Ana Sayfa
Yazarlar
Kategoriler
Sayılarımız
Künye
İletişim
 

 

 

SAYI : 7 Geri Tavsiye Et Yazdır


KEMALİST DEVRİMİN İÇ DİNAMİĞİ ve SAPTIRIMLAR

Emin Değer
Hukukçu, Yazar

Cumhuriyet'in 71. yaşını kutlamak, kimi acı olgulara karşın, elbet benim gibi Cumhuriyet'in ilk yıllarında doğmuş bir Kemalistin yaşayabileceği mutlulukların en unutulmazıdır. Hele 20. yüzyılın nice sistemlerinin yıkıldığı bir ortamda, yıllardır gerçek dışı saldırılarla yıpratılmak istenen Kemalist devrim'in en büyük eserinin, böylesine coşkuyla kutlanması bu mutluluğu daha da artırmıştır.

Kemalist devrim, özellikle 12 EylüTle girilen bu dönemde devrimin ilk yıllarındaki "devrim yasalarının" uygulaması konu edilerek haksız saldırılarla karşı karşıya kalmıştır. Bu saldırılar, ilk yıllarında devrimlere karşı çıkanlar ve halkı kışkırtanlara karşı, devrimi korumak amacıyla yapılan uygulamalar hedef tutularak yapılmaktadır. Ancak gerçekte hedef, Kemalist devrim'in kendisidir, dahası Mustafa Kemal'dir.

Ve ilginç olan, özellikle marksist aydınların da katılmalarıyla daha da ilginçleşen saldırıların, Osmanlıya ve o döneme öykünmeleri, devrimin getirdiği ortamı, özgürlük ve haklan gözardı etmeleridir. Çünkü, eğer Kemalist devrim başarılı olmasaydı, bugün emperyalizmin güdümünde, ümmet toplumu, bir Ortadoğu devleti olarak kalacaktık. Öteki İslam ülkeleri gibi elbet...

Devrimin ilk yıllarının koşullan bir yana bırakılarak olayların, günümüzün normal koşullarının değer yargılarıyla ele alınması, elbet tarihin de çarpıtılması sonucuna açılır.

Kaldıki, bütün devrimler incelendiğinde de görüleceği gibi, eğer düzen değişikliğiyle birlikte, zihniyet (bellek ve anlayış) değişikliği de getirmişlerse, değişim zorla olmuştur. Ve bu değişimlerde, devrim yasaları, normal zamanlar yasalanndan üstün tutulmuştur. Başka türlü, devrimlerin gerçekleşmesi olanaksızdır. Ama yine incelendiğinde görülecektir ki, Kemalist devrim, zorlamayı en aza indirgeyen bir yöntemle gerçekleştrilmiştir. Yöntem, zora en son başvurmak, değişimi, halkın nabzını elinde tutarak gerçekleştirmek olmuştur. Gerektiğinde bu zor yol da denenmiştir. Ama önce zora başvurulacağı duyumsatılarak.

Mustafa Kemal'in, saltanatın kaldınlmasının tartışıldığı toplantıda, hocaefendilerin, saltanatı ve hilafeti savunmalarının işi çıkmaza sürükleyeceğini gördüğünde aldığı tavır bunun örneğidir. Mustafa Kemal, komisyon sıralarından birinin üstüne fırlar, saltanat ve egemenlik üstüne uzun bir konuşma yapar. Bu tarihsel konuşmayı şöyle bitirir:, "..efendiler, egemenliği hiç kimse bilim gereğidir diye, görüşmeyle tartışmayla veremez. Egemenlik, güçle, erkle ve zorla alınır. Osmanoğlulları, zorla Türk ulusu'nun egemenliğine el koymuştur. Şimdi Türk Ulusu bu saldırganlara, artık yeter diyerek ve bunlara karşı ayaklanarak egemenliği kendi eline almış bulunuyor. Bu bir oldu bittidir. Söz konusu olan, ulusa egemenliğini bırakacak mıyız, bırakmayacak mıyız, sorunu değildir. Sorun olmuş bitmiş bir gerçeği yasa ile saptamaktan başka bir şey değildir. Bu kesinlikle yapılacaktır. Burada toplananlar, Meclis ve herkes, sorunu doğal bulursa, sanırım uygun olur. Yoksa, yine gerçek, yöntemine göre saptanacaktır; ama sanırım belki bir takım kafalar kesilecektir.1

Bu konuşma, elbet zora başvurulacağına işaret eder. Ama asıl işaret, Bağımsızlık Savaşının başından buyana geçirdiği evrime değgindir. Ulusun kendi kaderini eline aldığı ve savaşın yalnız müstevliye karşı değil, saltanata karşı da verildiğini göstermektedir. Ulus, saltanata karşı ayaklanmıştır. Bu gerçeği görmek gerekir. Görmeyenlere gösterilecektir. Bu, devrim liderinin konuşmasıdır. Gücünü, utkuyla sonuçlanan o ayaklanmadan ve ayaklanmayı başarıya götüren tarih bilincinden almaktadır.

Bu konuşmanın zamanlaması ve yeri, Mustafa Kemalin, ayrıca üstün bir devrim bilinciyle yola çıktığını da gösterir. Çünkü devrim bilinci; "Devrimin her anında ve aşamasında ortaya çıkan koşullara uygun karar alıp uygulayabilecek kuramsal ve pratik bilinçtir."2

Burada devrimin yasalan öne çıkarılmaktadır. Zaten Mustafa Kemal de açıkça, "Devrimin yasaları bütün yasalardan üstündür" demiyor mu? Ulusun "Osma-noğulları'nın el koyduğu egemenliğini almak için ay-aklanmasıyla.." başlayan devrimin, tamamlanması gerekirdi. Saltanatın kaldırılması, ulusal bağımsızlık savaşının içinde bir amaçtı. Ve bu amaç asla ulusun çıkarlarıyla çelişmemiştir. Unutulmamalıdır ki, Kemalist Devrim halkın çıkarları için yapılmış ve başarılmıştır. Ve o devrim gerçekleşmeden de, ileri bir toplum düzenine geçilemezdi.

Kemalist devrim, ulusal kurtuluş savaşıyla başlamıştır. O savaşın bir adı da İstiklal/Bağımsızlık Sa-vaşı'dır. Bu savaş, iki cephede başlamış ve sürdürülmüştür. O nedenle de, devrim'in ana hedefi bağımsızlıktır. Bağımsızlık savaşımı iki yönlüdür; dışa karşı, anti-emperyalisttir. Öncelik, yurdu işgal eden emperyalizmi ve uşaklarını kovmaktır. Bu işgalde, emperyalist güçlerle Osmanlı Saltanatı işbirliği içindedir. İkinci hedef, içteki işbirlikçiler ve sistem, yani kurulu düzendir. Bu da ikinci ve asla ertelenemeyecek amaçtır. Düzene karşı olan savaşımın adı devrim'dir. Devrimci savaşım ilk amaçla birlikte sürdürülmüştür. Ve bunların Mustafa Kemalin dilindeki söylemi İstiklal-i tam'dır... Tam bağımsızlık. Mustafa Kemal, devrimler sürecinde şu iki kavramı dilinden düşürmemiştir. Ulusal egemenlik ve tam bağımsızlık.

Çünkü bu iki, kavram, Kemalist devrimin özünü oluşturur. Bu aynı zamanda ulusun iradesini eline alması, bireyin bağımsızlaşmasını da içeren bir hedeftir. Çünkü tam bağımsızlık, kişinin/bireyin bağımsızlığı sağlanmadan, elde edilemez. Bireyin bağımsızlığı ise, önce kulluktan kurtulmakla başlar. Aklın bağımsız-lığıyla sağlanır. 1920'lere değin Türkiye halkı, önce Tanrı'nın sonra padişahın kuludur. Tam bağımsız bir ülke için, önce bireyi ve bu bağlamda halkı, bu kulluktan kurtarmak gerekir.. Sonra bu bağımsız halkla da anti-emperyalist savaşı kazanmak... Mustafa Kemal, bu konuyu, yani halkın padişah-halife'den kurtulmasını ey-lemsel olarak ilk anda ertelemiş görünür. Ama, Amasya'dan başlayarak ulusal devinimin her aşamasında, adım adım bu amaca doğru yol almıştır. Çünkü "Devrim ulusu ve toplumsal çevreyi hazırlayarak yapılır."3 Mustafa Kemal Söylevinde derki:".. bu sözlerimi özetlemek gerekirse, diyebilirim ki, ben ulusun vicdanında ve geleceğinde sezdiğim büyük gelişme yeteneğini, bir ulusal sır gibi vicdanımda taşıyarak yavaş yavaş bütün toplumumuza uygulamak zorundaydım."4 Görülüyorki Mustafa Kemal, Ulusal kurtuluşu halkın/ ulusun istencine dayandırırken, bir yandan ulusu yeni atılımlara hazırlamaktadır. Ve her adımını atışta her ulusal devinimi ulusal istence bağlarken devrimin yollarını döşemektedir.. Bu çalışmalarda amaçlanan, devrimi ulusal boyuta oturtmaktır elbet.

Özetle amaç bellidir. Önce öylem ve eylemden çıkarak ulusa, kaderini ancak kendi karan ve gücüyle yenebileceğini anlatmak. Ulusal başarının kendisinin olduğunu, kendi kaderini, kendi eline aldığını ve egemenliğine sahip çıktığını göstermek.göstermek. Evrensel boyuta uzanmak

Yöntem, bu yönüyle de Kemalist hareketin evrensele açık boyutuna uzanır. Böylece ulusun kendi iradesini egemen kılarak, toplanan meclisin yönetiminde savaşarak, bağımsızlığını kurtardığını dünyaya da göstererek, evrensel bir barışla belgelemek. Lozan Antlaşması işte, bu ulusal istencin ve ulusal egemenliğin evrensel onayıdır.

Kemalist devrim'in ulaşmak istediği ilk durak, ulusun ve bunun için de, bireyin özgürleşmesidir. Birey özgürleşmedikce, toplum da gözgürleşemez. Böylece, ulusal bilincin doğmasını çabuklaştırarak, halife sultanın, bu topraklarda ve ulusun kaderinde yeri olmadığını hem ulusa ve hem de dünyaya göstermek.. Eylemden çıkarak, ulaşılan sonucu reddedilemeyecek kurala bağlamak, eylemi meşrulaştırmak... Hedef budur. Bu yöntem, devrimin her evresinde, usta bir stratejinin taktikleri olarak uygulanmıştır.5

Mustafa Kemal, daha Amasya Tamimi'yle, temel ilkeyi yurda ve tüm dünayaya duyurmuştur.. "Ulusun bağımsızlığı, yine ulusun azim ve kararıyla kurtulacaktır." Bu sözlerin uygulaması; Mustafa Kemal'in dilinde, "kuvvayi milliyeyi amil, irade-i milliyeyi hakim kılmaktır. Yani, ulusal istenci egemen ve ulusun kaderini kendi eline almasını, kaderine sahip çıkmasını sağlamaktır. Bu yöntem öte yandan O'ndaki meşruluk bilincinin eseridir. Ve hiçbir devrimde görülmeyen bir meşruluk anlayışıyla, tüm bu evreleri ulusun iradesine bağlamıştır.. Özetle ulusal sorunları ulusun meclisinde ve Meclisi her koşulda açık tutarak, sorunları meclis kararıyla çözümlemek... bu yöntem elbet, kavganın evrensel boyutuna uzanan ulusallığa, ulusal iradeye bağlılığa da işaret eder. 1920'deki bir konuşmasında derki: "Ben herşeyi meclisten bekleyenlerdenim. Öyle bir döneme geldik ki onda herşey meşru olmalıdır. Ulusal işler de haklılık, ancak ulusal kararlara dayanmakla, ulusun genel eğilimini yansıtmakla sağlanır. "

Kulluktan kurtulmanın ilk adımı, aklın egemenliğini sağlamaktır. Bu nedenle de laik bir sistem kurulmalıdır. Kemalist devrimin bir başka, ama tam bağımsızlık ilkesini tamamlayan ilkesi laikliktir. Çünkü, birey laik olmadan, aklını kullanamaz, gerçekleri ve olayları aklıyla değerlendiremez. Kaderine egemen olamaz, egemenlik halkın/ulusun olmaz. Ve bu ilkelerin yaşama geçirilmesi ve yaşaması için de, bunlara dayalı sistemi kurmak gerekir. İşte bu rejimin adı Cumhuri-yet'tir.7 (Mustafa Kemal, Erzurum Kongresinden sonra, Mazhar Müfit Kansu'ya, Cumhuriyete geçileceğini, padişah ve hanedana zamanı gelince gerekenin yapılacağını, tesettürün kaldırılacağını, şapka giyileceğini, latin harflerinin kabul edileceğini...not ettirir.)

İşte Kemalist Devrim'in ilkeleri, bağımsızlık, laiklik ve egemenliğin ulusta oluşu'dur. Bunun bir başka anlatımı halkçılık'tır. Kemalist ideolojinin temel ilkeleri-felsefesi-nin kaynağı buradadır. Cumhuriyetimiz bu ilkelere dayanılarak kurulmuştur ve bu iç dinamiğinden alacağı güçle evrimleşerek çağdaşlaşacaktır. Mustafa Kemal, Kasım 1927'te devrimlerin ve yasaların hayatın ihtiyaçlarına yanıt olacağını, vurgulayarak "..ulus.... ihtiyaçların değişim ve gelişimi sonucu, durmadan değişip gelişmesi esas olan dünyalık bir yönetim anlayışını yaşamın nedeni saymıştır."8 Bunun, devrimin sürekliliği anlamına geldiği açıktır. Çünkü Mustafa Kemal'e göre "devrim başlar ama bitmez..." Elbet, kuruluşundaki ilkelerin, çağdaş bilim ve akla dayalı dinamiklerden alacağı ivmeyle; her koşulda, tam bağımsız, aklı ve bilimi yöntem olarak gören ve uygulayan, bilinçli insanların öncülüğünde sürdürülerek...

Devrim aşamaları

Türk devrimi 1920'lerde Kemalist devrim ilkelerinden aldığı güce dayanarak kazandığı toplumsal hızla, devrimin iç dinamiği doğrultusunda önemli açılımlar kazandı. Türkiye Cumhuriyeti, bu yapıyla 1930'ların ekonomik bunalımını atlatmış, ikinci Dünya Savaşı'na girmemiş ve 1945'lerde tek partili sistemden çok partili sisteme geçmeyi başarmıştır. Bu son devinimde, iç ve dış dinamiklerin konsensüs'ü/oydaşımı etken olmuştur. Ama, eğer devrimin dinamiğinde, demokratik sisteme geçişin, değişimin mayası bulunmasaydı, bir başka deyimle evrensel nitelikte olmasaydı/ dış dinamiklerin dayatmasıyla sistem evrimleşmeye başlayamazdı. Kemalist rejimin çok partili siyasal hayata yumuşak geçişi gerçekleştirmiş olması çok önemlidir... bu yumuşak geçişin kemalizmin ...siyasal çağdaşlaşma hedefinin doğal bir sonucu olduğu düşünülebilir.9

Ancak, devrimin sürdürülmesi için sosyal yapının da değişmesi gerekirdi. Bu yeni sosyal yapıya geçilmesi için, çalışmalar başladı. Şeriat mahkemeleri kaldırıldı. Türk Medeni Kanunu ve ilgili yasalar, bunların öncüsüdür. Böylece dinsel hukuka dayalı sistemden çıkış için, çağdaş bir toplumsal yapıya geçişin hukuksal temelleri atıldı. Bu, ümmet toplumunun ulusal devlete adım atışıdır.

Hilafetin kaldırılmasını izleyen öğretim birliği yasasıyla bilimsel yöntemi esas alan eğitim sistemine geçilmişti. Bu, yeni toplumun kurulmasına atılan bir büyük adımdır. Bu adamı şapka giyilmesi ve latin harflerinin kabulü gibi değişim öncüsü adımlar izledi. Bu adımlar o toplumsal yapıya kısa sürede geçilmesi ve değişimin yakalanması için atılmıştı. Bu adımları izleyen çalışmalarla kurulan Halkevleri, halkodaları yoluyla, devrimin halkla bağları güçlendirilmesi hedeflendi. Bu örgütlenmelerle çağdaş insan yaşamı örnekleri verilmeye başlandı. Ama, bu girişimlerin felsefi açıklamaları yapılmadığından, basite indirgenerek eleştirilere kaynak yapılmış, geçmiş dönem özlemcilerince çağdaş

yaşamın temellerine saldın nedeni sayılmıştır. Bu çalışmaların öncelikli amacı, bir an önce değişimin dinamiğini yeni kuşaklara taşımaktı. Eğer sanayi hamleleri gerçekleşmiş ve Türkiye de sınıflar oluşmuş olsaydı, elbet, sistem çağdaş yapıya kavuşacak ivmelere açılabilirdi.

Devrimci atılım kendi programı içinde sürüyordu. Eğitmen okullarından Köy Enstitüleri'ne geçildi. Latin harfleri ve dilde Türkçe'leşme devinimiyle başlayan okur yazar sayısını artırma, devrim ışığını halka taşıma çabası sürüyordu. Faşist Hitler Almanya'sından kaçan profesörlerle yüksek öğretimin, evrensel düzeye çıkarılmasına çalışıldı. Ve böylece, eski feodal yapının yerine yeni bir sosyal yapıya geçiş hazırlıklarına ivme kazandırılmak istendi.

Mustafa Kemal Atatürk'ün ölümü, İkinci Dünya savaşı gibi olaylar sonucu, istenilen toplumsal yapıya geçişi tamamlayamadan da, iç ve dış etkilerle, çok partili düzene geçişle karşılaştık. Bu noktada devrim atılımlarının yavaşladığına tanık olundu.

Kemalist Devrime Saldırılar.

Ama bu geçiş ve değişimle birlikte, Kemalist ideoloji, sesli - sessiz, gizil-açık eleştiri ve saldırıların da hedefi içine giriverdi. İlk kez Demokrat Parti, devrimleri halka mal olan ve olmayanlar olarak ayırdı ve laiklikten ödünler başlatıldı.. Ve adım adım 12 Eylül'e taşındık. Kemalist ideoloji yerini Türk-îslam sentezi'ne terketti. 12 Eylül Atatürk'çülüğü, Kemalizm'i Türk-îslam Senteziyle özdeşleştirmeye kalkıştı. Böylece, 12 Eylül karşı devrimi, Türk devrimi'nin karşısına dikildi. Günümüzde yükselen dinci akımın temsilcisi Refah Partisi'nin ideolojik temeli 12 Eylül'le pekişti.

Ancak toplum olarak, 12 Eylül'ün bizi 1920'lerden daha gerilere atmakta olduğunun ayırdına yeni yeni varıyoruz. Cumhuriyetin 71. yıl kutlamalarındaki coşkuyu, ters gidişin ayırdına varmamıza bağlıyorum. Kemalist devrim'in kurduğu Cumhuriyet'ten yararlanarak gelişen(!) islamcı kanat ise, tutumunu değiştirmedi. Cumhuriyet Bayramını kutlamaktansa, kendilerince önemli olan kuruluş günlerini kutlamaya kalkıştılar. Ve O'na saldırmayı sürdürüyorlar. Eleştiri değil elbet, hakarete varan saldırılar. Çünkü eleştiri, işin doğasında vardır ve nesnel olduğunca da yararlıdır. Ama saldırıların haksızlığı ve nesnellik dişiliği bir yana, giderek insanlık terbiyesini ve ulusal kimliği aşarak sürdürülmesi, gerçek bir sapıklığın sonucudur. Mustafa Kemal önce bir insandır, kimi eylemleri yanlış yorumlanabilir, ve eleştirilir. Dahası nesnel olmaları koşuluyla, cumhuriyetin geleceğine ve gelişimine katkılan olduğu sürece içtenlikle karşılanır. Ama, haksız saldırılar ve tarihsel olayları saptırmalar, doğru değildir. Saldıranlar bugünlere Kemalist devrimin açtığı yollardan geldiklerini gözardı etmektedirler. Bu tutum, gerçeklere yüz çevirmektir. Doğrulardan kaçmak, sağlanan hakkı kötüye kullanmak demektir...

1930'larda, Serbest Fırka'yla başlayan ve gizliden gizliye yapılan eleştiriler, 1950 ler sonrası özellikle, dinci ve tutucu çevrelerden yükselen seslerle düzenli olarak sürdürülmüş, 1980'lerde ve günümüzde, marksist solla uyum içinde saldırıya dönüşmüştür.

Tutucu kanadın ve marksizim adına yapılan, örneğin Fikret Başkaya'nın eleştirel saldırıları, değişik söylemle de olsa, sonuçta birleşiyor. Ne yazık ki, dinci kanat, kimi solcu ya da marksist kanadın değerlendirmelerini belge olarak kullanıyor.

Dinci kanadın "batı taklitçiliği", "kopyacılık" olarak söylediklerini, Başkaya "..toplumu geçmiş bağlarından koparmak" olarak değerlendiriyor, ve "halk yenilik düşmanı değildir, çağdaşlaşma adına sömürgeleş-tirilmeye karşıdır" tezini ileri sürüyor. "Gligarşik ikti-

dar", "otoriter ve totaliter rejim," "milli mefahir ve mazi düşmanlığı" vb. nitelemelerle yapılan saldırıların, nesnelliği elbet tartışmalıdır.

Mete Tuncaya göre, laiklik "halkla yönetim arasında yabancılaşmaya neden olmuştur." Asaf Savaş Akat'a göre, "Kemalist ideoloji bireyin özgürleşmesine engeldir", bu nedenle de sivil topluma geçilememiştir... Ahmet İnsel, "asıl amaç, çağdaşlaşma değil, devletin toplum üzerinde, daha yakından tahakküm kurmasını sağlamaktır" der.

Bu saldırıları, Toplumsal Pataloji adlı özgün yapıtında inceleyen araştırmacı Mustafa Coşturoğlu, bu sapkınlıkların nedenine şöyle parmak basıyor. "Çünkü Atatürk sonrası Türkiye gerçekleri ve Türkiye'deki siyasal, ekonomik, toplumsal gidişat, dünyadaki hızlı gelişmeler doğrultusuna karşıt olarak sayrılı (Patolojik) bir doku ve yapı oluşturmuştur. Bu tür oluşum, gelişim modellerini dünyada ve gelecekte arama yerine, geçmiş çağlara geri dönmek özlemi ve hayali içinde gerçekleştirilmiştir. Bu hayal içindeki dünya görüşüne göre aranan tamlık, gelecekte değil, İslam Kültürü'nün geçmişteki gelenekleri içinde bulunmaktadır."

Saldırıların marksist kanattan gelişi ayn bir sapkınlıktır aslında. Ama bu noktada, dinci sağla mark-sistlerin birleşmeleri üzerinde de durulmalıdır. Amaç yıkmak olunca, ideolojilerin birleşmesidir bu ve yıkıcılık da elbet bu bağlamda patalojik bir olgudur.

Bu tür eleştirilere 1950'lerden önce ve ilk başlayanlardan Ahmet Hamdi Başar'a göre; Kemalizm'i savunanlar, "kapı kullarıdır". Fikret Başkaya ise aynı konuda daha da acımasızdır, ve asla nesnel değildir. Okuyalım: "Kemalist iktidar, tarihte az rastlanır bir inkarcılığı dayattı. Bu kendi geçmişimizi toptan inkar etmek biçiminde tezahür etti. Bu yüzden Takri-ri Sükun terör rejimi altında insanlara şapka giydirildi. ArapçaFarsça melezlenmesidir diye Osmanlıca bir çırpıda yok sayıldı. Bütün bunlar inkılap sayıldı. Terör rejimi koşullarında gerçekleştirilen inkılapların bekçiliğini yapmak da, Cumhuriyet aydınlarına düşecekti. Zora dayanılarak yapılan "inkılaplar" ancak zorla korunabilirdi. Aydınların açmazı da buradaydı. Zorla yapılan inkılapların zora dayanılarak korunduğu bir ortamda aydınlar antidemokratik bir ideolojinin üreticisi olacaklardı. Şapka giymeyi reddettikleri için idam edilenlerin "gerici" oldukları konusunda fetva vereceklerdi.11 (Ancak tüm bu görüşlere karşın Başkaya'nın bu kitaptaki başka değerlendirmeleri nedeniyle de olsa yargılanması ve mahkum edilmesini, doğru bulmadığımı belirtmeliyim.)

Prof. Dr. Fikret Başkaya, bu savlarında, bir devrim döneminin öznel koşullarını asla düşünmüyor. Aslında devrime değil, Kemalizm'e karşıdır. O'na göre Mustafa Kemal bir makyalevist'tir.12 Başkayanın asıl derdi ve bu bağlamda temel yaklaşımı, Kürt sorunudur. Devrimi ve Mustafa Kemali affedemiyor. Dahası, Ulusal Bağımsızlık Savaşını bile yadsıyor, yok sayıyor. Kürt sorunuyla ilgili görüşlerini doğrudan yazsaydı, bu inkarcılığa sapmasa-ydı, bilimsel saygınlığına daha az gölge düşürürdü. Başkaya, yukarda aktardığımız sözleriyle de, gelenekçi/ dinci kesimle tam bir oydaşım/konsensüs içindedir. O kanadın övgülerini ve dualarını almaktadır. Hele bu satırların altındaki imzanın, marksist bir profesöre ait olması, o kanat için paha biçilmez bir dayanaktır.

Elbet, kapı kulu olmayan, sosyalist olduğunu gizlemeyen, nesnellikten güç alan bilim adamları da vardır bu ülkede ve onlar, gerçekleri saptırmadan eleştirirler. Sözleri de dinlenir, ders alınır. Örneğin, bir Prof Dr. Bülent Tanör, bir Doç. Dr. Doğu Perinçek, bir Prof. Dr. Baskın Oran bunlann önde gelenleridir. Başkaları da var elbet. Bu örnekler, sol görüşlü aydınlardan seçilmiştir.

Örneğin Prof. Dr. Sina Akşin'in sunduğu bir bildirideki şu savma katılmamak olanaksız. Aksin diyorki: "...Atatürk devrinde, çok partili sistem yürürlükte olmadığı uzun dönemlerde ....belki çok partili demokrasi kadar temel bir demokratikleşme süreci yürümekteydi. Bu, laiklik ilkesinin uygulaması sayesinde vicdanlar, kadınlar, çocuklar, gençler üstünde dinsel-feodal baskının tasfiyesi için verilen mücadeledir."13 Ancak, gün geçtikçe Kemalist devrim amacına ulaşmadan bir başka sosyal yapılaşmaya geçilemeyeceği, Türkiyenin sosyalist aydınlarınca da görülmekte ve benimsenmektedir. Çünkü devrim bir değişim sürecidir, bir düşünsel ve yapısal değişime açılıştır. Ve Kemalist devrim, demokratik düzene geçecek koşulları hazırlamayı, buradan da sosyal değişim ve gereksinmelere göre daha ileri düzene, çağdaş sistemlere ulaşmayı hedef almıştır. Bu hedefin ilk durağı elbet demokratikleşmedir. Kemalist devrim, demokratikleşmeye engel değildir. Yeterki devrimin iç dinamiğinden güç alarak evrimleştirilebilsin. Mustafa Kemal'in "devrim başlar ama bitmez" özdeyişi yaşama geçirilebilsin.

Evet, devrimler, devrimleri sürdürmek isteyenler var oldukça sürecektir, sonsuza dek. Yeterki, sapkınlıktan kurtulalım ve Kemalist devrim ilkelerinden sapmayalım.

1. Sami N. Özerdim. Atatürkçülüğün El Kitabı, s. 85.
2. Orhan Hançerlioğlu. Felsefe Sözlüğü, cilt 1, s. 309.
3. Sami N. Özerdim, age, s. 109.
4. Sami N. Özerdim, age, s. 67.
5. Dipnot 3,4.
6. Enver Ziya Karal. Atatürkten Düşünceler, s. 38.
7. Mazhar Müfit Kansu. Erzurumdan Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber. Cilt 1, s. 130.
8. Enver Ziya Karal. age, s. 65
9. Prof. Dr. Bülent Tanör. Türkiye'nin İnsan Hakları Sorunu. 2. Kitap, s. 90.
10. Mustafa Coşturoğlu. Toplumsal Pataloji, Curaydın Yayınlan, 1992, s. 249-250.
11. Prof. Dr. Fikret Başkaya. Paradigmanın İflası, s.19.
12. Fikret Başkaya, age, s. 90
13. Prof. Dr. Şina Akşin. Çağdaş Düşünce Işığında Atatürk, s. 78.


 

   alinejat@olcen.net Tasarım ve Programlama Pusulanet  
webmail