Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 11 Geri Tavsiye Et Yazdır


.

SOL'DA TUTARLILIK ÖZLEMİ

Necati Ganioğlu

Başbakan Çiller'in kurduğu azınlık hükümetinin 15 Ekim 1995 Pazar günü güven oyu alamaması, nasıl yorumlanırsa yorumlansın, aslında önemli bir gereksinimi ortaya çıkarmıştır. Bu gerekinim, siyasal yelpazede yer alan sol partilerde tutarlılık arayışından kaynaklanıyor. Belki de sol partiler, sağ siyasal örgütlere ve kamuoyunun tümüne kendilerinin ne ölçüde tutarlı olup olmadıklarının göstergelerini sergileyecekler. Başbakanın güvenoyu alamayışı, bir ölçüde sol siyasal partilerin tutarlığını betimleyen turnusol kağıdı gibidir. Acaba o kağıt sol partilerin asit mi baz reaksiyonla mu olduğunu ortaya çıkaracak. 1980, 12 Eylülün başarısını sol siyasal partileri asit reaksiyonundan baz reaksiyonuna döndürmek biçiminde betimleyenlere hak vermek gerekir. Toprağın tuzlanması gibi sol da tuzlandı. Verimsizleşti ve yeşeremez oldu. Belki de amaç buydu. Eğer amaç bu idiyse, 12 Eylül 1980 askeri müdahele amacına ulaştı demektir.

Eğer sol, ülkemizde biçimsellikten arınmış ve sağlıklı ideolojiye dayanarak kendi öğretinisi yapıtlamış ve kitlelere o öğretiyi kabul ettirebilmiş olsaydı, bu denli bazlaşır, çoraklaşır mıydı? Sanmıyoruz. Solun bu denli kendine yabancılaşmasının sorumluluğunu 12 Eylül askeri müdahelesine bağlayarak işin içinden kolayca sıyrılmak olanaklı mıdır? Kuşkusuz hayır. Öyle ise solun öğretisindeki boşluklar neydi ve neden halkın özümseyeceği öğretiye indirgenemedi? Bu temel soruya bilim çevrelerinden ne yanıt geleceğini bilemiyoruz. Yanıt gelmeyebilir de? Bilimin dışında kalan bir soru diyenler de olabilir. Belkide YÖK'ün üniversitelerinde "s" harfi alfabeden silinmiş te olabilir. Çünkü o kadrolar içinde dekan ve rektör olanlardan "sosyal

devlet" deyiminin sosyalizme kapı açacağını ileri sürerek Anayasa metninden çıkarılmasını ve 1983 Anayasasında böylesi bir deyimin kullanılmamasını önerenlere de rastlanmıştı. Hatta 1980in oluşturduğu Anayasa görüşülürken Cumhurbaşkanı seçimine gerek olmadığı ve Kenan Evren'in gözümüzün nuru olduğunu yapay parlamento kürsüsünden nutka dönüştüren öğretim üyesine bile tanık olmuşuzdur.

Solun asit mi baz mı olması konusuna geri dönmeliyiz. Belleğimiz de kalan bu olumsuzlukları bir an için unutalım ve sol siyasal partiler içinde, klikler barajını aşarak yönetime girme becerisini gösterebilen genç kuşaklara seslenelim. Ve onlara soralım:

Sizce solun en önemli gereksinimi nedir? Hemen bize öğreti eksikliğinden ya da söylemlerin halk kitlelerine yansıtılmadığından sözedecekler, bir bölümü de yönetim kadroları içinde genç kuşakların yer almasına ilişkin kuralsal ya da hizipsel engellerden yakınacak. Ama asıl yanıtın, halkın güvenini yeterince sağlayamamış olmaktan geçtiğine değinenlerin sayısı belki de çok az olacaktır. Oysa, parti örgütünün temel uğraşısı iç hesaplaşmalara çözüm aramak olunca, çatıyı yağmur geçirmez halde tutmak, temeli çöküntüden kurtarmanın önüne geçmektedir. Nevar ki sol siyasal partilerde temeldeki tasman ve çöküntüler, çatıya da yansımakta ve ana gövdede de çatlarlar ortaya çıkarmaktadır. Halk bunu sezinliyordu ama, şimdi görüyor.

Sol siyasal partilerde ortada görünen liderlerin hiç biri kendi bireysel prestijlerinin dışında, kitlesel olarak güven duyguyu uyandırabilmiş değildir. Bireysel prestijin ya da bireysel görüntünün basit bir çerçeve olduğunu ve hangi tabloyu o çerçevenin kuşattığını şimdilerde düşünen yok gibidir. Sol siyasanın kalıcı olması ve süreç içinde kitlelerce benimsenmesi, o çerçevenin kuşattığı tabloda görünendir, halka yansıyan içeriktir. Sağlıklı gelişmenin de temel koşuludur bu. Bugün siyasal piyasada görünen odur ki, sol partilerin başındaki kişiler, kendi prestijlerinin parti gelişmesinde temel öğe olduğunu sanmakta ve işin daha da kötüsü örgüt te bunun böyle olması gerektiği kanısında. Uzun vadede böylesi bir yapı, solun tükenmişliğini beraberinde getirir. Getirmiştir de.

15 Ekim 1995 bir kez daha sol siyasal partilerin temel stratejilerden yoksun olduğunu ve partiyi yöneten dar kalıbın, kurnazlığı temel hareket noktası aldığını ortaya çıktı. Siyasetin bir ölçüde kurnazlığı gerektirdiği düşünülebilir. Eğer sayın Çiller, gerçekten ülkenin değer yargılarını, ekonomik ve toplumsal yapısını Özal döneminkinden daha da gerilere çekmiş ve devlet eliyle sürdürülen yolsuzlukları hoşgörüyle karşılamayı huy edinmişsi, devleti küçültürken ulusu da küçük düşürüyor ve ABD'nin güdümü daha da belirgin hale getiriyorsa, sol siyasal partiler böylesi bir siyasal iktidar modeline destek vermenin yan yollarını ya da doğrudan yöntemini aklından geçirmemelidir. Oysa hem DSP ve hem de CHP, ülkeyi tüketmekte olan bir siyasal iktidara dolaylı ve dolaysız destek olmakta kısa vadeli yararı ön plana getirebilmiştir. Bunun temel tutarsızlığı, aslında o stratejiyi söylem haline getirmekteki tutarsızlıkları peşinden sürükler. Nitekim sürüklemiştir de.

Karşımıza tutarsızlığa ilişkin en canlı örnek, DSP Genel Başkanı Sy. Ecevitin, azınlıktaki Çiller Hükümetine destek verebileceğini açıkladığı zaman, bir soru üzerine "bugüne kadar bana yalan söylemedi" biçimindeki yanıtıdır. Bu yanıtın taşıdığı anlam, bana yalan söylemedikçe ulusa yalan söyleyebilir, değil midir? Aradan iki hafta geçmeden aynı Çiller ve ekibi için "beni de kandırdılar" diyebilmiştir. Tutarlı politika iz-

leyen bir lider böyle kolay kandınlabilir mi? 14 Ekim günü, Sy. Çillerin gönderdiği seçim yasa tasarısı, meğer CHP ile birlikte hazırlanan tasarıyla önemli ölçüde değişmiş. Ecevit "dün dündür, bugün bugün" mantığının temsilcilerini oylarıyla desteklemeye hazırlanmıyor muydu?

CHP acaba daha mı tutarlı?

Çiller'in siyasal yaşamda dirilmesi ve iktidara yeniden egemen hale gelmesi, ülkenin uzun vadede onarıl-maz zararlarına neden olacaksa, ki olacaktır, bırakınız batsın, demek en uygunu olmaz mıydı? Ülkenin hükümetsiz kalması gerekçesinin ne denli yapay olduğu da meyanda. Şimdi parlamentodan güven oyu alamamış bir hükümetten, en önemli ve kalıcı yasa tasarılarının hazırlanmasını istemektedir CHP. Siyasal partiler yasasındaki en demokratik değişim acaba, seçimlerin demokratik koşullar altında halkın gerçek eğilimlerini yansıtacak biçimde yapılmasına yetecek midir. Yetse bile acaba, seçim yasasındaki değişiklik yeterli mi? Siyasi partiler yasası bu haliyle kaldıkça, aday adaylarının serbest piyasa ekonomisi koşullarına göre oluşması sürüp gittikçe, parlamentoya giren yeni temsilciler bugünkü yapıdan daha farklısını ortaya çıkarabilecek midir? Sol, bu konuda ne düşünüyor. Halkın gerçek temsilcilerini arayıp bulması ve onları parlamentoya göndermesi olgusuna acaba, sol siyasal partilerin başındaki yönetimciler sıcak bakıyor mu? Sanmıyoruz. Onlar da kendi parti içi egemenliklerini o delege denilen bıçkınlar yığınına bağlamış değiller mi. Sol siyasal partiler de o yüzden, yolsuzluğun gölgesinden arınabildiler mi? Belki birinin başındaki için, yolsuzluğun gölgesi düşmemiştir denebilir ama acaba kendi partisi içinde tüm üye ve delegeler aynı nitelikte mi? Ülkedeki göstermelik demokrasiden sağ ne denli hoşnutsa, solun da o denli hoşnut olduğunu görüyoruz.

Bu açıklamadan sonra asıl konuya geçebiliriz. Soldaki tutarlılık arayışı, artık giderek yoğunlaşan kitlesel gereksinim haline gelmiştir. Hemen her ilde, varolan solu yetersiz ve tutarsız, edilgen ve çekingen, bozuk düzenin parçası görerek kendi kendine bir araya gelip te düşünsel arayışlar içine giren kadroların varlığına tanık oluyoruz. O kadroların duyduğu gereksinimi halk kitleleri de duymaya başladı. Duymayan sol siyasal partilerin başındaki yönetimcilerdir. Ülkenin çeşitli yerlerinde birbirlerinden kopuk, habersiz, biraraya gelen kadrolar neyi tartışıyor, ülkenin geleceğine ilişkin hangi kuşkuları duyumsuyor ve ne tür çözüm yolları arıyor acaba bunu merak eden oldu mu? Sanmıyoruz. Bu satırları yazan kişinin ilgi duyduğu bir kaç toplantıda konuşulanların yoğunluğu şu ana başlıklarda özetini bulmuştu:

• Dürüst ve namuslu kamu yönetimi,
• Eskimiş kamusal kurumların yeniden düzenlen mesi, çağdaş koşullara uyumlu hale getirilmes,
• Dış borç ve dış sömürüye açılan kapıların ülke çıkarlarını gözeten bir sistem içine alınması ve daral
masını uluslararası platformlarda savunmak ,
• ABD güdümlü dış politikaya onurlu dış politika ile sınır çizmek,
• Toplumsal refahı gözeten ekonomik büyümeyi sağlamak ,
• İstihdam ve olanaklarını daraltmayan teknolojik tercihlere yönelmek ve teknoloji dışalımı karşısına
teknoloji üretimiyle çıkmak.,
• Üretim ve yatırım kararlarında halkın insiyatifini kullanmasına olanak tanıyan kamusal yönetimi yapı
landırmak,
• Merkezi otoriteyi, çevreye doğru yaymak ve gereksinmelerin ortaya çıkışında yerel ölçütleri temel almak,
• Adalet sistemine hız kazandırmak ve yargı bağımsızlığı ile yargılama arasındaki çelişkiyi gidermek.
İlk delil toplama aşamasında önyargı kaynağı olan saptamaları ortadan kaldırmak,
• Savcılık sistemini nicel ve nitel yönden, adil, hızlı ve gerçekçilik çizgisine çekmek,
• Eğitim sistemini, istihdama ve beceri temeline dayandırmak,
• Kolay sınıf geçmeyi siyasal yarar açısından amaç edinen uygulamalara sınır getirmek,
• Ve din kurumu ile devleti birbirinden ayırmak, eğitim birliğini sağlamak,
• Doğal ve insangücü kaynaklarının kirlenmesine yol açan tüm girişimleri, hangi üretim amacıyla olursa
olsun önlemek.

Bu ve buna benzer konuların küçücük gruplar halinde tartışıldığına tanık oldukça acaba bunlardan hangisi birgün olsun bir partinin genel yönetim kurulunda gündem maddesi haline gelmiştir diye düşünmekten insan kendisini alamıyor ve sol siyasal partilerin, hızla çağın gerilerine kaymakta oldukları kanısı yaygınlaşıyor. Meydanlara kitleleri toplamanın ya da MEDYA aracılığıyla şöhrete şöhret katmanın, siyaset yapmak olmadığı acaba ne zaman anlaşılacak? Bu konuda MEDYA acaba ne denli önemli sorumluluk taşıdığını ve nasıl bir töhmet altında kalarak geleceğin suçluluğunu üstlenmekte olduğunu görmekte midir. Ve o meydanlara doluşan ve avuçları kabarıncaya değin alkış tutan halk yığınları, nasıl kandırılmakta olduğunu farkedecek bilgi ve kültür düzeyine acaba ne zaman ulaşacaktır. Kendi ücretinden başka hiç bir sorunla ilgilenmeyen emekçi kitleleri kendi sınıf bilincinin ne zaman farkına varacak ve sendika ağalarını sırtandan atarak kendisinin gerçek temsilcilerini iş başına getirecek. Ve ne zaman sermaye kesimi, üretimiyle ticareti birbirinden ayıracak ve devletin teşvik tedbirlerinden yararlanma gereksinimi duymadan ayakları üzerinde durabilecek. Bu temel sorulara soldaki siyasal partiler tutarlı yanıtlarla çözüm yollarını ne zaman gösterebilecek? Tutarlı olmanın temel koşulu olan parti ideolojisi/oy kaygısıyla değil, ülkenin uzun vadeli gelişme isterleri doğrultusunda, halkın ve emekçi kitlelerin refahına yönelik, ekonomik ve siyasal tam bağımsızlığı ilke edinen programla ortaya çıkmalı ve o programın özünden, oy kazanımı uğruna ödün verilmemelidir. Aslında belki kısa vadede oy kaybına neden olacağı sanılan o ilkeler, tutarlı davranış biçimiyle oy potansiyelinin hızla artışını birlikte getirir. Eğer doğru ve gerçekçi önermelerle yola çıkılmışsa.

Sol siyasal partilerin yalnız dışa değil kendi içinde de tutarlı olması gerekiyor. Kendi içinde tutarlı olmasından neyi kasıtladığımızı açıklayalım.Kuşkusuz parti içindekiler neyi kasıtladığımızı anlar ama temiz yürekli sade vatandaş bununla neyin söylenmek istendiğini anlamakta güçlük çekebilir. Hatta genel başkan yardımcılarının oturacağı odaların yüzölçümünün bile tartışma konusu olduğunu tasavvur edemeyebilir. Televizyon ekranına çıkarken demeç veren parti büyüğünün yanına kimin oturacağının günden maddesi olmasını yadırgayabilir. Temiz yürekli sade vatandaşımızın sol siyasal parti içinde bunca ülke sorunu varken iç çekişmelerin ne denli basite indirgendiğini düşünmesi de olanaksız gibidir. Ama bundan daha da sakıncalısı, sol siyasal parti içinde, değer yargılarının çöküntüye uğraması, yönetim kademelerinde görev almanın dar kadroculuk sınırlarını aşamadığı gerçeğinin ortaya çıkmasıdır. Sol siyasal partilerin kongrelerinde bir tek defa ülke sorunlarının gündeme geldiği,

ideolojik tercihlerin tartışıldığı, karara bağlandığı görülmemiştir. Kongrelerin temel amacı, yönetime kimin ve kimlerin geleceği sorunu içinde düğümlenir. Genel başkan olacak kişinin aklının ve mantığının gerisinde onun en iyi demagoglardan biri olması oyların o kişi üzerinde yoğunlaşması sonucunu doğurur. Zaten daha önce tepeye tırmanmayı kolaylaştıracak biçimde engebeler ortadan kaldırılmış, yolun üzerindeki çakıl taşları temizlenmiş, tırmanışın kolaylığı sağlanmıştır ve iş sadece kongre salonunda alkış tutumaya kalmıştır. Böylesi bir yapıdan tutarlı sol siyaset beklenebilir mi? Elbette dışa karşı gözlemlenen tutarsızlıkların kaynağını oluşturacak bu yapı. Sosyal demokrasinin temel ilkelerine ters düşen karar ve davranışlar kendini gösterecek, yolsuzluklar çukuruna batan devleti korumak kimsenin aklına gelmeyecek. Laikliği ortadan kaldıran örgütlenmenin karşısına ancak ele geçen bir rapordaki bilgilere dayanılarak karşı çıkılacak ama 180 derecelik bir dönüşle öylesi örgütlenmenin baş mimarıyla ortak hükümet kurma yolunda anlaşmaya varılacak.

Parti içi yönetim, devlet yönetimine hazırlanmanın önünü kesmektedir. Tutarsızlıkların kaynağında, parti içi iktidarın, her şeyden önemli olması güdüsü yatmaktadır. İdeolojik hazırlıklar, düşünsel devinimler, araştırma birimleri oluşturmak seminerler düzenlemek artık kıyı bucakta küçük yerleşim birimlerindeki gerçek sol bireylerin çabalarına kalmıştır. Genel merkezin iri kıyım yöneticilerinin show merakı her şeyin üstündedir. Erkandaki sırıtkan suratlar, kapitalizmin gri gölgesini yansıtıyor. Kapitalizmin gri gölgesi de onlar için sosyal demokrasinin kendisidir.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail