tümüyle farklı biçime soktunuz. Şimdi bu yeni koşullar hakkında halkımıza bilgi vermek ve halkımızın onayını almak zorundayız.

Ve halkımız bilgi sahibi olurdu, olmalıydı. Ne yazık ki, MEDYA'nın da katkısıyla, Gümrük Birliğinin gerisindeki gerçekler Türk halkından gizlenmiş, Birliğe girmeyi başarı olarak sunmak gibi çok sakıncalı bir yol izlenmiştir. Şöyle düşünenler olabilir: Gümrük Birliğine girmemize Avrupa Parlamentosu karar vermiştir, o kararın ayrıca kendi parlamentomuzda oylanması gerekmez. Elbette o karardan sonra T.C. Parlamentosundan onay almanın gereği olmaz. Gümrük Birliğine girmek için başvuran siyasal iktidar, bu sorumluluğu Tarih önünde o zaman nasıl taşıyabilir? Siyasal iktidarın bırakınız, Parlamentoya danışması, kendi parti gruplarının bile kararını almaya gerek görmemişlerdir. Ne CHP ve ne de DYP'de Gümrük Birliğine girip girmeme konusu görüşülmüş değil, hatta gündeme bile alınmamıştır.

Kamuoyu, gerçeklerin ne olduğunu, Birliğe girmenin yarar ve zararının hangi boyutlara ulaşacağını bilmeliydi. MEDYA ile birlikte öylesine beyin yıkama yöntemleri uygulandı ki, Gümrük Birliğine karşı çıkmak yadırganır oldu. Türkiye Sorunları kitap dizimizde, Gümrük Birliğinin gerisindeki gerçekleri açıklamayı, kamuoyunun bilgisine sunmayı yurtseverlik görevi biliyoruz. Aradan bir yıl geçmeden Türkiyenin ekonomisinin ne durumlara düşeceğini, küçük ve orta boy işletmelerin kapılarına kilit vurarak, işsizliğin nasıl artacağını hep birlikte göreceğiz. Tüm dileğimiz bu yazdıklarımızın yanlış olması ve yanılmış olmamızdır. Yanılmış olmamız elbette bizi sevindirecek.

Gümrük Birliğine girerek yarar sağlamak mümkün olabilirdi. Ama siyasal iktidarın, buna hiç bir biçimde pazarlık gücünü sergilemeden istekli olması, olası yararı ortadan kaldırmıştır.

Avrupa Birliğinin siyasal ve hukuksal yapısını saptayan Maastricht sözleşmesini, Lüksemburg, Yunanistan, İtalya, Almanya, Portekiz, Hollanda, Belçika, kendi parlamentolarının onayına sundular ve demokrasinin gereğini yerine getirdiler. Ceza yasasındaki 8ci maddeyi kaldırmakla Türkiyeye demokrasinin gelmeyeceği gerçeği bir kez daha ortaya çıktı. Demokrasi henüz zihinlere, vicdanlara ve karakterimize yerleşmedi. Ne MEDYA, ne halk ve ne de siyasal partiler o konudaki kararın parlamentodan geçmesi konusuna gereksinim duymadı. Toplum olarak demokrasinin ne denli uzağında olduğumuz bir kez daha ortaya çıktı.

Bu arada şunu da belirtmemiz gerekir ki, Gümrük Birliğine girmemizin AB üyeliği için bir başlangıç oluşturacağı savı tümden yanlış. Gümrük Birliğinin ekonomik koşulları ve o koşullardaki olası değişiklikler büyük bölümüyle AB'nin yetkili organlarında biçimlenmektedir ve o organlarda da Türkiye'nin hiç bir etkinliği yok, sadece seyirci ve kimi zaman seyirci bile değil. Kendisi hakkında ne karar verildiğini sonradan öğrenecek ve itiraz etmeksizin uygulamak zorunda kalacak. Basında ve kamuoyunda hatta konuyu kendi aralarında tartışan kimi öğretim üyelerinin bulunduğu panel ve seminerlerde şu Maastricht sözleşmesinin hukuksal yapısı nemenem şeydir diye merak edip okumuş olanlara da" rastlamadık. Okumuş, incelemiş olan kimi öğretim üyeleri de, Maastricht sözleşmesinin Türkiye için en sakıncasız hükümlerini örnek olarak gösterip siyasal iktidara yandan destek sağlamaya çalışıyorlar. Konuyu bilimsel ve yansız bir gözle inceleyen kadroların azlığı da halkın gerçekleri öğrenmesinin ikinci engeli. Biz Türkiye Sorunları kitap dizisinde sorunu gerçek yönüyle inceleyebilmek için, AB ile ilgili sözleşmenin aslını ve o sözleşmeye ilişkin olarak Federal Almanya'da çıkarılan yasa ve kararnameleri kapsayan yayını getirttik. Bununla da yetinmedik. Alman Kültür Merkezi kitaplığından kimi dökümanları edinme gereksinimi duyduk. Şimdi Maastricht sözleşmesinin hukuksal yapısına ilişkin yeterince bilgi sahibiyiz. Ve o bilgileri sırası geldikçe, okuyucularımıza sunacağız. Önce T.C. Devletine bir sorumuz var. Türkiyeyi böylesi uzun erimli Batı'nın güdümüne bağlarken, öteki ülkelerin yaptığı gibi, o konudaki tüm anlaşmaları bir kitap halinde toplayarak neden yayımlama gereksinimi duymadınız. Devlet olmanızın kaçınılmaz görevi değil midir bu? Küçük ve orta boy işletmeleri neden uyarma görevi yerine getirilmiyor. Devletin başındaki bireylerin işlevi önlerine gelen kararnameleri onaylamak, geri çevirmek ve sık sık temel atma ya da kurdele kesme törenlerine mi katılmak?

Geliniz o uyarı görevini de biz üstlenelim.

1. Nedir Avrupa Birliği? Maastricht sözleşmesi ona hangi yetkileri ve işlevi veriyor?

Önce bir sorunu gözardı etmemek gerekir? Neden Avrupa birliği? Ve neden Avrupa Ortak Pazar (AET), biçim ve öz değiştirerek Avrupa Topluluğu (AT)na dönüştü ve neden Maastricht sözleşmesiyle de Avrupa Birliği (AB) oldu. Eğer Sovyetler Birliği dağılmasa ve ABD dünya siyasal ve ekonomik düzlemine tek güç olarak çıkmasaydı, AT biçim ve öz değiştirerek AB olur muydu? Kuşkusuz olmazdı. Kimse de buna gereksinim duymazdı. Dünya ve dünyamızın içinde yüzdüğü uzay egemenliği ABD'nin eline geçtiği andan itibaren, Avrupanın eninde sonunda bütünleşerek karşı güç ya da denge oluşturması kaçınılmazdı. Şimdi AT'ın hukuksal yapısı değişerek, siyasal karar alma yetkisi genişletilerek bu denge Çekirdek Avrupa kavramı çevresinde AB ya da BA olarak oluşmaktadır. AB Avrupa Birliği ise BA da ilerde oluşacak ve temeline şimdiden kuramsal harcı konulan Birleşik Avrupa (BA)nın kendisidir. Zaten ABD'nin Tür-kiyedeki siyasal ve ekonomik egemenliği de bir ölçüde AB tarafından kemirileceği için, Gümrük Birliğine girmemize hoşgörüyle bakmasını yadırgamamak gerekir. Ama herhalde AB'ye üye olmamız en çok ABD'yi tedirgin edecek. Türkiye ABD'yi tedirgin etmemek için AB'ye üye olmadan Avrupa Gümrük Birliğinin çelik ceketini, ateşten gömleğini sırtına geçirmeye razı olmuştur. Üye devletler içinde AB'ye girmeden Gümrük Birliğine alınan tek ülke Türkiye'dir ve bu garipsenecek olayın gerisinde ABD'nin ülkemizdeki etkinliğinin izlerine rastlarız. Zaten Tükiye'nin AB üyeliği belki de hiç bir zaman gerçekleşmeyecek. ABD ile AB arasında yalpalayan bir Türkiye'de daha uzun yıllar yaşayacağımız anlaşılıyor.

Kim ne derse desin, dünyanın yeniden paylaşımında, Ortadoğuya kayan ilgi, petrolü içine alan doğal kaynaklarsa ABD ile AB arasındaki paylaşım da, yüksek teknolojinin dışa satımında yeni pazarlar yaratarak bunu AB şemsiye altında biçimlendirmek stratejisi yatmaktadır. Türkiye kendi savaşçı tarihinin hiç bir döneminde siyasal ve ekonomik devlet olamadı. Bugün de sahip olduğu coğrafyayı ve üretken insan gücü potansiyelinin değerini ölçemiyor ve kendisini ucuza satmak için üstelik ricaa olan siyasal iktidarları sırtında taşıyor. Gümrük Birliği oylamasından önce Alman Yeşiller Partisi lideri Daniel Cohn-Bendit'in basınımıza yansıyan sözleri bu düşüncemizin ne denli doğru olduğunu gösteriyor. Oylama öncesi, şunları söylediği anlaşılmakta:

"Gümrük Birliği Türkiye için çok kötü bir hediye. Ekonomik alanda güçlük çekecek, Birliğin politik nimetlerinden yararlanmayacak ".

Avrupa Birliğinin hiyerarşik piramidi ya da hukuksal yapısı, Parlamento, Konsey, Komisyon, Adalet Divanı ve Sayıştay olmak üzere beş önemli kurumdan oluşmaktadır. Bu kurumlan, Maastricht sözleşmesinin 137-190 a maddeleri biçimlendiriyor, işlev ve yetkilerini tanımlıyor. Biz burada Türkiye için önemi bakımından Komisyon ile Adalet divanının işlev ve yetkilerine değinmek istiyoruz. Yeri geldikçe öteki kurumlardan sözetmemiz de elbette gerekecek.

Konuyu ana çizgileriyle açıklığa kavuşturmak için Avrupa Topluluğu (AT)dari neden Avrupa Birliği (AB)ye geçildiğini incelemek gerekir. Türkiye, bu oluşum sürecinde dışta kaldığı için, gerek siyaset adamlarımıza ve gerek dışişleri bakanlığının yönetim kadroları ve hatta üniversitelerin ilgili fakültelerine ancak yansıyan bilgiler ve elde edilen belgeler üzerinde sonuca ulaşılmak isteniyor. Ama aslında Avrupanın siyaset lobisinde birileri, bir belli ülkenin ileri gelen stratejistleri, Birliğin gelişme sürecine ilişkin uzun erimli politikaları oluşturmuş ve bunu aşama aşama uygulamaya başlamış görünüyor.

AT ile AB'nin andlaşmalarında amaç maddeleri karşılaştırıldığı zaman, bu uzun erimli stratejnin ana noktalarını yorumlamak olanaklı. AT'ın görevlerini tanımlayan 2ci maddesinde ağırlık noktası, Avrupa'da bil ortak pazar oluşturulması, ortak para biriminin gerçekleşmesi, ortak ekonomi politikası uygulanması ve bu alanda ortak kararlar alınması, gümrüklerde miktar kısıtlamalarının kaldırılarak zaman içinde vergilendirmenin sıfıra eşitlenmesi türünde salt ekonomik alanlarda yoğunlaşmıştı. Dış politika ve güvenlik sorunu henüz gündeme gelmemişti ama günün birinde gelecekti elbet. Nitakim, Maastricht'te AT'a ayrıca dış-politika ve dış güvenlik boyutunun eklenmesi kararlaştırıldı. Böylelikle şimdi tüm ekonomik çabaları birleştiren ve ortak dış politika uygulayan ve dış güvenlik sorunlarını birlikte çözümleyen bir Avrupalılar Devletiyle karşı karşıya gelmiş oluyoruz. Bu Birleşik Avrupa Devletinin, adı ne olursa olsun, yakın zamanda ortak Merkez Bankasına sahip olacak ortak banknotları dolaşıma girecektir. Şimdilerde uygulanan ortak para birimi, ECU'nun itibari değeri, yakın zamanda Avrupa Banknotu olarak karşımıza çıkacak.

Eğer Birleşik Avrupa Devleti, namuslu davranmayı benimser de, gelişmemiş ülkelerde ihale kazanmak için hiç kimseye ve makama rüşvet verilmeyecektir türünde bir karar ahrsa,belki o zaman bizim ekonomimizde tasarruf ve yatırım hacmi önemli ölçüde artmaya başlar. Ve hele zavallı Türkiyenin sırtındaki NATO kamburu da ortadan kalkar ve Batı'nın yakın doğudaki jandarma karakolu ödevimiz yurtsever bir siyasal iktidar tarafından sona erdirilirse, yatırıma ayrılacak kaynaklarda da olağanüstü artışlar olabilir. Gümrük Birliğinin gündeme geldiği şu günlerde, ülkemizde yurtsever bir siyasal iktidar bulunsaydı da bunlar pazarlık masasında ileri sü-rülebilseydi.

AT ile AB arasındaki farkı daha iyi anlayabilmek için, Maastricht sözleşmesinde yeniden düzenlenen amaç maddesini incelemek gerekir. Bu amaç maddesi, AT'ın amacına nelerin eklendiğini gösteriyor. O yeni eklemelerin kaynağında:

Üye ülkeler arası sınırları ortadan kaldırarak ortak alan oluşturmak ve sözleşmenin ölçütlerine uygun düşecek biçimde, ekonomi politikası ve ortak para birimi aracılığıyla uzun erimli ekonomik ve sosyal gelişmeyi desteklemek, ekonomik ve sosyal dayanışmaya katkıda bulunmak,
• Ortak dış ve güvenlik politikası aracılığıyla, ulus lararası düzlemde özdeşlik sağlamak ve verilmiş bir zaman içinde ortak savunma politikast oluşturmak,
• Birlik yurttaşlığının uygulamaya konulmasıyla, üye devletlerin uyruklarının hak ve çıkarlarının korunmasını
güçlendirmek
...

(Bakıntz: Europaeische Gemeinschaft, Europaeische Union, Presse und Informationsregierung, 1993, s. 173)

1973'lerin Avrupa Topluluğu (AT) yirmi yıl sonra şimdi, Avrupa Birliği olarak karşımıza: Ortak dış ve güvenlik politikası, ortak savunma konsepti, ortak para, ortak ekonomi ve ortak sosyal siyaset bütünleşmesiyle çıkıyor. Ortak bayrağın rengi ve biçim de belli olunca, Birleşik Avrupa Devleti yaratılmış olacak ve bunun kısaltılmasını da BAD olarak göreceğiz. Kısaca Avrupadaki bütünleşmenin kronolojik gelişmesi şöyle belirtilebilir:

AET (1957-73) --> AT (1973-92) --> AB (1992-2000) --> BAD

Bu oluşuma imzasını atan 12 ülkenin içinde Yunanistan'ı, İrlanda'yı ve Portekiz'i görüyor ve Türkiye'nin nerede olduğunu arıyoruz. Bu ölçüde etkinliğe sahip olmaksızın, Gümrük Birliğinin yükünü sırtında taşımak için boynunu eğen siyasal iktidara sahip olmanın ve onu destekleyen MEDYA kapitalizminin acısını çekiyoruz.

Bize göre Avrupa Birliği, Vatanım rûyi zemin Milletim nevi beşer dizesini söyleyerek büyük eleştirilere uğrayan Tevfik Fikret'in (1867-1915) düşünü gerçekleştirmeye adım atmış görünüyor. Bu düşün dışında kalmak ama külfetlerini yükümlenmek, işte temel sorun burada. Konunun içine bir adım daha girerek, Birliğin "K.1" maddesiyle yeniden tanımladığı ortak çalışma amaçlarını gözden geçirmek istiyoruz. Birliğin "Ortak Çalışma Amaçları"na ilişkin uğraş alanları şöyle saptanmış:

• Sığınma politikası
• Üye ülkelerin dış sınırlarını geçmelerinde kişilere uygulanacak işlem ve denetim için yönergeler
• Üçüncü ülkenin uyruklarına karşı göç politikası:
a. Üçüncü ülke yurttaşlarının üye devletler alanında dolaşımı ve seyyahati için koşullar
b. Üye devletlerin egemenlik alanında, üçüncü ülke yurttaşlarının çalışması, aileleri yanında kalması, ikamet
etmeleri için koşullar

• Üye ülkelerin egemenlik alanında, yasa dışı göç, yasa dışı ikamet ve yasa dışı çalışmalarına karşı savaşım,
• Uyuşturucu madde ticaretiyle savaşım,
• Uluslararası dolandırıcılıkla savaşım,
•Medeni haklarda ortak çalışma
•Gümrük konusunda ortak çalışma,
• Terörizme, yasa dışı uyuşturucu ticaretine ve ulus lararası ağır cezayı gerektiren suçlara karşı savaşım ve koruyucu önlemler almak bunun için "Ortak Polis" (Europol) oluşturarak üye ülkeler arası bilgi alışveriş sistemini kurmak.

Yukarıdaki ortak çalışmaları yapmak ve kararlar almakta Türkiye'nin söz ve oy sahibi olmayacağını artık bilmeyen kalmadı. Ortak çalışma alanlarında uyuşturucu kullanmak ve uyuşturucu ticareti yapmakla ilgili savaşıma karşı, daha şimdiden Hollanda yönetimi, kişinin uyuşturucu kullanmasını da onun demokratik hakkı olarak kabul ediyor ve alım satımına hiç bir biçimde karışmıyor. Üstelik Maastricht sözleşmesinin imzalandığı kentte, uyuşturucu pazarları gençlerle dolup taşmaktadır ve onların kendilerini zehirlemeleri demokratik hakları olarak yorumlanmakta. Bu satırları yazan kişi 1993'te orada bunu gözlemledi. Görülüyor ki Avrupa Birliğinin demokrasi anlayışıyla onun üyesi Hollandadaki demokrasi anlayışı arasında büyük fark var. Şimdi yukarıdaki ortak çalışma alanlarında yer alan "terörizmle savaşım" maddesine bakalım. Bu maddeye ilişkin Konseyin alacağı bir kararda Türkiye söz ve oy sahibi olmayacağı gibi, üstelik kendisinin düşüncesine de başvurulmayacak. PKK eylemlerinin terör kapsamına girip girmeyeceğine ilişkin bir kararın nasıl alınacağını bilemiyoruz. PKK eylemlerinin terörle ilişkisiz olduğuna ilişkin bir karar da çıkabilir. Ve Türkiye o karan uygulamak zorunda. Apo ile bir masaya oturacak ve siyasal talepleri görüşmeye mecbur olacaktır.

Avrupa Birliği içinde önemli karar organı olan ve üye devletlerin konuyla ilgili bakanlanndan oluşan Konsey acaba ne tür yetkilerle donatılmış? Bunun için J.2 maddesini gözden geçirmek gerekir. Avrupa Konseyi:

Ortak dış ve güvenlik politikasının genel yörüngesini ve ilkelerini saptar.
• Bunun gerektirdiği kararlan alır ve yürürlüğe konması için yöntemler, kurallar, yönergeler yayımlar.
• Her üye devlet ve hatta Komisyon, ortak dış ve güvenlik politikasını ilgilendiren bir konuyu gündeme getirebilir veya Konseye öneri olarak sunar,
• Lvedi karar alma durumunda üye devletin ya da Komisyonun önerisiyle 48 saat içinde Konsey olağanüstü toplanır.
• Avrupa Topluluğu (AT) 'ı oluşturan sözleşmenin 151 ci maddesi yürürlükte kalmak üzre, ortak dış ve güvenlik politikasının kapsamı içinde, uluslararası durumu bir "Politik Komite" izler ve Konseyden bu konuda politika saptaması talebinde bulunur veya öneri sunarak Konseyin karar almasına yardımcı olur. Konsey Başkanlığının ve Komisyonun yetkilerini ortadan kaldırmaksızın alınan kararları izler.

Konseyin uğraş alanı ve dolayısıyla yetkileri genişletilmiştir. Bu yetkiler çerçevesinde alacağı kararlar, Türkiye'nin iç işlerine karışmak niteliğini taşıyabilir ve kesinlikle öylesi niteliği taşıyacak kararlan da alabilecektir. O zaman iktidarda olan hiç bir siyasal partinin sızlanmaya hakkı olmayacak. Çünkü bugün Gümrük Birliğine girmeyi başarı sayanlar yarın bu başarının bedelini ülkeye ödetmek zorunda kalacaktır. Konseyin kararlarının siyasal amaçlı olanları çoğunluktadır. Her üye ülkenin Konseydeki bakan olan temsilcisi, elbette kendi ulusunun çıkarları yönünde düşün ileri sürecek. Türkiye'nin ulusal çıkarlan nasıl korunacaktır ve kimler tarafından ileri sürülecek? Bunun yanıtı yok. Sorunlann başında kuşkusuz üye ülkelerde serbest dolaşımla ilgili olanı gelmekte. Kalma izni olmaksızın ya da vize almadan hiç bir yurttaşımız üye ülkelerine serbestçe girip çıkamayacak. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, Gümrük Birliğine girmemiz halkın zaferidir diyor. Demek oluyor ki halkımız Avrupada serbest dolaşma hakkını elde edememek gibi bir zafer kazanmış. Başbakan Çiller de basın toplantısında, Avrupa Birliğine üye olmadan Gümrük Birliğine girmiş tek ülkeyiz demişti. Ülkenin bu tür mantık ürünleriyle yönetilmesi Türkiye'ye zarardan başka ne getirebilir?

2. Egemenlik kayıtsız şartsız ulusun değil, Avrupa Birliğinindir.

Avrupa Birliğine üye olduğumuz zaman, TBMM Genel Kurul salonundaki "Egemenlik kayıtsız şartsız Ulusundur" tümcesini kaldınp onun yerine egemenliği Avrupa Birliğine devreden bir başka sloganı yerleştirmek gerekecek. Çünkü Birlik, sadece siyasal ve yönetsel olarak üye devletlerin içişlerine karışıp onu tersine çeviren kararlar almakla kalmıyor, yargı kararlarını bile geçersiz kılacak ve onun yerine geçen hükümler de koyabilecektir. Adalet Divanı, Birliğin içine giren ülkelerin razı olmakla yükümlü en yüksek yargı merciidir. Türkiye Cumhuriyetinin Anayasa Mahkemesinin üstünde yer alan biryargı merciidir. Birliğin temel amacı, ulusal çıkarların üstüne, Avrupa Birliğinin çıkarlarını yerleştirmekti. Bu makrosefalist sav, üyelerarası anlaşmazlığa neden olmadan nasıl sağlanacak bilemiyoruz. Ama daha şimdiden, Adalet Divanının aldığı kararlardan biri bizi mutlu etmişe benziyor. Madolyanın öteki yüzüyle henüz karşılaşmadığımız için o mutlulukla yetiniyoruz. Hollanda'da çalışan Sevince soyadlı bir Türk işçisinin davasıdır, kimilerimizi mutlu eden sonuç. Hollanda'nın resim makamlarınca beş yıldan sonra kalma izni uzatılmayan ve Hollanda mahkemesince de karara bağlanan hükmü, Sevincenin Avrupa Birliği Adalet Divanına başvurusu sonucu geri çevrildi ve Sevince Hollanda'da kalma izninin uzatılması kararını aldı. Bu olayın ayrıntılarına girmek istemiyoruz. Ama biz konuya bir tek açıdan bakmanın da sakıncalı olduğunu düşünüyoruz. Hollanda'nın yargı organı üzerinde Birliğin Adalet Divanı kendi kararını egemen kılmıştır. Benzer bir olayın ülkemizde geçmeyeceğini kim bilebilir. Yurt dışına sürülmesine Türkiye'de karar veren adalet mekanizmasının bu hükmünü, Birliğin adalet Divanı değiştirirse acaba aynı mutluluğu duyabilecek miyiz. AT sözleşmesinin 164. maddesinde Adalet Divanının görevi tek bir tümceyle şöyle tanımlanıyor:

" Sözleşmenin uygulanması ve yorumunda adaletin korunmasını sağlar ".

Bu özlü ve geniş kapsamlı tanıma hiçte uygun olmayan bir hükümle karşılaşıyoruz. 168 a maddesinin 4 numaralı bendinde de

" Mahkeme Adalet Divantyla görüş birliği içinde bir işlemler yönetmeliğini ilk aşamada hazırlar ve Konseyin oybirliğiyle alacağı onayına gereksinim duyar ".

Siyasal nitelikli Konsey, bu yönetmeliği oy birliğiyle onaylayacaksa acaba Adalet Divanına yukarıkı maddeyle sağlanan adaleti koruma ödevi nasıl gerçekleşecek?

Adalet Divanın bir önemli yetkisi daha var. Sözleşmeye uymayan üye devleti sözleşme koşullarına uymaya zorlamak. Zorlama yetkisi elbette Adalet Divanın elinde yok ama aldığı kararı Komisyona ya da Konseye ilettiği anda, Komisyon ya da Konsey, yaptırım gücünü ortaya koyacaktır. Para cezası vermek, üye ülkeye yönelik kredi akrnını durdurmak, çok daha önemli durumlarda ekonomik ambargo uygulamak gibi. (madde 171)

3. Ne yapılabilirdi?

Türkiye kendi manevra alanını bu denli daraltmadan, Gümrük Birliği ülkeleriyle ikili anlaşmalar yaparak, kendi çıkarlarını korur, AB egemenliğine teslim olmazdı. Bu fırsat kaçırılmıştır. Gümrük eşitlenmesi ikili anlaşmalarla, yerli sanayini savunmasız bırakmadan sağlanabilirdi. Dünya pazarlarına girmenin kapıları da kapanmamış olurdu. Ardaşık yazıda Gümrük Birliğine sığınmanın sakıncalarına değinilecek.

 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail